Giderek Büyüyen Felaket

Zaman, parmaklarımın arasından süzülüp giden su misali akıp geçiyordu. Virion’un küçük koruluğundaki ağaçların seyrek gölgesi altında, yosunların üzerine uzanmış gökyüzünü seyrediyordun. Tessia koluma sokulmuş, başını göğsüme yaslamıştı; parmaklarıyla iman tahtamın üzerinde, tam manamın merkezinde hayali çizgiler çiziyordu. Bu dokunuşun kollarımda yarattığı o tatlı ürperti, içimi hoş bir heyecanla dolduruyordu.

“Mananı hissedebiliyorum,” dedi usulca, durmadan hareket eden parmaklarını bir anlığına durdurarak. “Baskısı sanki... ağır bir battaniye gibi.” Gülümsemesini göğsümde hissettim. “Aslında bayağı huzur verici.”

Şaşkınlıkla karışık hafifçe güldüm. “Öyleyse verdiğim tüm emeklere değmiş demektir.”

Şakayla karışık koluma vurdu. “Ciddiyim ben.”

Onu kendime daha çok çekip yanağımı saçlarına yasladım. “Ben de öyleyim...”

Sessizliğin ve huzurun tadını bir iki dakika daha çıkardık, ta ki zihnimde yankılanan bir ses her şeyi bozana dek.

‘Seris’i ve cüce lordlarını Lodenhold’da gelişini beklemeye ikna ettim,’ dedi Sylvie zihinsel bir bağ kurarak. ‘Ama ucu ucuna yetti. Tahminimce on dakika içinde seni bulmak için koruluğa damlarlar.’

İster istemez gerilmiş olmalıyım ki, Tessia geri çekilip dirseğinin üzerinde doğrularak yüzümü incelemeye başladı.

Hemen ardından Regis’in sesi duyuldu. ‘Gideon ve o çatlak dehalardan oluşan ekibi de yolda. Wren Kain burada değilmiş görünüşe göre. Gökyüzündeki o devasa delik oluşur oluşmaz tüyüp gitmiş.’

“İşe dönme vakti mi geldi?” diye sordu Tessia hafifçe dudak bükerek. Başımı onaylarcasına salladım. Zarif bir hareketle ayağa kalkıp giysilerindeki yosun parçalarını silkeledi. Son birkaç haftadır toprakla uğraşan birinin giyeceği o sade kıyafetlerin içinde bile göz kamaştırıcı görünüyordu. Bana tepeden bakarken kaşları kalktı ve dudakları alaycı bir tavırla büküldü. “Sakın bana gitmen gerektiğini söyleyip sonra da bana öyle bakma, Arthur Leywin.”

Yüzümün kızardığını hissettim. Ayağa kalkarken boğazımı temizledim ve ensemle oynadım.

Tessia gülerek elimi tuttu. “Dünyanın bütün gücüne sahipsin ama hâlâ ilk dönemindeki bir okul çocuğu gibi kızarıyorsun.” Elimi çekiştirerek beni merkezdeki ağaca ve dalların arasındaki o küçük eve doğru yönlendirdi.

Yolun yarısına gelmiştik ki Virion göründü. Merdivenlerden inip bize doğru yürümeye başladı. “Bairon mesaj attı, bizi bekliyorlarmış,” diye homurdandı, ıslak ellerini çamur lekesi içindeki pantolonuna silerek. “Yine de siz çifte kumruların baş başa kalacak birkaç dakikası olmasına sevindim. Şimdi Arthur, aşağı inmeden önce söyle bana: Gökyüzünde neler dönüyor böyle?”

Elshire Koruluğu’ndan ayrılıp bizi doğrudan Lodenhold Sarayı’na götürecek olan o uzun ve dolambaçlı merdivenleri inerken, Virion ve Tessia’ya olan biten her şeyi anlattım.

“Kahretsin,” diye mırıldandı Virion dişlerinin arasından. “Açıkçası Seris’in yanılmasını umuyordum. Yani bunca şeyden sonra Agrona hâlâ dışarıda bir yerlerde ve üstelik hayal bile edemeyeceğimiz bir silaha sahip.” Dile getirmese de Virion’un aklından Elenoir’ın ve orayı yok eden asura tekniğinin geçtiğini hissedebiliyordum. “Bunu kullanmak için neden bu kadar beklediğini merak ediyorum.”

“Bunun tam olarak planladığı şey olmadığı izlenimine kapıldım,” diye yanıtladım; bu konu üzerine ben de epey kafa yormuştum. “Bu daha çok bir çaresizlik göstergesi gibi duruyor. Son bir çırpınış.”

Lodenhold’a varana kadar detayları tartışmaya devam ettik. Bairon ve Varay bizi bekliyordu.

Bairon ciddiyetle başını salladı. “Arthur. Herkes anlaşılabilir bir şekilde... söyleyeceklerini duymak için sabırsızlanıyor.”

“Umarım iyi haber beklemiyorlardır,” dedim düz bir sesle.

