Yeni Leywin Malikanesi ne kadar büyük olursa olsun, herkes gelip toplandığında sanki duvarları çatlayacakmış gibi dar gelmeye başlamıştı. Evin her köşesinden yükselen sohbet gürültüsü dalga dalga yayılırken, bu kalabalıktan kaçıp saklanabileceğim hiçbir yer olmadığını fark ettim.
Yemek odasında köşeye sıkışmış durumdaydım. Gideon ile Wren arasında adeta sıkışmış, bir yandan da tabağımdaki cevizleri tek tek ağzıma atıyordum. İkili, şimdiden Birleşme diye adlandırılan, yani dünyamız ile Epheotus'un iç içe geçmesiyle sonuçlanan o büyük olayın ardından akıllarına gelen yeni fikirler hakkında hararetli bir tartışmaya tutuşmuştu.
Gideon, yamalı kır kaşlarının altından bana dik dik bakarak aniden sordu. “Arthur, dinliyor musun? Müthiş şeyler konuşuyoruz burada çocuk!”
“Duyuyorum,” dedim, bakışlarımı odanın diğer ucunda Lilia ve Emily ile birlikte gülen Tessia’dan zorlukla ayırarak. “Şu benim eski buharlı tren tasarımı. Hatırlıyorum.”
Wren omzuma vurdu. “Bu yeni dünyada ulaşım sağlamanın zorluklarını düşünürsek, bu tren sistemi dengeleri tamamen değiştirecek bir güç olabilir.”
Gideon heyecanla devam etti. “Üzerinde konuştuğumuz o ilk tasarımları zaten geliştirdim. Ne zamandı o, on yıl önce mi? Ama savaş yüzünden bunu hayata geçirmek asla pratik değildi. Savaş olmasaydı bile tamamen uygulamaya koymak on yıldan fazla sürerdi fakat şimdi...”
“Kain klanının desteğiyle, tünel çalışmalarını sadece birkaç ay içinde tamamlayabileceğimizi düşünüyoruz!” dedi Wren. Onu daha önce hiçbir şey hakkında bu kadar memnun, bu kadar heyecanlı duyduğumu hatırlamıyordum. “Tüm büyük şehirleri birbirine bağlayacak güzergahlar kurmak için gereken mekanizmaların yeterli sayıda üretilmesi daha uzun sürecektir. Ancak tüm tünel ağı kazılana kadar ilk hat çoktan faaliyete geçmiş olabilir.”
“Peki... Bu projeye kim izin verdi?” diye sordum. Dicathen hükümetlerinin şu anki çalkantılı durumu göz önüne alındığında, bunu kimin onayladığını ya da finanse edeceğini gerçekten merak ediyordum.
Gideon bıyık altından güldü. “Cüceler bu fikre bayıldı. Birkaç lonca projede yer almak için şimdiden tekliflerini sundu bile. Gerçi kurmayı planladıkları o yeni... parlamento için hâlâ oylama yapıyorlar ama bu iş çözülüp kendi sınavlarıyla ya da her ne karın ağrısıysa yeni bir kral seçtiklerinde, bize tam destek vereceklerinden hiç şüphem yok. Sapin ise, şey...”
Sapin yüzlerce yıl boyunca bir kral ve kraliçe tarafından yönetilmiş, ardından kısa bir süreliğine Üçlü Birlik Konseyi'nin denetimine girmişti. Bu konsey Sapin, Darv ve Elenoir’ın eski hükümdarlarından oluşsa da nihayetinde neredeyse her konuda Aldir’e hesap veriyorlardı. Cüceler, Darv için yeni bir yönetim biçimi önerme, benimseme ve bunun üzerinde çalışma konusunda elini çabuk tutmuş olsa da Sapin halkı şimdiye kadar çok daha büyük zorluklarla karşılaşmıştı.
Kathyln ve Curtis doğal olarak tahtın varisleriydi ancak bunu talep etmeyi reddetmişlerdi. Bana yol göstermem için yalvaran, üstü kapalı bir şekilde Sapin kralı olmam gerektiğini ima eden çoklu mektuplar almıştım bile. Hiç ilgimi çekmiyordu.
