O adımı atmadan hemen önce, Arthur’un zihniyle benimki arasındaki kapakları sertçe kapattım. Nehrin beni kendine çekişini açıklayamazdım; üstelik düşüncelerimiz hala birbirine bağlıyken bu akıntıya girersem, bunun ona ne yapacağından korkuyordum. O yaratıkla boğuşurken, zihnini bir anda anlamlandırılamaz verilerle istila etmek sonu olabilirdi. Nasıl ki Kralın Hamlesi yeteneğinin etkisi altındayken bağımızı koruyamıyorsam, nehrin bu çekiminin de onu tamamen bozguna uğratacağını düşündüm.
Zihinsel savunmalarımı örmüş olmama rağmen, beni hızla akan akıntının içinde dizlerime kadar gömülmüş görünce irkildiğini hissettim. Bilincim şimdiden benden uzaklaşmaya, akıntıya kapılmaya başlamıştı. Alınıp götürülmüyor ya da başka bir şeye dönüşmek üzere koparılmıyordu; daha çok… genişliyordu. Ben zamanın çocuğuydum. Zaman içindeki deneyimlerim doğrusal olmamıştı ve bu içgörü çekirdeğimin yüzeyine kazınmıştı.
Eterik sular bacaklarımı çekiştiriyor, ayaklarım balçığın içinde kayıyordu ama bedenim hala yere sağlam basıyordu. Gezintiye çıkan zihnimdi; sadece zaman nehrinin aşağısına değil, yukarısına doğru da süzülüyordu.
Akıntılara kapılma dürtüsüne direndim, nehrin benden beslendiği gibi ben de ondan beslenmeye başladım. Kullanmadan önce onu anlamam gerekiyordu. Ama vakit yoktu!
Bu ironiye neredeyse gülecektim ki anlık bir görüntü belirdi: Arthur sırtüstü yere serilmişti, saldırganı yüzüne sert sözler soluyordu. “Yaşam. Nefret edilen, iğrenç yaşam. Seni bitirmeli. Seni… boşaltmalı.” Yaratığın sıska gövdesinden iki ince kol fırladı, uzun parmaklı eller Arthur’un boğazına uzandı.
Anlamayı boş verip suyu pençeledim. Gücüm benden dışarı fışkırdı ve zaman sarsılarak durdu. Ancak nehrin çekimi, hareketine karşı duran doğal olmayan bir baraj gibi üzerime baskı yapıyordu. Arthur zar zor yoldan çekilebildi ve sonra aniden eter üzerindeki hakimiyetim benden koparılıp alındı.
Kendimi gördüm; hayatımı, seçimlerimi… Doğumu ve yeniden doğuşu, zaferi ve yenilgiyi; her daim annem, babam ve büyükbabamın hayaletleri tarafından gölgelenen ama aynı ölçüde bağımla—aynı anda hem kardeş hem baba, hem dost hem müttefik, hem usta hem hizmetkar olan o bağla—desteklenen bir hayat. Varlığımın kıvrımlı köklerinin nehir boyunca yukarı ve aşağı yayıldığını hissederken, Arthur’un köklerinin de benimkilerle ne kadar kopmaz bir şekilde iç içe geçtiğini fark ettim. Biz gerçekten de birbirimize mühürlüydük, hatta simbiyotiktik; birimiz diğeri olmadan var olamazdık, tek bir altın ipliğin üzerinde dengelenmiş yaşayan bir paradokstuk.
Onu düşünmek, beni şimdiki zamana geri bağlayan bir halat gibiydi.
Claire, eterik görüntünün önünde tek başına duruyordu. Arthur saldırmaya hazırlanıyordu. Bak! diye düşündüm. Ve sonra, bir giyotin kadar ani bir şekilde her şey bitti.
Diğerleri konuşmaya başladı; düşüncelerimin gerekli olduğunu hissettiğim yerlerde onlara katılsam da bilincimin çoğu nehrin içine yayılmış durumdaydı.
Suları—tam olarak su da sayılmazdı—belime kadar beni sarmalamıştı. Ne kadar hızlı akarsa aksın yüzeyi cam gibi pürüzsüzdü; sadece vücudumun geçişini engellemesiyle oluşan ince dalgalanmalar bu düzeni bozuyordu. O dalgalanmalarda, varlığımın zaman nehrini bozuşunun metaforunu gördüm; ona nasıl uzandığımı, üzerinden ve içinden nasıl geçtiğimi, onun bir parçası olmak için kendimi nasıl değiştirdiğimi…
Pürüzsüz suyun yansımasında kendimi gördüm. Yüzeyin çok derinlerindeydim, kollarım çırpınıyordu, akıntı beni uzaklara sürüklüyordu…
‘Ne görüyorsun?’ diye sordu Arthur’un sesi zihnimde.
