Kan Bağının Ötesinde

Gözlerimi zorlukla araladığımda, titrek turuncu bir ışığın hayal meyal aydınlattığı kubbeli bir tavana bakıyordum. Bilincimi neden kaybettiğimi vücudum bana acı bir şekilde hatırlatmadan önce ancak bu kadarını görebilmiştim. Sanki ıslak bir havlu gibi sıkılıyor, bir düğüm gibi bükülmüş bedenim yavaşça çözülmeye çalışıyor gibiydi. Bu sancı, ciğerlerimdeki tüm havayı söküp aldı.

Görüşüm bulanıktı. Etrafta başkalarının olduğunu fark etmem birkaç dakikamı aldı. Konuşuyorlardı ama sesleri çok uzaktan geliyordu.

"—yapabileceğimiz bir şey var mı?"

"Prenses iyi olacak. Sadece biraz zamana ihtiyacı var."

"Konuşan Kurt haklı, Leydi Caera. İksirler Çıtı Pıtı üzerinde işe yaramadığına göre, beklemekten başka çaremiz yok."

"Burada tek deli ben miyim? Gölgelerden ve mor ateşten yapılmış bir kurtla konuşuyor olmamızı nasıl bu kadar sakin karşıladınız?"

"Daha az önce yakınsama bölgesinde seni kurtarmam için bana çığlık atıyordun, Bayan Mini Şort. Şimdi neden bu kadar şaşırdın anlamadım."

"M-Mini Şort mu? Sen ne—"

"Çıtı Pıtı'nın her zaman temkinli olduğu ortadaydı. Bazı yeteneklerini gizlemiş olması şaşırtıcı değil."

Oda zihnimde netleşip yaralarım artık sadece katlanılabilir bir sızıya dönüştüğünde, dirseklerimin üzerinde doğruldum. "Sana bana Çıtı Pıtı demeyi bırakmanı söylemiştim sanıyordum."

"Ah, tamamen kendine gelmişsin," diye karşılık verdi Arian. O, Taegen, Daria, Caera ve Regis, üzerinde siyah bir tencerenin kaynadığı küçük bir ateşin etrafında oturuyorlardı. "Daha önce de buna benzer birkaç nöbet geçirdiğin için tekrar uyuyacağını sanmıştık."

"Neredeyim ben?" diye sordum, doğrulmaya çalışarak. Regis kafasıyla sırtımı iterek bana yardımcı oldu.

"Rahatlayabilirsin," dedi Caera. İfadesi, ihtiyat ve sempatinin karıştığı karmaşık bir haldeydi. "Bir sığınak odasındayız."

Asil kanlı Alacryalıyı, sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi inceledim. Gece mavisi saçları birbirine karışmış, kir ve kan yüzünden rengi solmuştu. Yanaklarında ve alnında kara lekeler vardı, alt dudağı patlamış ve henüz iyileşmemişti. Kızıl gözleri benimkilerle kilitlendiğinde, kılıcının üzerinde dolanan siyah ateşi tekrar hatırlar gibi oldum.

Tıpkı Cadell ve Nico'nun kullandığı siyah ateş gibi.

O alevlerle özdeşleştirdiğim duyguları; acıyı, kaybı, pişmanlığı ve öfkeyi bastırarak, "Şu kuleyi koruyan devasa canavar..." dedim.

Arian kendine güvenen bir gülümseme yolladı. "Görünüşe göre canavarın nefes saldırısının ağzında patlamasını sağlama planın işe yaradı."

Taegen burnundan soluyarak ekledi. "Eğer ben yardım etmeseydim Çıtı Pıtı'nın planı suya düşerdi. Gerçi işe yarayacağını hiç düşünmemiştim."

Demek anlamamışlardı. Ben o devi yok etmek için Yıkım rününü kullanırken, canavarın nefes saldırısının yarattığı şok dalgası Taegen ve Arian'ı bayıltmaya yetmiş olmalıydı.

Yakınsama bölgesindeki canavarlar öldüklerinde toza dönüştüğü için, o devasa canavarın başına da aynı şeyin geldiğini sanmışlardı.

Diğerleri meraklı, hatta şüpheci görünüyordu ama Yıkım eterini kullandığıma şahit olmadıkları için rahatlamıştım.

"Hepimizin sana soracağı sorular var ama bence önce gücünü toplasan iyi olur," dedi Daria yumuşak bir sesle, elime buharı tüten bir kase çorba tutuştururken. "Güneyli olduğunu duydum ama tadına bakınca anlayacaksın. Lehndert kanı yemekleriyle meşhurdur. Bu yemekler sadece lezzetli değil, aynı zamanda iyileştirici özelliklere de sahip."