Gideon, yarı inanmaz yarı öfkeli bir tonla, “Glayder kardeşler, Sapin’in gelecekteki yönü netleşene kadar hiçbir şeye onay vermeyeceklerini, böyle bir yetkileri olmadığını iddia ediyorlar,” dedi. Sonra birden keskin bir kahkaha attı. “Söylemeyi unuttum, aynen şöyle dediler: Bir vasi olarak, belki de bu kararı vermesi gereken en doğru kişi sensin. Ödenek talep etmekten bahsettiğimde ise genç Curtis sadece lafı dolandırıp geveledi.”
“Peki o zaman, benden size tam destek,” diye şaka yaptım ama kiminle konuştuğumu hatırlayınca hemen geri adım attım. “Gideon, sakın buradan gidip de kendi isteklerini zorla kabul ettirmek için beni bir tehdit unsuru olarak kullanmaya kalkma. Sizi destekliyorum ama hiçbir şeyin vasisi falan değilim. Eğer bu işin yürümesini istiyorsanız, tıpkı Canavar Birliği'nde yaptığınız gibi resmi kanalları kullanmanız gerekiyor.”
Gideon homurdanarak sandalyesine gömüldü ve hırsla bir avuç çıtır çıtır kavrulmuş mısırı çiğnemeye başladı. “Son kısmı tam duyamadım sanırım.”
Wren ise sadece omuz silkmekle yetindi. “Böyle bir liderlik değişimi Epheotus’ta yüz yıl sürebilirdi. Emin ol, benim soyumdan olanlar Dicathen’e bakıp siz insanların bu nefes kesici hızına hayret ediyorlar.”
Gideon öfkeyle parladı. “E, hayalimi gerçekleştirmek için bir on bin yılım daha yok, değil mi?”
Wren ona ifadesizce baktı. “Kendi kendine yarattığın bu stres seni öldürmeden önce bir on yıl daha yaşayabilirsen şanslısın.”
İkisi kendi aralarında didişmeye başlarken, Sylvie’nin ortaya çıkışı beni kurtardı. “Arthur, beklenmedik bir misafir var.”
“Ah, çok üzgünüm,” dedim bu tartışmacı mucit ikilisine. “Görev çağırıyor.” Ardından oradan uzaklaşırken Sylvie’ye doğru sessizce fısıldadım. “Teşekkürler.”
Sadece alaycı bir şekilde gülümsedi ve her şeyi bildiğini gösteren bir bakış atarak beni koridordan geçirip zemin kattaki çalışma odasına götürdü.
Kazıtılmış kafasıyla, uzun boylu ve atletik yapılı bir adam sırtı kapıya dönük bir şekilde durmuş, babamın portresine bakıyordu. Üzerinde neredeyse her zaman giydiği o hafif, vücuda oturan tunik ve bol pantolon vardı.
Şaşırarak, “Kordri,” dedim. “Diğerleri geldiğinde, bize katılacak tüm asuraların bu kadar olduğunu sanmıştım.”
Döndü, ela renkli dört gözüyle beni süzdükten sonra cevap verdi. “Epheotus’tan bu etkinlik için inmemi istemediklerinden dolayı onları suçlamıyorum. Benim gözümde, seninle birlikte doğum gününü en son kutladığımız an daha dün gibi.”
Bu ciddi panteona çarpık bir gülümseme sundum. “Kutlamak, aradığın doğru kelime mi emin değilim.”
Sadece omuz silkti. “Yaşanan tüm bu olayların ardından baş başa konuşma fırsatımız olmamıştı.”
Aldir yüzünden yaşananlar için içimde hissettiğim pişmanlıkla yüzümdeki ifade aniden düştü. “Kordri. Aldir için üzgünüm. Umarım biliyorsundur... Olanlar onun kendi seçimiydi.”