Varay, o her zamanki ifadesiz yüzünde kocaman bir gülümsemeye eşdeğer olan hafif bir tebessümle karşılık verdi. “Doğal olarak, Dicathen’in Vekilharcı, Mızrak Godspell’in ellerini sallayıp dünyayı kurtarmasını bekliyorlar.”

Kaşlarımı kaldırdım ve iki Mızrak’a yolu göstermeleri için işaret ettim. “Bütünleşme’ye nasıl uyum sağlıyorsun?”

Varay, Taci ile dövüşürken kaybettiği kolunun yerine geçen buzdan protez elini sıktı. İçinden akan manayı, tüm vücuduna nüfuz edişini hissedebiliyordum; bir çekirdeği olmamasına rağmen kanalları ve damarları sürekli devirdaim halindeydi.

“Savaşın tam ortasında bu süreci yaşamadığım için kendimi şanslı saymalı mıyım, emin değilim,” dedi buruk bir tavırla. “Sonraki haftalarda kendimi hiç bu kadar zayıf hissettiğimi sanmıyorum, ama yine de...”

Anladığımı belirtircesine başımı salladım. “Ve şimdi elinde tüm bu yeni güç ve kontrol varken savaş bitti.”

“Gerçekten bitti mi?” diye sordu hemen arkamızdan gelen Virion. “Bu gücü Dicathen’in hizmetinde kullanman için hâlâ bir sebep olabilir, Mızrak Varay.”

Zırhlı birkaç cüce büyücünün koruduğu Lordlar Salonu’nun kapısına vardık. Mica, kuzenleri Hornfels ve Skarn ile birlikte duruyordu. Yaklaştığımızı duyunca, gözlerimin içine bakabilmek için yerden yükseldi. Beni boydan boya süzerek bir gösteriş yaptı, ardından “Ben de şimdiye kadar mor bir tene, boynuzlara ya da kanatlara falan sahip olursun diye bekliyordum, Lord Arthur,” dedi. Sesi soğuk ve mesafeli olsa da, yüzündeki o asık ifade birkaç saniye sonra yerini donuk bir bakışa bıraktı; sonra arkasını dönüp bizden önce salona uçtu.

Onu takip ettim ama salonun köşesini döndüğümde içerinin tamamen dolu olduğunu görünce adımlarım tekledi.

Her zamanki gibi toplantı alanı, sanki sakin bir nehir üzerindeki taşlarmış gibi bir dizi küçük yüzen kayanın üzerinden yürünerek ulaşılan, havada asılı devasa bir kristal plakanın üzerine kurulmuştu. Cüce lordlarının normalde toplandığı masa küçültülmüş, böylece etrafına ikinci bir sıra sandalye sığacak yer açılmıştı.

Belki de ortamdaki gerginlikten ya da sadece benim ruh halimdendi ama devasa jeodun içindeki renkli kristaller her zamanki parlaklıklarıyla ışıldamıyor gibiydi.

Seris çoktan bana doğru harekete geçmişti; ayaklarının altındaki plakalar hafifçe sarsılsa da yüksekliğe aldırış etmeden yüzen yolda ilerliyordu. “Arthur. Sonunda dikkatini çekebildiğimize sevindim.”

“Seris. Durum ne kadar kötü?”

“İdeal olmaktan uzak,” diye yanıtladı başını hafifçe iki yana sallayarak. Jeodun o dünyevi olmayan ışığı altında, saçları ametist renginde parlıyor, bembeyaz teni çevredeki kristal oluşumların renklerini yansıtıyordu. Boynundan aşağısını kapatan siyah bir savaş elbisesi kuşanmıştı. Boynuzları ışıl ışıldı.

“Halk acı çekiyor, başsız kaldılar. Agrona, yarığa saldırmadan hemen önce bir mesaj gönderdi. Yaptığı şeyden korksalar bile, sergilediği bu güç gösterisi birçoklarını yeniden onun davasına çekti.”

Tıklım tıklım dolu salonun arka tarafında, merkezi masanın ve platformun uzağında, Cylrit ve Sylvie havada asılı duruyorlardı. Mica, Bairon ve Varay salonun diğer tarafına geçerken; Chul ve bir anka kadını olan Soleil —Chul’un ölümden döndüğü zaman ona yardım eden şifacılardan biri— platformun en ucunda, oturan Carnelian Earthborn’un arkasında süzülüyorlardı. Masanın başında Mica’nın babası oturuyordu; sağında ise Silvershale’ler —Daglun, Durgar ve Daymor— vardı. Güçlü cüce klanlarının diğer birkaç temsilcisinin yanı sıra Gideon, Emily ve şu an dış formunun içinde olmayan Claire Bladeheart da oradaydı.

Lyra Dreide, Seris’in boşalttığı yerin yanındaki sandalyedeydi. Karşısında, orta yaşlı bir elf kadını olan Saria Triscan muhtemelen Tessia ve Virion için birkaç koltuğu boş tutmuştu.

“Sadece onun peşinden gitmeye niyetli olduğun için geri döndüğünü varsayabiliyorum,” diye devam etti Seris. “Görünen o ki, asıl amacı için ne Epheotus’un ne de bu dünyanın sağlam kalmasına ihtiyacı var. Kendi halkını resmen yakıt gibi yakıyor.”

