CHUL ASCLEPIUS
Düşmanlarımın darbeleri üzerime yağarken, kahkaham dondurucu dağlarda yankılandı. "Siz... Sadece... Birer... Karıncasınız! Asclepius'un kudreti karşısında ezileceksiniz!" diye kükredim ve uzanıp boynuzlu bir kafayı avucumun içine hapsettim.
Sırtım dağ yamacına yaslanmıştı; ulu savaşımızın ağırlığı altında koca dağ un ufak oluyordu. Üzerime yağan büyüleri bir kenara itip kendi eksenimde döndüm ve Hortlak'ın yüzünü sivri, parçalanmış kayalara çarptım. Atalarımın alevi damarlarımı doldururken, o nefretlik yüzü kayanın derinliklerine gömdükçe kahkahalarım tazeleniyordu; saf güç ve anka ateşiyle bastırıyordum. Kırılmış, vahşi tırnaklarıyla kolumu deşmeye çalışırken, o acı ve zayıf kara büyüsüyle bana karşılık vermeye yelteniyordu.
Sırtımda zehir dolu mermilerin sızısını hissettim. Saf siyah gölgeden var edilmiş sinsi ve habis bir suret, elimle Hortlak'ın boynuzlu eli arasındaki boşluğa süzüldü; beni ondan koparmaya çalışıyordu.
"Anne!" diye gürledim, gözlerim uzaktaki kaleye takıldı. Onun mezarına. "Düşmanlarına intikamını getiriyorum anne! Onların—" Yan tarafımdan keskin bir acı tüm vücuduma yayıldı. Uzun, kavisli bir bıçak koruyucu manamı delip geçmiş, etimi yarmış ve iç organlarıma saplanmıştı; çekirdeğimi teğet geçmişti. "—döktükleri kanın bedelini düşmanlarımıza yüz katıyla ödeteceğim," diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Eğlenerek hıhladım ve Suncrusher'ı arkama, beni zehirli mermilerle bombalayan piçe doğru fırlattım. Ardından avucumdaki Hortlak'ı iki boynuzundan kavradım. Eli hâlâ yanıma sapladığı bıçağı tutuyordu; bıçağı ileri geri oynatarak içimi deşmeye devam ediyordu. Ateşim kafatasının içindeki o gri eti pişirirken hareketleri zaten zayıflıyordu ama yine de pes etmiyordu.
Ta ki ben, son bir kükremeyle tüm gücümü boynuzlarına verene kadar.
Kemikler çatladı, etler yırtıldı; Hortlak'ı ikiye böldüğümde ellerimin arasında paramparça oldu.
Arkamdan bir çığlık yükseldi; o gölge suret boğazıma, ağzıma ve gözlerime hamle yaparak içime sızmaya çalıştı. Havada dönerek cesedin yarısını mermileri savuran o sinir bozucu Vritra dölüne fırlattım, sonra da o lanet olası gölge kullanıcısını aramaya koyuldum.
Epheotus'un gökten düşen bir parçası dağ yamacındaki büyük portallardan birini yerle bir etmiş, canavar akınını kesmişti. Kalan tek portaldaysa üç metal canavar nöbet tutuyordu; portaldan hâlâ elleri yerine silah taşıyan tuhaf, pörsümüş adamlar dökülüyordu.
Yanımızda getirdiğimiz küçük Alacrya ordusu, aşağıdaki kanyonda düşman kuvvetlerine karşı bire dört dezavantajla boğuşuyordu. Leydi Seris'in adamı ve o kısa boylu, eğlenceli Mızrak kadını, Hortlaklardan birine karşı sırt sırta vermişlerdi. Leydi Seris'i göremiyordum ama Hortlaklardan bir diğeri —dikenli zırh giyen kadın— yıkılmış uçurumdan uzaklaşıyordu. Bu mesafeden bile gözlerinin ellerimdeki Hortlak ölüsünde olduğunu, öfkesinin hararetini hissedebiliyordum.
