GÜVEN İLLÜZYONU

JASMINE FLAMESWORTH

Camellia hafifçe kaşlarını çatıp sert tahta sandalyeye eğreti bir şekilde oturdu, sonra hemen kalkıp sandalyeyi inceledi. Ters çevirip bu sefer arkalığına kollarını yaslayarak oturdu ve kendi kendine memnuniyetle başını salladı.

"İnsan mobilyaları çok tuhaf," diyerek beni bilgilendirdi.

"Sen yanlış kullanıyorsun," diye tersledim onu.

Camellia başını iki yana sallayarak, "Hiç sanmıyorum," dedi. "Her neyse, buradaki yatak o handakinden çok daha güzel. Çamurlu yaprak yığınlarının altında uyumaktan çok daha iyi olduğu kesin."

Ağzım taze yumurta doluyken şaka yollu takıldım: "Elflerin yaprakların içinde uyumayı sevdiğini sanıyordum."

Camellia, burnu havada bir tavırla kendi tabağını önüne çekti. "Annem ağzın doluyken konuşmanın ayıp olduğunu söylerdi. Önyargılı davranmak ise çok daha ayıp; bütün insanların çıplak elleriyle yemek yiyen tehlikeli barbarlar olduğunu düşünmek gibi!"

Parmaklarımla ağzıma bir parça omlet götürürken duraksadım, sonra aldırış etmeden lokmayı yutup burnumdan güldüm. Ömrünün büyük bir kısmını yollarda geçirdiğinde çatal bıçak her zaman elinin altında olmuyor, görgü kuralları da pek öncelik taşımıyordu. Üstelik babam sofra adabı konusunda her zaman aşırı katı biri olmuştu.

Camellia kısa bir kahkaha patlatıp yumurtaları ağzına tıkıştırmaya başladı.

Halim'in bizim için ayarladığı mütevazı üç odalı evin yaşam alanındaki küçük yuvarlak masada oturuyorduk. Burası yeterince konforluydu ama tüccarın Greengate'de kalma teklifini kabul ederek aceleci mi davrandım diye zaten düşünmeye başlamıştım.

Huzursuzluğuma rağmen başka bir seçenek göremiyordum. Gece boyunca yeni yatağımda uykusuzca dönerken bu konuyu defalarca tartıp biçmiştim. Alacrya intikamından korkan halka rağmen köy nispeten güvenli görünüyordu. Gerçek şu ki, Greengate bir hedef teşkil edecek kadar önemli bir yer değildi.

Camellia tabağını bitirdiğinde, "Hâlâ nelere ihtiyacımız var?" diye sordum.

Duvar’daki sadaka görevlisinden aldığım eski cübbelerinden birini çekiştirdi. "Yeni kıyafetler? Bir de çatal kaşık," diye ekledi, yumurtaya bulanmış parmaklarını bana doğru sallayarak.

"Doğru. Nereye gideceğini biliyor musun?"

Ters oturduğu sandalyeden fırlayıp ellerini kirli cübbesine silerken ciddiyetle başını salladı. "Jarrod bu sabah bana hâlâ açık olan dükkanların yerini gösterdi."

Camellia elinden gelen her şekilde yardım etmeye can atıyordu. Halim ile ben köyün ileri gelenleriyle görüşürken onun kasabayı gezmesine izin vermiştim.

Mızraklılar ve koruyucu arasındaki kavgadan iki gece sonra eski belediye başkanı ortadan kaybolmuş, kasabanın hatırı sayılır bir kısmı da onun peşinden gitmişti. Yeni belediye başkanı ellili yaşlarında, ismini şimdiden unuttuğum cevval bir kadındı. Greengate'i ayakta tutmak isteyen eski sakinlerden oluşan bir konsey kurmuştu.

Kasabada bir savaş büyücüsünün kalacak olmasından gayet memnun kalmışlardı. Greengate'deki tek büyücü, henüz tanışmadığım eczacı ve şifacıydı; ancak adamın ununu eleyip eleğini astığı, artık savaşacak durumda olmadığı söyleniyordu. Köylüler şaka yollu ondan antika büyücü diye bahsediyordu.

Camellia'nın peşinden evden çıktık ve köy meydanına doğru yöneldik. Henüz altı yedi metre bile gitmemiştik ki ilk çığlıkları duyduk. Camellia'nın yüzü bir anda kireç gibi oldu, bana döndü.

"Eve dön," diye emir verdim ve yanından hızla geçtim. Bağırmalar artarak devam ediyordu. Sesi takip ederek kasabanın güney sınırına ulaşmak zor olmadı.

