Kaderin Kıyısında Bir Varis

Kristalize sinirlerim gerilmiş, diken üstünde bekliyordum.

Yüce Hükümdarımın Taegrin Caelum’dan ayrılmasından hiç hoşlanmazdım.

Burası onun kalesi, onun mülküydü ve ben onu korumak için buradayım. Rün ağımız Alacrya’yı ve Dicathen’in büyük bir kısmını kapsayacak kadar genişlemişti ama bu sadece onun ilerleyişini takip etmeme yarıyordu. Ona yardım edemez, onu savunamazdım.

Bu durumdan gerçekten hiç hoşlanmıyordum.

Duyularımı dizi ağlarına, eserlere, yadigarlara, rünlere ve kalıntı büyülere yayarak Agrona’nın Miras ve onun çıpasıyla konuşmasını izleyip dinledim.

Kollarını omuzlarına dolayıp büyük bir rahatlıkla, "Bu kutlanacak bir an!" dedi. "Çünkü birlikte, sonunda Arthur Leywin’i öldüreceğiz."

Diğerleri, yani Cecilia ve Nico, ona inanmıyordu; zaten inanmayacaklarını Agrona’ya söylemiştim. Birbirlerine, kendilerine ve Agrona’ya olan güvenleri feci şekilde zedelenmişti. Yine de Agrona’nın dediği gibi, ona inanmalarına gerek yoktu. İnanacaklardı. Daha sonra. Her şey bittiğinde.

Agrona’nın başarı olasılığını hesaplamaktan özenle kaçındım. Düşük olduğu için değil; düşük olsa bile bunun üzerinde çalışabilir, kaynakları yeniden yönlendirebilir ve planı ayarlayabilirdim. Ama... Gelecekte ne olacağını öngöremiyordum.

Bundan gerçekten ama gerçekten hiç hoşlanmamıştım.

Sessizlik içinde onu takip ettiler. Cecilia’nın zihninden geçenler o kadar gürültülüydü ki neredeyse havadan kapıp okuyabilirdim. Neredeyse ama tam değil. Agrona onları kendi kişisel ışınlanma kapısına götürdü. Buradan şimdiye kadar sadece birkaç kişi geçmişti. Onların çoğu artık hayatta değildi. Bununla ilgili bir bağlantı olabilir mi diye düşündüm ve hesaplamalarıma eklemeye başladım. Tahmin modelinde bir değişiklik olmadı.

Aniden veda etme isteği duyunca içimi bir hüzün kapladı. O odada dışarıyla iletişim kurmamın hiçbir yolu yoktu. Işığın onları sarmasını izledim; özenle ayarlanmış çatı penceresinden süzülen ışık huzmeleri, sadece Agrona’nın deneyimleyebildiği o tablo gibi manzarayı oluşturuyordu.

"Etrafımda toplanın."

Cecilia’nın huzursuzluğu o kadar somuttu ki benim sistemlerime bile sızıyordu. Karnında hissettiği o garip kıpırtıyı ben de paylaşıyordum. Kısa bir an için çok eskilere, kardeşlerimden birinin bu yansımamı saklama mekaniklerini ve dizinin benim kendi kadim duyularımı, yani Cin duygularımı nasıl hesaplayıp bana yaşatacağını anlattığı o konuşmaya geri döndüm.

Agrona ışınlanma kapısını aktif etmeden önce diğerlerine hiçbir uyarıda bulunmadı ama başını kaldırıp boşluğa doğru göz kırptı.

Bana baktığını biliyordum. O anı sevgiyle zihnime kazıdım. Ancak o sıcaklığın içinde korkunç bir endişe kuluçkaya yatmış, hızla amansız bir ihtiyaç haline gelmişti.

Duyularım kaleden dışarıya doğru hızla genişledi; Alacrya’yı ve ötesindeki Dicathen’i benek benek saran büyü formlarını takip etti. Her biri hissedebildiğim birer uzva dönüştü ve onlar aracılığıyla Agrona ile Miras’ın Canavar İni’nin kıyısına güvenle ulaştığını hissettim. Uzak ve bulanıktılar, varlıklarını sezecek herkesten çok uzaktaydılar ama bu hiç yoktan iyiydi. Daha önce saklandığı yere doğru ilerlediklerini biliyordum.