Derin bir nefes aldı, dikkati bir anlığına kendi içine döndü. Bakışları tekrar bana değdiğinde, daha önce onda gördüğümü hatırlamadığım bir ifadeyle baktı; Agrona’nın güçlerini Kalıntılar’dan uzak tutmak için kendini neredeyse feda ettiği o anlarda bile böyle bakmamıştı. Çok uzun zaman önce, beni Uto’nun elinden kurtardığı o ilk karşılaşmamızdaki durumun tam tersine döndüğünü açıkça hissedebiliyordum. “O deli değil Arthur. Eğer bundan sadece sağ çıkabileceğini değil, aynı zamanda bunun hedeflerine hizmet edeceğini bilmeseydi, asla böyle bir şey...” —elini belli belirsiz yukarıya doğru salladı— “...yapmazdı.”

Seris yerine döndü. Virion ve Tessia’nın yanımdan geçip kendi koltuklarına oturmalarına izin verdim. Ben henüz konuşamadan, arkamdaki açık kapılardan hızla yaklaşan ayak sesleri duyuldu. Hornfels’in eşliğinde gelen Curtis ve Kathyln Glayder’ı görmek için arkama döndüm. Kathyln ona baştan savma bir teşekkür edip içeri süzüldü.

Kristallerin üzerinden süzülerek onlara yol açtım. “Görüyorum ki bütün ekip toplandı,” dedim samimiyetle. Savaştan sonra Glayderlar ile aramda oluşan gerginliğe rağmen, onları gördüğüme yine de sevinmiştim. “Lütfen, yerlerinize geçin. Biz de tam başlamak üzereydik.”

“Arthur,” dedi Kathyln. O her zamanki katı ve tepkisiz duruşunu koruyordu ama gözlerindeki parıltı ve mana imzasındaki titreme, kelimelerin asla anlatamayacağı kadar çok şey söylüyordu.

Curtis kaşlarını çatarak hafifçe eğildi. “Arthur. Görüşmeyeli uzun zaman oldu eski dostum.”

Ancak nezaket gösterilerine ayıracak vaktimiz yoktu, bu yüzden Sapin’in liderleri de yerlerini aldı. Daha fazla vakit kaybetmedim. “Epheotus’u dünyamızdan ayıran bariyer parçalandı. Onların dünyasını barındıran o bükülmüş uzay boşluğu çöküyor. Gökyüzünde gördüğünüz şey işte bu.”

Salonda panik dolu bir gürültü koptu ama parmaklarımı şıklatarak sessiz olmalarını işaret ettim; hepsi birden sustu.

Dicathen’in liderlerine, Mızraklar’a, lordlara, prens ve prenseslere uzun ve sert bir bakış attım. “Şunu netleştireyim. Panik yapacak vaktimiz yok. İçgüdüleriniz şu an bile kendiniz veya halkınız için koparabildiğinizin en iyisini koparmanızı söylüyor olabilir ama şu anki bireysel hedeflerinizin hiçbir hükmü yok. Bu mesele çözülene kadar, sadece bu dünyanın değil Epheotus’un da hayatta kalmasını sağlamak için elimizden gelen her şeyi yaparak birlikte çalışacağız.”

Lordlar Salonu tamamen sessizliğe gömüldü. Saria Triscan’ın çenesi sessizce kasıldı, Mica’nın kaşları hafifçe kalktı ama geri kalanlar sadece pür dikkat beni izliyordu.

“Seris, bunun nasıl yapıldığına dair bize neler anlatabilirsin?”

Bütün gözler ona döndü. Seris’in sert bakışları, devasa jeodun kristal iç kabuğundan süzülüp çok uzaklara daldı. "Agrona’nın sahte bedeni Dicathen’de devrildiğinden beri Taegrin Caelum’a erişim kesildi. Herhangi bir şeyi kesin olarak doğrulamanın yolu yoktu ama üzerinde çalıştığım güçlü bir teorim var."

Bir an duraksadı, birinin sözünü kesip kesmeyeceğini bekledi. Kimseden ses çıkmayınca devam etti. "Taegrin Caelum muazzam büyüklükte ve içinde Agrona dışında kimsenin ulaşamayacağı yerlerle dolu. Yıllar süren araştırmalarım sonucunda, dağın köklerine kadar uzandığına inandığım, merkezden geçen makine yığınları keşfettim. Artık bu yadigarların ve cihazların, Alacrya’daki tüm büyücülerin gücünü çekmek için kullandığı mekanizmanın parçası olduğu aşikar."

"Böylesine imkansız görünen bir büyü eylemini tam olarak nasıl gerçekleştirdiğini anlıyormuş gibi yapmayacağım; ancak kadim cin teknolojilerinin her türlüsünü inceleyip yeniden yaratmak için fazlasıyla vakti olduğunu söyleyebilirim. Bu teknoloji ve büyünün, daha önce kontrolünü ele geçiremediği yarığı vurmak üzere bir silahı güçlendirmek için kullanıldığından şüpheleniyorum."