"Ancak bu Lehndert kanı üyesi biraz fazla cimri çıktı," diye mırıldandı Taegen. "Herkesi kişi başı sadece iki porsiyonla sınırlıyor..."

Daria, Taegen'e ters ters bakarak tısladı. "Çünkü sen kepçeyi kaşık niyetine kullanıp doğrudan tencereden yemeye başladın!"

"Hâlâ kendi rasyonlarımız var, Taegen," diyen Leydi Caera, boyut yüzüğünden sakin bir hareketle bir şey çıkardı. İçinde kurutulmuş meyve parçaları olan nemli, kahverengi bir kalıba benziyordu.

"...Teşekkürler, Leydi Caera." Kızıl saçlı ve kaslı dev, hoşnutsuz bir şekilde iç çekerken rasyon çubuğunu ısırdı.

Bedenimin teknik olarak yemeğe ihtiyacı olmasa da ellerim kendiliğinden kaseye uzandı. İçmeden önce kasenin sıcaklığının avuçlarıma yayılmasına izin verdim.

Çorbanın suyu hem zengin hem de doyurucuydu, içtiğim anda ferahladığımı hissettim. Bana, arkanda sıcak bir ateş yanarken ve tencerenin ev kokusu odayı sararken, kulübe penceresinden kar yağışını izlediğin günleri hatırlatıyordu. İfadem düşüncelerimi ele vermiş olmalıydı; çünkü kafamı kaldırdığımda Daria'yı bıyık altından gülerken, Caera'yı merakla beni incelerken ve Taegen'i elimdeki kaseye hasretle bakarken buldum.

"Lehndert mutfağının gücü bir kez daha galip geldi," dedi Daria neşeyle. "Sinirli veya ifadesiz olmanın dışında bir yüz ifadesi takınabileceğin hiç aklıma gelmezdi."

Regis yanıma kıvrıldı, mor alevleri kolumu serinleten bir dokunuşla yaladı. "Onu bir tanısan aslında yufka yüreklidir."

İkinci kase çorbayı bitirdikten sonra nihayet konuşmaya devam edebilecek gücü kendimde buldum. "Gereksiz olsa da ben baygınken benimle ilgilendiğiniz için teşekkür ederim."

Regis'in sırtına hafifçe vurdum. "Hadi gidiyoruz."

"Bekle, biraz dinlenip yemek yedin diye çekip gidecek misin yani?" dedi Daria, ayağa fırlayarak.

Kahverengi saçlı yükselmişe baktım. Büyücü cübbesini sıkıca sarmıştı; ilk tanıştığımızda sergilediği o işveli tavırlardan eser kalmamıştı. "Birlikte seyahat etmeye devam etmemiz için bir sebep var mı?"

"Güçlüsün, hem de ürkütücü derecede. Ve tüm yeteneklerini sergilemediğin de gün gibi ortada," diye yanıtladı Daria. "Ama bir sonraki çıkış portalına kadar sadece bir ya da iki bölge kaldı. Birlikte hareket edelim de hepimizin eve sağ salim dönmesini garantileyelim. Ben zaten Leydi Caera'nın ekibiyle birleşmeyi kabul ettim."

Daria, niyet etmese de son derece önemli iki gerçeği ağzından kaçırmıştı. Birincisi, birden fazla çıkış vardı ve ikincisi, yakınsama bölgesine ulaşmadan önce bir veya birkaç çıkış portalını zaten geçmişlerdi. Bu da Zindan'ın tam ortasında bir yere düştüğüm anlamına geliyordu.

Ayağa kalkıp eşyalarımı topladım. Hançerin hâlâ bende takılı olduğunu fark edince belimden çözüp Caera'ya uzattım. "Son dövüşte ödünç almam gerekmişti. Al."

Hançeri hiçbir şey söylemeden aldı, yüzü kasten ifadesiz bir hal aldı. Ancak ben gitmek için arkamı döndüğümde konuştu.

"Dur," dedi. Sesinde daha önce kullanmadığı bir ağırlık vardı.

Omzumun üzerinden geri baktığımda, bana doğru fırlattığı hançeri havada yakaladım. "Zindan'dan çıktığında bunlara ihtiyacın olacak."

