Geçmişin Yankısı ve Aether Varlığı

Bu tuhaf ve öte dünyadan fırlamış gibi duran zindanda ilerlerken, her köşede beklenmedik bir şeyle karşılaşmaya artık alışmıştım. Kalıntı Mezarları, yaşadığım iki dünyanın da kurallarına uymuyordu; içimde pusuya yatmış o sarsıcı endişeyle başa çıkabilmek için yapabileceğim tek şey kendimi zihinsel olarak buna hazırlamaktı.

Önümdeki sayısız siyah ve mor kristal, hem yabancı hem de tanıdık geometrik desenler çizerek birbirinden ayrıldı; nedenini bir türlü çözememiştim. Kristallerin ardında beliren manzara ise çok daha tanıdıktı.

Burası tam anlamıyla darmadağınık bir laboratuvardı; hatta Gideon’ınkinden bile daha beterdi. Oda oldukça genişti ama içeri tıkıştırılmış bir düzine kadar masa yüzünden basık bir his veriyordu. Masaların her biri; beherler, deney tüpleri, huniler, potalar ve benzeri sıradan laboratuvar gereçleriyle dolup taşmıştı. Altıgen odanın duvarlarını boydan boya kaplayan yüksek cam raflar çeşitli ıvır zıvırla doluydu ancak bunların sadece dikkat dağıtmak için orada olduğunu biliyordum.

Raflar sadece beş duvarı kaplıyordu; altıncı duvar ise tamamen bir portala ayrılmıştı. Fakat çok renkli ışıklarla parıldayan çoğu portalın aksine, bu portal daha çok ince bir cam bölmeyi andırıyordu. Diğer tarafta, başka hiçbir şeyin olmadığı boş bir odada siyah plaka zırhlar kuşanmış iki muhafız net bir şekilde görülebiliyordu.

“Vay canına. Böyle bir girişten sonra insan daha… daha görkemli bir şey bekliyor,” dedi arkamdaki gölge kurdu formuna bürünmüş olan Regis. “En azından sonunda buradan kurtuluyoruz.”

Elimi kaldırıp gözlerimi odada gezdirdim. “Kafamdaki ses benden ‘soyundan gelen’ diye bahsetti. Belki de… Belki de aether kullanabildiğim için Kalıntı Mezarları beni antik büyücülerden biri sanıyordur?”

“Ya öyledir ya da antik büyücülerin hepsi çıtı pıtı prenseslerdir,” diye dalga geçti Regis. “Ama evet, dediğin de mantıklı.”

Gözlerim odanın her köşesini taramaya devam ederken, “Bu işte bir bit yeniği olmalı,” dedim. “Aksi takdirde buraya girmeme izin vereceklerini sanmıyorum.”

Regis keskin gözlerini kıstı. “Dur bir dakika. Diğer yükselenlerle geri dönmek istememenin sebebi bu muydu? Böyle bir şey olacağını tahmin mi ediyordun?”

Metal masaların arasındaki koridorlarda yürürken, “Kısmen,” dedim. “Hesaba katamadığım çok fazla değişken var; tıpkı o balta girmemiş orman bölgesinde Caera’nın ağabeyini aether kırkayaklarıyla bulmamız veya platform odasındaki o golemin davranışları gibi. Ancak kesin olan bir şey var ki, varlığım tüm bu bölgeleri etkiliyor. Bu yüzden Kalıntı Mezarları’nı inşa edenlerin, sadece kendileri gibi aether yatkınlığı olan varlıkların bu kadar uzağa gelebilmesini istediğini varsaymak makul olur.”

Regis, “Peki o zaman bunca Alacryalı geçmişin eserlerini Vritra’ya nasıl götürebildi?” diye sordu.

Duraksadım, bir an düşündükten sonra başımı salladım. “Kesin bir şey söylemek zor. Belki de Kalıntı Mezarları sadece asuraları dışarıda tutmaya odaklanmıştır. Ya da sadece zamanla aşınmıştır. Burası asuraları engelleyecek kadar güçlü olabilir ama hiçbir şey sonsuza dek dayanmaz; özellikle de burası kadar karmaşık bir yapı.”