Tessia, Seris’ten bana bakarak söze girdi. "Hücrelerinde bir tür cin kalıntısı ya da kişiliği barındırıyor. Anladığım kadarıyla Cecilia’nın... onun hatıralarından faydalanarak her türlü şeyi kontrol ediyor."

Soleil, jeot duvarının yakınında süzüldüğü yerden konuştu. "Saldırıyı, kullanılan büyüyü ve enerjiyi hissettim. Panteonların Dünya Yiyen tekniği Elenoir’ı vurduğundaki o vahşeti ve mana bozulmasını taşıyordu."

Virion, Tessia ve Saria’nın, Elenoir’ı yok eden asura tekniğinin adı geçtiğinde gerildiklerini gördüm.

"Görünüşe göre bu silahı, panteonların gizli tekniğine benzer bir ilkeye dayandırmış," diye bitirdi Soleil endişeyle.

"Yani bunu şehirlerimizden birine doğrultursa, bu Sapin veya Darv’ın bir göz kırpması kadar kısa sürede sonu olabilir!" dedi genç Silvershale oğlu. Yüzü kıpkırmızıydı ama gözleri korkuyla fal taşı gibi açılmıştı. "Haftalar önce Alacrya’ya yürümeliydik, size söylemiştik! Sizi uyarmıştık ki—"

Genç lordun sesini bastırarak, "Harekete geçme vakti geldi," dedim. "Sadece aktif olarak Agrona’nın yanında durmayı seçen Alacryalılar bizim düşmanımızdır ama onlardan çok fazla bulacağımızı sanmıyorum. Taegrin Caelum’a doğrudan ve en kısa sürede saldıracağım. Dicathen veya Alacrya’nın toplayabileceği ne kadar güç varsa yanımda istiyorum."

Gideon elini masaya vurarak hemen atıldı. "Canavar Kolordusu emrinde, bu malum. Birkaç düzine birimi daha aktif hale getirmeyi başardık ve pilotları da dış iskeletleri kullanırken kendilerini öldürmeyecek kadar eğitimli."

"Ne kadar da güven verici..." diye mırıldandı Curtis Glayder.

Ardından Seris konuştu. "Caera Denoir şu anda elimizdeki güçleri organize ediyor. Alacrya halkının manasının defalarca sömürülmesi nedeniyle savaş gücümüz kısıtlı olacak. Ayrıca, Taegrin Caelum’a ulaşmak için Basilisk Dişi Dağları’nı yaya olarak aşmaya çalışan dalkavuk mültecilerin varlığından haberdarız ama oraya vardığımızda neyle karşılaşacağımızı kesin olarak söyleyemem. En azından onlar da bu mana dalgalarıyla bizim kadar zayıflamış olacaklardır."

Soleil boğazını temizledi. "Lordum Arthur, hemen söylemediğim için beni bağışlayın ama Mordain, Asclepius’un da yardım etme vaktinin geldiğine karar verdi. Bir saat öncesine kadar, savaşmaya gönüllü olanları topluyor ve Ocak’tan ayrılmaya hazırlanıyordu. Epheotus’un kendisi yardım göndermese bile bu görevde yanınızda anka kuşları olacak."

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Bu harika bir haber, Soleil. Teşekkür ederim."

Mordain için Ocak’ı terk edip açığa çıkmak bir riskti ama yardımını alacağım için memnundum.

Bakışlarımı, konuşmasını umduğum Kathyln’e diktim. Son birkaç yıl bizi birbirimizden uzaklaştırmış olsa da bir zamanlar yakın ve güvenilir bir dostumdu. Onun sembolik desteği bile şu artan baskıyı bir nebze olsun azaltırdı.

Ancak o cevap vermeden önce, etrafımızdaki havayı ve toprağı dolduran manayı sarsan korkunç bir titreme meydana geldi.

Lordlar salonu bir anda iniltilerin, dehşet dolu bağırışların ve acı çığlıkların korosuna dönüştü. Eller başlara ve göğüslere bastırıldı; sarsıntı herkesin çekirdeğinden geçen, kara tahtaya sürtünen tırnaklar gibi bir his bıraktı. Uçan platform aniden sağa yattı ve sandalyeler yüzeyde kaymaya başladı. Masa sarsılarak platformun Gideon’un tarafına çarptı ve bir düzine insanı kenardan aşağı fırlatmakla tehdit etti.

Bir eterik yıldırım parlamasıyla, Tanrı Adımı atarak platformun altına geçtim ve daha fazla yana yatmasını engellemek için aşağıdan tuttum. Saria Triscan önümde kenardan aşağı savruldu, onu havada yakaladım. Aynı zamanda, Mica değişen büyü dalgalarına karşı saldırı yapmaya çalışırken odadaki yerçekiminin yalpaladığını hissettim.

"Dışarı, herkes dışarı!" diye bağırıyordu Carnelian.