Kollarını kavuşturdu ve derisinin altından belirginleşen boğum boğum kaslarına dik dik baktı. “Garip. Tüm bunlardan dolayı seni suçlayamam Arthur. Sadece yapılması gerekeni yaptığını biliyorum. Asuralara karşı belki de hak ettiğimizden çok daha adil davrandın. Hayır, seninle asıl konuşmak istediğim konu...” Yeniden başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti. “Birleşme’den beri Myre’dan bir haber aldın mı ya da onu gördün mü?”
“Sonrasında ne ondan ne de Kezess’in bedeninden bir iz vardı, hayır,” diye yanıtladım. Bu bilgi diğer yüce lordlara zaten iletilmişti elbette ama bunu henüz kendi halklarıyla paylaşmamış olmaları şaşırtıcı değildi.
“Peki ya onun iradesi? Varlığını hiç hissedemiyor musun?” Sesi alışılmadık derecede yumuşamıştı.
Birleşme’den beri o iradeyi kullanmamıştım. Bende kalan tek büyü duyusu, Regis ve Sylvie ile olan bağımdı. Onlar bile hafifçe zayıflamıştı. “Hayır.”
“Anlıyorum.” Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra devam etti. “Seni görmek güzeldi Arthur ama korkarım burada kalmam kutlamanın havasını bozacak. Lütfen beni Battle’s End’de ziyaret et. Seninle tekrar idman yapmak benim için büyük bir onur olur.”
“Elbette. Cerulean Savanını yakından görmeyi ben de çok isterim. Ama Kordri...” Duraksadım, kendime bunun nedenini sorduktan sonra devam ettim. “Kalmalısın. Epheotus ve Alacrya halkının kaynaşması önemli. Asuralar hakkındaki tüm izlenimlerinin Riven Kothan’dan ibaret kalmasını mı istiyorsun?”
Kordri’nin dört gözü de birkaç kez gözlerini kırptı, yüzü tamamen ifadesizdi. “Güzel bir noktaya değindin. Belki de buradaki diğer misafirlerinde iyi bir izlenim bırakmak için kalmalıyım.”
Kıkırdayarak onu koridora doğru takip ettim. Yemek odasına doğru ilerlerken, içeriden Wren Kain’in bariz bir öfkeyle yükselen sesi geliyordu. Ben ise bir an için avludaki ağacın altında durdum, az önceki konuşmayı zihnimde tarttım.
Göz ucuyla baktığımda, Ellie’nin merdivenlerin ilk basamağında oturduğunu gördüm. Kaşlarını çatmış, derin düşüncelere dalmıştı.
Başka bir yönden adımla çağrıldım, küçük bir misafir grubu bana el sallıyordu ama onlara bir dakika işareti yapıp Ellie’nin yanına yöneldim ve yanına oturdum. “Neyin var?”
“Hiçbir şey,” diye mırıldandı. Kendi sesindeki isteksizliği fark edince irkilip doğruldu. “İyiyim ben. Büyük abimin doğum günü partisi sonuçta! Gerçekten çok eğleniyorum.”
“Belli oluyor...”
Göz ucuyla bana bakıp hafifçe sindi. “Bilmiyorum. Sadece...” Sanki görünmez bir sineği kovalamak ister gibi elini havada salladı. “Her şey işte.”
Kordri ile yaptığım konuşmanın etkisi hâlâ zihnimdeyken, “Kendini rahat bırakamıyorsun,” diye belirttim. “Anlıyorum. Hayatı yavaşlatmak kolay değil. Yıllardır durmaksızın hayatta kalmak için savaşıyorsun. Sonra aniden, zar zor hatırladığın bu normal hayatın içine fırlatılıyorsun. Savaş ya da kaç modundan henüz çıkamadın.”
Bana şaşkınlıkla baktı, ardından yüzünde mahcup bir sırıtış belirdi. “Tamam, bu kadar felsefi olduğunu bilmiyordum Yüce Lord Leywin.”
Gözlerimi devirdim. “Bu durumda tek değilsin El. Sadece kendimi kastetmiyorum. Şu an tüm dünyada yüz binlerce insan aynı süreçten geçiyor. Asuralar bile. Herkes hâlâ tüm bunların ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyor.”