Tam karşımda, uzaktan bir korkak gibi küçük mermiler fırlatan o devasa Hortlak duruyordu. Arkasında ise aşağıda dövüşen gölgeye bürünmüş Hortlak'ın neredeyse ikizi olan bir yaratık vardı; çağırdığı varlıklarla gırtlağıma çökmeye çalışıyordu.
Suncrusher'a bağlı mana ipliğini çektim; silah savaş meydanını bir kutup yıldızı gibi boydan boya geçip geldi. Ağır bir küt sesiyle silahı yakaladım. "İki ölü. Kaldı dört. Sırada hangi küçük kertenkele var?"
İleri atıldım ama üzerimdeki gölgeler sırtıma dolandı; bir düzine karanlık kol beni sarmalayarak dağa hapsetmeye çalıştı. Kaslarıma güç, derime ateş pompaladım; kendimi tüm kuvvetimle ileri fırlatınca gölgeler taze eğrilmiş yün gibi esneyip koptu.
İri Hortlak sıyrılmak için hamle yaptı ama savuruşum daha hızlıydı. Ancak Suncrusher onun kafasını ezmeden önce, Seris ile dövüşen o dikenli zırhlı kadın aramıza girdi; iki eliyle silahımın sapına yapıştı. Bir savaş nidasıyla kafa vuruşumu dikenli miğferine gömdüm. Miğfer içeri çöktü ama içinde bir Hortlak yoktu. Yine de o siyah eldivenli eller silahımı bırakıp yüzümü ve boğazımı parçalamak için savruldu.
Akkor bir ateşle patladım, o zırhlı kuklayı eritip yok ettim. Mermi atan Hortlak'a dönüp Suncrusher aracılığıyla odaklandım, alevleri kükreyen bir sel gibi üzerine saldım. O yana kaçarken gölgeler etrafını sardı.
Dudaklarımdan acı dolu bir inilti döküldü; silahımdan fışkıran alevler tekledi ve söndü. Elim gayriihtiyari etime gitti; içimde bir şeyler kıvranıyordu.
Kabul etmekten nefret etsem de, nabzımı hızlandıran o kahrolası korku sızısına engel olamadım. Derimin altına giren her bir mermi, oyuk açan böcekler gibi asidik salgılarını kullanarak hem manamı hem de etimi yiyordu. Şimdi ise fiziksel yapıları sayesinde derimin doğal direncini aşmış, içimde çekirdeğime doğru tünel kazıyorlardı.
Birkaç küçük metal böceğin çekirdeğimi kemirmeye başladığını, manamı altüst ettiğini hissedebiliyordum.
Bir hareketlenme beni kendime getirdi. Etrafımı bir düzine veya daha fazla siyah, dikenli zırh sarmıştı. Gölgeler aralarında bir örümcek ağı gibi örülüyor, beni içeri hapsediyordu.
İri Hortlak çemberin hemen dışında süzülüyor, sırıtıyordu. "Sadece bir melez olsan da, seni öldürme fırsatı bulduğum için mutluyum anka. Umarım ölecek pek çok kişiden ilki sen olursun."
Aşağımda ordumuz geri çekiliyordu. Leydi Seris hâlâ ortalarda yoktu. Küçük Mızrak ve Vritra züppesi karanlığın içinde kaybolmuştu. Tatlı Caera ise tamamen kuşatılmıştı; bire elli dövüşüyordu.
Fakat intikam kardeşim düşman kalesine sızmıştı. Orada Agrona'yı öldürecekti ve intikamım tamamlanacaktı.
Çekirdeğimdeki acıyla yüzümü buruşturarak, her iki halkımın da tüm vahşetini ve gazabını içimde topladım; bunu parçalayıcı, ocak ateşi gibi harlanan bir meydan okuma nidasıyla dışarı vurdum.
MICA EARTHBORN
Bairon ve Varay her neredelerse, umarım onlar da en az benim kadar dayak yiyorlardır.
Bu lanet Hortlaklar gelene kadar her şey kontrolümüz altındaydı. Şimdi, yoldaşlarımla birlikte kalede ortalığı birbirine katıp Arthur ve Agrona arasındaki o efsanevi savaşı en ön sıradan izlemeye hazırlanmak yerine; gölge kullanan, tanrı avcısı, yüzsüz bir cadıya karşı, daha düne kadar düşmanım olan bir Alacryalıyı —bir muhafızı— korumak için çakılıp kalmıştım.
