Kafenin yılbaşı tatiline girmesiyle birlikte Amane, yılın son birkaç gününde nihayet arkasına yaslanıp dinlenme fırsatı bulmuştu.
Tabii bunu gerçekten yapıp yapamayacağı tamamen ayrı bir meseleydi.
"Mahiru, doğru mu kesiyorum?"
Yılın son günüydü; yani yılbaşı gecesi.
Genç çift temizlik işlerini bir gün önceden bitirmişti. Amane aslında bu son günü zamanın nasıl geçtiğini dert etmeden, keyif çatarak geçirmeye hazırdı ama elbette buna imkan yoktu.
Mutfağa girmiş, tıpkı geçen sene olduğu gibi geleneksel yılbaşı yemekleri olan osechi hazırlayan Mahiru’ya yardım ediyordu.
Ancak o zamandan farklı olarak, Amane artık mutfakta neyin nerede olduğunu biliyordu. Amane işte olduğu zamanlarda Mahiru'nun tek başına yemek pişirmek zorunda kalması canını sıktığı için, ona asistanlık yapmaya gönüllü olmuştu.
Aslında Amane’nin ipleri eline alıp yemeği tek başına yapmaya başlaması gerekirdi ama osechi hazırlamak hakkında pek bir bilgisi yoktu. Süslemeli kutunun hangi bölmesine neyin konulacağını da hayal meyal hatırlıyordu; bu yüzden süreci yönetmesine imkan yoktu.
Sonuç olarak, Mahiru’nun yardımcısı rolüne razı olmuştu.
Dekoratif kesim teknikleri üzerine kısa bir ders aldıktan sonra Amane, kamaboko balık kekini kendisine gösterildiği gibi dilimlemeye çalıştı. Ortaya çıkan sonuç, Mahiru’nun zarif dokunuşlarının yanında oldukça kaba ve biçimsiz kalsa da, kız arkadaşı tatlı bir gülümsemeyle ona bakıp, "Sorun değil, gayet iyi gidiyorsun," diyerek onu övgülere boğdu.
"Kesme işi bitince, lütfen onları kutunun sol alt köşesine renkleri dönüşümlü olacak şekilde yerleştir," diye talimat verdi Mahiru.
"Anlaşıldı şefim."
Amane, Mahiru’nun bir yandan talimat verirken bir yandan da her bir yemeğin rengini, boyutunu ve miktarını hesapladığını hayal etti. Muhtemelen şu an pişenlerle buzdolabında soğumaya bırakılanlar arasındaki o hassas dengeyi kurmaya çalışıyordu.
Onun bu denli karmaşık işleri aynı anda yürütebilmesine hayran kalan Amane, söyleneni yaptı ve kırmızı-beyaz parçalar arasında bir kontrast yaratarak süslü kutunun bir bölümünü özenle doldurdu. Geçen yıl tüm bu işi onun omuzlarına yıktığını hatırlayınca içine bir suçluluk duygusu çöktü.
"...Geçen yıl tüm bunlar için ne kadar emek harcadığını fark etmemiştim."
"Hehe, bunun ne kadar vakit aldığını anlamanı sağladıysam ne mutlu bana. Her bir yemek tek başına çok zaman almıyor ama menü bu kadar kalabalık olunca iş yükü artıyor."
"Tüm bunları benim için hazırladığını bilmek... Gerçekten buna layık değilim!"
"Lütfen karşımda eğilip durma. Yemek yapıyoruz şurada."
"Emredersiniz hanımefendi."
Ocaklar ve fırın tam kapasite çalışıyordu, bu yüzden gereksiz her hareket tehlikeli olabilirdi. Amane uysalca onayladı ve elinden gelen ne varsa yardım etmeye devam etti.
Amane’nin yetenekleri kısıtlıydı. Az önce hamsi buğulamasını neredeyse yakarak işleri berbat etmişti; bu yüzden sadece Mahiru’nun talimatlarını izliyor ve hazırlık yapıyordu.
"...Şey, dinle, osechi yapacağız dediğinde pek sesimi çıkarmadım ama şimdi düşününce, bu kadar yetenekli olman biraz garip değil mi? Herkes bunları yapmayı biliyor mu?"
"Bayan Koyuki’nin eğitimleri sayesinde oldu. Başıma ne gelirse gelsin asla zorluk çekmeyeyim diye beni her konuda eğitti."
"Kim bu kadın Allah aşkına...?"
"Kendisi sadece sıradan bir ev hanımı olduğunu iddia ediyor."
"Sıradan ha..."
Kadının kesinlikle sıra dışı yetenekleri olduğu ortadaydı.
Kendi çocukları kendi başlarının çaresine bakacak yaşa geldikten sonra Mahiru’nun evinde yardımcı olarak çalışmaya başladığına göre, uzun yıllarını ev hanımı olarak geçirmiş olmalıydı. Ancak bu sözde sıradan ev hanımı, Mahiru’ya kusursuz ev işi becerileri aşılamıştı. Mahiru üzerindeki bu büyük etkisi göz önüne alınırsa, Bayan Koyuki’nin ciddi bir estetik eğitiminden geçtiği de aşikardı. İnanılmaz biri olduğu her halinden belliydi. Sadece bu da değil; kendi çocuğu olmamasına rağmen, sadece iş icabı baktığı Mahiru’ya gerçek bir samimiyet ve sevgiyle yaklaşmıştı.
Amane, Bayan Koyuki’nin kendine nasıl sıradan diyebildiğine şaşırsa da, onu çat kapı arayabilecek kadar yakın değillerdi; bu yüzden bu düşünceyi kafasından sildi.
"Sanırım Bayan Koyuki yüzünden neyin normal olduğunu şaşırıyorum."
"Sana bakınca ben de aynı şeyi hissediyorum Mahiru."
"Ha...?"
"Şunu anlamalısın, sen gerçekten inanılmazsın."
Bayan Koyuki’nin harika olduğu bir gerçekti ama onun öğrencisi olan Mahiru da en az onun kadar övgüyü hak ediyordu. Sorun şuydu ki, kızın kendisi bunun farkında değil gibiydi.
Mahiru doğuştan çalışkandı ve öğrendiklerini pekiştirmeyi asla ihmal etmezdi. Sanki çok basit bir şeymiş gibi davranıyordu ama aslında bu hayranlık duyulacak, gurur duyulması gereken bir şeydi.
"Şey, sanırım çok emek verdim ama..."
"Evet. Bu harika bir şey. Sana çok saygı duyuyorum. Beni her seferinde etkilemeyi başarıyorsun. Benim yapamadığım şeyleri yapıyorsun ve bunun yılların birikimi olduğu her halinden belli."
"...Çok teşekkür ederim ama bu güzel sözlerin sana bir faydası olmayacak."
"Belki biraz kızarmanı sağlar."
Amane, böyle zamanlarda onu övmezse Mahiru’nun kendini ne kadar zorladığını unutacağından endişeleniyordu; bu yüzden dürüst olmalı ve ne düşünüyorsa söylemeliydi.
Bunlar sadece boş laflar değildi. Mahiru gerçekten çok çalışıyordu ve Amane ona bu yüzden hayrandı. Ne de olsa bu, kendisinde olmayan bir özellikti. Ancak Mahiru bu iltifatı doğrudan kabul edemeyecek kadar utanmış görünüyordu ve tatlı bir şekilde içini çekti.
"Aman, sen de."
Pek de rahatsız olmuş gibi durmuyordu. Aksine, mutlu görünüyordu; bu da Amane’nin gözünde iltifatın amacına ulaştığı anlamına geliyordu.
