Elshire Sisinde İlk Adımlar

Tessia’nın birkaç adım gerisinden onu takip ediyordum. Çevremizde koşuşturan askerler ne kadar gergin olduğumu anlamasın diye yüzüme o donuk, ifadesiz maskemi takmıştım. Etraftakilerin çoğu mecburiyetten Elflerden oluşuyordu; zira yanımızda onlara rehberlik edecek bir Elf olsa bile, insanlarla cücelerin Elshire’ın bu sisli ormanında yolunu bulması imkansız gibi bir şeydi.

Boo, ağaçların arasında bir kaybolup bir görünerek peşimden geliyordu. Burnunu toprağa gömüp böcek ya da yiyecek başka küçük orman canlıları arayarak etrafı kokluyordu. Kadim bağım, bu derin ormanda kendini gerçekten evinde hissediyor, mağaralardan çıkmış olmaktan büyük keyif alıyordu.

Elshire’a gireli henüz bir iki saat olmuştu ama sis şimdiden kulaklarımdan sızıp zihnimin içinde yüzmeye başlamış gibiydi; düşüncelerimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Tessia emirler yağdırırken pürdikkat dinlemeye çalışsam da, sürekli kendimi hayallere dalmış bir halde bir çiçeğe, ağaca ya da kayaya bakarken buluyordum. Tessia’nın, “Ellie, geliyor musun?” sorusuyla ancak ana dönebiliyordum.

Tessia, ormanın içinden geçen dar bir yolun ortasına kazılan çukur tuzağının ne aşamada olduğunu kontrol etmek için durdu. Bana sıradan bir geyik patikası gibi gelse de, Tessia bu kadar net yolların sadece Elenoir’ın iç kısımlarında, büyük şehir ve kasabaları birbirine bağlamak için var olduğunu söylemişti.

Üç genç Elf, tuzağı hazırlamak için beraber çalışıyordu. Zümrüt yeşili gözleri olan yakışıklı, sarışın bir çocuk, toprak manası kullanarak yolda en az üç metre derinliğinde koca bir delik açıyordu.

Diğer ikisinin başlıkları kapalıydı ama altındaki ciddi ifadeleri seçebiliyordum. Çukurun dibinden kökleri yukarı doğru çekiyor, onları keskin ve sarmal dikenler haline getiriyorlardı.

Üçü de Tessia’yı görünce işlerini bırakıp hızla selam verdiler.

“Çukuru şuradan,” dedi Tessia, koca bir granit parçasını işaret ederek, “şuraya kadar biraz daha genişletin.” Bu kez de üzerinde yüzlerce küçük sakal gibi yosunların sarktığı, budaklı bir ağacın kökleri arasındaki boşluğu gösterdi.

“Bu sayede patikanın en kenarından yürüyen bir asker bile içeri düşer.”

“Emredersiniz, Leydi Tessia,” diye yanıtladı yeşil gözlü Elf ve hemen deliği tüm yolu kapsayacak şekilde genişletmeye başladı.

Tessia ilerlemeye devam etti, ben de gümüşi gri uzun saçlarının sırtında dalgalanışını izleyerek peşine takıldım. Komuta işine gerçekten alışmıştı. Daha önce askerlere liderlik ettiğini ve Elenoir’da Alacryalılara karşı ağır bir yenilgi aldığını biliyordum; ama şimdi rolüne güveni tam görünüyordu ve yanımızdaki tüm büyücüler ona saygı duyuyordu.

Sis çökmüş zihnim yine daldan dala konarken, Tessia’ya canavar iradem üzerinde nasıl kontrol sağlayabileceğim konusunda danışmayı düşündüm; sonuçta savaşta kendisininkine ne kadar güvendiğini biliyordum. Sonra kendime bunun için doğru zaman olmadığını hatırlattım.

Komutan Virion, tünellerde olanları duyduktan sonra benimle kısa bir konuşma yapmıştı. Bir mana canavarı ne kadar güçlüyse, onun canavar iradesinin kilidini açmanın da o kadar zor olduğunu açıkça belirtmişti… Ve tabii ki Boo, öyle sıradan bir mana canavarı değildi.

Peki o zaman Arthur nasıl oldu da kendi canavar iradesini bu kadar çabuk açabildi? Kardeşimle kendimi kıyaslama tuzağına düşmek istemeyerek başımı iki yana salladım.