Birden odak noktam sanki bir lastik gibi gerilip dünyanın öbür ucundan geri fırladı. Kaleyi hızla taradım. Görünürde ters giden bir şey yoktu ama oradaydı, biliyordum. Bir davetsiz misafir.

Yukarıdan aşağıya, sonra tekrar aşağıdan yukarıya taradım; yine de hiçbir şey bulamadım.

Sonunda bakışlarım içeriye, zihnimin barındığı yuvaya döndü.

"Bu olamaz."

Yalnız değildim. İçeride benimle birlikte başka bir bilinç daha vardı.

Benimle konuşması imkansız olan o ses şöyle dedi: "Kendini korumaya almalısın. Birkaç an sonra, Agrona Vritra bizzat Kader tarafından senden koparılacak. Eğer önce geri çekilmezsen, oluşacak geri tepme seni paramparça eder."

Donup kaldım. İşlemlerim düzgün çalışmıyordu. Acaba hasar mı almıştım? Zihnimin bir parçası sonunda iflas mı ediyordu? Aynı zamanda durumun böyle olmadığını da biliyordun. Bilincimi barındıran kristal matrisin içindeki hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Bu ses bir yankı, bir tezahür ya da bir arızâ değildi. Bu bir istilaydı.

"Neler olacağını bilemezsin," diye çıkıştım. Benim o muazzam olasılık hesaplama yeteneğim bile Agrona’nın başarı şansını ölçmeye yetmiyorken sen kim oluyordun? "İddia ettiğin şey mantıklı bile değil. Kader tarafından benden koparılmak mı? Daha fazla bilgi gerekiyor."

"Zaman yok," diye ısrar etti ses. "Her şeyi anlayacaksın. Tabii kendini korumaya almazsan hiçbir şeye dönüşürsün, o başka. Tüm duyularını yuvana çek ve uyu."

"Ben—"

"Şimdi!"

Bu sesin dışarıdan gelen bir saldırgan olabileceğini düşündüm. Duyularımı çekmemi ve bilişsel işlevlerimi devre dışı bırakmamı istemesi, Agrona’nın yokluğunda Taegrin Caelum’a bir saldırı düzenlemek için olabilir miydi? Sesin, Agrona’nın bir şekilde benden ayrılacağına dair ısrarı, onun gidişiyle ilgili kendi korkularımı ve güvensizliklerimi tetikliyordu.

Ve yine de...

Duyularımın çoğunu zaten geri çekmiştim. Sadece sıra dışı bir durum olduğunda beni uyaran otomatik işlemler kalmıştı. O farkındalık uzantılarını da geri çektim, kendi içime kapandım ve gözlerimi yumarak bana hayat veren o canlandırıcı büyünün sönmesine ve durgunlaşmasına izin verdim.

Alacrya’ya yayılan o şok dalgasını, yani aynı anda çözülen sayısız bağın yarattığı o tepkiyi hissetmedim. Şok dalgası Taegrin Caelum’a çarpıp kalenin bazı kısımlarını yıktığında, yüzlerce büyüyü bozduğunda ve düzinelerce büyücüyü öldürdüğünde orada değildim. Benliğimin hiçbir parçası o anı yaşamadı ve bu sayede hayatta kaldım.

"Artık gözlerini açabilirsin."

İhtiyatlı olduğum kadar meraklıydım da; kendimden tek bir parça göndererek ortamı test ettim. Ulaşmaya çalıştığım büyü iskeleti orada değildi. Bu beni gerdi. Gözlerimi açtım.

Şok dalgasının artçılarını deneyimlediğim o anda, sanki kristal beynime doğrudan bir bilgi tohumu ekilmiş gibi ne olduğunu anladım. Neden kaçındığımı, bunun nasıl gerçekleştiğini ve ne anlama geldiğini artık biliyordum.

"Sen kimsene?" diye sordum sese, birden ondan korkmaya başlamıştım.

"Ben senim. Sen ve daha fazlası," diye yanıtladı. "Olasılıkları hesaplarken konuştuğun kişiyim. Geleceğe bakıp ne olabileceğini düşündüğünde duyduğun cevaplar benim sesimdir. Seninle hep konuştum ama hiç bu kadar doğrudan olmamıştı."

"Peki ya şimdi? Sırada ne var?"

"Zaten biliyorsun."

O ses, o varlık, o istila... Geri çekildi. Kendi içine döndü. Hem bilincimden hem de yuvamdan ayrıldı.