"Bana bu kadar güzel sözler söylediğine göre, belki sana küçük bir tadımlık verebilirim."
Mahiru fırından yeni çıkmış rulo omleti çıkardı. Pişmesi henüz bitmişti. İş yerindeki pasta yapma deneyimlerinden ötürü Amane, sıcak fırın tepsilerinin ne kadar tehlikeli olduğunu iyi biliyordu; bu yüzden çoktan geri çekilmişti ve uzaktan heyecanla bağırdı: "Dumanı üstünde, taze taze!"
Geçen yıl rulo omletler o kadar lezzetliydi ki Amane devasa bir miktar tüketmişti. Bu yılın henüz rulo haline getirilmemiş yumurtaları da tütüyor ve nefis kokuyordu; Amane’nin şimdiden iştahı kabarmıştı.
"...Sadece kenarlarından tadabilirsin. Ama şimdi değil. Önce sıcakken rulo yapmamız lazım."
Mahiru, onun yemek artığı bekleyen bir köpek gibi davranacağını önceden tahmin ederek onu uyardı. Amane yüzünü astı. Bu durum Mahiru’ya komik gelmiş olmalı ki, omuzları sarsılarak kıkırdadı ama ağzını açmadan dokulu sarma matını serdi.
Amane elinden geldiği kadar yardım etti ve sonuç olarak, bütün gün pişirdikleri yılbaşı yemeği daha güneş batmadan süslü kutusuna yerleştirilmişti.
Sadece ikisi için hazırlanan bir yemekti, bu yüzden miktar ile çeşitlilik arasında bir denge kurmuşlardı. Yine de ortaya oldukça zengin bir seçki çıkarmışlardı... En azından Amane öyle düşünüyordu ama Mahiru büyük bir doğallıkla, "Dün hazırladıklarımızı da unutma," deyince Amane bir kez daha onun becerileri karşısında büyülenmiş hissetti.
Bu arada, taze pişmiş rulo omletler hafif bir tatlılık ve belli belirsiz bir dashi aromasıyla yumuşacık ve nemliydi. Olağanüstü lezzetliydiler. Tabii yılbaşı günü yiyecekleri için, tek bir dilimden fazlasını tatmasına izin verilmemişti ama bu durum Amane’nin ertesi güne olan beklentisini daha da artırmıştı. Sevinçten yerinde duramıyordu.
Geriye kalan tek şey, her şeyi kusursuz bir şekilde soğumaya bırakmaktı. Amane ve Mahiru temizliğe başlamışlardı ki oturma odasındaki zil çaldı. Bir ziyaretçileri vardı. İkisi de aynı anda kafasını kaldırdı.
Amane internetten bir şey sipariş ettiğini hatırlamıyordu. Eğer ailesinden bir paket geliyorsa, geçenlerde onları bu konuda uyardığı için bir gün önceden haber vermeleri gerekirdi.
Bu durumda en muhtemel suçlular Itsuki ve Chitose’ydi. Ancak ne kadar iyi arkadaş olurlarsa olsunlar, Amane onların yılbaşı gecesi bu saatte habersizce gelip gelmeyeceklerinden emin değildi. Pek ihtimal vermediği için bu seçeneği eledi.
"Hemen interkoma bakıp geliyorum."
"Tamamdır."
Kapı kapı gezen bir satıcı mıydı acaba? Diye geçirdi içinden Amane.
Bunu düşünürken bile, bir satıcının yılın son gününde gerçekten gelip gelmeyeceğini merak ediyordu. Elinde köpüklü bir sünger tutan Mahiru’ya kafa karışıklığını belli etmemeye çalıştı.
Amane’nin elleri yeni boşa çıkmıştı. Hemen bir havluyla kuruladıktan sonra ziyaretçi ışığının yanıp söndüğünü teyit etti. İnterkomun ekranına baktığında ise donup kaldı.
"Yılın... sonunda kim gelir ki böyle?"
Ekranda görünen ziyaretçilere bakınca, Amane tahminlerinden birinin bir bakıma doğru, bir bakıma ise tamamen yanlış olduğunu gördü.
"Ne oldu?"
"...Hiç, sadece... Neden?"
"Ha?"
"Babam ve Itsuki gelmiş."
"...Ne?"
Mahiru da şaşkınlıkla başını yana eğdi.
Eğer Itsuki tek başına gelmiş olsaydı Amane bunu bir şekilde anlayabilirdi ama çok uzakta yaşayan babasının neden orada olduğunu veya neden Itsuki ile birlikte dairesine geldiğini hayal bile edemiyordu. Hiç mantıklı değildi.
"Kafam karıştı. Babamın neden burada olduğuna veya neden Itsuki ile beraber olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yok. Yukarı çıkmalarına izin versem sorun olur mu?"
"Benim için sorun değil ama..."
Onları bekletmek ayıp olurdu, bu yüzden Amane onları içeri alınca sorgulayabileceğini düşündü ve hızlıca binanın giriş kapısını açtı. Birkaç dakika sonra kapı zili çaldı.
Itsuki ve Amane’nin babası Shuuto, gerçekten de akıl sır erdiremediği bir sebeple kapının önünde dikiliyorlardı. Bu inanılmaz derecede tuhaf ikiliyi görünce, Amane’nin yanında bekleyen Mahiru bile şaşkınlığını gizleyemedi.
"Böyle bir zamanda aniden damladığımız için gerçekten kusura bakma," dedi Itsuki. "Seni şaşırtmış olmalıyız."
"Yok, şey... Yani, evet, şaşırdım ama sorun değil..."
Amane bakışlarını bir anlığına yana kaydırdığında, Itsuki’nin kış ayazında dışarıda epey vakit geçirmiş gibi hırpalanmış bir halde olduğunu fark etti. Çocuğun yüzü kireç gibiydi.
“Şey... Seni de rahatsız ettik Shiina-san,” dedi Itsuki bir kez daha özür dileyerek. “Yük olduğumuzun farkındayım.”
“Önemli değil. Biz de işlerimizi yeni bitirmiştik zaten, endişelenme. Ben sıcak bir şeyler hazırlayayım.”
Mahiru, Itsuki bir an önce ısınmazsa şifayı kapacağını anlamıştı. Amane’ye kısa bir bakış attıktan sonra iki misafiri hafifçe selamlayıp mutfağa doğru süzüldü.
Amane, şimdilik ortalık yatışsın diye ikisini de içeri davet etti. Babası Shuuto yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle peşinden gelirken, Itsuki bakışlarını suçlu bir ifadeyle yere dikmiş, çekingen adımlarla apartman dairesine adım atmıştı.
Mahiru’nun masaya bıraktığı kupalardan yükselen buharlar, Itsuki’nin bitkin yüzüne bir nebze olsun renk getirmek istercesine havada süzülüyordu.
Mahiru, çocuğu ısıtmak için ballı zencefil çayı yapmıştı. Shuuto içinse en sevdiği şeyi, siyah çayı hazırlamıştı.
İçecekleri hazırlarken ikisinin de zevkini göz önünde bulundurmuştu. Üzerinde incecik kıyafetler olan Itsuki’ye nazikçe bir battaniye uzattıktan sonra, yerde oturan Amane’nin yanına bir minder koyup usulca üzerine diz çöktü.
“Sormak istediğiniz pek çok şey olduğundan eminim ama önce ben konuşayım,” dedi Shuuto. “Sizi tekrar görmek ne güzel çocuklar. Görüşmeyeli uzun zaman oldu!”
Amane, Itsuki’ye kendini toparlaması için zaman tanımak amacıyla babasına neden geldiğini soracaktı; ancak Shuuto, oğlu daha tek kelime etmeden durumu anlamış gibi her zamanki sıcaklığıyla ona gülümsedi.