Nehir sana nasıl hissettiriyor, Arthur?
‘Tehlike. Boşluğun kendisinden bile daha fazla boşluk gibi hissettiriyor.’
Çünkü bu zaman. Sadece tek yöne akar. En azından çoğu kişi için. Ama benim için…
Arthur…
“Her şeyi görebiliyorum.”
Sözlerim aramızda fiziksel bir bariyer gibi yükseldi; şimdiki benlik duygum incelirken, gözlerim önümdeki boğulan, çırpınan yansımama odaklandı. Arthur cevap verdiyse de duymadım.
Neredeyse istem dışı bir şekilde aşağı uzandım, yansımamın elini tuttum ve kendimi nehrin dışına çektim. Bu yansıma suyun yüzeyinde oturdu, öksürüp boğulur gibi oldu.
“Nefes al. Kalbini sakinleştir. Kontrolü ele al.” Sözler bana bir yankı, bir anı gibi geri döndü ve ben de onları suya uzanırken takındığım o mesafeli tavırla söyledim. “Eğer izin verirsen bu güç seni bütün halde yutar. Kontrolü ele al.”
“Sylv. Sylvie!”
Varay ve Regis ile birlikte, bakınca bende baş dönmesi yaratan o… boş, tamamlanmamış alana sırtımızı dönüp oturduğumuz yerden başımı kaldırdım.
Arthur kıyıda durmuş, garip ve pürüzsüz nehrin içinde midesine kadar gömülmüş olan Sylvie’ye bağırıyordu.
“Endişelenme, o… iyi,” dedi Regis ben ayağa kalkmaya yeltenirken. Sözleri beni olduğum yere mıhladı.
Emin olamayarak Arthur’u izledim ama bağırmayı kesmişti. Başını sallıyor gibiydi ve kıyıdan bir adım geri çekildi.
“Anladığım kadarıyla epey ağır bir meseleyle uğraşıyor.” Regis’in sözleri üzerine kaşlarım kalktı, o da devam etti. “Bağımızdan kendini büyük ölçüde soyutluyor ama bazen gidip geliyor. Karışık bir durum doğrusu. Ama acı çekiyor ya da tehlikede gibi görünmüyor; Arthur’a odaklanmasını söyledi, bu yüzden…” Kurda benzeyen omuzlarını silkip indirdi. “Neyse, biz kendi işimize baksak iyi olur.”
“Elbette,” dedim siyah kuma geri çökerken ve Varay’a baktım. Gözleri kapalıydı ama göz kapaklarının altında sürekli hareket ediyordu; o sarsılmaz yüz hatları, ciddi bir konsantrasyonun getirdiği bir ifadeyle kasılmıştı. “Özür dilerim Varay. Ne diyordun?”
Karanlık gözlerinden biri beni süzmek için açıldı. “Mana ve eterin çarpıştığı yeri hissedip hissedemediğini soruyordum.”
Boğazımı temizledim ve pullu bir yumruk gibi beni saran zırhın içinde rahat etmeye çalışarak dikleştim. “Sayılır. Akışı senin kadar net hissedemiyorum ama bir şekilde… gözümün önüne getirebiliyorum.”
“Açıkla,” dedi, gözlerini tekrar kapatırken; ondan ağır bir baskı yayılıyordu.
Kelimeleri toparlamaya çalışırken hafifçe başımı salladım ama tabii ki beni göremiyordu. “Cecilia’nın şöyle bir yeteneği vardı… hem atmosferdeki hem de bir büyüye dönüşmüş olan manayı, her bir parçacığına kadar görebiliyordu. Ben yapamam,” diye ekledim hemen, yanlış bir izlenim bırakmak istemeyerek, “ama bazen gözlerimi kapatıp manayı gerçekten hissettiğimde, sanki… yapabiliyormuşum gibi hayal edebiliyorum.”
Varay’ın çatılan kaşlarının arasında ince bir çizgi belirdi. “Tıpkı Arthur gibi mi? İlginç. Ama bu Miras olmasından kaynaklanan bir durumdu, Bütünleşme yoluyla kazandığı bir şey değil, öyle mi?”