Elimdeki hançere göz attım. Kayışına daha önce orada olmayan altın bir sikke bağlanmıştı. Madalyonun ön yüzüne, çelenklerle çevrili bir kalkanın üzerinden iki yana açılan kanat motifi zarifçe işlenmişti.

"Leydi Caera!" diye atıldı Taegen ama mavi saçlı kadın elini kaldırdığında ağzını hemen kapadı.

"Bunlara neden ihtiyacım olacağını düşünüyorsun?" diye sordum, bakışlarımı metal kupasına buharı tüten bir sıvı dolduran Caera'ya dikerek.

"Zindan'dan çıkan yükselmişleri bekleyen krallık yetkililerinin önünde kimliğini açıklamak zorunda kalmadan kendini kanıtlamanın en kolay yolu bu olacaktır." Caera bir yudum aldıktan sonra bana ciddiyetle baktı. "Sadece Denoir kanının emrinde çalışan göçebe bir yükselmiş olduğunu söyle."

Zindan'ın çıkışında bekleyen insanlar olabileceği ihtimalini düşünmemiştim. Burasının maceracıların istedikleri gibi girip çıktığı sıradan bir yer olmadığını unutmak kolaydı. Zindan'ın temel amaçlarından biri kadim büyücülerin kayıp eserlerini ele geçirmekti; bu yüzden çıkan eşyaların denetlenmesini sağlayan yetkililerin olması doğaldı.

"Peki ya hançer? Bunun kardeşine ait olduğunu sanıyordum?" Hançer kayışına bağlı madalyonu çözmeye yeltendim, ona geri vermek için hazırlandım.

"Öyle. Bu yüzden hem hançeri hem de madalyonu en nihayetinde geri getirmeni bekliyorum," dedi Caera. "Merkezi mülkteki başkente ulaştığında Denoir malikanesini bulman zor olmayacaktır."

"Merkezi mülk mü?" Kaşlarımı çattım. "Oraya gitmek gibi bir planım—"

"O zaman hançeri ve madalyonu geri almamı mı istiyorsun?"

Elimdeki altın sikkeyi kavradım. "Zindan'dan çıktığımda onları geri getireceğimi sana düşündüren ne?"

"Denoir kanı insan sarrafıdır," dedi sade bir dille. "Sen benim bir sırrımı biliyorsun, ben de senin bir sırrını. Seni bizimle gelmeye zorlamayacağım ama umarım daha iyi şartlar altında tekrar karşılaşır ve sohbet ederiz."

"Dur bir dakika, öylece gitmesine izin mi vereceksin?" Daria ayağa kalktı. "Hâlâ kullanabileceğin bir nişanım var. Buradan çıktığımızda—birlikte çıktığımızda—Lehndert kanı sana istediğin her şeyi sağlayabilir. Daha önce de söyledim, her zaman güçlü Akıncılara ihtiyacımız var."

"Ayrıca yakışıklı olduğunu da söylemiştin," diye ekledi Regis.

Daria kızararak dostuma öfkeli bir bakış fırlattı. "Evet, söyledim. Ve genelde birkaç iltifat edip biraz ten göstermek işe yarar."

"Teklifin için teşekkürler ama reddetmek zorundayım," dedim Daria'ya. "Madalyon ve hançere gelince; onları iade edeceğim."

Taegen ve Arian'ın gözlerinin içine baktım. Leydi Caera'nın korumaları gitmemden pek hoşnut görünmeseler de sadece başlarını sallayarak onayladılar.

Sığınağın sonundaki kapalı kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda karşıma çıkan parıltılı portalın beni diğerlerinden farklı bir yere götüreceğini biliyordum.

"Adın ne?" diye seslendi Caera, çatırdayan alevlerin arasından.

Arkama döndüğümde Caera'nın ayağa kalktığını ve bana doğru birkaç adım attığını gördüm. "Hangi kandan olduğunu bilmeme gerek yok ama en azından bir isim..."

Cevaplaması zor, basit bir soruydu. Görünüşümdeki değişikliklere rağmen Arthur ismini kullanmak akıllıca olmazdı; savaş sırasında bu ismi taşıyan Öncü'yü duymuş çok fazla Alacryalı vardı.

Aynı zamanda, bundan sonra kullanacağım ismin sadece gizlenmek için seçilmiş basit bir takma ad olmasını istemiyordum. Amacım saklanmak değildi. En azından uzun süre değil.

Güçlenene kadar dikkat çekmemeye ihtiyacım vardı ancak bu durum, maskeli bir maceracı kılığındayken kendime Note demem gibi olmayacaktı.