“Elbette ama...” Duraksadı. “Ben henüz normal bir hayata dönmeye hazır değilim Art.” Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. “Hayatımın en önemli kısmının bitmesini istemiyorum. Şimdi ne olacak yani? Boo’yu göl kenarında yürüyüşe çıkarmak ve bana hizmet edilmesini beklemek mi? Bir daha asla kullanmayacağım yeteneklerin pratiğini yapmak mı?”
Lafa girmek için ağzımı açtım ama o beni susturarak devam etti. “Hayır, dinle. Beni yanlış anlama, savaş çıksın falan istemiyorum. Asla öyle bir şey değil. Ama o kadar çok şey yaşadım, bunca yetenek öğrendim ve hatta henüz kullanamadığım bu silahı bile elde ettim... Hâlâ yapabileceğim çok şey olduğunu biliyorum ama şimdiden köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorum. Sanki her şey bitmiş gibi. Abim ben başka bir boyuttaki sığınakta saklanırken dünyayı kurtardı ve artık her şey bitti...”
Destek olmak amacıyla bacağına hafifçe vurdum. "El, muhtemelen bu dünyadaki en güçlü ergensin ve bu dünya sorunlarla çalkalanmaya devam edecek. Kim olduğun düşünülürse, eğer araya girip bu sorunları çözmek istersen bunu başarabileceğinden zerre şüphem yok. Asıl düşünmen gereken şey şimdi ne yapacağın değil, bunu nasıl yapacağın. Gücünü ve nüfuzunu nasıl sorumlulukla kullanacağın." Ona ciddi bir bakış attım. "Belki de Gümüşışık hala bunu bekliyordur. Şimdi neye dönüşeceğini görmek istiyordur."
Huzursuzca kıpırdandı, tırnaklarıyla oynamaya başladı ama hemen cevap vermedi.
Sabırlı olmaya çalışsa da Gümüşışık meselesinin hala kafasını kurcaladığını biliyordur. "Az önce içeri giren asura Kordri Thyestes, Aldir'in kardeşiydi. Belki sana Gümüşışık hakkında daha fazla şey anlatabilir."
Ellie başını hızla kaldırıp yemek odasına doğru gözlerini dikti. "Gerçekten mi? Evet, belki. Bu... harika olurdu."
"Ellie? Nereye kaçtı bu kız?"
Anka asillerinin ulu lordu Novis Avignis'in kızı Naesia koridordan çıkıp etrafa bakınırken ikimiz de kafamızı çevirdik. Gözleri kız kardeşimle beni bulunca parladı. "Buradaymışsınız! Hadi ama, Eleanor, soracak daha çok sorum var..."
Ellie eğlenerek dudağını ısırdı, rahatlamıştı. Bana doğru eğilerek, "Chul'a feci sırılsıklam aşık, bana sürekli bizim... kur yapma ritüellerimiz hakkında sorular sorup duruyor," diye fısıldadı.
Yüzüm asıldı, kaşlarımı çattım. "Sen bu konularda ne ara uzman oldun bakayım?"
Bana hafifçe güldü ve bilerek ayağıma bastıktan sonra Naesia'nın koluna girdi. Kordri ve Gümüşışık'a dair tüm düşünceleri bir anlığına aklından uçup gitmişti. Kız kardeşim ve asura ön kapıdan çıkıp gittiler. Chul'un dışarıda, aralarında Riven Kothan ve Mica'nın da bulunduğu birkaç konukla birlikte sert bir asura sporu oynadığını biliyordum.