“Her neyse, bu oda sadece basit bir çıkış yolu olmamalı.” Arkadaşıma döndüm. “Bu eserlerin neye benzediğini biliyor musun? Uto’nun anılarında bir şey var mı?”

“İçlerinde barındırdıkları muazzam miktardaki aether bir yana; kitaptan tut bir esere, hatta bir kemiğe kadar her şeye benzeyebilirler,” diye yanıtladı. “Neden? Hey, burada gizli bir eser olduğunu falan düşünmüyorsun, değil mi?”

“Belki de. Buraya getirilmemizin kesinlikle bir sebebi var.” Durup masanın kenarından tehlikeli bir şekilde sarkan ince cam tüplerden oluşan dağınık yığına düşünceli bir bakış attım. O anda jeton düştü. “Kitaplar!”

Regis zıplayıp ön patilerini masalardan birine dayayarak, “Hayır, burada kesinlikle kitap falan yok,” dedi.

“İşte tam olarak bu. Kitap yok, parşömen yok, günlük yok, not defteri yok. Şimdiye kadar gördüğüm her çılgın bilim laboratuvarı bunlarla doluydu.”

Regis, nerede olduğumuza dair bir ipucu bulma umuduyla laboratuvarı aramaya devam etti ama ben farklı bir yol izledim.

Odaklandım, kendimi sakinleştirip net düşünebilmek için zihnimdeki o endişeyi bastırdım. Sonra odayı tekrar dikkatle taradım; en ufak bir mor aura kırıntısı aradım. Ama hiçbir şey yoktu. Gelişmiş görüşüme rağmen, portal dışında aether ile yapılmış hiçbir şey sezemiyordum.

Acaba durumu çok mu zorluyordum? Burası sadece Regis’in dediği gibi Kalıntı Mezarları’ndan çıkmak için daha kolay bir rota mıydı?

Gitmeyi düşündüm; Regis zaten portalın yanında sabırsızca bekliyor, gölge kuyruğunu yere vurup duruyordu. Tam o sırada kafamdaki sesin sözleri tekrar yankılandı.

Benden ‘soyundan gelen’ diye bahsetmişti; belki de bu odadaki aether’ı sadece hissetmeye çalışmak yeterli değildi.

Aether aurasını serbest bıraktım; odayı boğucu bir baskı kapladı.

Regis kaskatı kesilip dişlerini gösterdi; bir düşman arayışıyla etrafa bakarken kafa karışıklığını hissedebiliyordum. Derken oda değişmeye başladı. Bu odada gördüğüm, kokladığım ve hissettiğim her şey sanki bir illüzyondan ibaretmiş gibi solup gitmeye başladı… yer de dahil.

Düşmeye başladım ve sonra aniden durdum. Sanki yüksekten düştüğüm bir rüyadan sıçrayarak uyanmışım gibi, ayaklarım bir an önce var olmayan bir zemine sağlamca bastı.

Regis’in nefesinin kesildiğini duydum ama gözlerim önümdeki yapıya odaklanmıştı: Üzerine aether rünleri kazınmış, üç metre boyunda bir kaide. Aynı karmaşık rünlerle kaplı, parlayan taşlardan oluşan dört döner halka, birbirine hiç değmeden pürüzsüzce dönüyordu.

Kaidenin hemen üzerinde, dönen taş halkaların merkezinde, küçük ve parıltılı bir kristal süzülüyordu. Parlak bir lavanta ışığı yayıyordu; oldukça değerli görünse de yaydığı aether miktarı çok azdı. Ancak bu odada, akıl almaz miktarda aether barındıran başka bir şey vardı.

Aether algısı benimki kadar hassas olmasa da Regis de bunu hissetmişti; tüyleri dikilmiş, başının etrafındaki mor ateşten yele huzursuzca parlıyordu.