Hayır. İsmimin öyle bir ağırlığı olmalıydı ki, anlamını sadece ailem, Agrona ve asuralar bilmeliydi. Hedefim şuydu; Agrona bu ismi duyup benimle bağdaştırdığında, onun imparatorluğuna kafa tutabilecek kadar güçlü bir düşman haline gelmiş olacaktım.

“Adım Grey,” diye cevap verdim ve geçitten geçtim.

Eterle beslenen bir canavar ordusunun saldırısına uğrama ihtimaline karşı Regis ve ben tetikteydik. Bir sonraki bölgeye adımımızı atarken, ilk sığınaktaki gibi kapının orada kalacağını umuyordum. Eterik rünler hakkındaki kısıtlı bilgimle o kapının kilidini açmayı başarmış, bu sayede hem dinlenmiş hem de seviye üzerinde defalarca deneme yapabilmiştim.

Ancak bizi derin bir sessizlik ve yaklaşık iki omuz genişliğinde bir koridor karşıladı. Duvarların üst kısmı boyunca uzanan ışık panelleri etrafı bembeyaz aydınlatıyordu. Arkama baktığımda geldiğimiz geçidin yok olduğunu gördüm; önümde tek bir yol kalmıştı.

Regis yanı başımda yürürken, siyah ve mor alevlerinin loş ışığı pürüzsüz duvarlardan yansıyordu. “Pekâlâ, bu durum oldukça tekinsiz,” diye belirtti.

“Öyle.” Adrenalin damarlarımda akarken gözlerim bir an bile durmaksızın sağa sola çarpıyordu. Ortam sessiz ve sakindi fakat bu steril beyaz ışıkta ve kusursuz derecede pürüzsüz beyaz duvarlarda beni huzursuz eden bir şeyler vardı.

Yolumuza devam ederken bir şeyi tetiklemiş olmalıydım ki iki yanımdaki duvarlarda aniden rünler parlamaya başladı ve koridorun beyaz ışıkları mora döndü.

Tarif edilemez bir güç bizi aniden ileri doğru çekti. Siyah kristalden yapılmış devasa bir kapının önünde durana dek çini kaplı zeminde sürüklendik. Beyaz koridor gitmiş, geriye sadece o kapı kalmıştı.

Nefesimin kesildiğini ancak ciğerlerime yeniden hava dolduğunda fark ettim. Cam gibi parlak, siyah kapıların üzerindeki çivit mavisi rünler bir nabız gibi atarak hafifçe parlıyordu.

Zihnimde donuk ve duygusuz bir ses yankılandı. “Hoş geldin, soyundan gelen. Lütfen içeri gir.”

Hem Sylvie hem de Regis ile kurduğum telepatik bağlar sayesinde zihnimde konuşan seslere alışkındım ama bu farklıydı. Sanki birisi veya bir şey zihnimde konuşuyormuş gibi değil de, bu kelimeleri birdenbire kendi kendime düşünmüşüm gibi hissettiriyordu.

“Sen de o sesi duydun mu?” diye sordum Regis’e.

Başını yana eğdi. “Bir şeyler duydum ama ses çok boğuktu, kelimeleri seçemedim.”

“Ne olur ne olmaz, içime gir.”

Yoldaşımın gölgemsi sureti vücudumun içinde kaybolarak gözden yitip gitti.

Çevreme son bir kez göz attım. Arkamda artık ne bir koridor ne de başka bir şey vardı; sadece üç beyaz duvar, beyaz bir tavan, beyaz çinili bir zemin ve o sert, kristal kapı. Parlayan rünler, beyaz odayı pembe bir tona boyuyordu.

Kapının önüne gelip temkinli bir şekilde kola uzandım.

Parmak uçlarım yüzeye değdiği anda tanıdık, neredeyse sıcak bir dokunuş beni sarmaladı ve elim o sert görünen kristalin içine gömüldü.

Daha ileri gitme konusunda tereddüt etsem de karşı tarafta her ne varsa beni kendine çekiyordu. Bir adım daha atarak beni bilinmeze taşıyacak olan o geçitten bir kez daha geçtim.

Kristal kapı, sanki milyonlarca sert ve minik parçadan oluşmuş gibi tıkırtılar ve vızıltılar çıkararak geçmem için yol açtı. Gördüğüm son şey, gözlerimin üzerinden su gibi akan siyah kristal oldu.

Ardından her şey karanlığa gömüldü.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.