Portaldan geçip bir sonraki bölgeye adımımı attığımda zihnim kafa karışıklığıyla sarsıldı. Solumdan bir figür üzerime atıldı; darbeyi savuşturmak için ellerimi hızla kaldırdım ama hiçbir şey olmadı. Göz ucumla yakaladığım bir hareket yüzünden, yandan bir saldırı bekleyerek sertçe o yana döndüm fakat o yönden de gelen giden yoktu.
Zihnimin içinde Regis kıkırdadı. Gölgelerden korkar olmuşsun, ha prenses? Şuna bak.
“Kim... kim bunlar?”
Dört bir yanımızda, dikdörtgen pencerelerin ardındaki insanlar bana bakıyordu. Her birinin yüzünde ıstırap dolu bir ifade vardı; yüzleri gözyaşları içindeydi, gazapla çarpılmıştı ya da sessiz çığlıklarla gerilmişti. Bazıları hareketsizce otursa da çoğu cinnet nöbeti geçiriyor, vahşice el kol hareketleri yapıyor, bir akıl hastanesindeki koğuş sakinleri gibi kendilerini veya yeri yumruklayıp tırmalıyorlardı.
Daha fazla inceleme fırsatı bulamadan Kalon ve Ezra, aralarına Riah'ı almış halde üzerime doğru sendelediler.
“Bu da ne?” dedi Ezra, hem benden hem de pencerelerin ardındaki figürlerden korkuyla ürkerek.
Odanın tam ortasında, her kenarı iki metre kadar olan, etrafı banklarla çevrili kare bir fıskiye vardı. Bir bankı işaret ederek, “Oraya,” dedim. “Onu oraya yatırın.”
İki kardeş, aile dostlarını odanın öbür ucuna taşıdı; kopan ayağının enkazından süzülen kanlar mermer zemin üzerinde koyu lekeler bırakarak akıyordu.
Ardından Ada geldi; adımları aksıyor, gözleri donuk bakıyordu. “Burası... burası sığınak mı?” Yakındaki figürlerden birine bakarken kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı. Gördüklerine inanamıyormuş gibi öne doğru eğilip gözlerini dikerek figüre odaklanmaya çalıştı.
Sadece keten bir pantolon, bir çift çelik bot ve çivili eldivenler giymiş oldukça göbekli olan figür, ona karşılık vermedi. Bunun yerine ellerinin ve dizlerinin üzerinde durmuş, devasa eldivenli yumruğunu tekrar ve tekrar yere vuruyordu.
En son giren Haedrig, elini nazikçe kızın omzuna koyup onu yanımdan geçirerek odanın merkezindeki fıskiyeye doğru yönlendirdi. Sesi alçak ve uğursuzdu. “Hayır, burası bir sığınak odası değil.”
Ezra, elindeki mızrağıyla huzursuzca oynarken; Kalon, boyut yüzüğünden çıkardığı sargı bezleriyle Riah'ın kopuk bacağını sarıyordu. Haedrig konuşunca Ezra hızla ona döndü.
“Ne demek sığınak odası değil? Burası...” Etrafına bakındı ve odayı sanki ilk kez görüyormuş gibi yine irkildi. “Burası orası olmalı...”
Haedrig, Ada’yı banklara kadar götürüp oturması için cesaretlendirdikten sonra tekrar Ezra’ya döndü. “Burası açıkça öyle bir yer değil. O ilk bölgeden sonra sığınak odası gibi beklenen bir yere çıkacağımızı düşünmek için budala olmak gerekir.”
Ezra, Haedrig’e ters ters baktı ama yosun rengi saçlı kıdemli bunu hiç umursamadı. Bir an için bakışları birbirine kilitlendi; sonra Ezra burnundan soluyarak başını çevirdi ve bu kez kız kardeşine baktı.
Dikkatimi tekrar odaya verdim. Oda yaklaşık beş metre genişliğinde ve iki buçuk metre yüksekliğindeydi; bu da önceki bölgenin devasalığından sonra buranın çok basık ve klostrofobik hissettirmesine neden oluyordu.