Ancak orada bulunanları düşünmek, kaçınılmaz olarak orada olmayanları aklıma getirdi. Glayderlar o uzun doğu yolculuğuna çıkıp Etistin'den ayrılamamışlardı. Alacryalı dostlarım için de durum aynıydı; Kalıntılar Kulesi'nin derinliklerindeki portallar dışında kıtalar arası ışınlanma olmadığı için neredeyse tamamen uzun buharlı gemi yolculuklarına ya da tehlikeli uçuşlara muhtaçtık. Mordain'in klanından birkaç kişi, dünya liderleri arasındaki toplantı gibi zorunlu durumlar için insanları taşımaya gönüllü olmuştu; fakat şahsen kendi doğum günümü Caera'yı ya da bir başkasını bir ankanın sırtında uçsuz bucaksız okyanusun öbür ucuna sürüklemek için yeterli bir sebep olarak görmüyordum.
Regis'in hala ortalıkta olmaması hem endişe verici hem de hayal kırıklığı yaratıcıydı ama son birkaç haftadır onun bu yeni keşfettiği özgürlüğüne alışmak zorunda kalmıştım. Yapması gereken önemli bir iş olduğunu söyleyip bana ne olduğunu bile anlatmadan aceleyle çekip gitmişti ve o günden beri zihninde en ufak bir düşünce kırıntısı bile duymamıştım.
Yine de en çok babamı özlediğimi fark ettim. Onu yeniden görmek, sesini duymak, içimde bir yerleri paramparça etmişti. Savaş nihayet bittiği için yokluğunun acısını şimdi çok daha net hissediyordum. Eğer burada olsaydı, dışarıda Chul ve Riven'a karşı korkusuzca dikileceğini, rekabetçi yapısı yüzünden tanrılara karşı bile geri adım atmayacağını biliyordum. Bu evi çok severdi ama en çok da burayı bu kadar çok arkadaş ve sevdikleriyle dolu görmeyi severdi.
Annem, Vanesy Glory, Claire Bladeheart ve Tabitha ile konuşarak yanımızdan geçti. Onlara bahçeleri göstermekle ilgili bir şeyler söylediğini duydum. Vanesy gözlerime bakıp kaşlarını kaldırarak "Fena değil, ufaklık," der gibi bir işaret yaptı. Vanesy'nin bakışlarını takip edip beni gören Claire de sert bir asker selamı verdi, ben de daha rahat bir şekilde karşılık verdim. Sonra dışarı çıktılar, annemin sesi kalabalığın uğultusu arasında hızla kayboldu.
Arkamdaki merdivenlerden ayak sesleri geldi ve Varay, Ellie'nin boşalan yerine oturdu. Saçlarını uzatmaya başlamıştı; üzerindeki rahat, dökümlü tunik ve pantolonla neredeyse bambaşka biri gibi görünüyordu.
"İnsanı düşündürüyor, değil mi?" diye sordum, dirseklerimin üzerine geriye yaslanarak.
İçeceğindeki buzları döndürürken, "Düşündüren ne?" diye sordu.
"O gün Bairon'un beni öldürmesine izin verseydin ne olurdu diye."
Buzların bardağa çarpma sesi kesildi. "Bunu pek düşündüğümü söyleyemem. O çocuk olduğun zamanların üzerinden çok uzun zaman geçti. Ya da belki de hiçbir zaman o çocuk olmamıştın."
"Her neyse, seni yakaladığıma sevindim. Şey demek istiyordum..." Ensemi kaşıyarak yüzümü ekşittim. "Şey, son djinn kilit taşına girmek zorunda kaldığımda herkesi yanılttığım için üzgünüm. Tek yolun bu olduğunu düşünmüştüm."
Yüz ifadesi değişmedi. "Gerek yok. İşe yarayacağını düşündüğün şeyi yaptın ve işe yaradı da. Düşman ve benim hatalarım beni neredeyse öldürüyordu. Ama savaşta böyle şeyler olur. Sonuçta hayatta kaldım ve Bütünleşme aşamasına ulaştım; bu da neredeyse ölme bedeline fazlasıyla değer."
"Peki şimdi Bütünleşme aşamasına ulaştığına göre ne yapacaksın?"