“Doğru.” Düşünceli bir tavırla dudağımı ısırdım. “Acaba… ama sen küçük mana öbeklerinin elementel türlerini ayırt edebilecek kadar hassassın, değil mi? Ne kadar ince hissedebiliyorsun? Belki tekil parçacıkları?”
Hemen cevap vermedi. Ondan yayılan baskının arttığını hissettim; sorumu cevaplamak için duyularını dışarı uzatıp odaklandığını biliyordum. “Buradaki mananın tamamı arındırılmış, büyünün içinde tutuluyor. Atmosferik, elementel mana yok.”
Kaşlarımı çattım. Ama bu kesinlikle…
Kendi duyularımı manaya çevirdim. Beyaz çekirdekli bir büyücü olarak, kendi bedenimin içine hapsedildiğim o uzun süreden öncesine göre çok daha hassastım; ama Cecilia’nın seviyesinden çok uzaktım. Bu yerdeki mana, sanki sürekli aktif olarak yönlendirilen bir büyüymüş gibi şekillenmişti ve hareket halindeydi. Yine de daha önce hiç atmosferik mananın olmadığı bir yerde bulunmamıştım ve tüm atmosferik mana doğası gereği elementeldi.
“Bunu daha önce nasıl fark etmedim?” Yüksek sesle konuşmuş olsam da bu soruyu daha çok kendime soruyordum. Gözlerim, kıyı boyunca dikkatle nöbet tutan Regis’e kaydı. “Yadigarlar Tapınağı’nda elementel mana olmaması normal mi?”
Parlak gözleri eğlenircesine ışıldadı. “Burada normal diye bir şey yok. Tabii ‘burası’ gerçekten Yadigarlar Tapınağı ise… Ben pek emin değilim.”
“Ama eğer tapınağın içinde değilsek, bu, büyünün kadim büyücülerin bir eseri olmadığı anlamına gelir… ve yine de burada atmosferik mana olmadığına göre bu doğal bir fenomen de olamaz. O halde bu büyüyü kim yapıyor?”
Varay’ın sorusunu düşünürken bakışlarım kucağıma düştü ama ne Cecilia’nın içgörüleri ne de Agrona ile geçirdiğim zamana dair anılarım bir cevap bulmama yardımcı olabildi.
Bir an sonra sudan fırlayan bir şey bakışlarımı denize çevirdi. Sylvie ile Arthur arasında bir şekil oluştu; Claire’in dış formu plajda parlayıp devasa, pençeli ellerinde kılıcıyla belirdiğinde Arthur hemen kendini geriye attı. İlkine çok benzeyen yeni oluşmuş yaratık, yaklaşan dış forma dönmeden önce bir an için Sylvie’ye baktı.
Claire, görüntünün odağını kendisine çevirmesi için bir an bekledi. Yaratığın dikkati tamamen Claire’e odaklandığı saniyelerde gücü, imkansız derecede güçlüden saptanamaz seviyeye kadar çılgınca dalgalandı. Yaratık dış forma doğru hamle yaptı. Devasa kılıç karanlıkta turuncu bir iz bıraktı ve sonra o şey yok oldu; daha sudan çıkmayı bile başaramamıştı.
Claire ve Arthur bir şeyler tartışmak için bir araya geldiler. Sylvie yerinden kıpırdamamıştı bile; yaratığın belirdiğini fark edip etmediğinden emin değildim. Bairon, benim için hayal kırıklığının fiziksel bir tezahürü gibi hissettiren yıldırımlara bürünmüş halde, kıyı boyunca diğerlerine doğru uçuyordu.
Ama hepsinin ötesinde, sağ tarafımdaki o tanımlanamaz duvarın tam kıyısında, onu tekrar gördüm.
Işıksız bir arka plana karşı karanlık bir silüet gibi kıpırdayan bir hareket. İnsansı bir şekil. Daha önce de gördüğümü sanmıştım ama tekrar baktığımda gitmişti ve benden başka kimse görmemişti.
Ancak bu sefer, baktıkça şekil daha da belirginleşti.
“Benim… biraz bacaklarımı açmam lazım,” dedim huzursuzca.
Varay sadece burnundan bir nefes vererek karşılık verdi ama Regis ayağa kalkıp yanıma geldi. Ona sorun olmadığını söylemek için ağzımı açtım ama muhtemelen beni dinlemeyeceğini ve onun yanımda olmasının beni daha rahat hissettireceğini o an fark ettim.