Fıskiyenin yakınındaki alan, akan suyun üzerinde asılı duran ışık küreleriyle parlak bir şekilde aydınlatılmış olsa da oda, ışığın sınırından öteye geçince gölgeye gömülüyordu. Bu yüzden odanın gerçek uzunluğunu kestirmek güçtü. İşkence çeken figürleri gösteren pencerelerden yansıyan ışıklar, sanki odanın sonsuzluğa kadar uzandığı hissini veriyordu.
Pencere değil, dedi Regis. Ayna. İyi bak.
Regis haklıydı. En yakındaki aynaya yaklaştığımda içeride odanın yansımasını görebiliyordum; ancak aynadaki adam ben değildim, dışarıda da bir karşılığı yoktu. Gür, gri sakallı yaşlıca bir adamdı bu. Bağdaş kurmuş oturuyor, gözlerini ayırmadan bana bakıyor ve dudakları durmaksızın kımıldıyordu.
Öne eğildim, kulağımı aynaya iyice dayadım. Kelimeleri seçemesem de fısıltı halinde çok cılız bir ses duyabildiğimi fark ettim.
“Pekâlâ,” dedi Kalon, dikkatimi tekrar diğerlerine çekerek. “Riah uyuyor. Çok kan kaybetti ama Ada, senin verdiğin merhem hayatını kurtardı. Eğer buradan yeterince çabuk çıkabilirsek iyi olacak.”
Kalon fıskiyenin yanındaki bir aynaya yaklaştı. Aynanın içindeki adam, tepesinde palaya benzeyen keskin, oniks siyahı boynuzlar olan bir miğfer takıyordu; bu haliyle bir Vritra’yı andırıyordu. Kollarını kavuşturmuş, yüzünde küçümseyen bir ifadeyle öylece duruyordu. Zırhına bakılırsa —siyah deri ve üzerine simsiyah rünler işlenmiş karartılmış çelik plakalar— kendisi bir avcıydı, hem de oldukça varlıklı bir avcı.
“Hepsi avcı,” dedi Haedrig, sanki düşüncelerimi okumuş gibi.
“Kıyafetlerinin ve zırhlarının tasarımına, malzemesine bakın,” diye belirtti Kalon. “Özellikle de boynuzlara. Boynuzlu miğfer takmak modası geçeli kaç on yıl oldu? Bayağıdır burada kapalı kalmışlar, değil mi?”
Kimse cevap vermedi; sonsuza dek bu odada hapsolma düşüncesi hepimizin sırtından aşağı soğuk bir ürperti gönderdi.
“Vritra aşkına, neden buradayız?” dedi Ezra, Kalon’un yanına giderek. “Bu sadece bir ön eleme. Çoktan bitmiş olması gerekiyordu!” Geniş omuzlu genç adam aniden bana döndü. “Sen! Nasıl oldu bilmiyorum ama bu kesin senin suçun!”
“Yeter,” dedi Kalon sakince. “Neden burada olursak olalım, bu sadece başka bir sınav. Burası bir bulmaca bölgesi. Odayı çözmemize ve ilerlememize yardımcı olacak ipuçları aramaya başlamalıyız.”
Ada ayağa kalkınca o yılgın ifadesi silindi, bize moral vermek için zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Doğru! Bunu başarabiliriz! Şey için...” Ada, sargıları şimdiden kanla lekelenmiş olan uyuyan Riah’a baktı. “Riah için!”
Bu çaylak avcının cesareti Ezra’nın öfkesini dindirmiş gibiydi; kız kardeşine yandan bir sarılıp geri çekilirken yüzünü buruşturdu.
“Ya sen?” diye sordum ona. “Yaran ne kadar kötü?”
“Önemli bir şey değil,” dedi çenesini dikleştirerek, bakışları yine kibirliydi. “İyi olacağım.”
Başımı iki yana sallayıp arkama döndüm ve ilerlemek için bir ipucu bulma umuduyla aynaları tek tek incelemeye başladım.