Şansımı bir kez daha denemek adına, Komutan Virion’un bana söylediği sözleri aklıma getirdim.

“Mana çekirdeğinin derinliklerindeki o güçlü, yabancı varlığı hisset ve onu dışarı çıkar,” diye mırıldandım gözlerimi kapatarak.

Boo’nun beni merakla koklarken boynumu gıdıklayan nemli nefesinden başka hiçbir şey hissedemeyince içimi çektim.

Önümde duran Tessia, kaşını kaldırarak bana döndü. “Ellie, geliyor musun?”

Telaşla başımı salladım ve ona yetişmek için hafifçe koştum.

Çukur tuzağının biraz ilerisinde, iki cüce bir çeşit toprak büyüsü üzerinde çalışıyor, sertleşmiş toprağın titreyip yumuşamasını sağlıyorlardı. Bu cücelerle henüz tanışmamıştım ama geldiklerini duymuştum: Mızrak Mica’nın kuzenleri olan Hornfels ve Skarn Earthborn kardeşlerdi bunlar.

Biz yaklaşınca büyü yapmayı bırakıp doğruldular ancak selam vermediler. Çoğu soyları gibi kısa boylu ve geniş omuzlulardı. Hatları birbirinin aynısıydı: Geniş burunlar, kırmızı yanaklar ve sert, sarı sakallar. Ancak ifadeleri o kadar farklıydı ki, ikiz olduklarını gözden kaçırmak işten bile değildi.

Biri, sanki Tessia on yirmi yıldır kayıp olan ve aniden ortaya çıkan en yakın arkadaşıymış gibi sırıtıyordu; diğeri ise sanki Tessia annesi hakkında çok ağır bir şey söylemiş gibi ona dik dik bakıyordu.

“Hazırlıklar nasıl gidiyor?” diye sordu Tessia, eğilip ellerini sürülmüş toprağın üzerinde gezdirerek.

“Yeterince iyi,” diye cevap verdi somurtan cüce. “Sizin de dediğiniz gibi, bu sadece ön hazırlık. Asıl büyü, arabalar geldiğinde yapılacak.”

“Sonra da lönk diye kalacaklar,” diye araya girdi sırıtan cüce. “Araba tekerlekleri içeri gömülüp sıkışacak. Onları oradan çıkarmak için bir düzine at gerekir.”

Tessia elini yumuşak toprağa bastırdı. “Belki de Elshire ormanında cüce büyüsü yapan ilk cüceler sizlersiniz,” dedi kısık bir sesle ve sonra doğruldu. “Sizinle yan yana çalışmak bir onurdur.”

Sırıtan cücenin ağzı daha da kulaklarına vardı, somurtan cüce ise kaşlarını daha da çattı. Tessia onlara saygıyla başını salladı, sonra topuklarının üzerinde dönüp ormanın derinliklerine doğru yürüdü.

Orada öylece durup onlara bakarken cücelerin gözleri bana takıldı. Cüce kral ve kraliçesinin Dicathen’e ihanet etmesi ne kadar da kötü olmuştu. Halklarını çok zor bir durumda bırakmışlardı. Cüce krallığının çoğu işgalcileri desteklemek için ayaklanmışken, bu Earthbornların bizi bulup gelmiş olmalarını çok cesurca buluyordum.

“Sana yardım edebileceğimiz bir şey var mı küçük kız?” diye sordu somurtan cüce. Yerimden sıçrayıp etrafa bakarak Tessia’yı aradım.

“Ellie, geliyor mu—”

“Geliyorum!” diye bağırdım.

Cücelere beceriksizce el sallayıp diz boyu bir kayanın üzerinden atladım ve Tessia’ya doğru koştum.

Yetiştiğimde elini omzuma koydu. “Ağaçların arasına mevzilenmiş birkaç askerim var.” Tessia, bir Elf okçusunun ağaç dallarını bir tür yuvaya dönüştürdüğü yukarıyı işaret etti. Ağacın, askerin manasına tepki vererek canlıymış gibi hareket etmesini izlemek büyüleyiciydi. “Sen burada olacaksın.”

“Anlaşıldı.” Yukarıdaki platformdan yola doğru bir hat çizdim: Cücelerin bataklık alanına doğrudan bir atış mesafesiydi.