İşin en sinir bozucu yanı ne biliyor musunuz? Eğer bu Hortlak'ı devirmeyi başarıp ölmezsem, zaferimi gözüne sokmak için Bairon bile yanımda olmayacaktı.
"Aptal. Gölgeler!" diye hırladım. Bariyerlerim yıkıldıkça yenilerini dikiyordum çünkü başka bir şey yapacak halim kalmamıştı.
Karanlık, beni ve muhafızı yutmuştu. Hâlâ arkamda çömelmiş olduğunu hissedebiliyordum ama bu zifiri karanlık sadece gökyüzündeki yarıktan Alacrya gecesine dökülen Epheotus’un altın ışığını kesmekle kalmıyor, sesleri ve mana izlerini de boğuyordu. Tüm savaş meydanı sönümlenmişti; Hortlak’ın ya da başka birinin nerede olduğundan emin olamıyordum. Kördüm, dünyadan kopmuştum ve benden daha güçlü bir rakiple karşı karşıyaydım.
"Sorun... Değil," dedim kendi kendime. Her kelimemle yeni bir kaya bloğu var ediyordum ama gölgelerin durmak bilmeyen saldırıları altında anlık olarak parçalanıyorlardı.
Zaten göremediğim için arkama bakma zahmetine girmeden ekledim: "Yakın zamanda ayağa kalkmayı düşünüyor musun? Şu an biraz... yardıma hayır demezdim." Karanlık içe doğru hiddetle kabardı, yoğunlaştı; ağırlığı o kadar fazlaydı ki bacaklarım titremeye başladı.
Kasvetin içinden farklı bir ses sızdı: "Söyle bana Dicathialı, halkın örümcek ve sinek masalını bilir mi? İstediğin kadar çırpın ve debelen, kaçışın yok."
Gölgeler topuklarımı ısırdı ve mutlak karanlığın içinde rezil bir kahkaha yankılandı. Manamı yerin derinliklerine gönderip sertleşmiş taştan sağlam bir kubbe çıkardım; muhafızı yakalamak için kendime bir anlık zaman yarattım. Bariyerin yüzeyinde çatlakların oluşması sadece bir saniye sürdü, iki saniye sonra ise her şey tuzla buz oldu.
Zifiri karanlığın içinde yerçekimi o kadar arttı ki ağırlığım altımdaki dağ yolunu çatlattı. Sonra muhafızı kollarımın arasına alıp yerden güç alarak kendimi havaya fırlattım. Gölgeler beni aşağı bastırmaya çalıştı ama ben bir örümcek ağını delen taş gibi onları yarıp geçtim.
Kanyonun tabanını örten o karanlık baloncuğundan dışarı fırladık. Sadıklar ordusu bastırmış, küçük birliğimizi vadiye geri çekilme umudunu yok eden bir çığ birikintisine hapsetmeye çalışıyordu.
Aniden yön değiştirdim, neredeyse küçük dikenlerden oluşmuş bir zırh giyen uçan bir figürle çarpışıyordum. Figür kendi ekseninde dönüp biz yanından geçerken zırhlı elinin tersiyle bir darbe savurdu ama muhafızın kılıcı sanki kendi iradesi varmış gibi kalkıp saldırıyı karşıladı.
Chul birbirinin aynısı suretlerle kuşatılmıştı. Mana izi vahşice parlayıp sönüyordu ve devasa silahıyla yaptığı her savuruş gölgeden bir kalkanla engelleniyordu.
Muhafız beni iterek havada kendi dengesini kurdu. "Yardımın için teşekkürler Mızrak Ohmwrecker, ben iyiyim." Kılıcıyla parlayan bir maddeden yapılmış mermiyi sektirdi. Mermi parçalandı ve aramızda tıslayan yeşil bir sıvı püskürdü. Muhafız, kırmızı gözleriyle savaş meydanını tararken bunu fark etmemiş gibiydi. "Seris'i bulmam gerek."