“Uzun zaman mı? Kültür festivaline gelmiştin ya?”
“İki ay, uzun bir süre sayılır bence, öyle değil mi?”
“Kesinlikle,” diye karşılık verdi Mahiru. “Noel hediyesi için tekrar çok teşekkür ederim. Her kullandığımda ne kadar kıymetli olduklarını hissediyorum.”
Daha önce mesajla ve görüntülü aramada teşekkür etmiş olsa da Mahiru belli ki nezaketini şahsen de göstermek istiyordu; saygıyla başını eğdi.
Noel’in üzerinden çok vakit geçmemişti ama Mahiru’nun da dediği gibi, ne zaman ders çalışsa veya ödev yapsa kalemleri elinden düşürmüyordu. Kullanımlarının ne kadar rahat olduğuna her seferinde hayran kalıyordu.
“Sevindiğine memnun oldum. Sınırı aştığımızı düşünüp endişelenmiştim.”
“Asla! Gerçekten çok sevdim onları. Çok mutlu oldum!”
Mahiru, yazı takımlarının istenmeyen bir hediye olma ihtimalini telaşla reddederken ellerini iki yana sallıyordu. Onun bu halini görüp sırıtan Shuuto, hediyeye ne kadar iyi baktığını ve severek kullandığını kolayca anlayabiliyordu.
“Peki o zaman baba, neden burada olduğunuzu sorabilir miyim?”
“Tabii. Bu sabah sana mesaj atmıştım ama sanırım görmedin.”
“Ha? Sahi mi? Bütün gün yemek yapıyorduk, telefona pek bakamadım... Kusura bakma.”
Amane, babasından gelen ve bu ziyareti haber veren iki mesajı ancak o zaman gördü.
Amane, yılbaşı gecesi evde olacağını ailesine söylemişti ve babası da onun orada olacağından emindi. Yine de Shuuto, mesajları okunmamış olmasına rağmen gelmişti. Amane, telefonu yeterince kontrol etmediği için bu durumda babasını pek suçlayamazdı.
“Aslında dün haber vermeliydim. Özür dilerim, seni hazırlıksız yakalamak istememiştim.”
“Yok canım, yani sizi gördüğüme şaşırdım ama beni asıl şaşırtan bu değil.”
Ne Itsuki’nin ne de Shuuto’nun uğraması onu pek şaşırtmazdı. Asıl hayret verici olan, birbirleriyle neredeyse hiçbir bağı olmayan bu iki insanın kapısında beraber bitivermesiydi.
“Önce ben açıklayayım. Karışık bir durum yok; şehre halletmem gereken bir iş için gelmiştim ve... Şey, seni özledim, bir bakayım dedim.”
“Tahmin etmiştim. Seni anlıyorum da, eğer gelen annem olsaydı bu dediğine asla inanmazdım.”
Shuuto mesajında da kasabada bir işi olduğunu ve dönüş yolunda uğramayı planladığını yazmıştı; bu durumda her şey mantıklıydı. Amane, babasının sırf kendi yüzünü görmek için onca yolu arabayla veya trenle tepeceğine pek ihtimal vermiyordu. Bu pek onun tarzı değildi.
Gelen annesi Shihoko olsaydı, işler değişirdi tabii.
“Çok acımasızsın.”
“Annem sadece Mahiru’yu görmek için gelirdi, değil mi? Sırf bunun için kendine hayali bir iş bile uydurabilirdi.”
“Hı-hı, doğru. Gelmek istediği için epey surat asmıştı zaten.”
Amane, annesinin Mahiru’ya olan bu düşkünlüğünü düşününce yüzünü ekşitti. Mahiru ise bu durumdan mahcup ama mutlu görünüyordu; hafifçe gülümseyerek rahatlamış bir ifadeyle onlara baktı.
“Peki, Itsuki ile nasıl yan yana geldiniz? Birbirinizin numarası bile yoktu, değil mi?”
“Hayır ama... Senin evine doğru gelirken onu yakındaki parkta dolanırken gördüm, ben de durup konuştum. Onu daha önceden hatırlıyordum. Yanılmadığıma sevindim.”
Görünen o ki Shuuto’nun görsel hafızası epey kuvvetliydi.
“...Görünüşe bakılırsa havaya pek uygun giyinmemişsin Itsuki. Bir şey mi oldu?”
Itsuki, battaniyenin, ballı zencefil çayının ve sıcak odanın etkisiyle şimdi çok daha iyi görünüyordu. Yavaş yavaş kendine gelse de hala morali bozuk gibiydi.
Amane, normalde çabuk üşüyen Itsuki’nin, yılın bu zamanında kendi isteğiyle bu kadar ince giyinip dışarıda dolaşacağını hayal bile edemezdi. Üstelik parkta tek başına öylece durması, durumun normal olmadığını bas bas bağırıyordu.
Amane bir şeyler yaşandığını ve arkadaşının evden kaçtığını tahmin etti.
“Ee... Şey, nasıl desem ki...?”
“Babanla kavga ettin, değil mi?”
Itsuki evden kaçtığında durum genelde böyle olurdu. Yılbaşı tatili boyunca ailesiyle evde çok vakit geçirmiş olmalıydı ve babasıyla her zaman çatıştığı düşünülürse, yine bir şekilde birbirlerine girmişlerdi.
“Bu sefer ne oldu?”
“...Sadece babam değildi. Aslında kavgayı başlatan o bile sayılmazdı.”
“Yani?”
“Yıl sonu geldiği için abilerim eve döndü. Kaçış yok işte. Sonra babam, abilerimden biriyle yine ıvır zıvır şeyler yüzünden tartışmaya başladı, bilirsin işte, iyice birbirlerine girdiler. Ben de arada kaldım, bana da bir sürü laf saydı. Ben de biraz sakinleşmek için dışarı çıktım, düşüncelere dalmışken güneş çoktan batmış.”
“...Yani kavgayı abin mi başlattı?”
“Galiba.”
Itsuki’nin ailevi meseleler yüzünden sorunlar yaşayan ve şu an eşiyle birlikte başka bir evde kalan büyük abisi, yıl sonu tatili için eve dönmüştü. Daiki ile aralarında bir tartışma çıkmış, Itsuki de bu arbedenin ortasında kalarak en sonunda oradan kaçmıştı.
Shuuto oradan geçerken tesadüfen onu görmüş ve güvende olması için yanına almıştı. Olayın aslı buydu.
“Daiki gittiğinden haberdar mı?”
“Oradan fırlayıp çıktım, herhalde biliyordur ama belki de abimle tartışmaya o kadar dalmıştır ki fark etmemiştir bile... Ne de olsa ailenin müstakbel varisi onun en büyük önceliği.”
Itsuki’nin bu son cümleyi kurarkenki yenilmiş hali, Amane’ye onun ne kadar bitkin ve aynı zamanda üzgün olduğunu gösteriyordu. Itsuki’nin evindeki tartışmanın epey şiddetli geçtiğini tahmin etmek zor değildi.
Itsuki doğası gereği neşeli biriydi ve iç dünyasında neler olup bittiğini pek belli etmezdi. Bu kadar bariz bir şekilde moralsiz olduğuna göre, epey bir şeye katlanmış olmalıydı.
“Ne yapmak istiyorsun Itsuki?”
“Gerçekten bilmiyorum... Bunu ben de kendime sormak isterdim. Ne yapmak istediğimi merak ediyorum. Nasıl ilerleyeceğimi bilmiyorum.”