“Bu noktalar; burası, burası ve şurası… Bir ölüm tuzağı oluşturuyor.” Tessia gözlerini gözlerime dikti, bakışları ölümüne ciddiydi. “Yukarıdaki büyücüler bu savaşın en önemli parçası olacak, bu yüzden senin tam merkezde olmanı istiyorum. Bu iş hızlı ve sessiz olmalı, yoksa mahkumları kaybetme riskine gireriz.”

“Sisin şu an işleri zorlaştırdığını biliyorum ama eğer mananı gözlerinde yoğunlaştırır ve odağını sürekli değiştirirsen, sisin etkilerini uzak tutmana yardımcı olur. En önemli şey mahkumları güvende tutmamız ve hiçbir Alacryalının kaçmasına izin vermememiz.”

Ona aynı ciddiyetle baktım ve anladığımı belirtmek için başımı salladım. Onu hayal kırıklığına uğratamazdım; burada kendimi kanıtlamalıydım. Arthur Leywin’in kız kardeşi olarak değil, Eleanor Leywin olarak.

Tessia başını eğip alnını alnıma yaslarken başımın arkasını nazikçe okşadı. “Biliyorum üzerine titrenmesini istemiyorsun ama… orada dikkatli ol.”

Şaşırarak kendimi geri çektim ve toplayabildiğim tüm kararlılıkla cevap verdim. “Elbette.”

“Leydi Tessia?”

Yakınlarda, dik duruşlu ve yakışıklı Curtis Glayder duruyordu, yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Kız kardeşi Kathyln ise hemen arkasında, derin bir gölgenin içinde yarı görünmez haldeydi.

Boo, Curtis’in bağı olan dünya aslanı Grawder’ı fark edince canlandı; ikisi temkinli bir şekilde birbirlerine yaklaşıp koklaşmaya başladılar.

Curtis, Tessia’nın yanına gelirken sarı saçlarını karıştırdı. “Böldüğüm için üzgünüm ama savaştan önce yer taktiklerini biraz daha detaylı konuşmak istiyordum.”

“Doğu hattındaki hazırlıkların beklediğim gibi ilerleyip ilerlemediğini görmem gerekiyor,” dedi Tessia ve gideceği yönü işaret etti. “Benimle yürür müsün?”

“Önden buyurun,” dedi Curtis, alışılmış o nazik el hareketiyle.

Prensi şatodan çıkarsan da şatoyu prensten çıkaramıyordun işte…

İkisinin omuz omuza yürüyüp uzaklaşmasını artan bir sinirle izledim. Bunun bir önemi olmadığını, Xyrus Akademisi’ndeki günlerinden beri arkadaş olduklarını biliyordum ama elimde değildi. Tessia, Arthur’un sevgilisiydi!

Sonra Arthur’un gittiği gerçeği yüzüncü kez aklıma geldi. Beni ele geçirmek üzere olan o sinsi hüzün bir anda bendini yıktı ve mideme bir yumru oturdu.

Lanet olası sis, diye düşündüm, elimin tersiyle gözümden süzülen bir damlayı silerken.

“Hala zor, değil mi?” Yerimden sıçradım, Kathyln’in yanımda yürüdüğünü ancak o an fark etmiştim. “Onlar olmadan yola devam etmek.” Cildi o kadar beyaz, yüzü o kadar hareketsizdi ki bir porselen bebeği andırıyordu; bir buz kristali kadar soğuk ve güzeldi.

Curtis ve Kathyln kurtarılıp yeraltı sığınağına getirildiklerinden beri Kathyln’i gerçekten sevmeye başlamıştım. Her zaman yaşından çok daha bilge görünüyordu ve o kendine has, çiçekli, neredeyse şiirsel konuşma tarzını canlandırıcı buluyordum.

“Eleanor?”

Gözlerimi kırpıştırarak Kathyln’e çok uzun süredir sessizce baktığımı fark ettim. “Evet, sanırım öyle…” diye mırıldandım.

Yolu tekrar geçtik ve diğer taraftaki ağaçların arasından Tessia ile Curtis’i takip ettik. Konuşuyorlardı ama ne dediklerini tam duyamıyordum. Curtis, Tessia’yı gülümseten bir şey söyledi ve Tessia ona, bence hayranlık dolu bir ifadeyle bakarak döndü.