Etrafıma bakınca odanın ne kadar harap halde olduğunu fark ettim. Az önce düştüğümüz laboratuvar illüzyonunun aksine, rünlerle kaplı taş duvarlar çatlamış ve dökülmüştü. Hatta bazı delikler bir insanın geçebileceği kadar büyüktü. Zemine, merkezdeki yapının etrafına molozlar saçılmıştı.

Aether’ın kaynağını takip ederken gerildim, hatta korktum. Tek bir noktadan gelmiyordu; sürekli hareket halindeydi. Hissetmeme rağmen hiçbir mor aether aurası göremiyordum.

Gözlerimle o görünmez aether kütlesini takip etmeye çalışarak, “Kim var orada!” diye kükredim.

Birden, odanın diğer ucundan hızla yaklaştığını hissettim. Bu görünmez gücün ne kadar büyük olduğunu kestiremediğim için kendimi aether ile çevreledim ve kütlenin merkezi olduğunu düşündüğüm yere bir yumruk savurdum.

Yumruğum ya aether’ın içinden geçip havayı dövmeliydi, ya bir şeye çarpıp onu uçurmalıydı ya da geri tepme yüzünden elimi ve kolumu sakatlamalıydı. Garip bir şekilde, bunların hiçbiri olmadı.

Yumruğum kesinlikle sert bir şeye çarpmıştı ama saldırımın arkasındaki güç tamamen yok edilmiş gibiydi.

Ve tam önümde, yumruğumu eliyle kavramış, benzer tonda kısa kesilmiş saçları olan, opak mor renkte insansı bir figür belirdi. Birbirine geçmiş rünlerden oluşan dövmeler; gözleri, burnu, ağzı ve çenesi hariç neredeyse tüm vücudunu, yanaklarını ve alnını bile kaplamıştı.

Menekşe rengi gözlerini büyük bir merakla üzerime dikerek, “Demek beni sezebiliyorsun,” dedi.

Elimi geri çekip bir adım uzaklaştım. Regis, dişlerini gıcırdatarak yanımda belirdi.

Varlık, çatık kaşları ve parlayan gözleriyle beni inceledi. “Bir aether çekirdeğin var ama vücudunu koruyacak hiçbir büyü formun yok.”

Regis’le kafa karışıklığı içinde bakışırken, “Büyü formu mu?” diye sordum.

“Anlıyorum. Bir asura vücuduna sahip, üstelik ejderha olan bir insan soyu… Ne emsalsiz bir anomali ama.”

Varlık, bakışlarından irkilen Regis’e baktı. Yüzündeki merak yerini şaşkınlığa bıraktı. “Bir yıkım fermanı taşıyorsun ama bilgi hâlâ bu soyun zihninde saklı.”

Regis’in ve benim bile tam olarak anlamadığımız şeyleri bu kadar net görebilmesinden huzursuz olarak, “Sürekli şu kelimeyi duyuyorum, ‘soyundan gelen’. Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Yaşamın halkı olan djinlerin soyu.”

“Bir dakika. Djin mi?” Bu ismin Uto’nun anılarında bir yerde olup olmadığını merak ederek Regis’e baktım ama gölge kurdu sadece başını salladı.

Varlık, kederli bir ifadeyle uzaklara baktı. “Demek ejderhalar ismimizi bile elimizden almışlar; onu tarihten çalıp halkımızın cenaze ateşinde yakmışlar. Şaşırmamam gerekirdi.”

“Ejderhaların bununla ne alakası var?” Aklım Sylvie’nin taşına gitti. Bir adım gerileyip başka bir saldırı için hazırlandım. Eğer bu varlık asuraların düşmanıysa…

“Sakin ol. Hem cevaplar hem de yeteneklerini test etmek için vaktimiz olacak. Çok uzun zamandır bekliyorum ama bana getirilen şey, benim bile mümkün olduğunu bilmediğim bir şey oldu.” Varlık kolunu savurdu ve kendimi şeffaf mor bir kubbeyle çevrili, imkansız derecede büyük bir alanın içinde buldum. Az önce tam önümde olan varlık şimdi birkaç metre ötedeydi ve Regis yok olmuştu.