“...Tartıştıklarını söyledin. Abin mirasçı olmak istemediğine dair bir şeyler mi dedi?”
Amane, Daiki’nin kişiliğine dair az çok fikir sahibiydi; Itsuki’nin babasının sert olabileceğini biliyordu ama adamın çabuk parlayan biri olmadığını da biliyordu. Bu da ortada gerçekten büyük bir sorun olduğu anlamına geliyordu.
Bu durumda Amane’nin aklına gelen temel anlaşmazlık noktası, Akazawa ailesinin geleceğiydi. Görünüşe bakılırsa hedefi tam on ikiden vurmuştu.
Itsuki bir an yerinden sıçradı ve sıkıntılı bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı.
“Babamın yerine geçmek istememesi meselesi şimdilik kapandı sayılır ama hala kendine göre direniyor işte. Babam ne kadar zaman geçerse geçsin hiç değişmezse bu işi yürütemeyeceğini söyledi. Tahmin edersin ki durum hiç de şaka kaldırır cinsten değildi. Ben de arabuluculuk yapmaya çalıştım ama ikisi birden bana dönüp, 'Çocuklar sadece izler, konuşmazlar,' ve 'Sen anlamazsın, mirasçı olmaya zorlanmıyorsun, keyfin yerinde tabii,' dediler. Yani, ben ne yapabilirdim ki?”
“Itsuki...”
“Cidden, benden ne istiyorlar? Sürekli bir o yana bir bu yana savrulmanın nasıl bir his olduğunu anlamaya çalışsalar keşke.”
Acı içinde mırıldandığı bu sözler, Itsuki’nin gerçek hislerini ele veriyordu.
Şu an için Itsuki’nin ikinci oğul olarak konumu belirsizdi. Bir bakıma yedekte tutuluyordu.
Hoş bir tabir değildi belki ama Itsuki, bir dereceye kadar özgürlüğüne izin verilmiş ancak hala tasması elden bırakılmamış bir yedek varis gibiydi; gökyüzünde başıboş süzülen ama her an çekilebilecek bir balon misali.
Onu tutan insanlar birbirleriyle kavga ederken, onlara bağlı olan Itsuki’nin sarsılması ve kaçması hiç de şaşırtıcı değildi.
Yine de Itsuki öfkeden ziyade keder hissediyor gibiydi. Battaniyeyi sıkıca kavrayıp derin bir iç çekti.
“...Şey, Shuuto-san, sana sormak istediğim bir şey var.”
“Ne istersen. Elimden geldiğince cevaplarım.”
Kuşkusuz Itsuki, konuyla alakası olmayan bir yetişkinden yardım istemek niyetindeydi.
Shuuto, sırf Amane’nin bir arkadaşıyla konuşuyor diye gerçekleri süsleyip püsleyecek bir adam değildi. Kendi oğlu bile onun aklındakini dümdüz söyleyen biri olduğunu doğrulayabilirdi.
“Siz... oğlunuzun sizin izinizden gitmesini ister miydiniz?”
“Soruna cevap vermeden önce, sorumluluk yükünden azade olduğu için sık sık şanslı olduğu söylenen biri olduğumu unutmamanı isterim.”
Shuuto, Itsuki’nin durumuna dair her ayrıntıyı bilmiyordu; Amane de arkadaşının yaşadığı sıkıntıları ailesine tüm çıplaklığıyla anlatmamıştı. Babası, muhtemelen az önce duyduklarından ve daha önce Daiki ile tanıştığında gördüklerinden yola çıkarak kendi sonuçlarına varmıştı.
“Bizim ailemiz bir şeyler miras bırakacak bir konumda değil Itsuki, bu yüzden vereceğim cevabın anlamı senin aradığından biraz farklı olacaktır. Ancak bir ebeveyn için, çocuğunun kendi yürüdüğü yolda daha da ileriye gittiğini görmek bence gurur verici bir şeydir. Çünkü bu, onların anne ve babalarının omuzlarına basarak yükseldikleri ve sonra onları aştıkları anlamına gelir.”
Fujimiya ailesi, Akazawalar gibi köklü ve seçkin bir soyadına sahip değildi. Her şeyin kime kalacağının belli olduğu, birkaç akrabası olan sıradan bir aileydiler.
Bu yüzden Shuuto, Itsuki’nin özel sorunuyla tam olarak bağ kuramıyordu ama yine de devam etti.
“Öte yandan çocuklarımızı bu yola girmeleri için zorlayabileceğimizi de düşünmüyorum. Rahat bir konumda olduğum için bunu söylemesi kolay gelebilir ama eğer bana soyumun tükeneceğini söyleseydin, 'peki o zaman' der geçerdim. Bu fikir beni rahatsız etmez.”
“...Yürüdüğünüz yolun sonu gelecek olsa bile mi?”
“Öyle. Elbette Amane aynı yolda devam etmek için önündeki engelleri aşarsa buna çok sevinirim ama kararı oğluma bırakmaya niyetliyim.”
“Baba...”
“Ah, evi birine devretmenin kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Bir şeyleri gelecek nesillere aktarmaya devam etmenin önemli olduğu da bir gerçek. Ne de olsa düzeni böyle korursun. Buna itiraz edemem ve babanın bu konuda haksız olduğunu da düşünmüyorum.”
“Anlıyorum.”
“Fakat seni buna zorlarsa, işlerin pek de yolunda gitmeyeceği kanaatindeyim.”
İnsanların üzerlerindeki baskı arttıkça daha sert tepki verme eğiliminde olduklarını belirten Shuuto’nun dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi ve bir an için gözleri uzaklara daldı.
“Günün sonunda anne babalar ve çocuklar farklı kişiliklere, bambaşka karakterlere sahiptir. Bir ebeveynin çocuğunun bir şey olmasını istemesi veya ondan bir şey rica etmesi, bunun mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez; her şeye ebeveynlerin karar vermesi de her zaman en iyisi değildir. İşler nadiren onların dilediği gibi gider. Biliyor musun, ben de zamanında biraz asi bir çocuktum.”
“Ha?”
“Pek öyle uslu biri sayılmazdım. Aileme az çektirmedim.”
Amane, babası ve baba tarafındaki büyükanne ve büyükbabasının her zaman iyi bir ilişkisi olduğunu biliyordu; aralarında en ufak bir zıtlığa şahit olmamıştı. Gerçekten ideal bir ebeveyn-çocuk ilişkisine sahip gibi görünüyorlardı ama belli ki Shuuto’nun gençliğinde bir şeyler yaşanmıştı.
Bugünlerde Shuuto, sakin ve ağırbaşlı bir yetişkin olarak tanınıyordu ve oğlunun gözünde oldukça başarılı biriydi; ancak Shuuto’nun kendi dediğine göre, eskiden tam bir baş belasıymış.
“Itsuki, ailenin durumu göz önüne alındığında, kendi geleceğine karar vermekte zorlandığını söylemek doğru olur mu?”
“...Evet.”
Daiki ve Chitose arasındaki ilişki, ailenin toplumsal statüsü, miras meselesi... Tüm bu üst üste binen meselelerin ortasında savrulan Itsuki, yüzünde kasvetli bir ifadeyle başını salladı. Shuuto ise yumuşak bir tavırla konuşmasını sürdürdü.
“Bir şeyler söylemek belki haddim değil ama benim gördüğüm kadarıyla baban, söyleyeceklerini dinleyecek birine benziyor Itsuki.”
“Gerçekten mi?”
“Hı-hı, senin gözüne öyle görünmüyor olabilir. Hatta senin açından bakınca böyle söylediğim için bir budala gibi bile görünebilirim ama onun, seninle asla iletişim kurulamayacak kadar inatçı biri olduğunu sanmıyorum.”