Varay'ın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Curtis Glayder, Sapin yeni liderine karar verene kadar mızrakları olarak kalmamı istedi. Ama Vanesy Glory de Xyrus Akademisi'ni yeniden açma niyetinden bahsetti. Üst düzey öğrencilere Bütünleşme hakkında ders vermemi istiyor." Varay'dan hiç beklenmeyecek bir şekilde omuz silkti. "Yine de Bütünleşme sürecimle ilk mücadele ettiğim zamanlarda bana destek olan ve yardım eden Tessia'ydı. Şimdi onunla biraz vakit geçirip onu da aynı yolda yönlendirmeyi düşünüyorum. Zaman ve çabayla onun da Bütünleşme aşamasına ulaşabileceğine inanıyorum."
"Ve böylece her ırktan biri Bütünleşme aşamasına ulaşmış olacak," dedim yavaşça, onun düşünce silsilesini takip ederek.
"Benim deneyimlerime göre, tüm taraflar güç konusunda eşit olduğunda barışı korumak daha kolaydır," dedi, ancak gözlerinin tavana doğru kaymasına engel olamadı. Atriyumun kavisli çatısına değil, onun da ötesindeki Epheotus Halkaları'na baktığını biliyordum. "En azından, burada, aşağıda durum böyle."
"Profesör Varay..." Unvanı tartarmış gibi mırıldandım. "Her zaman benim adımlarımı takip ediyorsun."
Buzdan oluşturduğu yumruğu omzuma indi ama canımı yakacak kadar sert değildi.
Gülerek konuyu tekrar Tessia'ya getirdim. "Yardımın onun için dünyalara bedel olur. Bu konuda pek konuşmuyor ama Miras'ın gücünün kaybı —güçten ziyade manayı görme ve hissetme biçimi— ruhunda bir tür boşluk bıraktı. Bunu hak ediyor ve eğer Bütünleşme gerçekleştirilebilirse elflerin buna ihtiyacı var..." Tessia'nın Bütünleşme aşamasına ulaşması halinde başka nelerin değişebileceğini hayal ederek düşünceli bir şekilde sustum.
"Arthur?"
Kafamı kaldırıp Varay'ın endişeli yüzüne baktım ve kaşlarımı çatmış olduğumu fark ettim. "Üzgünüm. Önemli bir şey değil."
Bana dik dik, delici bir bakış fırlattı. "Yaşadığın şeye önemsiz demezdim. Senin de kendine has bir Bütünleşme aşamasına ulaşıyor olman mümkün mü sence?"
Cevap vermekte tereddüt ettim. Ona umut vermek ve kendimi korumak için konuyu çarpıtabilirdim; ailem dışındaki herkese bu konuyu açtıklarında genellikle böyle yaklaşmıştım. Ama Varay'ın bunu bilmeye hakkı olduğunu düşündüm. Benden sonra, muhtemelen hem Dicathen hem de Alacrya'daki en güçlü savaşçı ve büyücü oydu. Gelecek ne getirirse getirsin, Varay onu şekillendirmede çok önemli bir rol oynayacaktı.
Sesimi alçaltarak, konuşmamızın arka plandaki gürültüde kaybolmasını sağladım. "Değilim. Gücümün son damlası da tükendiğinde, eter çekirdeğim kırılacak ve mana çekirdeğimin parçaları vücudum tarafından geri emilecek. Sihrim tamamen yok olacak."
Ben konuşurken acıma göstermeden, beni teselli etmeye çalışmadan başını salladı. "Peki ya bu tanrı rünleri ve büyü formları?"
Başımı hafifçe iki yana salladım. "Mana ya da etere erişimim olmadan, hepsi işlevsiz kalacak."
"Ve bundan emin misin?"
Yüzümü acı dolu bir gülümsemeyle buruşturdum. "Evet, eminim."
Ayağa kalktı, hızla bana döndü ve derin bir saygıyla eğildi. Atriyumu, birbirine bağlanan koridorları ve odaları endişeyle süzdüm ama kısa bir an için baş başaydık. "O halde fedakarlığın boşa gitmeyecek, Arthur. Sana ve senin olanlara her zaman göz kulak olunacak ve gücü yeten bizler, senin vizyonunu gerçekleştirmek için çalışmaktan asla vazgeçmeyeceğiz."