Yanımdakini arayarak, “Regis’e ne yaptın?” diye gürledim.

“Yavru kurt güvende. Ne de olsa bu senin becerilerinin bir sınavı.” Varlık bana doğru bir adım attı. “Şimdiye kadar pek çok zorluktan geçtiğini biliyorum ama içtenlikle bu son sınavı geçmeni umuyorum.”

Öfkem sesime yansırken dudaklarım bıyık altından bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Haklısın. Bu lanet olası zindana atıldığım günden beri tek yaptığım sınavlarla yüzleşmekti. En azından buradaki diğer ucube yaratıkların aksine, bana bazı cevaplar verebilecek kadar bilincin var.”

“Öyle olsun,” dedi yaratık, elinde eterden bir mızrak şekillenirken. “Tabii rüştünü ispatlayabilirsen.”

Dicathen’i korumayı başaramamıştım. Bu uğurda öylesine ağır yaralanmıştım ki, bağım beni hayatta tutabilmek için kendi canını feda etmek zorunda kalmıştı. Uyandığımda kendimi uçsuz bucaksız, başka bir dünyaya ait ölümcül bir tuzağın ortasında bulmuştum. Sevdiklerim benden çok uzaktaydı; Dicathen’in başına gelen felaketin sorumluları ise erişemeyeceğim kadar ötede. Buraya ulaşana kadar sayısız kana susamış canavarı biçerek yolumu açmıştım ve şimdi karşımda, cevaplara ulaşmadan önceki son sınavım olduğunu iddia eden bir mahluk duruyordu.

Rüştünü ispatla mısın, külahıma anlat.

Elimdeki beyaz hançeri savurarak ileri atıldım. Silahım mor mızrağın sapıyla çarpıştı ve saldırımın gücü bir kez daha hiçe sayıldı. Bu, Seris’in sağ kolu Cylrit’in bana karşı kullandığı yerçekimini manipüle etme yeteneğinden çok farklıydı. Ne bir gecikme ne de bir geri tepme vardı; ona karşı kullanabileceğim hiçbir açık vermiyordu.

Saldırım sanki bir duvara çarpmışçasına duruvermişti.

Rakibimin üzerine yürüyüp göğüs kafesine bir darbe indirdim. Güç ve hızı en üst seviyeye çıkarmak için, tıpkı Patlama Adımı yeteneğinde yaptığım gibi, kolumdan kısa ve yoğun eter dalgaları geçirdim.

Yine aynı şey oldu; saldırım tam kaburgasının altına isabet edecekken durdu.

Ancak bir şeyi fark etmiştim. Vücudunun neredeyse her santimini kaplayan rünler, içlerinden eter geçtikçe hafifçe parlıyordu.

Çok geçmeden, benim saldırıda olduğum bir darbeler silsilesine tutuştuk. Hançerimi sağ elimin bir uzantısı gibi kullanarak savuruyor, hamleler yapıyor, tekmeler ve yumruklar savuruyordum; fakat bu varlık her bir saldırımı kusursuz bir savunmayla karşılıyordu.

Parlayan mızrağın gözle seçilemeyecek kadar hızlı gelen saplama yağmurundan sıyrıldım. Sol avucumla yaratığın son darbesini sağ alt tarafıma doğru saptırdım ve bu ivmeyi kullanarak kafasına ters bir döner tekme savurdum.

Beklediğim gibi, saldırım yaklaşırken şakağının yanındaki rünler parladı ve hançerimin ucu sağ kulağının hemen üzerinde asılı kaldı.

Mızrağını geniş bir kavisle sallayıp aramıza mesafe koydu, ardından tekrar üzerime atıldı. Bu ivmeyi yok eden savunma mekanizması sinir bozucu olsa da, varlığın mızrak tekniğinin hayranlık uyandırıcı olduğunu kabul etmeliydim.

