Gözlerimi araladığımda içlerine toprak doldu. Göğsümün derinliklerinden gelen o buruk kıkırtıya engel olamadım. Kendimden geçecek kadar darbe almayalı, böyle sıradan bir acziyete düşmeyeli çok uzun zaman olmuştu.
Bilincimin ne kadar süre kapalı kaldığını kestirmeye çalışırken yaptığım ilk iş, duyularımı savaş alanına yaymak oldu.
Hortlakları hissetmek ve izlerini sürmek elbette zordu ama dördünün hâlâ hayatta olduğundan emindim. Her iki tarafta da asker sayısı iyice azalmış, ön saflar Taegrin Caelum’dan daha da geriye çekilmişti. Yakınlarda Cylrit’in mana imzasını alınca biraz nefes aldım ama bu rahatlama, Chul’un manasındaki o mide bulandırıcı dalgalanmalarla gölgelendi. Gücünün sonuna geliyordu; muhtemelen Hortlaklar tarafından zehirlenmişti.
Tüm bunlara bakılırsa, en fazla birkaç dakika baygın kalmış olmalıydım.
Nefesimi dışarı verirken manamı hafifçe ittirdim. Üzerime çöken kayalar kımıldamaya başladı; o sırada bir taş parçası şakağıma çarptı. Bir anlık öfke parlamasıyla metanetimin sarsıldığını hissettim. Mana çalkalandı ve ben açık havaya doğru fırlarken dağın yamacı büyük bir gürültüyle patladı.
Cylrit bir anlığına molozlardan korunmak için geriye doğru savruldu, ardından hızla yanıma uçtu. Bir eli yüzüme uzandı ama sonra kendini durdurdu. Üstü başı kan ve toprak içindeydi, saçları birbirine girmişti. Benim de ondan kalır yanım olmadığına emindim.
“Vritra’nın boynuzları adına, yaşıyorsun,” diye fısıldadı bir an sonra. Üzerinden büyük bir rahatlama geçtiği belliydi.
“Şimdilik,” diye onayladım onu ama sözlerimi minnettar bir gülümsemeyle yumuşattım.
Fakat lafı uzatacak vakit yoktu. Perhata ve Kalkan Hortlaklarından biri, zaferlerinden emin bir edayla acele etmeden bize doğru süzülüyordu. Diğer ikisi ise aşağıda, vadinin tabanındaki devasa bir kraterin üzerinde asılı duruyordu. Toz bulutunun içinden Chul, Mica ve Caera’nın imzalarını seçince içim cız etti. Hepsi hayattaydı ama etrafları ölülerle sarılmıştı ve iki Hortlakla burun burunalar dı.
“Planımız nedir Lady Seris?” diye sordu Cylrit, yanıma gelip yaklaşan Hortlaklara dönerken. “Eğer Kalkan’ı gafil avlayabilirsek...”
Elimi Cylrit’in omzuna koyunca sustu. Bakışlarımı dünyalar arasındaki o yarığa, Epheotus’un ana karasından kopup düşen devasa parçalara diktim. Yarığın kenarlarındaki kızıl ışık, yerini mor ve siyah bir auraya bırakmıştı. “Burada başarılı olup dünyamızın yok oluşunu izleyebiliriz ya da burada can verip fedakarlığımızın temelleri üzerine inşa edilen o yeni dünyayı hiç göremeyebiliriz. Her iki durumda da, dünyanın kaderinin artık bizim elimizde olmadığını bilerek huzur bulabilirsin.”
Cylrit burun kıvırdı. Gözleri bir anlığına bana değip hemen tekrar Perhata’ya döndü. “Dünya zaten yıkılıyor gibi görünüyor. Benim tek derdim, bu yıkımın içinde sizin güvenliğiniz.”
Gözlerimin arkasında bir baskı hissettim ama yükselen duyguyu bastırdım. Beş dakika içinde hem bayılıp hem de gözyaşlarına boğulursam halim ne olurdu? Yirmi fit ötemizde duran Perhata’ya acı bir alaycı gülümseme fırlattım. “Eğer teslim olmaya geldiysen, kabul ediyorum. Ordunun yarısından fazlası öldü, şampiyonlarının ikisi de öyle. Benimkilerin ise hepsi hâlâ hayatta.”