“Nedir?” diye sordu, sesi alçak bir hırıltı gibiydi. “Bir şey görüyorsun, değil mi?”
Başımı salladım. Arthur ve Bairon’un konuştuğu yerin yanından geçip kıyı boyunca yürürken ayaklarım kuma gömülüyordu. Arthur’un gözleri beni takip etti, kaşları hafifçe kalktı; bir şey söylememi beklediğini ama kendini tuttuğunu anlayabiliyordum.
“Uzağa gitmeyeceğim,” diyerek onu rahatlattım.
Dudaklarını birbirine bastırarak mahcup bir gülümseme yerleştirdi yüzüne ve ensesini kaşıdı.
Kısık sesle güldüm. "Neler düşündüğünü anlamak için zihninin içinde olmama gerek yok."
Regis eğlenmiş bir tavırla burnundan soludu. "Komik, çünkü ben onun zihninin içindeyim ama şu prensesi çoğu zaman zerre anlamıyorum."
Onların yanından geçip gittikçe, o gölgeye benzer silüetin ayrıntıları netleşmeye başladı. Onun, daha doğrusu kadının; üzerinde süslü, dökümlü bir cübbe olan, mavi ya da belki de mor tenli, uzun boylu biri olduğunu fark ettim. Gözlerimi kırpıştırıp ovuşturdum. Yerden yaklaşık on beş santim kadar yukarıda süzülüyordu. Ancak ben bunu fark eder etmez, o da durumu anlamış gibi oldu ve sureti suyun altındaki gölgeler gibi dalgalandı. Artık yere basıyordu.
"Hâlâ onu görmüyor musun?" diye sordum, gözlerimi kadından bir an bile ayırmadan. Bakmadığım bir anda yok olup gitmesinden korkuyordum.
"Onu mu?" diye karşılık verdi Regis, etrafına bakınarak.
"Görüş alanının tam sınırında," diye cevap verdim ama başım dönünce kelimeler boğazıma dizildi. Bakışlarımı biraz fazla sağa kaydırmış, o uçsuz bucaksız hiçlik duvarını görüş alanıma çok fazla sokmuştum.
"Eee, kesin olarak kafayı yediğine, tırlattığına, devreleri yaktığına ya da kayışı kopardığına emin miyiz?"
"Anladım ben seni," diyerek laf kalabalığını kestim. "Ama... sanmıyorum."
Kendine daha çok güvenmelisin, diye bir ses yankılandı zihnimde; mesafeli ve kadınsı bir sesti bu. Kadının durduğu yerden yaklaşık on metre kadar uzakta bir anda zınk diye durdum. "O sen miydin?"
"Evet, kesinlikle keçileri kaçırıyor," diye mırıldandı Regis yanımda.
"Evet, eğer benimle konuşuyorsan." Kadın başını hafifçe yana eğdi. O an yüzünün her yerinde ve ellerinin tersinde rün dövmeleri olduğunu fark ettim. "Senin bile beni görebilmeni beklemiyordum. Açık bir hesap hatası. Aramızdaki o tuhaf bağla bir ilgisi olmalı."
Bağ mı? Geriye dönüp düşündüm ve sonra, Sesin... Seni tanıyorum. Sen... Ji-ae’sin. Fiziksel bedenini yukarıdan aşağıya süzdüm ve bir şeyi daha fark ettim. Hiç de fiziksel değildi. Gördüğüm şey, Kadim Mahzenlere ya da her neresiyse buraya yansıtılmış bir tür projeksiyondu. Bunu zihnimden geçirdim.
"Her iki konuda da haklısın," diye cevap verdi. "Hepinizi gözlemlemek için buradayım. Buradan ayrılmanız gibi düşük bir ihtimal gerçekleşirse, elbette Yüce Egemen Agrona'yı bilgilendirmem gerekecek. Ama hepiniz, tıpkı burası gibi oldukça büyüleyicisiniz. Burayla nasıl bir etkileşime gireceğinizi gerçekten merak ediyorum."
Aşağıya, soluma baktığımda Regis’in parlak gözlerle bana baktığını gördüm. Kurda benzeyen kaşları yukarı kalktı, ben de aynı hareketi yaptım. Gözleri benimkilerden göğüs kemiğime, çekirdeğime kaydı. Kararsızca kaşlarımı çattım. Başını hafifçe yana eğdi. Dudağımı ısırıp onay verdim. Büyük, gölge kurt maddesizleşip şeffaf bir hal aldı, sonra formunu kaybederek yoğunlaştı ve daha önce bana Arthur’un zırhını getirdiğinde yaptığı gibi vücuduma süzüldü.