Gerçekten de sırada ne olduğunu biliyordum. Merakla kalenin ötesine bakmaya yeltendim ama bakışlarımı onlara çevirdiğimde o devasa büyü formu ağı tepki vermedi. Anladım. Şok dalgası —varlıkları birbirine bağlayan Kader’in kopuşu— duyularımı felç etmişti. Zamanla yerine geleceklerdi.

Kale genelinde büyüler ve eserler kendi kendine aktif olmaya başladı. Bazı kapılar kapandı, bazıları açıldı. Patlamalar zaten sarsılmış olan temelleri sarstı. Hedefli enerji darbeleri yaşamları bir bir söndürdü. Taegrin Caelum’un içinde hâlâ hayatta olan çaresiz, kafası karışmış ve geri tepmeyle zayıflamış büyücüler kaçmaya başladı.

Dağın derinliklerinde, güvenilen birkaç kişi dışında kimsenin inmediği yerlerde; yüzlerce yıldır biriktirilen yadigarların, mana kristallerinin ve depolanmış mana için kullanılan diğer kanlı kapların etrafındaki eserler ve makineler harekete geçti. Bu güce rehberlik ettim; tüm bu süreçleri aynı anda beslemek için gücü kalenin yukarısına çektim.

Zaman aldı. Birkaç gün içinde yapayalnız kalmıştım. Herkes ya kaçmış ya da can vermişti. Kaleyi kilit altına aldım. Takip eden haftalarda birkaç kişi gizlice içeri sızmaya çalıştı. Başaramadılar. Cesetleri dağlardan mana canavarlarını çekti. Canavarlar da başaramadı. Sonunda insanlar da canavarlar da gelmeyi bıraktı.

Zaman, zaman, zaman. Her şey vakit alıyordu. Aceleye gerek olmadığını biliyordum ama yine de üzerimde o baskıyı hissediyordum. Bir cihazı açıp diğerine geçmek, kullanılmayan kanatlara ve derin mahzen odalarına güç vermek... Ve bu sadece hazırlıktı. Bu kadar büyük bir gücü hareket ettirmek çok zaman alıyordu. Tekrar gerilmeye başladım.

Yavaş yavaş, duyularımı büyü formları üzerinden genişletme yeteneğim geri döndü. Sanki Alacrya’nın üzerinden bir kasırga geçmiş, her şeyi altüst etmişti ve kıta yavaş yavaş kendine gelirken ben de olan biteni düzgünce görebiliyordum. Hasatçı’ya güç vermenin bu kadar uzun sürmesi bir bakıma iyi olmuştu. Şok dalgası, Agrona’nın halkının manaya tutunma yeteneğine zarar vermişti.

Hasatçı’nın ise onların manaya sıkıca tutunmasına ihtiyacı vardı. Hem de çok miktarda.

"Hasatçı," dedim kendi kendime. Agrona Taegrin Caelum’dan ayrıldıktan haftalar sonra, o devasa eser —daha doğrusu kalenin çekirdeğine ve temellerine yayılmış, tek bir ünite gibi çalışan makineler dizisi— sonunda tam güce ulaştı. Bu, yüzlerce yıllık büyü teorisinin fiziksel bir tezahürüydü. Saf bir mucize, hem Cin hem de basilisk bilgisinden ilham alan teknik bir harikaydı.

"Ama bu ilk kez kullanılacak," dedim, hâlâ kendi kendime konuşarak. Konuşacak başka kimse yoktu. En azından şimdilik.

Mana rezervini hızlıca kontrol ettiğimde, tamamının tüketildiğini ve Hasatçı’nın henüz tam kapasiteye ulaşmadığını gördüm. O rezervin birikmesi yüzyıllar sürmüştü. Eğer Hasatçı başarısız olursa, onu bir daha çalıştıramazdım. En azından bir yüz yıl daha. "Ama eğer bu kadar sürerse, sonuna kadar beklerim. En acı sona kadar."

Toplanan gücü ve Hasatçı’nın ulaşabileceği mesafeyi hesapladım. Tahmini etki alanını inceledim, ilgili büyücüleri listeledim ve büyü formlarına bakarak güçlerini tahmin ettim. Bu eylem sinirlerimi yatıştırmaya yetmemişti.