Varay doğrulurken hafifçe gülerek ayağa kalktım. "Bu kadar resmi olmaya gerek yok. Hem, tamamen güçsüz ve korunmaya muhtaç kalacağımı hiç söylemedim." Ona muzipçe sırıttım ama o bana başka bir şey soramadan dış kapı vuruldu.
Kapılar zaten açıktı ve eşikte hemen tanıyamadığım üç kişi duruyordu. Odada ilerlerken onları selamlamak için ağzımı açtım ki birden kim olduklarını çıkardım. En önde, son derece gergin görünen, sarı saçlı ve parlak mavi gözlü, minyon denebilecek bir adam duruyordu. Arkasında ise kısa boylu, atletik bir kadın ile kötü taranmış, darmadağın saçları olan çok uzun boylu, kaba saba bir savaşçı vardı.
"Stannard! Caria, Darvus..." Kapıya ulaştığımda durdum, şaşkınlıkla üçünü süzdüm. "Sizin burada ne işiniz var?"
Rahatlamış bir şekilde bakıştılar. "Arthur Leywin. Doğru yeri bulduğumuza sevindim."
Caria arkasından mırıldandı. "Gözden kaçırmak da zordu zaten."
Stannard yine gerilerek devam etti. "Biz... Tessia Eralith'in burada yaşadığını duymuştuk?"
Konuşurlarken yüzümde beliren tebessüm, Tessia'nın eski grubundan ayrılış şeklinin kadim anıların arasından sıyrılıp gelmesiyle soldu. "Burada. Ve o kadar endişeli görünmeyi bırakabilirsiniz. Sizi gördüğüne dünyalar onun olacak."
Sözlerim üç savaşçıya da merhem gibi geldi, hepsi kendince rahatladı. Ona seslenmek üzereydim ki yemek odasından aceleyle atriyuma çıktı. Eski ekibini görünce yüzü adeta ışıldadı, gözleri yaşlarla doldu.
Kapıya doğru koştu ama kendini ortak bir kucaklaşmaya bırakmadan hemen önce duraksadı. Caria ise Stannard'ı sıyırıp geçerek güçlü kollarıyla Tessia'yı kavradı, onu yerden kesip sıkıca sarıldı.
Üçü de neşeyle gülüşüp heyecanla laflamaya başladı. Tessia onları içeri davet edip konuşup hasret gidermeleri için salona doğru çekiştirdi. Caria’nın başının üzerinden bana minnettar bir bakış attı, alt dudağını hafifçe ısırdı ve ardından bana doğru bir öpücük üfledi. Ben de havada yakalayıp kalbime bastırıyormuş gibi yaptım.
"Ah, bu çok iyi bir hamleymiş. Çok hoşuma gitti, bunu kesinlikle aklımda tutmalıyım."
İrkildim ve Chul’un kapıya doğru koşturarak yaklaştığını görmek için arkama döndüm. "Ne?"
"Şu öpücüğü üfleme ve yakalama meselesi. Naesia’ya en iyi nasıl yaklaşacağımı ve ona karşı hislerimi nasıl ifade edeceğimi düşünüp duruyordum, bu hareketi çok beğendim. Bana Leydi Avignis’in gönlünü çalmam için daha fazla yöntem göstermelisin, ey aşk yolundaki yoldaşım."
Elimde olmadan yanaklarımın alev alev yandığını hissettim ve konuşmakta zorlandım. Neyse ki gökyüzünde parıldayan mor bir ışık beni cevap vermekten kurtardı. Işığı gören Chul, heyecanla bağırarak birkaç adım ileri fırladı.
Sırtında alevden kanatları olan devasa bir gölge kurdu formundaki Regis, yaklaşık altı metre öteye zarifçe iniş yaptı. Sırtındaki yolcu, ayakları yere basar basmaz hafifçe sendeleyerek aşağı kaydı. Bize doğru dönmeden önce, rüzgardan dağılmış lacivert saçlarını düzeltmeye ve koyu gri binici kıyafetini çekiştirmeye çalıştı.