Perhata bir kahkaha patlattı. “Çok eğlencelisin, Soysoylu. Yine de, başın Taegrin Caelum’un tepesindeki bir kazığa geçirilip sonsuza dek bu kaçınılmaz yenilgini izlemeye mahkûm edildiğinde seni pek özleyeceğimi söyleyemem.”
“Çok konuşuyorsun, Hortlak.” Cylrit ileri atıldı, kılıcı bir nefeslik sürede havada parıldayan kavisler çizerek defalarca savruldu.
Perhata’nın bedeni dışarı doğru fışkırdı; zırhını oluşturan kan demiri dikenler sıvı gibi hareket ederek etrafımızda tıpatıp aynısı olan kopyalar oluşturdu. Ardından gölge dokunaçları kadını sardı; Cylrit’ten bile daha hızlı hareket ederek her darbeyi zahmetsizce savuşturdular.
Elimle havayı yardığım gibi, Perhata’nın hemen arkasındaki Kalkan Hortlağının büyüsünü karanlık bir hatla kestim. Savunma kırılınca Cylrit, ustaca bir hamleyle bloktan saldırıya geçip kılıcını Perhata’nın zırhındaki dikenlerin arasına sapladı. Elimi bir yandan diğer yana savurdum; ikinci bir siyah hat Perhata’nın kopyalarını biçip geçti, daha onlar yardımcıma ulaşamadan formlarını parçaladı.
Dört kan demiri yapı iki yanımdan üzerime çullanırken, Cylrit ile aramıza aşılmaz bir gölge perdesi indi ve onun Perhata ile olan savaşını görmemi engelledi. Ellerimde karanlık bir tırpan belirdi ve onu geniş bir kavisle etrafımda savurdum. İlk yapıyı paramparça etti, ikincisine ise derinlemesine saplanıp sıkıca örülmüş dikenlerin arasına sıkıştı. Başımın yan tarafına gelen bir darbeyi savuşturup saldırganı darmadağın eden sarsıcı bir boşluk rüzgarı saldım. Ancak dördüncü ve son yapı beni boynuzlarımdan yakaladı; o miğferli, dikenlerle kaplı kafasını bir, iki ve üçüncü kez tam burun kemiğime vurdu. Derimi kaplayan manayı yarıp geçti. Tok bir çat sesi duyuldu ve gözlerimin önünde yıldızlar uçuştu.
Tırpanı çevirip bıçağına boşluk büyüsü pompaladım; tırpana takılan yapı binlerce parçaya ayrılıp etrafa saçıldı. Tırpanın sapını kendimle son yapı arasına sokup boynuzlarımdaki elleri kaktırdım, ardından tırpanı omzuna indirip onu neredeyse ikiye böldüm. Son bir hamleyle, beni diğerlerinden ayıran karanlığı yırtıp attım.
Cylrit çılgınca savunma yapıyordu; kılıcı ancak nişanı sayesinde mümkün olan bir hız ve akıcılıkla darbeleri karşılıyordu. Ben daha tırpanımı kaldıramadan, dumanlı gölgeden siyah dokunaçlar kollarımı sardı, canımı yakarak arkamda sabitlemeye çalıştı. Aynı dokunaçlar bacaklarımı, boğazımı kavradı; hatta burnumun içine ve gözlerime kadar sokuldu.
Kendimi serbest bıraktım, siyah ve koyu mor zerrelerin bir çiçeğin polenleri gibi cildimden dökülmesine izin verdim. Gölgeler yıprandı ama çözülmedi. Dişlerimi sıkarak daha fazla yüklendim. Hemen önümde Cylrit ellerine sert bir darbe aldı ve kılıç avucundan kayıp gitti. Bir darbe yedi, sonra bir tane daha; ardından üç yapı onu hareketsiz tutarken Perhata’nın dikenli eldivenleri vücudunun her yerine aralıksız bir sağanak gibi inmeye başladı.
Bağırmak için ağzımı açtım, çekirdeğimde kalan son mana zerresine bile uzandım ama o boğucu gölgeler nefesimi kesti.
Kırk fit ötede, ulaşılamaz bir noktada asılı duran Kalkan Hortlağının arkasındaki ışık büküldü; yüz hatları karanlıkta kaybolmuştu. Kendi çaresizliğimin ortasında, birdenbire tanıdık bir mana imzasının belirdiğini hissettim.