Kalon yanıma geldi. “Az önce kullandığın o ışınlanma büyüsü etkileyiciydi.”
“Teşekkürler,” dedim kestirip atarak.
“İtiraf etmeliyim ki akademide pek iyi bir öğrenci değildim,” diye devam etti Kalon. “Hele antik rünlerde berbattım; ne anlamı olduğunu hiç kavramadım, anlıyor musun? Her zaman bir avcı olacağımı biliyordum ve avcılar birbirleriyle savaşmazlar.”
Kalon’a döndüm ve gözlerinin içine baktım. “Lafı nereye getirmeye çalışıyorsun?”
Ellerini kaldırdı ve sıcak bir şekilde gülümsedi ama duruşundaki gerginliği ve gülümsemesinin gözlerine ulaşmadığını görebiliyordum. “Sadece sohbet ediyorum, Grey. Bir de o büyüyü düşünüyordum. Daha önce hiç öyle bir şey görmemiştim. Akademide her türlü rünü inceledik; sanırım rün ne kadar karmaşıksa prestiji o kadar artıyor.”
Duraksadı, koridorun ilerisindeki kardeşlerine bir göz attı. “Merak ediyordum... Şeyine bakabilir miyim... Neye sahipsin? Bir mühür mü? Bir arma için fazla güçlü görünüyor.” Hemen cevap vermeyince Kalon şaşkınlıkla dişlerini göstererek gülümsedi. “Bir nişan değildir herhalde? Rünlerini bu yüzden mi göstermiyorsun? Sen de kimsin?”
“Bak,” dedim, “buradan çıktığımızda savaş hikayeleri anlatmak için bolca vaktimiz olacak, tamam mı? Şimdilik sadece bu bulmacayı çözmeye odaklanalım.”
Kalon başını sallayıp omzuma hafifçe vurdu. “Seni elbet çözeceğim, Grey.” Kardeşlerinin peşinden gitmek için koridorda ilerledi, sonra durdu. “Ha, bir de Ezra için kusura bakma. Ona aldırma, kızlara karşı biraz fazla korumacıdır.”
Ve tam bir budala, dedi Regis zihnimde.
Gülümsedim ve önümdeki işe odaklanarak aynalara geri döndüm.
Bir düzineden fazla yansımaya baktıktan sonra Regis, Bir tahminin var mı? diye sordu. Ne arıyoruz, Arthur?
Eğer buradaki herkes bir avcıysa, muhtemelen bir şekilde kapana kısılmışlar demektir. Belki de aynalara dokunarak?
Tamam, aynalara dokunmuyoruz, not edildi. Ama buradan nasıl çıkacağız?
Önünden geçtiğimiz figürlerden biri iki kolunu birden çılgınca sallayıp dikkatimi çekmeye çalışınca durdum. Bu sakallı bir adamdı; onun da boynuzlu bir miğferi vardı, dalgalı kahverengi saçları çenesinin altına kadar dökülüyordu. Gözleri iyice çökmüş, etrafı morarmıştı ama ben durunca canlandı.
Bizi görebiliyorlar, diye düşündüm, bir aydınlanma hissiyle.
Kapana kısılmış avcı, elini aynanın iç yüzeyine bastırdı ve benim de aynısını yapmam için işaret etti. Hemen tepki vermeyince genişçe sırıttı ve başıyla onaylayıp daha ısrarlı bir şekilde işaretini tekrarladı.
Bu bir tuzak, sen de biliyorsun. Ya o aynaya dokununca içeri çekilirsen? Ya o herif kurtulur da herkesi öldürmeye kalkarsa?
“Beni duyabiliyor musun?” diye yüksek sesle sordum, aynayı işaret ederek. Adam başını iki yana salladı ve yine camın iç tarafına yasladığı elini gösterdi. Ben de hayır anlamında başımı salladım.