Üzerimdeki aceleci adımların ağırlığını ve sarsıntısını hissettim; küçük, mücevher benzeri levhaların yere düşüp aşağıdaki keskin kristal çıkıntıların arasında parçalanma seslerini duydum. Mana yoğunlaştı ve duvarlardan fışkıran sarmaşıklar, bir köprü oluşturacak şekilde örülürken jeodu çatlattı.

"Gidin!" diye bağırdı Virion.

Saria korkuyla bana sarıldı. Bu ifade onu olduğundan daha genç gösteriyordu; birdenbire onu, Alacrya’nın varlığından bile haberdar değilken çok uzun zaman önce ölü bulduğum genç Öncü Alea’ya benzettim.

İçeridekilerin toplu mana imzaları odadan kaçtığı anda tepedeki bir şey yarıldı. Jeodun çatısı çökerken havanın hareketini hissettim.

'Ar—'

Eter etrafımı sardı. Saria’yı eterik yollara çekerek dışarıdaki koridorda, kalabalığın birkaç metre ötesinde belirdim.

'—thur!'

Sylvie hareketimi hissettiğinde başını çevirdi, Hall of Lords’tan koridora toz bulutları yayılırken rahatlamış görünüyordu. Ancak arkasına bakmak yerine gözleri yukarı dikildi.

"Neydi o?" diye sordu Lord Silvershale, sanki orada herhangi birinin cevabı olabilirmiş gibi etrafına bakarak.

Onlarla uğraşmadım, Saria’yı yavaşça yere bıraktım ve bunun yerine Sylvie, Chul, Tessia ve Seris’i yanıma çektim. Seris özellikle kafa karışıklığıyla bana baktı ama sonra Tanrı Adımı tekrar aktifleşti ve beşimiz birden yollardan çekildik. Normalde nereye gittiğimi görmem gerekirdi ama yeni tanrı rünümün de aktif olmasıyla, çevremdeki alan duygumun büyük ölçüde arttığını fark ettim. Bir anda, güneşin kavurduğu kum tepelerinin üzerinde duruyorduk.

"Vritra’nın boynuzları aşkına," diye mırıldandı Seris, eli ağzına gitti.

"Bunun görünüşünden hiç hoşlanmadım," dedi Chul düz bir sesle.

Ağzım açık, zihnim bir anlığına boşalmış halde gökyüzüne baktım.

Yarık kenarlarından yırtılıyor, uzay aşırı kuvvet altındaki et gibi birbirinden ayrılıyordu. Kenarlar genişledikçe kan kırmızısı aurora etrafından iğrenç bir şekilde sızıyordu. Çok geçmeden, orayı zapt eden bükülmüş uzay üzerindeki duyularımı yokladım ama bağlar gitmişti. Yarık genişledikçe çökmüşlerdi.

"Kahretsin," diye mırıldandım. Kelimeler henüz ağzımdan çıkarken mideme bir yumru oturdu.

Bir kara parçası —pembe benekli yapraklarla kaplı, salkım söğüt benzeri ağaçlarla dolu yoğun bir orman— yırtılmış deriden fırlayan kırık bir kemik parçası gibi yarıktan dışarı fırladı.

"Hayır..." diye nefes verdi Sylvie, nabzı hızlanarak.

Epheotus toprağı parçalanmaya başladı ve atmosfere giren bir meteor yağmuru gibi, parlayarak Dicathen’e doğru düşmeye başladı.

Ölçeği kavramak zordu. Yarık artık ufuktan ufuğa uzanarak neredeyse tüm gökyüzüne hükmediyordu. Dev kaya, toprak ve orman parçaları ayrılırken, bazıları Büyük Dağlar’ın çok ötesinde, uzaktaki zerreler gibi düşüyor; diğerleri ise gittikçe büyüyordu.

"Bak!" Tessia elime sarılıp sertçe sıkarak işaret etti. Uzattığı parmağı, etrafımızdaki çöle düşeceği belli olan yedi sekiz parça kırık kara parçasını gösteriyordu.

Yanımda Chul havaya fırlarken yer sarsıldı. En büyük kara parçasına doğru bir çizgi halinde ilerlerken bedeni ateş turuncusuyla parlıyordu. Seris, hızla devasa bir hortuma dönüşen boşluk büyüsünden keskin bir rüzgar yaratmaya başladı. Tessia bir büyü yaptı ve başka bir parçalanmış Epheotus toprağı üzerindeki bitkiler dışarı doğru patlayarak havada süzüldü ve meteorun inişini yavaşlattı. Regis benden ayrıldı, bedeni genişledikçe zonkluyordu, sırtından kanatlar fışkırdı ve ardından devasa, pürüzlü Yıkım formu havaya fırladı; yuvarlanan toprak parçalarından bir diğerini yok etmeye hazırlanırken göğsünde ametist alevleri birikiyordu.

Eterden bir dalgalanma yayıldı ve zaman emekleme hızına yavaşladı. Sylvie’ye baktım —sadece ikimiz ve Regis etkilenmemiştik— ve ona hızlı bir düşünce gönderdim; ardından Tanrı Adımı ve Kralın Hamlesi güçlenmişken eterimi bir bıçağa dönüştürdüm, saldırımı hizaladım ve silahı geniş bir kavisle savurdum.