Benim odağım ise altımızdaki karanlıktan yükselen Hortlak'taydı; Chul'a karşı kalkanlar oluşturanın ikiziydi bu. Ben cevap veremeden muhafız uçup gitti.
Lanet okudum. Kaybediyorduk, hem de feci şekilde.
Kanlı bir nefes verip kıkırdadım ve dudaklarımdaki kanı sildim. "Yakında görüşürüz Aya."
CAERA DENOIR
Yörüngelerim, üzerime yağan büyülerin ağırlığı altında teklemeye başlamıştı. Tamamen kuşatılmıştım ve tüm müttefiklerim farklı düşmanlar tarafından bastırılmıştı. Wolfrum henüz bana elini bile sürmeye tenezzül etmemişti; önce arkasındaki on savaş grubunun beni yıpratmasına izin veriyordu.
Mana, etrafımda savunma amaçlı bir ağ oluşturan yörüngelere oluk oluk akıyordu. Mavi bir ateş dalgası üzerimden geçerken havayı kükretti. Yeşil tınılı rüzgâr bıçakları ruh ateşini dövüp duruyordu. Beyaz taştan bir büyü bariyeri art arda yumrukluyor, taşın her bir darbede parçalanıp çözülmesine neden oluyordu. Giderek azalan manamla korumayı sürdürebilmek için yörüngeler birbirine daha da yaklaşmak zorunda kaldıkça bariyer de santim santim daralıyordu.
Sonra bir duraksama oldu. Sadece bir anlık, birkaç saniyelik bir sessizlik.
Ama ihtiyacım olan tek şey de buydu.
Doğru anı beklerken kılıcımda yavaş yavaş yoğunlaşan tüm ruh ateşini serbest bırakarak kendi etrafımda döndüm. Kızıl ve siyah ışık çevremde pürüzlü bir ark çizerken, ruh ateşi dalgası önümdeki on büyü kalkanına çarptı. Kalkanların çoğu tuzla buz oldu; ruh ateşi bekleyen Akıncıların, tereddüt içindeki Büyücülerin ve afallamış Kalkanların içinden geçip gitti.
Birkaçı anında can verdi, ruh ateşi yaşam güçlerini bir mum alevi gibi söndürüp atmıştı. Fakat düzinelercesi acı ve korku içinde çığlık atarak toprağın üzerinde kıvranmaya başladı.
Çatırdayan yeşil ateşten bir kalkanın arkasına gizlenmiş olan iki Akıncı üzerime atıldı. Savrulan bir kargıyı savuşturdum, ardından ayağımı bir kule kalkanın ön yüzüne dayayıp kendimi iterek havada geriye doğru bir takla attım. Rüzgâr nitelikli mana beni destekleyerek yörüngelerim yeniden kalibre olurken havada asılı kalmamı sağladı. Yeşil alevli kalkan, iki Akıncıyı korumak için yeni bir konuma geçti ancak yörüngelerim aynı anda birkaç farklı yönden ateşlendi. İki adam da daha adımlarını tamamlayamadan cansız bir şekilde yere serildi.
Saf içgüdü ve hareket eden mananın sezgisiyle eğildim. Bir pençe, az önce yüzümün ve boğazımın olduğu boşluğu yırttı geçti.
Öne doğru yuvarlanarak ikinci bir pençe darbesinden kaçındım, ardından kılıcım yukarıda ve yörüngelerim savunma pozisyonunda Wolfrum’a döndüm. Birbirinden farklı renklerdeki gözlerine tiksinerek baktım. “Korkak,” diye tükürürcesine konuştum. “Beni sırtımdan bıçaklamak dışında karşıma çıkmaya cesaretin yok mu? Dragoth zaten ölmüş olmasaydı, eminim seninle gurur duyardı.”
“Ölü mü?” Wolfrum güldü ve hâlâ savaşabilecek durumdaki büyücüleri bir el hareketiyle savuşturdu. Gökyüzündeki devasa yırtığı işaret etti. “O tam orada. Bunu onun manası yaptı.” Sırıttı ve o an gerçeği anladım: Aklını yitirmişti. “Dragoth her zaman onun sadık hizmetkârıydı, sonunda Agrona’ya canını bile feda etti. Sen ise onu bunun için aşağılıyor musun?” Wolfrum hayal kırıklığıyla başını salladı. “Senin ve o hain akıl hocanın ölümü, böylesine yüce bir amaca hizmet etmeyecek.”