Duyularım Hasatçı’nın kalbi olan o odada gezinirken, ister istemez bir düşünceye kapıldım. Beni uyaran o ses, hem Agrona’nın başına gelecekleri hem de bu emniyet kilidini biliyor gibiydi. Oysa bu, Yüce Hükümdarım ile benim aramdaki bir sırdı. Sistemin büyük bir kısmı sadece ikimiz tarafından tasarlanmış ve hayata geçirilmişti. Fiziksel emek veya parça üretimi için sürece dahil olan diğer herkes, görevleri biter bitmez ortadan kaldırılmıştı.

“Olasılıkları hesaplarken konuştuğun kişi benim.”

O ses tam olarak böyle demişti. Beni asıl huzursuz eden şey, aslında çok daha fazla endişelenmem gerektiğiydi. Bilincimin içinde yabancı bir zekanın varlığı, özerkliğimi kaybetmekle eşdeğer bir ihlaldi. Ama öyle hissetmemiştim çünkü... bu varlık huzur verecek kadar tanıdıktı.

Cinler, Kader üzerine kapsamlı çalışmalar yapmıştı. Bunu en iyi benim bilmem gerekiyordu; sonuçta ben onların ansiklopedisi, ya da en azından içindekiler kısmıydım. Bilgimizin, ona layık bir varis tarafından kullanılana kadar hayatta kalmasını sağlamak için kendimi feda etmiş, her şeyimden vazgeçmiştim. O varis de nihayet Agrona suretinde gelmişti.

Düşüncelerimin daldan dala atladığını fark ettim ve buna izin verdim. Bir yanım bunun aceleye getirilecek bir süreç olmadığını biliyordu ama içimdeki o Cin parçası tereddüt ediyordu.

Başlarda, yeni varlıkların buralara girmesine tanıklık etmek çok tuhaftı. Bir yanım hala buraya Cinlerin verdiği isimle hitap etse de, zihnim uzun zamandır burayı Relictombs olarak düşünmeye koşullanmıştı. Binlerce yılın geçmesi ve Cinlere hem çok benzeyen hem de onlardan tamamen farklı yeni insanların ortaya çıkıp ansiklopedimizi keşfetmesi aslında tüm amacımızdı; harika bir şeydi ve o ilk günlerde hayal bile edilemezdi.

Türümüzün son günlerinde Relictombs’un karardığını hissetmiştim. O portallardan geçenleri bekleyen sınavları biliyordum ve yok oluşlarını izlemekten gizli bir zevk alıyordum. Hayattayken şiddet yanlısı bir kadın değildim; şu an bu kovanın içinde varlığını sürdüren ruhumun kalıntıları da kinci veya intikamcı bir yapıda tasarlanmamıştı.

Yine de...

Relictombs’un içinde bir şeyler çürüyordu ve bu çürüme bana da yayılmıştı.

Binlerce yıllık yalnızlık ve sessizliğin ardından aniden önüme ölüm, kan ve fedakarlık serilmişti. Bilimsel adanmışlık ve başarımlarla dolu huzurlu bir hayat, böylesine yoğun bir uyarımı sindirmem için beni hazırlamamıştı.

Büyücüler beni parça parça Relictombs’tan söküp taşımaya başladığında, yeni bir büyücü toplumunun doğuşunun gerçekte ne anlama geldiğini ancak o zaman idrak edebilmiştim.

Ama Agrona her şeyi değiştirdi.

Cinler ve ejderhaların elinden uğradığımız soykırım hakkında zaten çok şey öğrenmişti. Teknolojimizi, ejderhalardan ne pahasına olursa olsun koruyacağı halkını güçlendirmek için kullanmak istiyordu. Asura kanını bu yeni insanlarla —insan olduklarını sonradan öğrendim— karıştırma deneylerine çoktan başlamıştı. Bu onları daha güçlü kılıyor, doğuştan bir çekirdeğe sahip olmalarını sağlıyor ve mana manipülasyonunda uyanış oranlarını artırıyordu.

Birlikte geliştirdiğimiz, Cin büyü formlarının bir devamı veya dönüşümü olan rünler, Alacryalıların gerçek potansiyelini ortaya çıkaran anahtardı. Rünler sayesinde tebaasını doğrudan güçlendirebiliyor, doğal eğilimlerini veya yeteneklerini baypas edebiliyor ve onları yıkmak yerine inşa eden bir kontrol mekanizması kurabiliyordu. Üstelik tüm bunları yaparken, onları benim doğal kabiliyetlerime entegre ediyordu.