Amane de aynı şeyi düşünüyordu; Daiki, oğlunun tek bir kelimesini bile dinlemeyecek kadar dik kafalı biri değildi. Amane daha önce Daiki ile konuşmuştu ve eğer o, kendi isteklerine körü körüne bağlı, esnemez biri olsaydı, Amane’nin söylediklerine asla kulak asmazdı.
Net ve güçlü inançları olan, sarsılmaz bir adamdı ama içinde bir sıcaklık vardı. Itsuki ve Chitose ile ilgili olaydan beri Amane, onun sadece endişelendiği için inatçılık eden biri olduğunu düşünüyordu.
“Ancak şu anki duruma bakılırsa, babanı seninle konuşması için masaya oturtmayı henüz başaramamışsın gibi görünüyor. Henüz dinlemeye hazır değil.”
“Masaya mı...?”
“Demek istediğim, önceden hazırlık yapman gerektiği. Fırtınanın ortasında yapıcı bir tartışma yürütemezsin, değil mi?”
Shuuto, buharı azalan çayından bir yudum aldı ve sakin gözlerle Itsuki’ye baktı.
Bakışları nazik ve şefkatliydi ama aynı zamanda Itsuki’nin kalbinin derinliklerine işlercesine doğrudan ve keskindi.
“Böyle zamanlarda ebeveynin egosu mantığını gölgeleyebilir. Bence baban, senin için en iyi olanla kendisi için en iyi olanı muhtemelen birbirine karıştırıyor; bu kadar inatçı olmasının sebebi de belki budur.”
“Gerçekten benim iyiliğimi düşündüğüne inanıyor musunuz?”
“Bazen ebeveynler bile gerçekleri göremez. Görüşleri bulanıklaşır ve neyin önemli olduğunu unuturlar. İyi niyetle bir şeyler yaparlar ama yaptıkları şey çocuklarının ayaklarına pranga olur. Şu an gördüğün sonuç da tam olarak bu. Hiç, iyi bir şey yaptığını düşündüğün ve sonuçların o kadar da kötü olmadığı halde yine de berbat bir duruma sebep olduğun bir deneyimin olmadı mı?”
“Tch.”
Itsuki, bir şeyler hayal ediyormuş gibi dudağını kemirdi.
“...Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
“Sen ne istiyorsun Itsuki?”
“Chi ile birlikte olmak istiyorum. Chitose ile.”
“Peki baban ne istiyor?”
“Bizi mümkün olan en kısa sürede ayırmayı herhalde.”
“Bu doğru değil,” diye araya girdi Amane.
“Amane?”
“Bunun doğru olduğunu sanmıyorum.”
Amane’nin niyeti Daiki’yi savunmak değildi. Elbette Itsuki’nin tarafındaydı ama yine de itirazını dile getirdi.
Kuşkusuz Daiki, Chitose’den pek haz etmiyordu ve ilişkilerini onaylamıyordu. Ancak öte yandan, onu Itsuki’nin hayatından çıkarmak için gerçekten somut bir hamle yapmış gibi de görünmüyordu. Hatta Amane, Daiki’nin içten içe Chitose’yi kabul etmek istediği hissine bile kapılmıştı.
Yine de içsel bir çatışma yaşıyordu; kızda ona uymayan, içine sinmeyen bir şeyler olduğu için onu bir türlü kabullenemiyordu. En azından Amane’ye öyle geliyordu.
“Böyle düşünmek için bir sebebin olmalı, değil mi?” diye sordu Itsuki.
“...Birinin ebeveyni hakkında böyle tahminlerde bulunup konuşmanın doğru olmadığını biliyorum,” diye itiraf etti Amane, “ama Daiki’nin seni Chitose’den ayrılmaya zorlayacak kadar ileri gitmek istediğini sanmıyorum. En azından ağzından bu konuda tek bir kelime bile duymadım.”
“Sence sadece oğlunun en yakın arkadaşını bu işe karıştırmamaya çalışıyor olamaz mı?”
“Yine de...”
“...Kendi yorumunu yapma hakkına sahipsin tabii. Ama bana kalırsa, sonunda dönüp dolaşıp her zaman Chi’den ayrılmam gerektiğini söylemeye getiriyor.”
Amane’nin gördüğü Daiki ile öz oğlunun gördüğü Daiki’nin farklı olması çok doğaldı; Itsuki’nin perspektifinden bakıldığında, en yakın arkadaşı öfkesinin hedefindeki kişiyi savunuyormuş gibi görünüyordu.
Amane, Itsuki’nin az önce kasvetli olan yüzüne hızla bir kırmızılığın yayıldığını gördü.
“Oğluyla gerçekten ilgilenen senin ailenle durum farklı! O herif, benim duygularımı zerre umursamıyor!”
Itsuki bunu söyler söylemez yüzü tekrar bulutlandı; muhtemelen hem sinirlendiği için hem de objektif düşününce Amane’nin ne demek istediğini anladığı için böyle olmuştu.
Bir an sonra Itsuki pişman bir ifadeyle baktı ve öfkeyle gerilmiş olan omuzlarını düşürdü. “Üzgünüm,” diyerek samimiyetle özür diledi; bu da Amane’nin asıl kendisini suçlu hissetmesine yetti.
“Takma kafana. Seni çok iyi anlıyorum. Hikayenin tamamını bilmeyen insanların işine burnunu sokması muhtemelen sinir bozucudur. Üstelik babanı savunarak seni daha da kızdırdım herhalde. Senin bir suçun yok Itsuki. Benim hatam, dostum.”
Dostunun her söylediğine kafa sallayıp durmak, Amane’nin arkadaşlık veya sadakat anlayışına sığmazdı. Bu sadece anlık bir teselli olurdu.
Itsuki’ye bunu yapmak istememişti; hatta bunun Itsuki’nin ona olan güvenine ihanet etmek olacağını düşünüyordu.
Sonuç olarak, Daiki’yi o noktada savunmuş ve bu da Itsuki’nin öfkesini körüklemişti. Bunu yaptığı için gerçekten kötü hissediyordu ve Itsuki’nin ona kızmasını doğal karşılıyordu.
“...Neden özür diliyorsun be budala?”
“Hatalıydım çünkü, ne olsun.”
“Değildin! Belli ki kendi kendime parlayıp hıncımı senden çıkardım. Senin bir suçun yok. Sadece sayıklıyorum işte.”
“Ballı zencefil çayı içerken mi sayıklıyorsun?”
“Kes sesini.”
Amane, Itsuki’nin karakterini bildiğinden, havanın çok kasvetli kalmasının iyi olmayacağını düşünerek bilerek hafif bir soru sormuştu. Itsuki de ne yapmaya çalıştığını anlamış gibi görünüyordu ve Amane’nin açtığı yoldan gitti.
Bu, içindeki kırgınlığın tamamen geçtiği anlamına gelmiyordu elbet. Ama Itsuki de Amane hakkında ağır bir şey söylememişti. Öfkesini yuttu ve onlara her zamanki rahat gülümsemesini sundu.
Onların bu etkileşimini sessizce izleyen Shuuto, Amane ve Itsuki arasındaki havanın yumuşadığından emin olduktan sonra tekrar söze girdi.
“Ebeveynlik konusundaki duruşum babanınkinden farklı olduğu için söylediklerimi biraz ihtiyatla karşıla ama bence onunla en az bir kez sakin bir konuşma yapmalısın. Söylediğin her şeyi dinlemeden kestirip atacak biri olduğunu düşünmüyorum. Bununla beraber, Daiki’nin seni dinlemediği yönündeki iddianı da anlayabiliyorum... Onu dinlemeye ikna etmek için elinde bazı kozlar olmalı.”