Ellerini kuşatan kara rüzgâr pençeleriyle üzerime atıldı. İlk darbesini kılıcımın yan tarafıyla karşıladım, ikincisini ise kabzamla bileğine sertçe vurarak savuşturdum. Diz darbesini bacağımla blokladım ve omuzumu göğsüne gömerek onu birkaç adım geri savurdum. Kılıcım onu takip etti ancak bir pençesiyle bıçağı yakalayıp büktü; bileklerime keskin bir sızı saplandı.
Ağzını açtı, dili dışarı sarkmış halde ateş püskürttü. Yörüngelerim alevleri göğüsledi; o sırada ön koluna hızlı bir tekme indirerek tutuşunu bırakmasını sağladım. Uzun ve kavisli kılıcımı ters tutup dönüşümün ivmesini arkaya doğru bir hamleye dönüştürdüm. Kılıcın ucu, yan tarafında ince bir yarık açmadan önce manasından sekti. Nişanımı aktif ederek, o hamle yapamadan onu bir adım geri iten bir rüzgâr patlaması saldım ancak saldırımı kesmedim.
Kılıcımı çevirip tutuşumu düzelttim, içine ruh ateşi pompalayıp omuzuna doğru indirdim ama kolunu bloklamak için kaldırdığında hamlemi geri çekerek bir şaşırtmaca yaptım. Bunun yerine kılıcı iki elimle büküp düz tarafıyla suratına vurdum. Ruh ateşim karanlık bir parıltıyla çaktı; koruyucu manasını kemirip ruh ateşini aşmaya çalışırken kızıl gözünün altında ince bir kesik bıraktı.
Dengesi tamamen bozulmuş halde gerilemeye devam ederken, kılıcımın yönünü değiştirdim; başımın üzerinde çevirip diğer dizine doğru indirdim. Geriye sıçrayarak kaçınmaya çalıştı ama ağırlığı yanlış ayağındaydı ve—
Başka bir yeşil alev kalkanı peydah olup darbeyi karşıladı ve kılıcı yere doğru bastırdı. Ruh ateşi kalkanı parçaladı ama kalkan görevini yapmıştı.
Pozisyonum bozulmuştu, pençe darbesini kılıcımla engelleyecek kadar hızlı toparlanamadım; bunun yerine gövdemi çevirmek zorunda kaldım. Oluşturulmuş pençeler omuzum boyunca sürüklendi ve acı nefesimi kesti. İkinci bir darbeyi silahımla savuşturdum ama dengem kaymıştı; ardı arkası kesilmeyen darbelerden kaçmak için geriye doğru sendeledim.
Mührümü aktif ederek kendimi karanlık ateşle sardım; o sırada benden birkaç belirsiz kopya farklı yönlere doğru atıldı. Wolfrum’un gözleri gerçek beni arayarak etrafta gezindi. Odaklandım; zikzaklar çizen, kesik hareketlerle ilerledim ve bir tanesi hariç tüm suretleri aynı şekilde kontrol ettim.
O tek suretin, Wolfrum’dan uzaklaşırken kusursuz ve akıcı hareket etmesini sağladım. Keskin gözleri aradaki hafif farkı hemen yakaladı. Ruhani formun topuğu döndü ve sendeliyor gibi göründü; kendini savunmak için kılıcımın hayaletimsi bir yankısını yukarı kaldırdı. O sırada ben, Wolfrum’un görüş alanının hemen dışında arkasına süzüldüm.
“Egon her zaman yeteneğinin çok ötesindeydi, Caera.” Ben sandığı şeye nefret dolu bir sesle baktı. Ellerini saran kara rüzgâr pençeleri eriyip gitti ve önünde mana yoğunlaşmaya başladı.
İleri atıldım.