Dostlarımın hedef almadığı en yakın düşen kara parçalarından mor ışıklar parladı. Bir nefes kadar süre boyunca hiçbir şey olmadı, sonra zaman tekrar tam hıza döndü ve ağaçlarla kaplı yarım düzine küçük ada havada infilak ederek çöle tüm kütlelerinin gücüyle çarpmak yerine aşağı moloz yağdırdı.

Seris’in rüzgarı büyük bir kütleyi yakaladı, yavaşlattı ve parçalara ayırdı. Chul’un turuncu ateşle parlayan çekici, dönerek inen bir taş, toprak ve ağaç kökü yığınına çarparak onu darmadağın etti. Regis, Yıkım aşılanmış nefesiyle bir başkasını yakıp kül etti.

Üç yüz metre ötede, başka bir orman kütlesi çöl kumlarıyla çarpışarak havaya devasa bir altın rengi mil bulutu savurdu.

Daha uzakta, millerce ötede, başka çarpışmalar gördüm. Bir düzine yerde gökyüzüne toz ve enkaz bulutları yükseldi; bu manzara bana bir anlığına, Dünya’da yönettiğim o uzun savaş sırasında uçaklardan atılan bombaları hatırlattı...

Göz ucuyla Seris’in kaşlarını çattığını ve elbisesindeki gizli bir cebe uzandığını fark ettim. Küçük bir parşömen çıkardı; üzerinde, o an yazılmakta olan parlayan harfler belirdi.

“Neler oluyor?” diye sordum, her ne kadar seçebildiğim birkaç kelimeden gerçeği çoktan tahmin etmiş olsam da.

“Taegrin Caelum’dan bir darbe daha.” Seris başını kaldırıp gökyüzündeki yaraya baktı, kızıllık gözlerine yansıyordu. “Caera bu sefer kitlesel kayıplar olduğunu bildiriyor.”

Yüzümü buruşturdum. “Peki ya savaşçı güçlerin?”

İçini çekti, porselen gibi pürüzsüz yüzünden bir suçluluk duygusu geçti. “Çoğu Relictombs’un ilk seviyesinde koruma altında, emir bekliyorlar. Savaşmaya hazır olacaklar.”

“Arthur!”

Tessia’nın, bitkilerden yaptığı paraşütün yavaşça yere indirdiği kara parçasına odaklandığını gördüm. Bir an için, yarattığı sarmaşıkların ve geniş yaprakların hareket ettiğini sandım ama bu sadece bir an sürdü.

God Step kullanarak, çöken yığının on fit ötesinde belirdim; tam o sırada çalılıkların arasından bacaklı, üç başlı bir yılana benzeyen bir mana canavarı fırladı. Yaratığın pençeleri daha kuma değmeden elimdeki kılıcı savurmuştum bile, yine de bir şekilde saldırımdan sıyrılmayı başardı; iki başı vücuduna ivme kazandırmak için sola atılırken, diğeri alçalıp bana doğru saldırdı.

Dönerken çenesinin altını yakalamak için dizimi yukarı kaldırdım; yılan benzeri baş ve uzun boyun sarsıldı. Eter kılıcı boyun boyunca inerek kafayı gövdeden ayırdı ve kafa havada süzülerek düştü. Dişlerinden fışkıran zehirli yeşil bir sıvı kavis çizerek boynuma sıçradı. Acıyla tıslayarak geriye çekildim ve o sırada ileri atılıp baldırıma dişlerini geçiren ikinci başı ıskaladım.

Göz ucuyla ikinci bir canavarın daha atıldığını gördüm ama kalın sarmaşıklar fırlayıp onu yakaladı ve ormanlık alana doğru geri sürükledi.

Kılıcımın bir hamlesiyle dövüştüğüm yaratığın ikinci boynunu da kestim. Üçüncü baştan gelen bir darbeden sıyrılarak döndüm ve onu da canavarın gövdesinden ayırdım. Vahşi bir kedi yemiş de bacakları karnından fırlamış şişkin bir yılanı andıran gövde, yere yığılmadan önce bir an sendeleyerek ileri geri gitti.

Chul, silahını öne sürerek yukarıdan aşağıya indi. Yuvarlak başlık anka ateşiyle parlarken ikinci Epheotus canavarının omurgasını paramparça ederek onu anında öldürdü.

Elimi, derinin asidik tükürük yüzünden eridiği boynuma götürdüm. Bir adım attığımda, yanan zehrin bacağımı içeriden eritme çabasını hissederek aksadım.

Diğerleri sonunda bana yetişti. Tessia dehşet içinde yaralarıma bakıyordu ama geri kalanı beni çok daha kötü durumlarda görmüştü. Eter çoktan yaralara hücum etmiş, zehirle savaşıyor ve hasarlı dokuyu iyileştiriyordu. Ama eğer bu bir başkası olsaydı...

Ufku taradım ve bir hareketlilik fark ettim. Çeyrek mil ötede, benzer bir yılanımsı mana canavarı başka bir çarpışma noktasından dışarı sürünüyordu.