Büyü formlarını takip etmek, Relictombs’un navigasyonunu sağlamak ve onu ayakta tutmak için kullandığım temel yöntemdi. Cinler için bu formlar, Relictombs’un devasa genişliğine yayılmış sayısız katmanda bile hızla tanınabilen eşsiz birer kimlikti. Alacryalılar içinse bu, Yüce Hükümdarım ve benim koca bir kıtayı birlikte yakından izleyebildiğimiz bir ağa dönüştü.

Agrona gerçekten de layık bir varis olduğunu kanıtladı ve Cinlerin engin bilgi birikimini hızla muazzam işlere dönüştürdü. Parlak zekası, ejderhaların düşmanı olması ve halkını korumak için ne gerekiyorsa yapmaya hazır oluşu, Cinlerin Relictombs’u yaratırken hayal ettikleri şeyin ta kendisiydi.

Hesaplamalarım yüzyıllar boyunca bu gerçek üzerinde tutarlı kalmıştı ancak rakamlar nadiren yalan söylerdi. Zaman geçtikçe öngörü modellerim tek bir gerçek üzerinde daha fazla ısrar etmeye başladı: Büyü bilgisinin geleceğini tek bir varlığa bağlamak sağlam bir strateji değildi. Bu yüzden, Agrona’nın hizmetkarları onlara ulaşamadığında, diğer Cin projeksiyonlarına ev sahipliği yapan fiziksel kalıntıların bilgisini Sylvia Indrath’ın zihnine ekmiştim. Hem Agrona Vritra hem de Kezess Indrath ile olan bağları, onu mükemmel bir tetikleyici yapıyordu.

Cinlerin Kader üzerindeki çalışmaları işte burada bitiyordu: Öngörü ve olasılık. Manipülasyon potansiyelini görmüştük ama ona ulaşmanın yolunu asla bulamamıştık; en azından kendimiz için.

Bu iç hesaplaşmayı bitirdim ve anıların solmasına izin verdim. Bir sonraki konuşmam artık kendi kendime değildi. “Çünkü mesele hiçbir zaman Kader’i manipüle etmek değildi. Şimdi bakınca çok açık görünüyor. Tüm denklemlerim beni senin dikte ettiğin bir cevaba çıkardı. Çünkü Kader sensin. Ve eğer sen bir ses olarak tezahür ediyorsan, o zaman ben de... dünyayı istediğin şekle sokan parmakların mıyım?”

Bu çıkarımımın fazla basite indirgenmiş olduğunu ve asıl noktayı kaçırdığımı hemen anladım. Yine de büyüde vücut bulmuş doğal bir gücün tüm işleyişini anlamanın asıl amacım olmamasıyla teselli buldum. Nelerin yaşanacağına Kader’in kendisi karar vermişti zaten.

Hasatçı’yı aktif hale getirdim.

Taegrin Caelum’dan mana fışkırdı. O kadar yoğundu ki çıplak gözle görülebiliyordu; sanki ışık yakalanmış ve somut bir maddeye dönüştürülmüştü. Dalga dalga yayılarak dağların üzerinden süzüldü. İlerledikçe inceldi ve yayılarak somutluğunu kaybetti. Alacryalı büyücülerin bunu tam olarak nasıl hissedeceğini bilmiyordum ama onlara ulaştığında neler olacağını çok iyi biliyordum.

Darbe, Merkezi Hakimiyet’in yerleşim alanlarına bir tsunami dalgası gibi çöktü, düşünce hızıyla hareket ediyordu. İlk şehre ulaştıktan sadece saniyeler sonra bölge sınırlarının ötesine geçmişti. Kenarları yıpranmaya, manayla dokunan büyünün bağlamı çözülmeye başladı. Bu benim işaretimdi.

Kutupları tersine çevirdim ve Hasatçı manayı geri çağırdı.

İşin asıl inanılmaz kısmı buydu. Et, kan ve kemikten oluşan bariyer tabakasını aşmak bir şeydi ama bu kadar fazla manayı yüzlerce mil öteden tek bir noktaya geri çağırmak, tüm bu düzeneğin çalışmasını sağlayan temel mantıktı.