Belki de sadece bu aptal sis yüzünden hayal görüyorumdur, diye geçirdim içimden. Umarım öyledir.

“Korkuyor musun?” diye ağzımdan kaçıverdi aniden. Gözlerim orman zeminine kaydı; ağaç köklerinin kıvrımlarında ve toprağı örten geniş yapraklı bitkilerin keskin kenarlarında gezindi.

“Savaştan önce sadece budalalar korkmaz,” diye cevap verdi Kathyln. “Ama o insanların bizim yardımımıza ihtiyacı var, bu yüzden her şeye rağmen savaşacağım.”

Kathyln ve ben o andan sonra sessizce yürüdük. Tessia yolun o tarafındaki nişancı yuvalarının hazır olduğunu teyit etti, ardından kara ekibinin çatışma sırasında ne yapacağını gözden geçirerek uzun dakikalar harcadı. Sonunda, son bir moral konuşması yapmak için tüm saldırı partisini bir araya topladı.

Herkes toplandığında Tessia söze başladı. “Neden burada olduğumuzu hepiniz biliyorsunuz. Yüzden fazla Elf, hayır, Dicathian mahkûmun hayatı pamuk ipliğine bağlı. Onları özgür bırakmak için tek bir şansımız var.”

“Raporlarımıza göre Alacrya askerleriyle sayıca eşitiz. Ancak baskın avantajı bizde ve ormanın kendisi bizim tarafımızda. Bu iş hızlı ve temiz bitmeli. Kimsenin mahkûmlara zarar vermesine izin vermeyin. Kimsenin kaçmasına izin vermeyin.”

Tessia’nın keskin bakışları, sanki hepsini hafızasına kazımak ister gibi yüzler arasında gezindi. “Şimdi gidin, yerlerinizi alın. Sessiz olun ve hazır bekleyin.”

Ağaç tepelerindeyken, sisin boğduğu o sesler arasında araba tekerleklerinin kuru topraktaki ilk gıcırtısı duyulduğunda, sanki vücuduma bir yıldırım isabet etmiş gibi sarsıldım. Bir anda ağzım kurudu, avuçlarım terledi. Tüm vücudum savaşın beklentisiyle canlanmıştı. Kendimi uzun, derin bir nefes almaya zorladım ve manayı gözlerime odakladım; keskin bakışlarımı tek bir noktada çok uzun süre tutmamaya dikkat ediyordum. Sanki rüzgâr zihnimdeki sisi dağıtmıştı.

Tessia haklıydı. Ormanın büyüsü hâlâ kafa karıştırıcı olsa da saatler sonra ilk kez kendimi bu kadar zihni açık ve hazır hissediyordum.

Dokuma dallardan oluşan platformun üzerinde usulca hareket ederek yayımı çekip ateşlemek için daha iyi bir konuma geçtim ama henüz bir ok oluşturmadım. Bir büyünün parıltısı, yaklaşan Alacryalılar için açık bir hedef demekti.

Emily’nin benim için yaptığı yayı tamir etmenin bir yolu yoktu, bu yüzden Tessia bana elfler tarafından ustalıkla işlenmiş bir yay vermişti. Tam olarak... bana aitmiş gibi hissettirmiyordu ama sanırım bununla yetinmek zorundaydım.

Orada olduklarını bildiğim için güçlükle seçebilsem de çevremdeki diğer ağaçlarda bulunan okçuların ve büyücülerin de aynı şeyi yaptığını, hafif bir esintideki yapraklar gibi hareket ederek konum aldıklarını gördüm. Onların orada olduğunu bilmek bana cesaret veriyordu.

Alacryalıların ilkinin ağaçlar arasında belirmesi sanki asırlar sürdü. Birkaç muhafız mahkûm arabası konvoyunun önünde yürüyordu. Hepsi çok genç görünüyordu.

Alacryalılar sessizlik içinde ilerliyor, elleri silahlarının üzerinde bembeyaz kesilmiş, gözleri bir gölgeden diğerine fırlıyordu. Sanki saldırıya uğramayı bekliyor gibiydiler ama kendime bunun sadece sisten kaynaklanan bir paranoya ve kafa karışıklığı olduğunu söyledim.