Çekirdeğime girişiyle ürperdim; içimdeki bir şeyler, bedenimi başka bir varlıkla paylaşma fikrine isyan etti. Ancak aynı zamanda vücuduma yayılan belirgin bir güç akışı oldu. Bu güç, tenime sımsıcak oturan zırhı ısıtıyor, bu yabancı diyarda kendimi güvende hissettirmemi sağlıyordu.
B-burası hakkında neler öğrendin? diye sordum Ji-ae’ye bir an sonra, midemdeki o bulanma hissini üzerimden atarak. Aklıma gelen ilk soru bu değildi ama Agrona’ya ne kadar sadık olduğunu görmüştüm. Onu bizim tarafımıza çekebilecek hiçbir sözümün olacağını sanmıyordum.
"Bunu, ağzımdan yanlışlıkla kaçacak bir bilginin size kaçış yolunu göstereceğini sandığın için mi soruyorsun?" diye cevap verdi Ji-ae, sesi düz ve ruhsuzdu.
"Oha, onu duyabiliyorum," diye yankılandı Regis’in sesi; zihinsel sesi, dışarıdaki sesine göre daha boğuk ve biraz daha derindi. "Demek o meşhur Ji-ae sensin ha? Ansiklopedi teyze."
Kadın başını hafifçe yana eğdi. "Büyüleyici. Sen, Regis olarak bilinen bilinçli varlıksın; aklorit, çok sayıda güçlü büyücüden gelen yoğunlaşmış mana, Arthur Leywin'in iradesi ve bizzat Kadim Mahzenler'den doğmuş bir cansın. Bildiğim kadarıyla hiçbirimiz esir büyüsünün böyle bir evrim geçireceğini öngörmemişti. Asuralar bilinçli silahlar ve yeni yaşam formları yaratmalarıyla tanınırlar ama sen... özellikle de Arthur Leywin'e bağlı olma şeklin, aynı zamanda hem onun bir parçası hem de kendi başına bilinçli bir yaşam formu olman gerçekten olağanüstü."
Onu dinlerken sinirden çenem kasıldı. Sahip olduğu bilgi miktarı beni hem şaşırtmış hem de rahatsız etmişti.
"Gerçekten Olağanüstü, anılarımı yazarsam kitabımın adı bu olacak," diye lafı yapıştırdı Regis; duyguları içime akıyordu. Benim gerginliğimi paylaşmıyor gibiydi.
"Aynı zamanda eğlencelisin de," diye cevap verdi Ji-ae, ama sesinde en ufak bir mizah kırıntısı yoktu. "Bu zorlama ve çocuksu mizahını, aslında bir başkasının elinde bir silahtan öteye gidemeyeceğin gerçeğinden duyduğun korkuya karşı bir kalkan olarak kullandığını tahmin ediyorum."
Regis’in enseleri, sanki saldırmaya hazırmış gibi dikleşti. "Beni tanımıyorsun."
Kadının yüz hatları keskin ve sertti, dumanlı mavi teni ince ve düz bir çizgi halindeki dudaklarında koyulaştı. "Belki henüz değil, ama tanımaya başlıyorum. Sizin tabirinizle 'ansiklopedi teyze'yim, değil mi?"
Regis gayet insani bir sesle hıhladı. "Bak ne diyeceğim hanımefendi. Eğer burada durup bizi zihninde soyup soğana çevireceksen, bu ayrıcalığın bedelini ödemen gerekecek."
Birden kendimi huzursuz hissettim. Yerimde duramadığımı ve ifademi kontrol altında tutmakta tamamen başarısız olduğumu biliyordum ama djinn projeksiyonunun ne hissettiğimi anlamak için yüz hatlarımı okumaya pek de ihtiyacı olmadığını seziyordum.
"Leydi Eralith?"
Yerimden sıçradım, arkamı döndüğümde Bairon’un birkaç adım ötede durduğunu görünce nefesim kesildi. Elimi göğsüme götürüp güm güm atan kalbimin üzerine bastırdım ve mahcup bir kahkaha attım.
Ellerini avuç içleri dışarı bakacak şekilde havaya kaldırdı; hem mahcup hem de endişeli görünüyordu. "Bağışlayın. Bir süredir burada hareketsiz duruyorsunuz, iyi olduğunuzdan emin olmak istedim." Gözleri yanımdan geçip Ji-ae’nin durduğu yere kaydı ama onu gerçekten gördüğüne dair hiçbir belirti vermedi.