“Efendim!” biri bağırdı ve yeşil ateş kalkanı yine önümde belirdi.
Savaş alanına dağılmış olan tüm yörüngelerim —fazla göze batmamaları için yaymıştım— aynı anda ateşlendi. Ruh ateşinin yoğunlaşmış ışınları, benden hemen önce kalkana çarptı. Wolfrum bana doğru dönerken mana kalıntılarının arasından geçtim ama o çok geç kalmıştı. Bloklayacağını tahmin ederek alçaktan savurdum ve diz kapağını biçtim.
Kılıcı etinin içinden çektim, yanından geçerken savuruşumu tersine çevirdim. Keskin uç, o bileğimi yakalayamadan kaburgalarının arasına saplandı. Kara rüzgâr pençesi derimi acıyla ısırdı ve aniden durduruldum.
Wolfrum aynı anda hem gövdesini hem de bileğimi büktü. Kılıç serbest kalırken kanı toprağa saçıldı. Ama bileğimi kurtaramıyordum. Boştaki elimi ruh ateşiyle sardım ve suratına bir yumruk indirdim. Beni kendine çekti, kurtulmak için çabalamama rağmen alnını alnıma yasladı.
Gözlerinin içine baktım; biri kızıl, diğeri çamur rengi bir kahveydi. İkisi de sonuna kadar açılmış, acı ve korkuyla doluydu. Pençesinde çırpınırken boynuzlarımız birbirine çarptı. Sonra, yanmaya başladı. Bir an için alevlerin benim yumruğumdan kaynaklandığını sandım ama ruh ateşi onun içinden dışarı doğru taşıyordu. Tüm kafası alevler içindeydi; derisi eriyip altındaki kafatasını ortaya çıkarıyor, göz çukurlarından siyah alevler fışkırıyordu.
Ne yaptığını idrak etmeye çalışırken donup kalmıştım. Savaşın gürültüsü ve çarpışan manaların sesi hâlâ her yanımdaydı. Yakınlarda, bizim tarafımızda dövüşen tek bir savaş grubu, Wolfrum’un muhafızlarından geriye kalanlarla çarpışıyordu. Kaosun ortasında, bir göz kırpımı süresinde, savaş alanında parıldayan o tanıdık, kısa kesilmiş altın sarısı saçları fark ettim.
Kılıcımı beceriksizce Wolfrum’un karnına sapladım ama fark etmedi bile. Bileğimdeki ve ensemdeki kırılmaz tutuşuna rağmen, onun zaten çoktan ölmüş olduğu düşüncesinden kendimi alamıyordum.
Wolfrum’un omuzları üzerindeki yanan kafatası genişleyip etrafımı sardı; çenesi beni yutmak istercesine yerinden çıktı. Sonunda tutuşu gevşedi ama çok geçti. Kaçacak yerim kalmamıştı.
“Profesör Denoir!” karanlığın ve alevlerin arasından genç bir kadın sesi yükseldi.
Karanlığın içinde altın bir ışık fışkırıp beni sarmaladı. Yanan kafatasının çeneleri kapandı ve her bir hücreme kızgın iğneler saplanıyormuş gibi bir acı doldu. Sonra, her şey kayboldu.
Sendeledim; güçlü bir el dirseğimden tutarak dengemi bulmama yardım etti.
“Enola.” İsmi dilimde yabancı gibiydi. Eski öğrencilerimden birini burada görmeyi hiç beklememektim. Kaşlarımı çattım. “Burada olmamalıydın.”
Dağ vadisini dolduran savaş kükremeleri ve büyü patlamalarına rağmen, bir an için çatışmanın tamamen dışındaymışız gibi durduk.
Enola, hiç de soylu birine yakışmayan bir şekilde hıhladı. “Bunu kaçıracağımı mı sandınız?” Beni süzerken çenesi kasıldı. “Toparlanmak için güvenli bir yer bulmalısınız. Savaş grubumu hatta geri götürmem lazım. Biz—”
“Yat aşağı!” diye bağırdım ve Chul bir meteor gibi alevler içinde aramıza düşerken onu yere yıktım.
Toprak şaha kalktı ve dünya altüst oldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.