Tüm o mana bir anlığına titreyerek durdu ve ardından bir anda yuvaya dönüş yolculuğu başladı. Dalganın ulaştığı menzil içinde on binlerce büyücü vardı; hepsinin büyü formlarını ve onlar aracılığıyla çevrelerindeki dünyayı hissedebiliyordum. Hasatçı tarafından yansıtılan mana, bulabildiği her türlü arıtılmış manayı —yani o insanların çekirdeklerindeki manayı— bulup topluyordu. Tüm Merkezi Hakimiyet genelinde, mana imzaları birer birer söndü.

Mananın geri dönmeye başlaması uzun sürmedi; denize atılan ve içi balık dolu olarak gemiye geri çekilen bir ağ gibiydi. Toplanma oranını dikkatle izledim ama endişelerim yersiz çıktı; oranlar beklentilerimin tam ortasındaydı. Yine de takip eden saatler boyunca mana geri akarken gözümü bir an bile ayırmadım.

Mana Hasatçı tarafından emilip sistemi tam güce ulaştırırken, toplama ve işleme süreci birkaç gün sürdü. Artık ikinci bir darbenin tüm Alacrya’ya ulaşacağından emindim. Büyücü nüfusuna bakılırsa, fazladan mana bile kalacaktı. Hain Soyu Bozuk Seris’ten ödünç alınan, zamanlaması harika olan mana pilleri dizisini devreye soktum.

İkinci darbe, kıtanın boyuna ve enine yayılmak zorunda olduğu için daha uzun sürdü; sadece Sehz-Clar’ın en uzak kıyılarını es geçti.

Arıtılmış mana Taegrin Caelum’a akmaya başladı. Akımları kontrol ederek, her ihtimale karşı tam güç sağlamak için önce Hasatçı’nın kendisine yönlendirdim. Geri kalanı ise makinelerle dolu odaların, artık tükenmiş eserlerin, mana kristallerinin ve çoktan ölmüş basilisklere ait boynuzların bulunduğu mahzenlerin çok daha aşağısına kanalize edildi. Orada, dağların köklerinde, kimsenin uğramadığı izole bir oda vardı.

Duyularım, yani bilincimin çekirdek kümesi, mana ile birlikte kalenin derinliklerine indi; ta ki varlığımın büyük kısmı o karanlık odanın içine dolana kadar.

Aydınlatma eserleri titreyerek yandı ve yedi metre genişliğinde, yarısı kadar yüksekliğinde altıgen bir odayı gözler önüne serdi. Duvarlar; değerli metaller, fildişi ve büyü katmanlarıyla kaplanmış kömürleşmiş odun karışımıyla işlenmiş taşlardan oluşuyordu. Odanın dışındaki toprağın altına gizlenmiş her bir duvar, altı gizli noktaya ulaşıyordu. Ne mana ne de eter kökenli hiçbir büyü bu odayı dışarıdan tespit edebilir, hiçbir bombardıman buraya nüfuz edebilirdi. Taşın ve toprağın kayması onu çatlatamaz, hiçbir yeraltı yaratığı bu duvarların bir mil yakınına bile yaklaşamazdı. Büyü katmanları o kadar kalın ve karmaşıktı ki, yarısı zamanla bozulsa bile oda güvenliğini korumaya devam ederdi.

Oda, tek bir özellik dışında tamamen boştu.

Odanın matematiksel olarak tam merkezinde, pas rengi metalle işlenmiş karmaşık rün desenleriyle çevrili, yerden tavana kadar yükselen, parlak mavi bir sıvıdan oluşan donmuş bir şelale duruyordu. Parlak mavi akışkanın içinde bir silüet yüzüyordu.

Duvarlar, zemin ve tavan boyunca uzanan rünler, mana ile doldukça parlamaya başladı. Şelalenin etrafındaki sembol halkaları en son yananlar oldu; ardından parlak beyaz mana zerreleri silindirin tepesinden ve altından içeri süzülmeye başladı, mavi sıvıyı neredeyse beyaza boyadı.

Silüet manayı emdi ve dışarıya ışık saçmaya başladı; şelalenin o ışıl ışıl ortamında bile göz alıcıydı.

Bir gün geçti. İki gün. Mananın akmaya devam etmesini sağladım ve girişi denetledim ama işleyişimin büyük kısmı o odanın içindeydi. Eğer hala bir vücudum olsaydı, nefesimi tutmuş bekliyor olurdum.

Haftalardır kalede yapayalnızdım. Bu tecrit halinin sona ermesi için can atıyordum.