İki bıçak havada belirdi ve bir makas gibi Kalkan Hortlağının boynunu kesti. Daha gözlerim hayretle açılmaya vakit bulamadan başı ve vücudu ayrı ayrı yere doğru süzülmeye başladı. Gölgeler anında dağıldı, serbest kalmıştım.
Savaş alanının ötesindeki Melzri’ye inanamayarak baktım. Gümüşi gri teni altın ışık altında parlıyor, gözlerinin karanlığıyla tezat oluşturuyordu. Boyalı dudakları küçümseyen bir tavırla büküldü ve kılıçlarındaki Hortlak kanını tek bir hareketle savurdu. Kalın örgüsünü omzunun arkasına attı, sonra dikkatini Perhata’ya verdi.
İçimde biriken o bağırışı serbest bıraktım.
Boşluk yayılımımın tüm gücü Perhata ve Cylrit’e doğru hücum etti.
Keskin bir çat sesiyle birlikte, zırhlı bir yumruk Cylrit’in kafasını doğal olmayan bir şekilde bana bakacak kadar döndürdü. Ağzı gevşedi, gözleri benimkilere kilitlendi. Tek bir anlık kafa karışıklığı ve... pişmanlık gördüm.
Ve sonra, yardımcım gitmişti.
Sert bir rüzgarın önündeki kumlar gibi, geri kalan yapılar ve Perhata’nın zırhı toza dönüşüp uçup gitti. Perhata’nın eli çekirdeğinin üzerindeki iman tahtasını tırmaladı; havada birkaç fit alçalarak Cylrit’in cansız bedenini bıraktı.
Melzri, her iki bıçağını da savurarak Perhata’ya saldırdı ama Hortlak son anda kenara çekilmeyi başardı. Havada takla atıp karşıdaki dağ zirvelerine doğru hızla uzaklaştı. Melzri anında peşine takıldı.
Boşluk hâlâ Hortlağın içindeydi, son mana kırıntısını da söndürmek için savaşıyordu. Kadının kontrolü çelik gibiydi.
Umrumda bile değildi.
Son yüz yıldır kendim, eylemlerim üzerinde mutlak bir kontrol sağlamıştım. Agrona’nın altında hayatta kalmanın ve ona karşı gizlice çalışmanın başka yolu yoktu. Zihin, beden ve niyet üzerindeki kusursuz hakimiyetim, gücümün kaynağıydı. Ama Perhata’ya karşı bu yetmemişti.
Yüz yıl sonra ilk kez kendimi bıraktım.
Bağırışım bir çığlığa dönüştü.
Boşluk, devasa karanlık bir kuşun kanatları gibi yayıldı, Melzri’yi geçip daha elli fit bile uçamadan Perhata’yı yakaladı. Boşluk onun etrafını sardı, onu gücün zıttıyla, onu o yapan her şeyin yok oluşuyla mühürledi. Ben kendi kontrolümden vazgeçerken onun kontrolünü söküp aldım; manayı o demir pençelerinden çekip çıkardım, çekirdeğinden ve kanallarından dışarı zorladım, içindeki her bir güç zerresini kazıyıp attım. Kullandığım manayı zerre umursamadan yüklendikçe yüklendim. Zihnimin rasyonel ve karanlık bir köşesi, Cylrit’in bedeninin henüz yere bile değmediğini biliyordu. Bu dünyada yapacağım son şey bu olsa bile, Perhata’nın yaşamını un ufak edecektim.
Geri tepme noktasına ulaştığımda büyüm aniden bozuldu.
Perhata’nın bedeni düşüyordu. Ne bir mana imzası ne bir öldürme niyeti, hiçbir şey kalmamıştı. Hortlaktan geriye sadece ıslak bir et torbası kalmıştı.
Zihnimin o aynı karanlık köşesi, eğer düşünecek vaktim olsaydı, zaten kendi manam tamamen tükendiği için onun imzasını hissetmemin mümkün olup olmadığını merak etti.
Gözlerim geriye kaçmaya çalıştı ama tekrar bayılmayı reddettim. Ömrüm hızla sona eriyor olsa bile, bir kez rezil olmak bu hayat için yeterliydi.
Rüzgar kulaklarımın dibinde ıslık çalıyor, saçlarımı çekiştiriyordu; en azından Cylrit’in yanına düşeceğimi düşündüm.
