Araba tekerleklerinin ritmik gürültüsü normalde beni hemen uyutmaya yeterdi ama Oleander Brone’un tam karşısında otururken uyumamın imkanı yoktu. Alacryalı tesisatçı bazen uzun süren asık suratlı bir sessizliğe gömülüyor, o anlarda sadece bana ve Gideon’a nefretle bakıyordu; sonraysa bir anda çalışmalarımızdan, Dicathen’in başarısızlıklarından veya Vritra’nın görkeminden bahsettiği o bitmek bilmeyen, sıkıcı nutuklarına başlıyordu.
“Blackbend Şehri’ndeki Maceracı Loncası binasının ne hale geldiğini görmek üzücü, değil mi?” dedi, en az bir saattir süren sessizliği bozarak.
“Kendi kültürünüze ve refahınıza bile gösterdiğiniz bu saygısızlık, Dicathen’in neden asla tek başına ayakta kalamayacağının kanıtı. Gerçek şu ki, medeniyetinizin başınıza yıkılmasını önlemek için Vritra’ya ihtiyacınız vardı.”
Bizi bir tartışmanın içine çekmeye çalıştığını anlayabiliyordum ama onunla münakaşaya girmekle, hatta elimden gelse tek kelime konuşmakla bile zerre ilgilenmiyordum.
Gideon ise aksine, Brone ile ağız kavgasına girme fırsatını asla kaçırmazdı. “Haklısın Oleander, bu kıtanın asıl eksiği bir efendiydi. Çok fazla özgürlük... İşte bütün derdimiz buydu.”
Brone, “Öyleydi,” diyerek onayladı. “Vahşi hayvanlar özgürlüğün tadını çıkarır. İnsanlar ise bir yöne, bir amaca ve kontrole ihtiyaç duyar.”
“Daha ne kadar yolumuz var?” diye sordum. Araba camından dışarı bakarken gözlüğümün altından burun kemerimi ovuşturuyordum. Vildorial’dan ışınlandığımız Blackbend Şehri’nden ayrılalı iki buçuk gün olmuştu. Brone nereye gittiğimizi açıklamamış, sadece Gideon’un icat ettiği ateş tuzu patlamasına dayanan yeni bir silahı test edeceğimizi söylemişti.
Brone yüzünü ekşitti. “Bir gün daha. Bu yolculuk biçimi ne kadar da usandırıcı, değil mi? Ama iyi haber şu ki, halkınız tamamen boyun eğdiğinde, en uzak köşelere bile tempus kapılarıyla ulaşılabilecek. Şimdilik ise...” Elini arabamızı işaret ederek sustu.
Gideon’a dönüp, “Peki, bir silah testi için neden bu kadar uzağa gitmemiz gerekiyor ki?” diye fısıldadım. “Earthborn Enstitüsü’ndeki tesisler...”
Brone kararlı bir sesle araya girdi: “...bu yeni cihazların kapasitesini tam olarak ölçmek için ideal değil. Özel bir hazırlık yaptık. Silahların hasar gücünü çok daha net bir şekilde anlamamızı sağlayacak.”
Bu da ne demek şimdi? diye geçirdim içimden.
Ertesi gün ağır ağır geçti. Konvoy nihayet durduğunda ve varışımızı müjdeleyen bağrışmalar duyulduğunda, arabadan inmek için can atıyordum.
Dışarı atlayıp sırtımı esneterek bu ıssız test alanına bakarken yaklaşık dört saniyelik bir rahatlama yaşadım.
Uzakta, engebeli tepelerin ardında yarı gizli kalmış Grand Dağları’nın mavi silueti seçiliyordu. Araba ve asker sırası, yoldan sapıp ekilmemiş bir tarlaya yerleşmişti. Dağların tam tersi istikamette, küçük bir kasaba olduğunu fark ettim.
Rütbesiz askerler, Brone’un titiz talimatları altında arabaları boşaltmaya başlamıştı bile. Gideon ise kargaşadan biraz uzaklaşmış, boş gözlerle köye bakıyordu.
Uzun, ince bir kutu taşıyan iki askerin arasından süzülüp Gideon’un yanına koştum. “Burada ne yapıyoruz biz?” diye hesap sordum.
Gideon bana bakmadan, “Yeni silahı test ediyoruz,” dedi. Sesi kuruydu, yüzündeyse hiçbir ifade okunmuyordu.
Kontrolümü kaybettiğimi hissediyordum. Başımıza gelen her şeye, Alacryalılar savaşı kazandığından beri yaşadığım her zorluğa rağmen, her şeyi iyileştirmek için çalıştığımıza dair bir illüzyonu sürdürmeyi başarmıştım. Tüm bu süre boyunca, aklımı kaçırmamak ve hayatta kalmak için ihtiyacım olan o soğukkanlı tavrımı korumuştum. Gideon’a güvenmiş, bir planı olduğunu, yaptıklarının bir sebebi olduğunu varsaymıştım.