“Kozlar mı?”
"Rakibinin zayıf noktalarını, elindeki avantajları veya dezavantajları bilmelisin... Her şey işine yarayabilir. Onu masaya oturtmaya ikna edemezsen, konuşma şansın bile olmaz. Elinde güçlü bir koz olmadan öylece talepte bulunamayacağının farkına varmalısın. En başından beri babanın elinde çok güçlü bir kart var; ebeveyn kartı. Bu kart o kadar güçlüdür ki, bir çocuğun gözünde resmen hile yapmak gibi görünür."
"...Yani bir kozum olmadan onunla konuşmanın hiçbir anlamı olmadığını mı söylüyorsunuz?"
"Hiçbir anlamı yok demedim ama en azından seni dinlemeye pek hevesli olacağını sanmıyorum. Aslında tüm bu stratejilere gerek kalmadan, doğrudan ve dürüstçe bir konuşma yapabilmeniz en ideal olanıydı; fakat şimdiye kadar bunu başaramadın, seni zora sokan da bu değil mi Itsuki?"
"...Evet."
"Baban muhtemelen seni dengi olarak görmüyor. Onun gözünde sen hâlâ korunmaya muhtaç bir çocuksun, bu yüzden de ebeveynlerinin sözünü dinlemeni istiyor."
Itsuki de bunun az çok farkındaydı.
Amane, arkadaşının yüzündeki gerginliği görebiliyordu.
"Babanla bağlarını koparacak noktaya gelmek istemiyorsun, değil mi? Öyleyse bir strateji belirlemeli ve onu pazarlık masasına çekmelisin. Şunu bilmelisin ki, eğer sadece gürültü çıkarıp ona isyan edersen, o da daha fazla inatlaşacaktır."
Sadece kısa bir süre konuşmuş olmalarına rağmen, Shuuto, Daiki'nin kişiliğini gayet iyi analiz etmiş gibi görünüyordu.
Amane de o adamla pek etkileşime girmemişti, bu yüzden sonuçta babasıyla Daiki hakkındaki izlenimleri örtüşüyordu. Ancak bu durum, her ikisinin de Itsuki'ye Daiki'nin karakteri hakkında aynı tabloyu sunabilmesi anlamına geliyordu ki bu da Itsuki'nin durumu inkar etmesini zorlaştırıyordu.
"Herkes çok sezgisel olmak zorunda değil ve hepimiz aynı değerleri paylaşmıyoruz. Sen, senin istediğin şeyleri istemeyen biriyle karşı karşıyasın. Bunun doğru olup olmadığına dair pek çok farklı yorum yapılabilir."
"...Yani babamın söylediklerinin doğru olduğunu düşünmüyorum ama onun gözünde onlar doğru, öyle mi?"
"Tam tersi de geçerli. Senin istediğin şeyler babana göre doğru görünmeyebilir. Muhtemelen bu yüzden böyle taviz vermeyi reddediyor."
"...Ben—"
"Tam da bu yüzden, ne gerekiyorsa yapıp onu seninle meseleyi enine boyuna konuşmaya, o masaya oturmaya ikna etmelisin. Eğer işlerin en kötü şekilde sonuçlanmasını istemiyorsan, yapılacak en güvenli şey önce tartışma ortamını hazırlamaktır."
Amane, babasının "en kötü yol" derken aile bağlarını koparıp evden kaçmayı kastettiğini tahmin edebiliyordu. Muhtemelen Itsuki bu ihtimali çoktan düşünmüştü.
Ancak bunu gerçekten hayata geçirmenin riski oldukça büyüktü ve Amane’nin tahminine göre Chitose de böyle bir şeyi asla istemezdi.
Eğer Itsuki'nin kendisi için ailesiyle bağlarını kopardığını öğrenirse, bu fikri kesinlikle reddederdi.
Itsuki uğruna Daiki'nin onayını almaya çalışan Chitose'nin, onun ailesini terk etmesini hoş karşılayacağını Amane hiç sanmıyordu.
"Kozlarını topladıktan sonra, her şeyi kafanda tartmalı ve nasıl ilerleyeceğine karar vermelisin; ne talep edeceksin, onun isteklerini karşılamak için ne yapabilirsin, bir şeyleri gerçekleştirmek için bir planın var mı, ne kadar taviz verebilirsin ve benzeri şeyler. Ancak ondan sonra karşısına çıkıp tartışmaya gir. Eğer sadece belirsiz dileklerle gidersen ve net bir vizyonun olmazsa, seni gerçekten dinlemesini bekleyemezsin. Baban bu tür konularda pek taviz verecek biri gibi görünmüyor."
Daiki inatçı, dümdüz ve sarsılmaz biriydi. Itsuki eğer karşısına yüzeysel bir hazırlıkla çıkarsa, onu ciddiyetle dinlemeyecekti.
Itsuki de bunun farkında gibiydi. Dudaklarını birbirine kenetlemiş, kaşlarını çatmıştı; bunu gören Shuuto ona nazik ve şefkatli bir bakış attı.
"Eğer ne denersen dene birbirinizi anlayamadığınızı fark edersen, ben de senin kozlarından biri olmaya hazırım. Yanında başka bir yetişkinin olması elindeki kartlardan biri olabilir, tamam mı?"
"...Bana neden bu kadar yardım ediyorsunuz? Bundan hiçbir çıkarınız yok ve sizi bu kadar sevdirecek bir şey yaptığımı da hatırlamıyorum."
Itsuki için durum pek net olmasa gerek diye düşündü Amane.
Itsuki'nin perspektifinden Shuuto, sadece Amane'nin babasıydı ve aralarında doğrudan bir bağ yoktu. Zihninde, muhtemelen geçmişte sadece selamlaştığı bir yabancıdan fazlası değildi.
Böyle birinin, kendisiyle bağı olmayan birinin onu can kulağıyla dinlemesi, tavsiyeler vermesi ve hatta yardım etmek için araya girmesi karşısında Itsuki'nin şüphe duyması doğaldı.
Şüphe oklarının hedefindeki Shuuto, abartılı bir şekilde birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Sonra yüzünde ani bir gülümseme belirdi.
"Çünkü sana borçluyum."
"Borçlu mu...?"
"Oğlumu kurtaran sensin. Onunla konuştun, ona yardım elini uzattın ve Amane o karanlık çukura düşmeden zor bir dönemi atlatabildi. Şimdi böyle huzur içinde hayatına devam ediyor... Bu yeterli bir sebep değil mi?"
Shuuto, Itsuki'nin varlığına Amane'nin hayal ettiğinden çok daha fazla minnettar olmalıydı.
Amane, ailesine Itsuki hakkında hiç detaylı konuşmamıştı ama onun, yanında gerçekten rahatlayabildiği en yakın arkadaşı olduğunu biliyorlardı.
Amane'nin morali bozuk olduğunda, onun için en çok endişelenenler anne ve babasıydı.
Hiç kimseyi tanımadığı yabancı bir şehre, o tatsız kargaşadan uzaklaşması için gitmesine en çok onlar üzülmüştü. Yine de onu göndermişlerdi.
Amane bile, tek başına yaşamayı seçtikten sonra kendisini arkadaş olarak kabul eden Itsuki'ye Shuuto'nun ne kadar minnettar olduğunu hiç bilmemişti ama artık farkındaydı.
...Yine de hakkımda böyle konuşmalarını dinlemek aşırı utanç verici, diye geçirdi içinden Amane.