“Bok,” diye mırıldandım.

Kralın Hamlesi’nin önünde seçenekler, bir savaş konseyindeki parşömenler gibi açılmaya başladı.

Eğer yarık Alacrya’ya kadar uzanıyorsa, Agrona’nın düzeneğinden gelen bu son darbe onu sarsmış, bükülmüş uzaydan kopararak tekrar genişlemesine yol açmış olabilirdi. Kezess’in halkı diğer tarafta onu yerinde tutmak için çalışsa bile, Epheotus şimdiden sızmaya başlamıştı.

Düşen enkazın kendisi bile bir tehlikeydi; yerleşim yerlerine çarpacak yeterince büyük bir kütle, koca bir şehri yerle bir ederdi. Eğer Xyrus gibi bir yer vurulursa, tüm nüfus bir an içinde yok olabilirdi. Bazı çarpışmaları önlemenin mümkün olduğunu az önce kanıtlamıştık, ancak Dicathen’de bu kütleleri zarar vermeden önce gökyüzünden indirebilecek kaç büyücü vardı?

Fiziksel darbeler sorunun sadece yarısıydı. Bu Epheotus kökenli mana canavarları, Dicathen’in güç ölçme standartlarına göre neredeyse istisnasız S-seviye veya daha güçlüydü. Yerleşim yerlerinin yakınında serbest kalacak birkaç tanesi bile bir felakete yol açabilirdi. Benim az önce iyileşen yaralarım, en güçlü büyücüler dışındakileri saf dışı bırakır, hatta doğrudan öldürürdü. Cüce ve insanlardan oluşan bir ordu bile bu tür yaratık dalgalarını durdurmakta zorlanırdı. Dicathen’in acil ve kararlı bir liderliğe ve Epheotus canavarlarına karşı durabilecek savaşçılara ihtiyacı vardı.

Aynı zamanda, Agrona’nın makinelerinden gelen üçüncü bir darbe haberi, yarığa karşı yaptığı saldırıda harcadığı gücü muhtemelen geri kazandığı anlamına geliyordu. Eğer bu doğruysa, silahı tekrar kullanması bile mümkündü. Eğer yarığı ikinci kez vurursa, nasıl bir tırmanış yaşanırdı? Uzaklarda Epheotus’tan kopan daha fazla parça yağarken, Epheotus’un büyüyle genişletilmiş kıtasının tamamının aniden Ulu Dağlar’a çarptığını hayal etmeye çalıştım ama böyle bir yıkımın devasa boyutlarını tam olarak kavrayamadım.

Dicathen’de kalıp burayı savunamazdım çünkü doğrudan Agrona ile yüzleşmem gerekiyordu. Daha fazla güç emmesi veya silahını tekrar kullanması engellenmeliydi; belki de bu sefer Xyrus’u, Darv’ı veya Etistin’i hedef alacaktı. Onu nasıl kullanırsa kullansın, eğer bir kez daha kullanmasına izin verilirse, ortaya çıkacak yıkımın Kader’e gösterdiğim gelecek vizyonuna ulaşmayı neredeyse imkansız kılacağını biliyordum.

Zihnim tüm bu düşünceleri ve daha fazlasını bir nefeslik sürede tartıp biçti. Emrimdeki her bir askeri en iyi nasıl kullanacağımı düşünerek orada bulunanların yüzlerini taradım.

Sylvie ve Regis benim bir parçamdı; aevum ve vivum konusundaki doğal içgörüleri, gelecek çatışmada elzem olabilirdi.

Chul, gerek Dicathen gerek Alacrya’da eşi benzeri olmayan bir savaşçıydı ve halkı çöken Epheotus’a karşı savunması kesinlikle etkili olacak olsa da, yanımda Agrona’ya karşı savaşmak dışında hiçbir şeyi kabul etmeyeceğini biliyordum.

Seris’e Alacrya’da ihtiyacım vardı, hem de şimdi her zamankinden daha fazla.

Sonunda bakışlarım Tessia’da durdu. Kralın Hamlesi’nin soğuk rasyonalitesi olmasaydı, boğazımda safra tadı hissederdim. Ellie ve annem gibi, onu da güvenli bir yere saklama lüksüm yoktu. Eğer bu bir Egemenin Kavgası tahtasıysa, tüm taşlarımı hem benim hem de onların yeteneklerinin en üst sınırında kullanmam gerekiyordu.

Tessia, Alacrya’daki esareti boyunca çoğu zaman bilincini korumuştu. Agrona ile Seris’ten bile daha fazla vakit geçirmiş ve Taegrin Caelum’un iç işleyişinin çoğuna şahit olmuştu. İçimden bir parça onu o yere götürmeyi hiç istemiyordu ama başarma şansımızın o yanımızdayken, olmadığı duruma göre daha yüksek olduğunu biliyordum.