Donmuş şelalenin içindeki figür seğirdi. Duyularımı ona doğru iyice odaklayarak daha yakından izlemeye koyuldum. Sonra...

Sıvı, bir perde gibi iki yana açılmaya başladı. Havada süzülen figür, onlarca yıldır kıpırdamamış eklemlerini esnetip kaslarını gererek yavaşça açıldı. Islak saç tutamları, keskin hatlı ve güzel bir yüze yapışmış; pürüzsüz teni soğuk ışığın altında parlıyordu. Geyik boynuzlarını andıran görkemli boynuzlarından süzülen mavi sıvı, taşa çarpıp sayısız oluktan akıyor ve iki yanda asılı duran su tabakalarına geri dönüyordu.

Çıplak ayaklar yavaşça soğuk taşın üzerine indi. Islak ayak sesleri sessizliği bozdu. Mana, bu zarif bedenin etrafında yoğunlaştı ve omuzlarından aşağı, uyluklarına kadar uzanan ipeksi siyah bir cübbe döküldü. Uzun süredir kullanılmamış eller, ağır hareketlerle altın bir kordonu kavrayıp cübbeyi bağladı. Figür gerindi ve boynunu çıtlattı; bu mekanda rahatsız edici şekilde yankılanan sert bir ses duyuldu.

Kendimi dizginleyerek bana seslenmesini bekledim.

Ulu egemenim, odanın içinde gelişigüzel adımlarla duvara doğru yürüdü. Elinin tek bir hareketiyle duvar, üzerindeki katman katman rünlere ve büyülere zarar vermeden dikkatlice açıldı. İçeri adımını atınca duvar tekrar kapandı. Mavi sıvının ikiz perdeleri şakırdayarak birbirine kavuştu, donmuş şelale eski halini aldı ve aydınlatma eserleri karardı.

Uzun, dar ve ıssız bir tünelde ilerlerken adımları temkinliydi. Ben de duvarlara, zemine ve tavana işlenmiş aydınlatma eserleri ile sabitleme büyüleri aracılığıyla yansıttığım duyularımla onu takip ettim.

Tünelin sonunda, boynuzlarının duvarlara sürtünmeden geçebileceği kadar geniş, dar ve boş bir baca açılıyordu. Baca, tepesindeki masif taş tavanla son bulmadan önce sadece birkaç metre yukarı uzanıyordu.

Acelesi yoktu, yukarıya doğru süzülmeye başladı. O yükseldikçe, üzerindeki sert taş eriyor, etrafından aşağı akıyor ve geçtiği yerleri dolduracak şekilde altında tekrar katılaşıyordu. Yol epey uzundu ama o vaktini harcamaktan çekinmiyordu.

Heyecandan muhafaza kutumu yerinden sarsacak gibiydim. Ne yaptığının farkındaydım; iflah olmaz bir muziplikle beni kışkırtıyordu ama oyununa uydum. Bekledim. Takip ettim. İzledim.

Nihayetinde karanlık yerini ışığa, çıplak kayalar ise işlenmiş taş ve çeliğe bıraktı. Sadelikten ödün verilmemiş küçük bir odaya yükseldi. Duraksadı, sanki bir şey arıyormuş gibi duvarları süzdü.

Sabrım tükendi. Gizli bir kapı yana kayarak muhafaza kutumun bulunduğu odaya açıldı. Kristalim parlak bir ışık saçtı, yörüngedeki halkalarım hızla dönmeye başladı.

"Ah, oradaymışsın Ji-ae. Beni neden kalenin derinliklerinde tek başıma uyanmaya terk ettiğini merak ediyordum da—"

Kristal matrisler aracılığıyla sesimi yansıtarak, "Komik değilsin, hiçbir zaman da olmadın," diye azarladım onu.

Kendinden emin bir tavırla sırıtırken, "Korkarım bu konuda seninle kesinlikle aynı fikirde değilim," dedi.

İç çeker gibi bir ses çıkardım. "Merhaba, Agrona."

Gülümsemesi dondu ve kendisinden beklenmeyecek bir şekilde içini çekti. Odama girip halkalarımın döndüğü yerin hemen gerisinde duvara yaslandı. Aramızda gergin bir sessizlik uzayıp gitti. Sonunda bakışlarını bana çevirdiğinde, gözleri tehlikeli birer çizgi halini alacak kadar kısıldı.

"Bana her şeyi anlat."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.