Ters yöne, kasabanın yüz metre kadar dışında toplanan bir grup askerin aksi tarafına doğru koşan birkaç kişinin yanından geçtim.

Rünlü dövmelerini sergilemek için omurgalarını açıkta bırakan zırhları ve üniformalarından bunların Alacryalı olduğu gün gibi ortadaydı. Mana canavarları tarafından çekilen altı araba ve yaklaşık seksen asker vardı. Çoğu, bir dizi uzun tüpü kurmak için telaşla hareket ediyordu.

Tüplerin ne işe yaradığından emin değildim ama iyi bir şey olmadıkları kesindi.

Zihnim hızla çalışıyordu. Göğüs göğüse çarpışmak için sayıca çok fazlaydılar. Koca bir köyü uzun menzilli büyü yağmuruna karşı korumayı umamazdım bile. Doğrudan saldırırsam köylülere en fazla birkaç dakika kazandırabilirdim... belki.

Öte yandan, köye geri çekilirsem halkın tahliyesine yardım edebilirdim. Ancak o tüpler bir çeşit silahsa, insanları kasabanın içine hapsetmek tam da düşmanın istediği şey olabilirdi.

Kararımı veremeden, yaklaşan ayak sesleriyle dikkatim dağıldı. Arkama döndüm; eline tırpanını alıp gelmiş hangi akılsız çiftçiyse ona buradan defolup gitmesini söyleyecektiim. Fakat Halim'in yetimlerini, en azından büyük olanları, Camellia'nın arkasında görünce sessizliğe büründüm.

Camellia'ya dik dik baktım. "Sana demiştim ki..."

"Ama artık buradayız!" diyerek sözümü kesti, neredeyse bağırıyordu.

Alacryalılara doğru bakarken öfkeli sözlerimi yuttum. "Bakın, burada yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Hiçbirinizin."

"Öylece kaçmaya devam edemem," dedi Jarrod sessizce. Bakışlarının şakağımı yaktığını hissedebiliyordum ama göz göze gelmeyi reddettim. "Hepimiz akademi eğitimi almış büyücüleriz. Savaşabiliriz. Biz..."

"...hızla ve acı içinde ölürsünüz," diye tamamladım cümlesini. "Hepiniz kaçmadığınız sürece durum bu. Henüz vakit varken köylüleri kasabadan uzaklaştırmalıyız..."

Yakındaki iki elma ağacının titremesiyle sözüm yarıda kaldı; olgunlaşmamış meyveler yere döküldü. Kökler topraktan fırladı ve ağaçları bacak gibi destekleyerek küçük grubumuzun iki yanına yarı yürüyerek, yarı sürünerek yerleşti.

Büyüsüyle gurur duyarak başını sallayan Camellia, elimi tutup sıktı. "Sensiz hiçbir yere gitmiyorum."

Dişlerimi gıcırdattım ama çevremdeki Jarrod ve kardeşleri, yüzlerinde kararlı bir ifadeyle savunma büyüleri yapmaya başlamışlardı. "bu savaşı kazanamayız."

Jarrod çarpık bir gülümseme ile, "Ama kasabanın geri kalanına kaçmaları için zaman kazandırabiliriz," dedi.

En yakındaki evin köşesinden birkaç düzine kadın ve erkeği getiren belediye başkanı, "Evet, kazandırabiliriz!" diye bağırdı. Bulabildikleri derme çatma deri veya demir parçalarını kuşanmışlardı; ellerinde mızraklar, sopalar ve hatta gözlerimi devirmeme sebep olan birkaç tırpan vardı.

Saldırganları işaret ederek, "Onlar Alacryalı savaş büyücüleri!" dedim. "Sizi katlederler."

Korkuları her hallerinden belli olsa da ne köylüler ne de genç büyücüler geri adım attı. Artan öfkemi Camellia'ya yönelttim. "Hayır," dedim sertçe. "Şu ağaç numarası şirin ama seni karşımıza çıkan ilk Alacryalı grubu tarafından öldürülmen için Canavar Korulukları’ndan sürükleyip getirmedim."

Omuz silkti, bu sinir bozucu derecede basit bir hareketti. "Zaten bütün ailemi aldılar. Eğer sen savaşacaksan, ben de savaşacağım."

Vesayetim altındaki kıza nefretle bakarken dişlerimin birbirine sürtünme sesi duyuluyordu. "Kimse beni dinlemeyecekse şerif olmanın ne anlamı var?"

Jarrod, Alacryalı askerlerin hattını işaret ederek, "Bir şeyler oluyor," dedi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.