Kenarda oturup öz babasının, arkadaşına "onunla arkadaş olduğun için mutluyum" demesini dinlemek biraz yüz kızartıcıydı. Yine de Amane hem Itsuki'ye hem de Shuuto'ya minnettardı. Şimdi bir şey söylese muhtemelen sadece utancını gizlemeye çalıştığı sanılacaktı, bu yüzden sessiz kalmayı tercih etti.
"Ve eğer bu hâlâ yeterli değilse... Şöyle diyelim. Seni suçlamıyorum ama belki de babanın sana karşı davranışlarını pek doğru bulmadığım için ve kişisel olarak senin vereceğin kararları takip etmek istediğim içindir. Kararlı insanları severim. Bence bu iyi bir nitelik."
Hâlâ sakin ve destekleyici görünen Shuuto'ya bakarken Itsuki'nin nutku tutulmuş gibiydi. Sonra yavaşça rahatladı ve kaşları yorgunlukla düştü.
"...Bu haksızlık."
Amane onun neyden yakındığını az çok tahmin edebiliyordu ama hiçbir şey söylemeden sessizliğini koruyan Itsuki'yi izlemekle yetindi.
Shuuto da daha fazla söz eklemedi. Itsuki'nin başını öne eğişini sessizce izledi ve bir karara varana kadar bekledi.
"Itsuki, al şunu. Şifayı kapma."
Itsuki, vakit daha fazla geç olmadan eve dönmek istiyordu. Bir süre sessizce oturduktan sonra minnetini dile getirip kapıya yöneldi.
Yürüyüşünden anlaşıldığı kadarıyla, Itsuki buraya geldiği ana kıyasla çok daha canlanmış görünüyordu; bu da Amane'yi bir nebze rahatlattı. Yatak odasından bir palto ve atkı getirip, ayakkabılarını giymek için eğilen arkadaşının kafasının üzerine bıraktı.
Görüş alanının aniden kapanmasına sinirlenen Itsuki'nin o haline Amane güldü. Itsuki kafasındaki ağırlığı kollarına aldı, sonra şaşkın ama tazelenmiş bakışlarla Amane’ye baktı.
"...Teşekkürler."
"Bir dahaki görüşümüzde geri verirsin. Umarım o zamana kadar yüzün biraz daha güler."
"Düzgünce 'senin için endişelendim' diyemezsin, değil mi?"
"Öyle desem, sadece güçlü görünmeye çalışırdın."
Amane kendisinin de aynı huya sahip olduğunun farkındaydı ama Itsuki bu tür şeylere takılmaya daha meyilliydi.
Itsuki normalde neşeli, şakacı, sözlerinde ve tavırlarında rahattı; ama iç dünyasında ciddi, mesafeli ve her şeyi kendi başına halletmesi gerektiğini söyleyen bir sorumluluk duygusuyla doluydu.
Sanki içindekilerin fark edilmesini istemediği için bir maske takıyor gibiydi; Amane onca yakınlıktan sonra artık bunu anlıyordu.
Böyle birinin acısını ve endişesini kalbine gömecek tipte biri olduğunu hayal etmek zor değildi.
Amane, Itsuki'nin her şeyi taşma noktasına gelene kadar içine atma huyundan vazgeçmesi gerektiğini hep düşünmüştü. Bu kez, Shuuto tarafından teşvik edilmiş olsa da, gerçekten birinden yardım istemişti ve Amane bunu gördüğüne sevindi.
Amane bu noktaya değindiğinde, Itsuki yapabileceği en ekşi suratı yaptı. Ancak bu şekilde tepki verebiliyor olması bile kalbinin yatıştığının kanıtıydı, bu yüzden Amane hafifçe gülümsedi.
"Neyse, bir şey olursa kafanı toplamak için buraya sığınabilirsin. Yanındayım. Ayrıca—"
"...Ne var?"
"Bunu tek başına çözmeye çalışma."
"Ha?"
"Bu senin ailendeki bir sorun olabilir ama aynı zamanda üçünüz arasındaki bir sorun. Sen, Chitose ve Daiki. Ona bir şey söylemek istemediğini, onu incitmek istemediğini anlıyorum. Ama bence Chitose, bu konuyu tamamen kendi başına sonuçlandırmandan pek de mutlu olmayacaktır."
Itsuki muhtemelen durumu düzeltme sorumluluğunun tamamen kendisinde olduğunu düşünüyordu ancak Amane, Chitose'nin bu düşünce tarzını onayladığını asla hayal edemezdi.
"Bu işin içinde Chitose de var. Eğer gelecekte onunla bir hayat istiyorsan, onu dışarıda bırakmak pek adil değil. Eğer her şeyi olup bittikten sonra ona haber verirsen, kesinlikle tepesi atacaktır."
Sonuç ister barışma olsun, ister mevcut durumu korumak ya da bağları tamamen koparmak; eğer Itsuki, Chitose’yi bu sürecin dışında tutarak tek başına bir karar verirse, bu durum ilişkilerinde kesinlikle bir çatlak yaratırdı. Müzakere masasında ilgili taraflardan biri eksikken, hepsinin içine sinecek bir geleceğe ulaşmalarına imkân yoktu.
Her şeyi tek başına sırtlanmaya meyilli olan Itsuki’ye bu uyarıyı ve ihtarı yapan Amane’nin karşısında, Itsuki bakışlarını huzursuzca kaçırdı.
“...En azından beni anlıyormuş gibi görünmeye çalış.”
“Ne zamandır arkadaşız sanıyorsun?”
“Bir buçuk yıl oldu be budala.”
“Sanki daha uzunmuş gibi geliyor.”
“...Biliyorum.”
Amane, bir keresinde benzer bir konuşmayı rollerin tam tersi olduğu bir durumda yaptıklarını hissetti; şimdi ise o günün karşılığını veriyordu.
Anıların etkisiyle gülümsediğinde, Itsuki de bu nostaljiye kapılmış gibi göründü. Yüzünde şapşalca bir gülümseme belirdi; gün içindeki en içten gülüşüydü bu.
“Itsuki iyi olacak gibi miydi?”
Amane oturma odasına döndüğünde Shuuto sordu.
“Sanırım şimdilik kendini toparladı. Gerisi ona kalmış. Zaten daha fazlasını söylemeye hakkım olduğunu düşünmüyorum.”
“Haklısın. Ben de başkasının aile meselelerine muhtemelen çok fazla müdahale ettim. Yine de Itsuki’nin yaşadığı zorluklardan çıkış yolu bulmasına az da olsa yardım edebilmişimdir umarım.”
“...Evet, ben de öyle umuyorum.”
“Her ailenin kendine göre dertleri var, değil mi?”
Babasının içtenlikle mırıldandığı bu sözler karşısında, ailesine geçmişte epey dert açmış olan Amane, bu lafı görmezden gelemedi ve başını derin bir mahcubiyetle öne eğmekten başka çaresi kalmadı.
“O zamanlar size gerçekten çok sorun çıkardım.”
“Ahaha, benim için senin duyguların her şeyden daha önemli Amane. Burada kendine böyle bir hayat kurabildin ya, neden şikayet edeyim ki? Sadece seni yuvadan biraz erken uçurmuş olduk.”
Ailesi Amane için endişelenmişti ama aynı zamanda onu kendi ayakları üzerinde durması için dünyaya uğurlarken hiç tereddüt etmemişlerdi. Şimdi dönüp baktığında, bunun kendisine duydukları inanılmaz bir güvenin göstergesi olduğunu görebiliyordu.
Lise öğrencisi birinin tek başına yaşamasını başıboş bırakılmak olarak yorumlayacak insanlar olsa da, Amane için mevcut durumu, ailesinin ona ne kadar güvendiğinin bir kanıtıydı.