Silahının sapı sanki tahtadan yapılmış gibi esniyor, bükülüyor; her saplama ve savurmada mızrak canlanmışçasına havada kavisler çizip yaylanıyordu.

Yine de benim dövüş yeteneklerim de hafife alınacak türden değildi; asura fiziğim, iki ömürlük eğitimin üzerine sadece bir eklemeydi. Birbirimizi kilitlediğimiz o ana kadar her saldırıdan kıvrakça sıyrıldım, karşıladım ve yönlerini değiştirdim.

En azından, onun böyle düşünmesini istiyordum.

Bu savunma mekanizmasının otomatik olmadığını anlamıştım. Yaratığın gözlerinin, bloklamak için hançerimin hareketlerini takip etme biçimi bunu kanıtlıyordu.

Varlık mızrağını sol köprücük kemiğimi hedef alarak ileri sürdü. Yolundan çekilmek yerine sol omzumu ileri verip mızrağın sapını sol elimle kavradım. Silahı kendime doğru çekerken sağ elimdeki hançere eter yükledim.

Rünler yine parladı. Rakibimin karnını koruyan eter birikimini şimdiden hissedebiliyordum.

Ancak karnına vurmak yerine sağ bacağımla ileri bir adım atıp hançeri yanından boşluğa savurdum ve sağ kolumu koltuk altının hemen altına kancaladım.

Omuz darbesini hiç beklemiyordu. Rakibimi daha da savunmasız bırakmak için eterik bir niyet dalgası serbest bıraktım, ardından kendi eksenimde dönerek onu yere çaldım.

Avucumun içinde eter odaklayarak yerdeki figüre yıkıcı bir patlama savurmaya hazırlandım ama artık önümde uzanmıyordu; bir düzine metre öteye geçmişti bile.

“Lanet olsun,” diye mırıldandım.

Varlık sakin bir şekilde ayağa kalktı, ifadesi biraz daha ciddileşmişti. “Çok iyi. Kabul etmeliyim ki bu fırlatışını öngöremediğim için mahcubum. Belki de yıllar içinde paslanmışımdır. Bir djin ya da başka birinin bu sınavdan geçmesinin üzerinden gerçekten çok uzun zaman geçti.”

Konsantrasyonla çatılan kaşlarının altından mızrağını ileri doğru sapladı. Mızrağın uzayıp bana ulaşmasını bekleyerek yana bir adım attım; sonuçta rakibim bir eter kullanıcısıydı. Ancak silahın ucu bir anda yok oldu ve omuzumda keskin bir acı patladı.

Mızrağın başı, hemen yanımda beliren bir portaldan dışarı fırlamıştı.

Beklenmeyeni bekle, diye kendime hatırlattım.

Yaramın iyileşmesini vücuduma bırakarak bacaklarıma tekrar eter yükledim ve dövmeli insansıya doğru koştum. Lakin ne kadar uzağa ve hızlı koşarsam koşayım, ona bir türlü yaklaşamıyordum.

Varlık önündeki küçük bir portalın içine mızrağını tekrar sapladı. Bu sefer, eterdeki dalgalanma ile mızrağın portaldan çıkışı arasındaki o küçücük gecikme sayesinde saldırıdan kaçınmayı başardım.

Tekrar ileri atılmaya hazırlanırken, sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi, “Tekniğin ve fiziksel becerilerin muazzam ama eter kullanımın tecrübesizce ve incelikten yoksun,” dedi.

Başımı öne eğip sırıttığımı gizledim. Eterin çekirdeğimden özgürce akmasına izin vererek çevremdeki ortam eterini tetikledim.

Hem belimden yayılan o tanıdık sıcaklık dalgasını hem de zihnime dolan bilgiyi memnuniyetle karşıladım.

Ardından, bir adım attım.

O tek, ilahi adım beni varlığın tam arkasına taşıdı. Vücudumdan mor şimşekler halinde eter dalları çatırdıyordu.

“Bu senin için yeterince ince bir teknik mi?” diye sordum, hançerimi sırtının derinliklerine saplarken.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.