Ama bu kadarı fazlaydı.
Gideon burnumun dibinde parmaklarını şıklatınca irkilirim. “Şimdi sırası değil. Tam olarak ne yapacaksın, Matmazel Watsken? Oraya koşup bir düzine Alacrya savaş grubuyla ve kırk tane rütbesiz savaşçıyla tek başına mı dövüşeceksin? Eğer mızrak seviyesi yıkım gücüne sahip beyaz çekirdekli bir büyücü olduğunu benden saklamıyorsan, sakin olsan iyi edersin, anladın mı?”
Arabalardan daha fazla uzun kutu indirildiğini ve açıldığını izledim. İçlerindeki rünlerle kaplı tüpler, korkunç bir verimlilikle kuruluyordu.
“Köylüleri uyarabilirdik...” dedim cılız bir sesle.
“Zaten biliyorlar. Bak.” Gideon köyü işaret etti. Sınırdaki birkaç küçük figürün kasabaya doğru koştuğu görülüyordu; uzaktan gelen telaşlı sesleri alarm veriyordu.
Gideon’un koluna yapışıp çekiştirdim. “Yapabileceğimiz bir şeyler olmalı...”
Yaşlı mucit kolunu kurtarıp bana ters bir bakış attı. “Yapılabilecek ne varsa yapıldı zaten. Şimdi geri çekil. Ateşleme ekiplerine bu kadar yakın durmak istemeyiz.”
Akıl hocam bana arkasını döndü; her biri doğrudan köye doğrultulmuş on adet silahı hazırlayan büyücü ve asker gruplarından uzaklaştı.
Gideon’un işe yaramazdan da beter olduğunu görünce gözlerimle Alacryalıları taradım ve Brone’u buldum. Karmaşanın tam merkezinde durmuş, adamlarına güvenle emirler yağdırıyordu. Yanına koştum.
“...binalar, yeni silahlarımız için mükemmel bir canlı hedef görevi görecek. Buraya gelirken her birinize görev yerleriniz bildirilmiş olmalı. Eğer bildirilmediyse, hemen bana gelin. Burada—”
“O köyde hala insanlar var!” diye bağırarak Brone’un sözünü kestim.
Bütün başlar bana döndü. Askerlerin çoğu bu çıkışım karşısında şaşırmış görünse de bazıları açık bir düşmanlıkla bakıyordu. Brone ise sadece eğlenmiş gibiydi.
“Elbette varlar küçük kız, ama onlar masum değil.” Adamlarına hitaben konuşmaya devam etti. “Bu köyün halkı vatana ihanet, isyana teşvik ve yüksek rütbeli bir Alacryalı yetkiliye saldırı, alıkoyma ve muhtemelen cinayetle suçlanıyor. Bildiğiniz üzere, büyük suçların cezası idamdır.”
Alacryalı askerlerin yüzlerine baka kaldım ama hiçbirinde en ufak bir acıma kırıntısı göremedim. Hala herkesten uzakta duran Gideon bile göz göze gelmekten kaçınıyordu.
Buna öylece seyirci kalacaksam lanet olsun bana.
Aniden arkamı dönüp toplardan birine doğru fırladım, bir şekilde onu bozabileceğimi düşünüyordum. Ancak birkaç adım bile atamadan, zırhlı ve ağır bir yumruk kafamın yan tarafına indi; gözlüğüm uçup gitti. Gözlerimin önünde yıldızlar çaktı ve toprağın üzerine yüzüstü kapaklandım, kesik kesik nefes alıyordum.
Sert bir el saçımdan kavrayıp kafamı yukarı çekti, boynum acıyla gerildi. Vücudumu manayla sarmaya çalıştım ama kaburgalarıma inen sert bir tekme bütün nefesimi ve savaşma isteğimi söküp aldı.
“Emeğinin meyvelerinin olgunlaşmasını izleyeceksin kızım,” diye fısıldadı Brone kulağıma, gözlüğümü kabaca suratıma geri takarken. “O ihtiyar budala Gideon, her ne kadar ihtiyaçtan değil de merhametten hayatta kalmanı istese de, çabalarının ne sonuç verdiğini görmeni istiyorum.”
Gözlerimi kapattım ama Brone saçımı öyle bir asıldı ki, onları tekrar açmak zorunda kaldım. Önümdeki asker sırası hazırlıklarını tamamlamış, beklentiyle Brone’a bakıyordu.
“Ateşe hazırlanın!” diye bağırdı.
Alacryalı büyücüler tüplere ateş ve rüzgar nitelikli mana pompalamaya başladı. Rünler, bu manayı bir ateş tuzu koruna aktaracak; o da patlayarak köye devasa bir ateş topu fırlatacak, binaları yutup infilakın ortasında kalan herkesi küle çevirecekti.
Ve ben bunu durdurmak için hiçbir şey yapamıyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.