İşte o an diğerleri sonunda yüzeye ulaştı. Cylrit, bir yarıkta gizlenmiş uzak bir açıklıktan uçarak çıktı; onu hızla Öncüler ve ardından Soleil takip etti. Mica ve Varay, konseyin çoğunu taş ve buz tabakaları üzerinde taşıyordu. Yanımıza gelmediler, sadece yarığın hemen dışında durdular; hep birlikte yarıktan düşen yanan enkazlara ve o vahşi, öfkeyle parlayan yarığın kendisine bakakaldılar.

Aynı zamanda, doğudan gelen güçlü mana imzalarını hissettim. Göz kamaştırıcı turuncu anka ateşi ışınları, Darv ile Ulu Dağlar arasına düşen düzinelerce kütleyi yok etti ve uzakta hızla büyüyen birkaç düzine nokta belirdi.

Bir plan zihnimde şekillendi. Diğer liderlerin bağırdığı panik dolu soruları görmezden gelerek Gideon’a doğru uçtum. “Canavar Kolordusu’nu gönderin. Çarpışma noktalarını haritalandırın ve yerleşim yerlerini savunmaya odaklanın. Eğer bu kara parçalarını çarpmadan önce yok edebilecek egzoformlarımız varsa, bunların şehirlerde konuşlandırıldığından emin olun. On kişi istiyorum—Claire Bladeheart ve en iyi askerleri—derhal Alacrya’ya gitmek üzere hazır olsunlar. Yeni uzun menzilli portallardan birini aktif hale getirebileceğinize güveniyorum.”

Dikkatimi liderlere çevirdim. “Güçlerinizi toplayın. Alacrya yerleşimlerine haberciler gönderin: Sur’un gerisine çekilsinler. Maceracılar Loncası’nı daha uzak yerleşimlere gönderin. Pek çok şey enkazın tam olarak nereye düştüğüne bağlı. Gerekirse sivilleri Darv boyunca uzanan derin tünellere tahliye edin, orada darbelerin en kötüsünden korunurlar.”

Bir araya toplanmış cücelerin ve elflerin yakarışlarını ve sorularını bir kez daha duymazdan gelerek arkamı döndüm. İçimdeki hisleri yoklayarak, Myre’ın oluşturduğu eterik bağı yakaladım ve içinden seslendim. Kezess, eğer beni duyabiliyorsan, daha fazla yardıma ihtiyacımız var. Epheotus buraya sızıyor, Dicathen’e ve muhtemelen Alacrya’ya parçalar yağıyor. Canavarlar da öyle. Eğer bir şey yapmazsak tüm kıta bir meteor yağmuruyla yok olacak.

Bir an hiçbir şey olmadı. Uzaktaki Mordain ve ankalarını temsil eden noktaların inanılmaz bir hızla bize yaklaştığını izledim.

'Arthur. Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Yarıktan ayrılma riskini alamam, orayı tekrar stabilize edene kadar da kimseyi gönderemem. Bu Agrona’nın işi; onu bul ve öldür. Hemen.'

Çenem kasıldı, yumruklarım acıyana kadar sıkıldı.

Bu yeterli değildi ama onunla tartışmanın zihinsel enerjimi boşa harcamak olacağını biliyordum.

Bunun yerine havaya yükseldim ve Mordain’i karşılamak için uçtum. Yanında otuza yakın soydaşıyla kadim anka, sadece birkaç dakika sonra ulaştı. Ankaların çoğu durmadı, yelpaze gibi açılarak düşen enkazları yok etmeye ve çöl zeminindeki mana canavarlarını avlamaya devam ettiler.

“Arthur,” diye söze başladı; her zamanki sakin, nazik yüzü şimdi endişe ve kararsızlıkla çarpılmıştı. “Asclepius’lar elimizden gelen her şekilde yardım etmeye geldi. Wren Kain ve geri kalanlar çoktan dağıldı, kıtanın en uç köşelerine gidiyorlar. Birkaçı yarığı bu taraftan stabilize etmeye yardımcı olmak için Canavar Sığınakları’nda kaldı.”

Elimi uzatıp onunkini minnetle sıktım. “Zamanlamanız bundan daha iyi olamazdı. Bunun sizin için ne kadar büyük bir risk olduğunu biliyorum ve bunun için teşekkür ederim. Bu kıtanın insanlarının yardıma ihtiyacı var. Bu enkazın mümkün olduğunca fazlasını durdurmalıyız.”

Mordain yüzünde belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi ama ruhundan taşan sarsılmaz güç, o zayıf gülümsemenin çok ötesindeydi. “Elbette. Elimizden geleni ardımıza koymayacağız.” Gözlerini üzerimden çekip gökyüzüne çevirdi. “Bunun bir geri dönüşü yok artık Arthur.”

Elimi omzuna koydum ve ben de onun baktığı yöne, uçsuz bucaksız semaya döndüm. “Hayır, belki de yoktur. Ancak Epheotus’un başına ne gelirse gelsin, önce halletmem gereken başka bir mesele var.”

Zihnimdeki planın parçaları hızla yerine otururken Mordain sessizliğe büründü. Ben ise yoldaşlarıma dönüp tek bir cümle kurdum.

“Hazırlanın. Öyle ya da böyle, bu artık sonun başlangıcı.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.