Adamın yüzü düştü; tekrar kafasını kaldırdığında gözlerinde öyle saf ve habis bir nefret vardı ki aynadan bir adım geri çekildim. Bağırmaya başladı; hatta miğferini çıkarıp dışarı çıkmak için bir kazma gibi cama vurmaya kadar götürdü işi.
Vay canına... Birileri aynanın ters tarafından uyanmış sanki, dedi Regis, kendi şakasına gülerek.
Regis'i görmezden gelip o öfkeli avcıdan uzaklaştım.
Aynaları bir sonuç alamadan birkaç dakika daha inceledikten sonra —artık içeridekilerin de beni en az benim onları izlediğim kadar dikkatle izlediğinin farkındaydım— Ada seslendi.
“Bu... bu benim!” Ada’nın sesi, ilk başta göründüğünden çok daha uzun olduğu anlaşılan koridorda yankılandı. Ada, yaklaşık altı metre ilerideki bir aynanın önünde duruyordu; bulunduğum yerden içindeki figürü hayal meyal seçebiliyordum.
Aynadaki Ada sıcak bir gülümsemeyle el salladı; gerçek Ada da hemen karşılık verdi. Sonra, sanki biri gerçekten diğerinin yansımasıymış gibi aynı anda hareket ederek ellerini kaldırdılar ve cam yüzeye bastıracakmış gibi yaptılar.
“Ada,” diye bağırdım, “dur! Sakın dokunma o—” Ada’nın sağ eli aynaya değdi, yansımasıninki de öyle. O anda Ada’nın teninden mor bir enerji —mana özü— buhar gibi yükseldi ve vücudunun üzerinde rüzgarın savurduğu bir sis gibi hareket ederek aynanın içinde emilip kayboldu.
Tanrı Adımı kullanarak bir anda yanına vardım ama bu bile çok geçti. Bedeni kollarıma yığılırken, aynadan sızan siyahımsı mor bir enerjinin üzerine yayılışını ve teninden içeri süzülüşünü dehşetle izledim.
Üzerime sıcak bir battaniye gibi bir bitkinlik çöktü. Bu kadar kısa sürede iki kez Tanrı Adımı kullanmak belli ki beni zorlamıştı. Eteri bu denli istikrarlı bir şekilde kullanabilmek için çok daha fazla güçlenmem gerekiyordu. En azından artık Patlama Adımı’nı vücudumu parçalamadan kullanabiliyordum.
Arkamdan gelen ağır ayak sesleri Kalon ve Ezra’nın yaklaştığını haber veriyordu. Kucağımdaki baygın Ada’dan aynaya doğru baktığımda midem bulandı. Ada —gerçek Ada— aynanın içinden yumruklarıyla cama vuruyor gibiydi; yüzünden süzülüp çenesinden damlayan gözyaşları ve yaşadığı panikle adeta kör olmuştu.
Onu duyamasam da dudaklarından dökülen kelimeler çok netti. “Lütfen,” diyordu. “Lütfen.”
Ezra, kız kardeşinin boylu boyunca uzanmış gövdesinin üzerine eğilip elini onunkinin üzerine koyarken, “Ne oldu?” diye çıkıştı. “Ada? Ada!”
Açıklamak için ağzımı açtığım sırada Ada’nın gözleri hafifçe aralandı ve hepimiz şaşkınlıkla geri çekildik; gözleri derin, karanlık ve parlayan bir mor renge bürünmüştü.
Kalon, bir mor gözlü Ada’ya, bir de aynanın içinde hâlâ çığlıklar atarak “Lütfen, yalvarırım!” diye ağlayan perişan haldeki Ada’ya baktı. En büyük kardeş, elini aynaya doğru yaklaştırırken soğukkanlılığını korumak için son gücünü topluyordu, gözleri kan çanağına dönmüştü.
“Dur!” Bir eterik niyet dalgası yaydım; bu hamlem, o sırada yanımıza varan Haedrig de dahil herkesin olduğu yerde donup kalmasına neden oldu. “Buna sebep olan şey aynaya dokunmaktı. Sanırım...” Duraksadım, gördüğüm şeyi en iyi nasıl açıklayacağımı tarttım. “Sanırım Ada aynanın içine çekildi ve aynadan çıkan bir şey onun bedenini ele geçirdi.”