"Sadece... bazı şeyleri çözmeye çalışıyorum," dedim tereddütle.
Başını salladı. "Görünüşe göre Claire bizi korurken bizi buradan çıkarmak sana, Varay’a ve Arthur’a kalacak." Elmacık kemiğinin üzerindeki bir kas seğirdi. "Sizi yalnız bırakayım."
Topuklarının üzerinde döndü ve ben bir şey söyleyemeden yerden havalanıp uçarak uzaklaştı, kıyı şeridindeki devriyesine geri döndü.
"Kendi rolünü göremiyor," dedi Ji-ae zihnimde. "Algısı, kendi yolculuğunun kapsamını anlayamayacak kadar dar."
Bu düşünceyi açmasını bekledim ama o sadece bana bakmakla yetindi.
Regis'ten gelen endişeli bir sarsıntı içimi ürpertti. "Sylvie..."
Ona doğru dönmek üzereydim ki zihinsel bir şok dalgası beni çarptı. Ellerimin ve dizlerimin üzerine çöktüm, nefes nefese kaldım. Suya bu kadar yakın olduğumu hatırlamıyordum ama birden dalgalar bileklerime kadar yükseldi. Kendimi Telmore Şehri’nde buldum; Arthur’un beni Cadell ve Nico’dan korumak için kendini feda edişini izliyordum. Hayır, Xyrus’taydım; Lucas Wykes beni saçımdan sürüklüyordu. Elshire Ormanı’ndaydım; düşmanı tek başıma durdurabileceğimi sandığım için mevzimi terk ediyordum. Eidelholm’daydım; yukarıda Nico’ya bakıyor, kaçamayacağımı fark ediyordum...
Sakin ol, sadece nefes al... Sylvie’nin sesi zihnimde bir gümüş çan kadar berrak ve temiz tınladı.
Etrafıma bakındım. "Neredeyiz... biz?"
Arthur, Sylvie, Regis ve ben bir dağ zirvesinde duruyorduk. Aşağıda Sur’u tanıdım... ya da ondan geriye kalanları.
Epheotus’tan kopan devasa bir parça doğrudan oraya çarpmış, o devasa taş duvarı moloz yığınına çevirmişti. Ama sadece Sur değildi. Arkamı dönüp dünyaya baktığımda gördüğüm tek şey duman ve yıkımdı. Çok uzaklardaki batıda Xyrus gökyüzünden düşmüştü. Vahşi Doğa dumanı tüten siyah bir deliğe dönüşmüştü. Elenoir’ın dört bir yanından fışkıran o küçük koruluklar ateş ve enkaz altında silinip gitmişti. Baktığım her yerde, gökten düşen devasa adalar yerde kraterler açmıştı. Büyük Dağlar’ın bir kısmı bile çökmüştü.
"Bu...?" Boğazım düğümlendi, söylemeye çalıştığım şeyi bitiremedim.
"Hayır," diye cevap verdi Sylvie. Sesinin arkasında, duyma sınırında ya da belki de zihnimin derinliklerinde ikinci bir ses yankılandı. "Bu henüz gerçekleşmedi. Şu an cüceler, anka kuşları ve ekzoform pilotları bunun gerçekleşmesini engellemek için çalışıyorlar. Her ırktan asura, yaranın daha da genişlemesini önlemek için çaresizce kıyılarına tutunuyor."
Duraksadı ve bitkin bir iç çekti. "Ama gelecek bu. Ya da olası geleceklerden biri, hatta en muhtemel olanı. Eğer kaçamazsak başımıza gelecek olan bu. Eğer o yarayı kapatamazsak..." Sesi kısıldı ve oraya doğru döndü. Hepimiz onu takip ettik.
Gökyüzündeki o devasa yırtıktan artık kara parçaları yağmıyordu. Biz izlerken o... küçüldü.
"Kapanıyor," diye mırıldandım.
Arthur elimi tuttu. "Epheotus gitti. Şimdi sadece..."
Aniden o yara, tüm gökyüzünü kaplayan o devasa yarık, Vahşi Doğa’nın üzerinde parlak bir ametist göz gibi asılı duran tek bir küçük çatlağa dönüştü.
Sonra...
Bir patlama. Vahşi Doğa üzerinden yuvarlanan ve ardından güneyimizdeki Büyük Dağlar'a çarpan bir esir novası.