Görüşüm turuncuya, sarıya ve altına döndü. Bir an için Epheotus’a açılan yarığın parçalandığını sandım, sonra... onların tüy olduğunu an hissettim.
Devasa pençeler beni kavradı.
Yukarıdan gelen her mana çarpışmasında irkilsem de gözlerimi dikip Seris’in savaşına bakamıyordum. Sol kolum yanımda cansızca sarkıyor, bacağımın üzerine yük bindiremiyordum. Chul’un bedeni Denoir malikanesi büyüklüğündeki bir kraterin içinde gözden kaybolmuştu ama aşağıya bakmaya da cesaretim yoktu. Orada öylece yatan, yaşam belirtisi göstermeyen o bedene, kısa ve altın sarısı saçlarının arasında hışırtıyla gezinen rüzgara ve o saçları yapış yapış eden kızıl kana bakamıyordum.
Öylece karşıya, boşluğa diktim gözlerimi; az sonra ayaklarımın dibinde can veren o genç öğrenciye katılacağımı biliyordum.
Kraterin karşı ucunda iki Hortlak süzülüyordu. İri yarı bir adam, Mica’yı saçlarından yakalamış, yerden yukarıda tutuyordu. Zavallı kız zayıfça çırpınsa da ikinci Hortlak’ın gölgeleri, onun kurtulmak için yapmaya çalıştığı her büyüyü daha başlamadan boğuyordu.
Kalan son Relictombs portalında neler döndüğünü ya da birliklerimizin ne durumda olduğunu artık seçemiyordum. Gücümün de savaşma yeteneğimin de son sınırına gelmiştim.
Yine de zihnim krateri geçip Mica’yı o Hortlakların elinden kurtarmak için bir plan kurmaya yeltendi. Tam o sırada devasa Hortlak’ın elinde uzun, düz ve şiş benzeri bir hançer belirdi. Çırpınan cüceye bir şeyler söylüyordu. Hançerin ucundan zehir, zümrüt rengi gözyaşları gibi damlıyordu.
Yukarıda havayı yırtan bir çığlık yankılandı; çaresiz ve hırçın bir öldürme niyetinin boğucu baskısı nefesimi kesti. Her iki Hortlak da başını yukarı kaldırdı. Katranın içinde koşuyormuşum gibi hissetmeme rağmen yerimden fırladım, rüzgar adımlarıyla kraterin üzerinde ilerlemeye başladım.
İri olanın dikkati bana döndü; hançeri Mica’nın kaburgalarının altına doğru iterken dudaklarını bükerek bana küçümseyerek baktı.
O sırada ametist rengi bir el bileğini yakaladı.
Parlak mor bir rüzgardan oluşmuş, ruhani ve ışık saçan bir figür aniden yanında bitivermişti. Hortlak’ın darbesini Mica’nın böğründen uzak tutarken sanki oyun oynayan bir çocukla uğraşıyormuş gibi zahmetsizdi. Hortlak’ın titreyen kolunu yavaşça bükerek şişin ucunu ona doğru çevirdi. Gölgeler ametist figüre saldırsa da —esnek vücutlu, omuz hizasında dalgalı saçları olan bir elf gibi görünüyordu— tutunacak bir yer bulamıyorlardı.
Tereddüt etmedim. Hızımı kesmedim. Her adımım cehennem azabı gibi canımı yakıyordu, kılıcımı tek elimle tutuyordum ama artık Hortlakların ikisi de bana bakmıyordu.
Kan demiri şiş, durdurulamaz bir şekilde yukarı kalktı. Hortlak’ın çenesinin altındaki ete saplandığında bile durmadı. Şiş, adamın kafasının derinliklerine doğru ilerleyip gözden kaybolurken ben çoktan Mica’nın yanına varmıştım. Ağzından kanlar fışkırdı, gözleri geriye kaydı ve belirsiz mana imzası anlık bir sönüşle yok oldu.
Mica düşerken onu yakaladım ve kılıcımı havada savurdum. Kılıcın ucundan kalan son Tırpan’a doğru bir ruh ateşi dalgası yayıldı. Kadın, bir gölge dokunaç sürüsüyle saldırıyı savuşturup karşı atağa geçti. Çevremde kalkan gibi yükselen gölgeler darbeleri karşıladı ve benim yörünge büyülerime destek oldu.