Bu düşünceye tutunan Ezra, Ada’nın elini kavrayıp onu aynaya doğru çekti. “O zaman onları geri takas ettiririz!”
Ezra’nın koluna uzandım ama Kalon beni durdurdu. “Bırak denesin.”
Ben itiraz edemeden Ezra, mor gözlü Ada’nın dehşet dolu itirazlarına rağmen kızın elini cama bastırdı. Diğer tarafta bizim Ada da aynı hareketi yaptı.
Hiçbir şey olmadı.
“Lütfen,” dedi Ada, “Bırak beni Ezra. Canımı yakıyorsun.” O dünyevi olmayan gözlerinde dev bir gözyaşı damlası birikti. “Lütfen.”
Ezra yüzünü buruşturarak elini çekti ve geriledi. Bir Ada’ya bir Kalon’a bakıyordu, yüzünde derin bir acı okunuyordu. Aynanın içindeki Ada ise dizlerinin üzerine çökmüş, elleriyle yüzünü kapamış, hıçkırıklara boğulmuştu.
Kalon, gözlerinde yaşlar birikirken tane tane konuşarak, “Aynadaki Ada’nın gerçek Ada olduğunu nereden biliyoruz?” dedi. “Ya bu bir tür oyun ya da tuzaksa?”
“Parlayan mor gözler yetmedi mi?” diye sordum, sesimdeki bıkkınlığı gizleyemeyerek. Kalon cevap vermedi ama Ezra, yumruklarını sıkmış, gözleri öfke ateşiyle yanarak üzerime yürüdü.
Başımı hızla çevirip gözlerinin içine baktım, üzerimden neredeyse somut bir öldürücü niyet sızıyordu. “Pişman olacağın bir şey yapma, evlat.”
Ezra duraksadı ve dişlerini gıcırdattı, yumrukları hâlâ savunma pozisyonunda havadaydı.
İçimi çekerek, “Kendi aramızda kavga etmenin sırası değil,” diye ekledim yumuşak bir tonla.
Ezra uzun bir süre, sert soluklar alarak gözlerimin içine baktı. Sonra aniden dönüp elini Ada’nın ayna hapishanesinin camına bastırdı.
Herhangi bir değişim hissetmesem de Ezra’ya bir şeyler olduğu belliydi. Tüm vücudu gerildi ve Kalon’a bakmak için döndüğünde yüzü bembeyazdı, gözleri parlıyordu.
“Ezra!” diye nefesi kesildi Kalon’un.
“Onu duyabiliyorum,” dedi Ezra, sesi duygudan boğuklaşmıştı. “Aynaya dokunduğumda Ada’yı duyabiliyorum. Sesi o kadar korkmuş geliyor ki...”
Ağabeyi de kardeşinin izinden giderek avucunu aynanın yüzeyine bastırdı. Kalon’un ifadesi anında karardı. Onun da kızın çığlıklarını duyduğunu anlamam için bir şey söylemesine gerek yoktu.
Kardeşlerin acılarını paylaştıkları o mahrem anı onlara bırakmak isteyerek Haedrig’e döndüm ama hiçbir yerde yoktu. Riah’ın uyuduğu fıskiye tarafına baktım, orada da yoktu. Odanın köşelerindeki loş ışıkta da onu göremiyordum.
İçimi bir korku dalgası sardı ve etraftaki aynalarda onun izini aramaya başladım.
Yerde çıplak yatan, çimenlerde oynayan bir çocuk gibi ellerini başının üzerine uzatıp bir o yana bir bu yana yuvarlanan seyrek saçlı genç bir kadının; yüzü, şok edici mavi gözleri dışında her yeri dövmeyle kaplanmış hantal zırhlı bir figürün ve keşiş cübbesi giymiş ama bir mana canavarının o boş, ölümcül bakışlarına sahip bir adamın önünden geçtim.
Haedrig orada değildi.