Derken ilk arabayı gördüm. Alçak vagonu tek bir ay öküzü çekiyordu. Mana canavarı neredeyse vagonun kendisi kadar uzun ve genişti. Soluk mavi derisi, nadiren sızan güneş ışığının değdiği her yerde parlıyor, ışığı emip ormanın derin gölgelerinde hafifçe ışıldıyordu.

Arabanın kendisi basit bir vagonun üzerine oturtulmuş açık bir kafesti. İçinde elfler omuz omuza o kadar sıkışık duruyordu ki hareket bile edemiyorlardı. Elflerin birçoğu kafesin parmaklıklarına zincirlenmişti ve boyunlarındaki metal tasmaların içinde dönüp duran manayı hissedebiliyordum.

Mana bastırma tasmaları, diye fark ettim. Mahkûmlar arasında büyücüler vardı.

Görebildiğim kadarıyla dört araba vardı ve her biri bir önceki kadar doluydu. Sekiz Alacryalı vagon konvoyunun önünde yürürken, her arabanın yanında dört kişi ilerliyordu. Mahkûm taşıma hattının sonunu göremiyordum ama en azından birkaç askerin de artçı olarak arkadan geleceğini biliyordum.

İlk askerler tuzak çukuruna yaklaştığında gerildim.

İnce dalların kırılma sesi ve kısa, panik dolu bir bağırış başlama sinyali oldu.

Yayımın kirişinde bir ok oluşturarak öncü arabanın yanında yürüyen şaşkın görünüşlü bir kadına nişan aldım. Silahını kaldırdı ama daha ileriye bir adım bile atamadan okum göğüs zırhını delip kalbine saplandı ve ardından yok olup gitti.

Aynı anda, ağaçlardan yağan ok ve büyü yağmuru altında bir düzine başka Alacryalı daha sendeleyerek yere yığıldı.

İkinci okum, ön saflardan vagonların siperine doğru koşan bir Alacrya askerine yöneldi ama büyüden bir kalkanın üzerinden sekti. Alacryalıların etrafındaki saldırılarımız, yarı saydam mana panellerine çarpıp yön değiştiriyordu. Şimdi ise kendi saldırı büyüleriyle karşılık veriyor; ateş topları, buz mızrakları ve çatırtıyla parlayan yıldırım küreleri ağaç tepelerine doğru uçuşuyordu.

Derken cücelerin büyüsü devreye girdi.

Bir kum tozu bulutu yukarı doğru patlayarak arabaları ve etraflarındaki Alacryalı büyücüleri kısa süreliğine kapladı. Birkaç ses şaşkınlıkla bağırdı, ardından bir rüzgâr esintisi tozu yol boyunca savurarak Alacryalıların burunlarına, ağızlarına ve gözlerine doldurdu ve hedeflerimizi bize tekrar görünür kıldı.

Arabalar dingillerine kadar yola gömülmüştü ve askerlerin çoğu dizlerine kadar çamura batmıştı. Zavallı ay öküzleri de büyüye yakalandıkları için korkuyla kükrer gibi sesler çıkarıyordu.

Bu kargaşada birkaç okumuz ve büyümüz kalkanların arasından sızmayı başardı ve bir avuç Alacryalı daha cansız yere düştü.

Planlanmamış ikinci bir patlama başka bir toprak fırtınası kopararak vagonların üzerini örttü. Alacrya askerleri neredeyse tamamen gizlenmişti, bu da ateş etmeye devam etmemizi veya esirlere zarar verme riskini almamızı imkansız kılıyordu.

“Elfleri serbest bırakmaya çalışıyorlar!” diye bir ses gürledi aşağıdan gelen kaosun içinden. Bu ses kalbimin küt küt atmasına ve parmaklarımın yay kirişinin üzerinde titremesine neden oldu.

Şiddetli mavi bir enerji huzmesi, bulunduğum yerin birkaç metre altından ağacıma çarparak her şeyin sarsılmasına neden oldu. Korku içimde eskisinden daha güçlü bir şekilde yükseldi ama bu sefer ona odaklandım, Virion’un sözlerini zihnimde defalarca tekrarladım.