"Karşınızda Alacrya’nın Merkez Bölgesi'nden Leydi Caera Denoir," dedi Regis, komik ve aristokrat bir aksan takınarak.
Caera onun böğrüne vurdu, sonra nihayet yüzünü bize döndü. "Sürpriz?"
"Evet!" diye gürledi Chul. Koşarak gidip Regis’i boyunduruğuna aldı, Caera’yı da güçlü bir şekilde yanından kucaklayıp sıkıştırdı. "Tam zamanında geldin, bizimle arbede oynarsın! Harika, sert ve mücadeleci bir oyundur. Siz ikiniz ve Arthur ile birlikte..."
"Ah, olmaz, hiç heveslenmeyin!" Annemin sesi araya girdi. Muhtemelen bahçeden eve yeni dönmüş, arkamdaki holde belirmişti. "Bu Arthur’un doğum günü partisi, artık pasta ve hediye zamanı geldi! Chul, git ve diğerlerini eve çağır."
"Emredersiniz, Leydi Leywin!" dedi Chul askeri bir disiplinle selam durarak ve hemen arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.
"Hoş geldin Regis ve tabii ki sen de hoş geldin Caera tatlım. Onun seni buraya zamanında yetiştirebilmesine çok sevindim."
"Anne," dedim yalvaran bir tonla, kolumu omzuna atarak. "Neredeyse yarım milyon yaşındayım artık. Doğum günümde pasta üfleyip hediye alacak yaşı çoktan geçtim bence."
"Saçmalama," diye çıkıştı annem tatlı bir sertlikle. "Sen benim bebek oğlumsun, bin ömür yaşamış olsan bile bu değişmez. Hem kaç yıldır senin doğum gününü düzgünce kutlayamadık. Şimdi mızıkçılık etme, yoksa Chul ve Mica’ya seni bir sandalyeye bağlatırım, biz de avazımız çıktığı kadar doğum günü şarkısı söylerken suratına pasta fırlatırız."
"Evet Arthur, lütfen mızıkçılık etme!" diye takıldı Caera. Yaklaşıp annemin önünde hafifçe eğildi. "Alice, davetiniz için minnettarım ama ulaşım yönteminin pek de iç açıcı olmadığını söylemek zorundayım."
"Hey!" diye homurdandı Regis, kanatlarını içeri çekerken silkelenerek. Kafasıyla onu dürttü. "Bence harika bir yolculuktu."
Caera bana doğru eğildi. "Tabii, çünkü yol boyunca sürekli türbülans var diyerek durdu, ben de ona daha sıkı tutunmak zorunda kaldım."
İçimden yükselen ve tüm bedenimi saran sıcaklıkla güldüm. "İsim meselesine hâlâ içerliyor."
"Ateşli Üçlü harika bir isimdi," diye laf yetiştirdi Regis, eve doğru adımlarken.
Caera gözlerini devirdi. "Konuşacak çok şeyimiz var Arthur. Temsilci seçmek için yerel bölgelerin oy kullanacağı bir sistem üzerinde anlaştık. Sonra tüm bu temsilciler bir araya gelip başkan dediğimiz kişi için oy kullanacak. Bu konudaki fikirlerini gerçekten çok merak ediyorum."
"Elbette," dedim, sesimdeki keyifli tonu gizleyemeyerek.
"Hadi ama, içeri gelin," dedi annem, Caera’nın ardından beni de içeri çekiştirerek. "Neden ben senden daha çok heyecanlıyım acaba?"
Ensemi kaşıyarak annemin yüzüne baktım. Yanakları kızarmış, gözleri hafifçe çakırkeyif bakıyordu ve elindeki kadeh yarı yarıya boşalmıştı. "Nedenini tahmin edebiliyorum. Ama... teşekkür ederim. Her şey için."
Koluma girip beni yemek odasına doğru yönlendirdi. "Rica ederim Arthur. Ama bir annenin yapması gereken de bu değil midir zaten? Seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum anne."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.