Diğerlerine göz attım; Kalon ve Ezra’nın birer eli hâlâ Ada’nın aynasındaydı, diğer ellerini ise birbirlerinin omuzlarına koymuşlardı. Aynanın içindeki Ada da ellerini onlara yaslamıştı.
Mor gözlü Ada ise kimseye fark ettirmeden onlardan uzaklaşıyor, Riah’ın uyuduğu fıskiye tarafına doğru sürünüyordu. Ada’nın hareketlerinde yabancı ve habis bir şeyler vardı; onu izlediğimi fark edince parlayan gözlerini kısıp bana ters ters baktı. Ona doğru bir adım attım ama odada yankılanan kırılan cam sesiyle durdum.
Ada kılığına girmiş yaratığı bir anlığına unutup karanlığa doğru, “Haedrig?” diye seslendim.
Haedrig, kılıcını çekmiş halde karanlığın içinden bana doğru yürürken, “İyiyim, bir şeyim yok,” dedi.
İçgüdüsel olarak, dev çıyanın yuvasından aldığım beyaz hançeri çektim. Haedrig’in gözleri, beyaz bıçağa kilitlenmişçesine silaha takıldı. Bir anlık irkilmeyle kendi kılıcının kınından çıkmış olduğunu fark etti ve hemen boyut yüzüğüne geri yerleştirdi.
“Seni korkuttuysam özür dilerim Grey,” dedi sesi titiz bir sakinlikle, ellerini iki yana açarak silahsız olduğunu gösteriyordu. “Koridorun ilerisindeki bir aynada kendi yansımamı buldum ve... Şey, biraz düşüncesizce olmuş olabilir ama bir içgüdüye kapılıp onu parçaladım.”
Regis zihnimde söylendi: “Vay canına, harika fikir. Hadi şu lanetli ayna hapishanelerini parçalayalım, eminim kötü hiçbir şey olmaz.”
“Bu yaptığın...” Haedrig’i cesaretinden dolayı övmeli miydim yoksa düşüncesizliği yüzünden azarlamalı mıydım bilemedim. Ancak Haedrig’in gözleri faltaşı gibi açılıp “Ada!” diye bağırmasıyla cümlemi tamamlama zahmetinden kurtuldum.
Arkama dönerken ne göreceğimden zaten emindim; Patlama Adımı’nı kullanarak fıskiyeye, sahte Ada’nın baygın Riah’ın üzerine çöktüğü yere atılmaya hazırlandım. Seni budala Arthur! diye kendimi azarladım. Gözümü ondan ayırmamalıydım.
Fıskiyenin kenarına anında ulaşıp kalan mesafeyi sıçrayarak aşmayı ve Ada’yı yere sermeyi planlayarak Patlama Adımı’nı aktif ettim. Ne yazık ki Kalon da aynı anda harekete geçmişti; Ada’ya doğru atılırken tam yolumun üstüne çıktı.
En büyük Granbehl kardeşiyle omuz omuza çarpıştık ve adam havada taklalar atarak savruldu. Dengemi ve rotamı koruyamadığım için kendimi durdurulamaz bir ivmeyle aynalardan birine doğru kafa üstü giderken buldum.
Vücudumu döndürerek aynaya omuz attım ve kendimi bir anda ayna koridorunun dışında buldum. Berbat bir an boyunca altımda uzanan zifiri karanlığı gördüm ama parmaklarıma batan keskin cam parçalarına rağmen aynanın çerçevesine tutunmayı başardım.
“Aşağı bakma,” diye uyardı Regis.
Aşağı baktım.
Karanlık. Sonsuz bir karanlık.
Bu hiçliği bozan tek şey, ayna odasına açılan, uçurumun içinde yüzen bir pencere gibi duran parlak dikdörtgendi. Çerçeveye asılı kalmıştım, parmaklarımdaki kesiklerden sızan kan ellerimden ön kollarıma doğru süzülüyordu.