Tünellerde hissettiğim o mide bulandırıcı his tekrar baskın geldi ve zaten güçlenmiş olan görüşüm daha da keskinleşti. Ama ben koku duyuma odaklandım. Kalın toprak, toz ve kan tabakasının altından bile, aşağıdakileri göremiyor olsam da herkesi birbirinden ayıran o hafif kokuları seçebiliyordum. Hijyenden mahrum kalmış elflerin o keskin kokusunu alabiliyor ve Alacryalıların yabancı kokusunu açıkça seçebiliyordun.

Kısa ve kontrollü bir nefesle art arda dört mana oku ateşledim. İkisi mana kalkanlarından sekmiş gibi ses çıkardı ama diğerlerinin her birinden sonra, sadece birkaç adım öteden geliyormuş gibi duyulan acı dolu bir inilti ve taze kanın zayıf kokusu yükseldi.

Yakınlarda bir elf askeri, bir düzine iğne benzeri taş okun içinden geçip onu havaya fırlatmasıyla acı içinde çığlık attı. Onun bir bez bebek gibi savrulup küt diye yere çakılmasını hissizce izledim, sonra düşman büyüsünün geldiği yöne doğru bir ok daha gönderdim.

Yine, mana okunun hedefine ulaşmadan önce bir engele çarpıp sekmesini duydum.

Ormanın içinde vahşi, canavarca bir kükreme yankılandı ve bir kalp atışı süresince mahkûm konvoyunun sonuna dönen gözlerle her şey durmuş gibi göründü. Yanmış bir yaprak yığınının arasından, Curtis’in Grawder’ın üzerinde yolda ilerlediğini, güneş gibi ışık saçarak altın gibi parladığını izledim.

Boo, Grawder’ın yanında koşuyor, dünya aslanının kükremesine kendi kükremesiyle karşılık veriyordu. İki mana canavarı araba hattı boyunca birlikte hücum ederken, bir rüzgâr akımı görüş alanlarını temizleyerek son Alacryalıların öndeki iki vagon arasında toplandığı yeri açığa çıkardı. Mana canavarlarını iki devasa taş golem takip ediyor, ağır adımları etrafımdaki yaprakları titretiyordu.

“Mahkûmları öldürün!” diye bağırdı düşman askerlerinden biri, sesi korkudan tizleşmişti. Uzun boylu kadının boğazına, kalkanlardaki en küçük çatlaktan sızacak şekilde bir ok gönderdim ama okun ucu bir kenara çarpıp sekti ve ıskaladı.

Düşman büyücüleri büyülerini etraflarındaki tıklım tıklım dolu arabalara çevirip içerdeki onlarca elf mahkûmu infaz etmeye hazırlanırken içimi bir korku dalgası kapladı ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Koruyucu bariyeri o kadar sıkılaştırmışlardı ki ne benim oklarım ne de etrafımdaki diğer askerlerin üzerine yağdırdığı saldırılar içeri girebiliyordu.

Etrafımdaki hava renk değiştirmeye başladı, yarı saydam yeşil bir renge büründü ve bir an için bunun canavar irademin bir yan etkisi olmasından endişelendim. Derken, iç içe geçmiş panellerden oluşan kubbenin ortasında, düşman askerlerinin düğümlendiği noktada topraktan parıldayan zümrüt enerjiden dikenli sarmaşıklar fışkırdı. Sarmaşıklar Alacryalıları parçalayıp deşti, vücutlarının içine ve dışına girerek ormanı can çekişenlerin çığlıklarıyla doldurdu.

Daha tek bir büyü bile yapamadan hepsi yere serildi; sadece o uzun boylu kadın hariç. O da sarmaşıklardan bir koza içine hapsedilmiş, hareket edemez veya konuşamaz haldeydi.

Curtis, Grawder, Boo ve golemler, kalkanlar titreyip sönünce düşmanın üzerine atılarak hayatta kalan kimsenin kalmamasını sağladı.

Yay kirişlerinin sesi, havada süzülen büyülerin vızıltısı ve ölen kadın ve erkeklerin çığlıkları kesilince aniden her yer sessizliğe büründü. Bu tekinsiz sessizliği sadece kapana kısılmış ay öküzlerinin kısık iniltileri bozuyordu.