Dağ silsilesi dışarıya doğru patladı, parçalar cüce eteklerine yayıldı.
Nova genişlemeye devam etti, geçtiği her yeri sildi süpürdü. Dünyayı geçtiği her noktada parçaladı. Her şeyi yok etti.
Mor bir ışık duvarı geri kalan her şeyi silip götürdü. Tekrar Kadim Mahzenler'e dönmüştük; kumsalda yan yana durmuş, okyanusa değil, o akıl almaz hiçliğe bakıyorduk. Rengim soldu, bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama...
"Perde!" Kelimeler ağzımdan döküldü, aktığını fark etmediğim gözyaşları içinde boğularak. "Ama nasıl...?"
Arthur solumda, Sylvie sağımdaydı. Regis Arthur’un diğer yanındaydı, Claire de onun yanındaydı. Varay ise Sylvie’nin yanında duruyordu. Arthur ve Sylvie iki yanından ellerimi tuttular ve hepimiz bir hat halinde el ele tutuştuk.
"Bu da gelecek, değil mi?" diye sordu Arthur, bakışlarını benim üzerimden Sylvie’ye çevirerek.
Midem bulandı. "Bu... gerçek değil mi?"
Hüzünle gülümsedi ve başını iki yana salladı. “Ama olabilir mi? Tam olarak—”
Birinin beni suyun kenarından geriye doğru çekmesiyle nefesim kesildi. Bir yengeç gibi hızla geriye doğru kaçıp sonra yan tarafımın üzerine çöktüm, nefes nefese kalmıştım. Regis içimde titriyordu. Gücünün azaldığını hemen hissetmiştim ama neler olup bittiğini bir türlü anlayamıyordum.
Başımı kaldırıp Varay’ın yüzüne baktım; koyu renk gözleri kocaman açılmıştı, yüzü normalden bile daha solgundu. “Neydi şimdi o, yerin dibine batsın, neler oldu?”
Boğazımdaki düğüm yüzünden sesim boğuk çıksa da dürüstçe, “Emin değilim,” diye itiraf ettim.
Sylvie hâlâ suyun içinde duruyordu ama gözlerini bana dikmişti. Arthur ise yerden kalkıyor, üzerindeki siyah kumları silkeliyordu; sersemlemiş bir hali vardı. Bairon da yanındaydı. Claire sahilin biraz daha aşağısına ilerlemişti; yüz metre kadar ötede, nehirden yeni bir hayalet beliriyordu.
İçimdeki o sıcaklık ve enerji kaynağı olan Regis, şimdi küçük ve karanlık bir formda benden sızdı, yere damlayıp fiziksel bir şekil almadan önce bir su birikintisi gibi yayıldı. Bir yavru köpek boyutuna gelmişti, normalde cayır cayır yanan yelesi şimdi sadece cılız, titrek bir alevden ibaretti. Yorgun bir tavırla, “Bu durumdan hiç de memnun değilim,” diye mırıldandı.
Varay’ın kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. “Ben... bir şey fark ettim.”
Diğerlerinin yanımıza gelmesini bekledik. Sylvie bile kıyıya geldi, gerçi nehirden tereddütle ayrılmıştı ve omuzunun üzerinden sürekli suyun derinliklerine gizli bakışlar fırlatıyordu.
Sylvie zihinlerimizi birbirine bağlayıp bizi o potansiyel geleceklerin içine yansıttığından beri Arthur, Regis, Sylvie ve ben, ortak bir yorgunluğu ve ruh sızısını paylaşıyor gibiydik. Kimse konuşmadı, bunun yerine Varay durumu açıklarken hepimiz kendimize gelmek için bir an bekledik.
“Bir şey, manayı bu büyünün içine aktif olarak işliyor, bunu sürekli ve inanılmaz bir güçle yapıyor. Bu büyü bu mekana yapılmamış, dışarıdan da gelmiyor. Buranın inşa ediliş şeklinin, tasarımının ya da her ne derseniz deyin, onun bir parçası olduğunu da sanmıyorum.” Varay duraksayıp hepimize baktı. “Bu nehirle alakalı. Eterle. Mana eteri gütmüyor, tam tersi oluyor.”
Bairon boğazından gelen derinden bir sesle homurdandı, Arthur’a bir bakış fırlatıp konuştu: “Yani nehirde bize saldırıp duran o şeylerin bir çeşit büyü mü yaptığını söylüyorsun?”