Hortlak, başını çevirip bana destek vermek için yavaşça yaklaşan kısa beyaz saçlı, kedi sarısı gözlü o zayıf kadını gördü. Etril’in Kara Gülü. Mawar!
Yanımdaki ametist elfin sureti, ölü Hortlak’ı kraterin içine fırlatıp attı. Hayatta kalan diğer Hortlak, yüzü hâlâ gölgeler ardında gizli haldeyken geri çekildi, karanlığa karışıp uçarak uzaklaştı.
Kollarımda tuttuğum Mica’ya baktım. Bir şeyler yanlıştı. Mana imzası doğal olmayan bir şekilde zonkluyor, içinde bir canavar gibi kıvranıp bükülüyordu. Ama gözleri sadece o ametist yüze kilitlenmişti.
Parlak mor rüzgardan çizgilerle örülmüş bir el, Mica’nın yanağını okşadı. Parlak dudaklarda çapkın bir gülümseme belirdi ve sonra... figür yok oldu.
Hortlak geri çekilince Mawar, tek kelime etmeden bizden uzaklaştı; sadece bir sonraki hedefine doğru ilerliyordu. Savaş alanı bir an için tuhaf bir sessizliğe büründü.
Başımı kaldırdığımda yüreğim ağzıma geldi.
Seris düşüyordu.
Sert bir rüzgar dengemi bozdu, Mica’yı korumacı bir tavırla kucaklayarak yere çöktüm. Kraterden gerçekten devasa bir yaratık fırladı; kırmızı, sarı ve altın rengi tüyleri olan kuş benzeri bir canlıydı bu. Uzun, zarif bir boynu ve iki farklı renkte gözleri vardı.
Hızla süzülüp Seris’i kayalık zemine çakılmasına yedi sekiz metre kala havada kaptı, sonra sert bir kavis çizerek kaçan Hortlak’ın peşine düştü. Cüssesine rağmen inanılmaz bir çeviklik ve hızla hareket ediyordu. Karanlık dokunaçlar kanatlarına ve gagasına ulaşmaya çalışarak etrafında savruldu ama keskin bir çığlıkla birlikte anka ateşi gölgeleri yuttu. Alevler dindiğinde Hortlak’tan eser kalmamıştı.
Mica’yı yavaşça sırtüstü yatırdım ve endişeyle ona baktım.
“Mica’nın... çekirdeği... kırılıyor,” diye mırıldandı çocuksu sesiyle. Kaşları küçük bir çatılmayla birleşti. “Aya... Aya’yı gördüm...” Yüzünü buruşturup gözlerini yumdu; bilincini kaybetmeden önceki birkaç uzun saniye boyunca acı vücudundaki her kası kaskatı kesti.
Tırpan Melzri Vritra olduğunu bildiğim bir figür, uzaklardaki çatışmanın çoktan durduğu yöne doğru uçup gitti. Bir çatlama ve taşların çökme sesi duyuldu; ikinci Relictombs portalının parıltısı söndü. Uzaktan, dönüş yolumuzu tıkayan moloz yığınının üzerinden aşağı inen birkaç iri figür seçebiliyordum: ekzoformlar. Bazıları hayatta kalmıştı.
Devasa anka kuşu, kanat çırpışıyla beni yere sermeyecek kadar uzak bir mesafeye konmadan önce kraterin etrafında bir tur attı. Seris’i nazikçe yere, ayaklarının üzerine bıraktı. Seris sendeledi ama Chul hızla insansı formuna dönüp kolunu ona doladı. Bize doğru gelmelerini bekliyordum ama bunun yerine Seris’i yerden seçemediğim bir karaltıya doğru götürdü.
Gözlerim onlara takılmışken, savaşın şoku ve yorgunluğu üzerime çöktü. Başımı iki yana salladım, kendimi hasta ve halsiz hissediyordum.
Savaşı kazanmıştık ama kader henüz mühürlenmemişti.
Gözlerim, üzerimizde bir mezar taşı gibi yükselen Taegrin Caelum kalesine kaydı. Ne Arthur’u ne de diğerlerini hissedebiliyordum; zaferin coşkusundan ziyade, içimi kemiren bir huzursuzluk ve korku duyuyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.