Kendimi yukarı çekip aynadan içeri girmeye çalıştım ama kaslarıma soğuk bir uyuşukluk yayılıyordu. Zihnim bulanıktı, uzuvlarım zayıf ve tepkisizdi. Odaklanamıyordum...
“Arthur!” diye bağırdı Regis zihnimde; sesi, sisten sızan bir deniz feneri ışığı gibi zihnimi yardı. Var gücümle asıldım, camın parmak kemiklerimi kazıdığını hissettim ama bir dirseğimi aynanın kenarına atmayı başardım.
Ardından Haedrig üzerimde belirdi ve pelerinimi kavrayıp beni yukarı çekti; bu sırada beni az kalsın boğuyordu. Aynanın doğru tarafına geçtiğim anda gücüm yerine geldi. Ayaklarım yere basar basmaz elinden kurtuldum; Riah’ın baygın bedeni üzerinde boğuşan Ezra ve Ada’ya doğru fırladım.
Ezra kollarını Ada’nın gövdesine dolamış, kollarını yanlarına sabitlemişti ama kız onun tutuşundan kurtulmak için vahşice debeleniyordu. Başını sertçe arkaya atarak ağabeyinin burnunu patlattı ve neredeyse kurtuluyordu.
Üzerlerine çullanıp her iki Granbehl kardeşini de yere serdim, sonra Ezra’nın Ada’yı zapt etmesine yardım ettim. Mor gözleri ışık ve gazapla parlıyor; bizi tekmeliyor, tırmalıyor ve ısırıyordu. Bize zarar veremeyince başını küt diye çıkan boğuk bir sesle yere vurmaya başladı.
Kalon gelip üzerimize kapandı, kızın kendini yaralamasını engellemek için onu sabit tutmamıza yardım etti. “Ada, dur! Lütfen...” Ada’nın bedenini kontrol eden yaratığa yalvarırken sesi çatallandı.
“Regis, içeri girip onun bedenini neyin mesken tuttuğunu görmeni istiyorum.” Bunun işe yarayıp yaramayacağından bile emin değildim ama Regis, Sylvie’nin taşına girebiliyorsa belki Ada’nın bedenine de girebilirdi.
“İğrenç. Başkasının vücuduna girmemi mi istiyorsun? Ya şöy—” Regis’ten sızan tiksintiyi hissedebiliyordum ama tartışacak vakit yoktu.
“Sadece yap. Şimdi!”
Gölge kurt bedenimden fırladı, boğuşan grubumuzun etrafında bir tur attı ve sonra tereddütle Ada’nın içinde eriyip kayboldu. İlk başta hiçbir şey olmadı. Sonra direniş azaldı ve Ada’nın gözleri hâlâ mor ışıkla parlasa da bedeni gevşeyip yığıldı.
Kalon, Ezra ve ben, Ada’nın yeniden direnip direnmediğini anlamak için pürdikkat bekleyerek mevzilerimizi koruduk. Gözlerim hızla odanın içinde geziniyor, etraftaki manzarayı süzüyordu. Çevremizi saran aynalardaki figürler, o vahşi ve kontrolsüz hareketlerini aniden kesmişti. Şimdi her biri, yerdeki o karmaşanın içinde üst üste binmiş biz dörtlüye gözlerini dikmiş, kıpırdamadan duruyorlardı. Kırılan aynanın yerinde ise, sanki boş bir göz çukuru gibi zifiri bir hiçlik uzanıyordu.
Haedrig tepemizde dikiliyordu ama bakışları bizim olduğumuz tarafa dönük değildi. Gözlerini, Riah’ın sessiz ve hareketsiz yattığı banka dikmişti. Bacağındaki sargı kısmen çözülmüş; altındaki o kanlı, parçalanmış güdük açığa çıkmıştı. Artık yaradan kan akmıyordu.
Riah’ın yüzü bembeyazdı; korku ve ıstırap dolu bir ifadeyle donup kalmıştı. Cam gibi donuklaşmış gözleri hâlâ alçak tavana baksa da artık hiçbir şeyi görmediklerini biliyordum.
Riah ölmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.