Ardından Tessia göründü, tüm vücudu zümrüt bir ışık perdesiyle sarmalanmıştı. Ayak izlerinde yosunlu çimenler çiçek açıyor, ormanın bitkileri ve ağaçları o sakin adımlarla savaş alanından geçip arabalara ve hayatta kalan son Alacryalıya doğru ilerlerken ona doğru dönüyor gibiydi.

Uzun boylu kadınla yüz yüze geldiğinde Tessia ona sakin olmasını telkin etti, adını ve rütbesini sordu. Alacryalının ağzındaki bağlar çözülüp kayboldu; kadın Tessia’ya tükürdü ve galiz bir küfür savurdu.

Sonra kadının teni parlamaya başladı, sanki içinde bir yıldız doğuyormuş gibi giderek daha parlak yandı. Curtis’in bir uyarı haykırışını duydum, sonra etraflarında topraktan fışkıran ağaç kökleri ve kalın sarmaşıklardan oluşan sağlam bir kubbe yükselirken hem Tessia’yı hem de Alacryalıyı gözden kaybettim.

Bir an sonra, devasa bir patlama ormanı sarstı. Yer o kadar şiddetli sallandı ki sağ ayağım kaydı ve platformun en kalın dalına kollarımı dolayarak aşağı düşmemek için sıkıca tutunmak zorunda kaldım.

Yoğun bir toz bulutu yük arabalarını yeniden kuşattı, neler olup bittiğini göremiyordum. Alacryalı bir şekilde tam öndeki iki vagonun arasında mana patlaması yaratmıştı. Sadece o kafeslerde en az elli elf mahkûm vardı; Boo ve Tessia da tam oradaydı...

Platformun kenarından aşağı sarkıp yirmi beş fitlik yükseklikten kendimi boşluğa bıraktım. İnişin darbesini emmek için bacaklarımı mana ile güçlendirdim ve hemen yola doğru depar atmaya başladım.

Göz gözü görmeyen toz bulutunun içinde koca, tüylü bir gövdeye çarptım: Boo. Dostum alçak sesle hırladı ancak elimi sert kürkünün arasında gezdirince rahatladı.

"Tessia?" diye seslendim kısık bir sesle. Korku, sesimin incecik ve çocuksu çıkmasına neden olmuştu.

"Geri dur!" diye emir verdi Curtis, sağ tarafımda bir yerlerden.

Ardından sert bir rüzgâr tozu dumanı yeniden dağıttı. Sarmaşıklardan oluşan o koza hâlâ sapasağlam duruyordu; Alacryalı kadını da Tessia’yı da gizlemeye devam ediyordu. Ben bakarken sarmaşıklar ve kökler çözülmeye, yavaşça çökerek içerideki kömürleşmiş enkazı ortaya çıkarmaya başladı.

Mahkûm vagonlarının kurtulmuş olması beni hayrete düşürdü; Tessia’nın büyüsü patlamayı neredeyse tamamen içeride hapsetmişti. Alacryalı kadından eser kalmamıştı, küllerinden ve zırhının yamulmuş kalıntılarından başka bir şey yoktu.

Tessia bana döndü. Canavar arzusu hâlâ aktif olduğundan, üzerimde sakin ama bu dünyaya ait olmayan bir bakış gezdirdi. Ağzımdan bir kıkırdama kaçınca kaşlarını çattı. Her ne kadar yara almamış gibi görünse de kaşları ve çelik grisi saçları hafifçe ütülenmişti; bu hali bana çılgın bilim insanı Gideon’ı hatırlatıyordu.

Tessia canavar arzusunu serbest bırakıp kıvranan zümrüt yeşili sarmaşıkların solmasına izin verince, kıkırdamam kahkahaya dönüştü. Hava yeniden doğal, sisli gri rengine büründü. Eli yüzüne gitti, yavaşça yanmış kaşlarına dokundu ve dudaklarına ağır bir alaycı gülümseme yayıldı.

Tessia diğer elini uzatıp yanağıma dokundu. "Ellie, senin bıyıkların mı çıkmış?"

Parmaklarımla yanağımdaki soluk çizgileri yoklarken yeni bir kahkaha krizini bastırmaya çalışıyordum. "Canavar arzum..."

Etrafımızda, özgür kaldıklarını fark eden mahkûmlar canlanmaya başlıyordu. Bir kadının sevinç çığlığına kısa süre sonra birkaç kişi daha katıldı.

Başarmıştık.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.