Varay kollarını kavuşturdu, anlatmanın bir yolunu ararken konsantrasyonla kaşlarını çattı. Yardım istercesine gözlerini Sylvie’ye çevirdi.
“Eter yarı bilinçli bir yapıdır. Niyet barındırabildiğini biliyoruz. Kader dediğimiz şeyin kendisi de tam olarak budur; saf büyünün yoğunlaşmış farkındalığı.”
“Ama bu Kader değil,” diyerek araya girdi Arthur. “Bizi kesinlikle fark ediyor ama bu bizim anladığımız anlamda... burada değil. Bence...” Gözlerini benimkilere dikti. “Bence buradan çıksak da çıkmasak da ne istiyorsa onu almaya kararlı.”
Sylvie, kaşlarını Arthur’a doğru kaldırarak devam etti: “Kader, tüm eterin o muazzam formunun sadece bir yönü. Sanırım bu da bir başka yönü. Bedeni.”
Arthur’un ağzı şaşkınlıkla hafifçe açıldı, sonra tekrar kapandı ve tüm yüzü düşünceyle buruştu. “Kaderin savaştığı şey, bu doğal olmayan kısıtlanma. Eter serbest kalmak istiyor; doğal bir şekilde hareket etmek, yayılmak ve durulmak istiyor.”
“Tıpkı bir fincan çayın içinde karıştırılan şeker gibi,” diye ekledi Sylvie. Sesi, bu bağlantıyı az önce kendisinin de yeni kurduğunu hissettiriyordu.
“Belki de bu, bir tür forma odaklanma biçimidir.”
“Kontrolü elde tutma yolu,” diye onayladı Sylvie.
Potansiyel gelecekte gördüklerimizden dolayı hâlâ halsiz ve yarı hasta hissettiğimden, tüm bunları kafamda oturtmaya çalışarak burun kemerimi ovdum.
“Peki, bu bizim ne işimize yarayacak?” diye sordu Bairon. O ve Varay, konuşan her kişiye göre gözlerini sırayla Arthur ve Sylvie arasında gezdiriyordu.
Arthur nehrin sularına bakarak, “Bu nehrin o çekim gücünü açıklıyor,” dedi. Claire, az önce ortaya çıkan son hayaleti hızla alt etmiş, nöbet tuttuğu yerden bize el sallıyordu. “Eterin bedenine karşı koyamıyorum, etrafımızdaki tüm eter üzerindeki çekim o kadar güçlü ki, Varay’ın gördüğü o mana etkileşimini ben göremiyorum bile.”
Elimi Sylvie’nin omzuna koydum. “Ama o perdeyi gördük, çıkış yolunu. O bizim geleceğimizdeydi, yani buradan kurtulabileceğimizi biliyoruz.”
“O sadece bir gelecekti,” diye düzeltti Sylvie, sözlerini Varay ve Bairon’a yönelterek. “Arthur’un bir portal açabildiğini görmüş olmam, bunu nasıl yapacağımı anladığım anlamına gelmiyor.” Yüzünü buruşturdu, sonra bakışlarını benden kaçırıp arkamızdaki o baş döndürücü boşluğa sabitledi. Yüzü hafifçe yeşile döndü ama bakışlarını çekmedi. “Ama şunu biliyorum ki, bunun için... çok fazla eter gerekecek.”
Hepimiz ne demek istediğini anlamıştık: Arthur zaten elindeki gücün büyük bir kısmını tüketmişti.
Üstelik bundan sonra bir de bir tanrıyla dövüşmemiz gerekiyordu.
Hızla akan koyu mor sulara baktım. Neredeyse sonsuz bir güç kaynağıydı. Ama Arthur’un erişemediği bir kaynak.
Birden yüzümün kenarında bir bakışın yakıcılığını hissettim ve Sylvie’ye döndüm. Bana manalı bir bakış atıyordu. Altın rengi gözlerinde bilgi ve zaman parlıyordu. O gözlerin yansımasında, her şeyin sonunu gördüm.
Arthur, Kader hakkında ne demişti?
“Bence buradan çıksak da çıkmasak da ne istiyorsa onu almaya kararlı.”
Senin istediğin bu mu Ji-ae? Bu dünyadaki tüm yaşamın, tüm potansiyel yaşamın sonu mu?
Uzun bir sessizlik oldu, o sırada diğerlerinin ne konuştuğunu takip edemedim. Zihnimdeki ses cevap verdiğinde, tonunda bir kesinlik vardı.
‘Hayır.’
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.