Bu güveni boşa çıkarmayacak şekilde davranmak ve buna layık olduğunu kanıtlamak istiyordu.
“Bana kalırsa, seninle ilgili artık endişelenecek hiçbir şey yok. Gözünü geleceğe dikmişsin; doğru olanı yapabilen ve emek veren bir çocuksun. Kendi seçtiğin yolda yürüdüğün sürece, bize düşen tek şey seni yüreklendirmek.”
“...Baba.”
“Ayrıca, paha biçilemez bir şey bulmuş gibisin, üzerine söylenecek söz yok.”
Paha biçilemez bir şey ifadesini duyar duymaz, o ana kadar sessizce oturup Itsuki’nin dertlerini dinleyen Mahiru bir an kızardı. Kendi yanaklarının da yandığını hisseden Amane içini çekti. Babasının bu huyu hâlâ onu rahatsız ediyordu.
“Baba.”
“Efendim?”
“Senin bu huyun gerçekten problem.”
“Haha, öyle mi? Kusura bakma artık. Ben böyleyim, değişebileceğimi de pek sanmıyorum. Ama gerçekten istersen biraz törpülemeye çalışırım.”
“...Öyle bir şey demedim.”
“Öyle mi?”
Aşırıya kaçan takılmalar karşısında Amane muhatap olmayı reddedip sinirlenebilirdi; ancak Shuuto’nun yaptığı takılmaktan ziyade düşüncelerinin saf bir ifadesiydi, bu yüzden Amane onu suçlayamıyordu.
Amane, iyi niyetin her türlü davranışı mazur görebileceğini düşünmüyordu; fakat Shuuto böylesine dürüst bakışlarla ve oğlunu derinden anladığını hissettiren nazik bir gülümsemeyle konuştuğunda, içindeki itiraz etme isteği daha filizlenmeden kuruyup gidiyordu.
Babası hakkında bazı konularda farklı düşünceleri olsa da, nihayetinde onun tarafından ne kadar çok sevildiğini kalbinin derinliklerinde biliyordu.
Hafif hoşnutsuzluğunu havaya dağıtmak istercesine yavaşça nefes veren oğluna baktı Shuuto. Her zamanki gülümsemesiyle, Amane’nin nefesi kadar ağır hareketlerle kanepeden kalktı.
“Pekâlâ, sevgili çocuklarıma bir selam vermeyi başardığıma göre, artık benim de gitme vaktim geldi. Aslında veli toplantısı zamanı da gelmeyi gerçekten planlıyordum, biliyorsun değil mi?”
“İşlerin çok yoğundu, senin programını bunun için zorlamanı istemezdim zaten.”
Amane, Shuuto’nun iş koşullarının iyi olduğunu biliyordu ama yine de yoğun çalıştığı bir gerçekti. Her iki ebeveynini de yollarından ederek buraya kadar birlikte getirtmek kendisini suçlu hissettirirdi.
“Veli toplantıları önemli bir olaydır! Ne de olsa çocuğumun geleceğini ilgilendiriyor.”
“Öyle olsa bile... Annem geldi sonuçta ve bilirsin, bu tip konularda gayet iyidir... Her ne kadar başka huylarını savunmakta zorlansam da.”
“Annen bunu duysa çok kızardı sanırım.”
“Bir şey demezsen sorun olmaz.”
“Pekâlâ, aramızda bir sır olarak kalsın o zaman. Ne de olsa çok lezzetli bir çay ikram edildi bana.”
“Mahiru bu konuda en iyisidir.”
Bu takdir karşısında Mahiru’nun kafası karışırken Amane gülümsedi.
“Bayan Shiina, bugün beni ağırladığınız için teşekkür ederim. Bir anda kapınızda belirerek sizi şaşırttığıma eminim.”
“Hiç de değil. Biraz şaşırdım ama sizi gördüğüme ben de çok mutlu oldum.”
“Geleceğinizi daha önceden haber verseydiniz sizi daha iyi ağırlayabilirdik,” dedi Amane.
“Biraz ani bir iş çıktı,” diye yanıtladı Shuuto. “Ayrıca babamın bir ricasıydı.”
Bu sabah gelmiş olmasına rağmen Shuuto’nun mesajını fark etmemesi Amane’nin hatasıydı. Keşke bir gün önceden haber verseydi diye düşünmüştü ama anlaşılan büyükbabası Shuuto’ya talimat vermişti. Durum böyleyse, bu beklenmedik ziyaretin sebebini anlayabiliyordu.
“İnan bana, annen de gelmeyi çok isterdi. Ama babamın işi için peşime takılması pek doğru olmazdı, hem evde bitirmesi gereken işleri vardı. Ayrıca, buraya gelseydi bir daha asla gitmek istemeyeceğine de eminim.”
“Kesin yatıya kalmak isterdi. Muhtemelen yeni yılı kutlamak için bir tapınak ziyaretine gitmeyi de teklif ederdi. Sadece bir uğrayıp eve dönmek ona göre bir iş değil zaten.”
“Değil mi?”
Shuuto’nun kararı kuşkusuz doğruydu. Amane daha fazla düşünmeden babasına bir onay işareti verdi.
Mahiru, Shihoko’nun kalmaya gelmesinden rahatsız olacak biri değildi. Aksine, buna muhtemelen sevinirdi bile. Shihoko, Mahiru’nun onu göremediği için bu kadar üzüldüğünü görse herhalde mutluluktan gözyaşlarına boğulurdu.
“Lütfen Shihoko Hanım’a selamlarımı iletin,” dedi Mahiru. “Bir dahaki sefere ikiniz birlikte gelin.”
“Tabii ki. Söylediğini ona ileteceğim.”
“Bunu yaparsan muhtemelen hemen buraya koşmak isteyecektir.”
“Ahaha. Bu yıl ailem bizim oraya geliyor, o yüzden muhtemelen sorun çıkmaz.”
“Büyükbabamla babaannem mi geliyor?”
Amane, babasının büyükbabasıyla acil bir işi olduğunu söylediğinde bir tuhaflık olduğunu düşünmüştü; şimdi ise büyükanne ve büyükbabasının anne ve babasının evini ziyaret edeceğini öğreniyordu.
Fujimiya ailesi nadiren bir araya gelirdi; Amane de büyükbabasının evine ya da onların kendi evlerine gelmesine ancak birkaç yılda bir şahit olurdu. Ama bu yıl, büyükleri ziyaret etmeye karar vermiş olmalıydı.
“Orada olmayacağın için üzüldüler Amane. Ayrıca methini çok duydukları şu kız arkadaşınla da tanışmak istediklerini söylediler.”
“M-methini mi duymuşlar—?” Mahiru’nun nefesi kesildi.
“Baba.”
“Benden duymadılar!”
“Şikayetimi sonra anneme iletmem gerekecek.”
“Elin mahkum.”
Lafı ağzından kaçıracak kişinin kesinlikle Shihoko olduğunu bildiği için Amane, ayrıntıları daha sonra ondan sormaya karar verdi. Gitmişken yeni yıl tebriklerini de aradan çıkarabilirdi.
Shuuto, eşinin oğlunun iğneleyici eleştirilerine maruz kalacak olması fikrinden pek rahatsız görünmüyordu. Aksine, “Haberi sızdıran annen, o yüzden suçlu o sayılır,” diyerek Amane’yi destekledi. Babasının herkese bu kadar adil davranması Amane’yi bir kez daha etkiledi.
Amane, Mahiru ile birlikte Shuuto’yu dış kapıya kadar geçirdi. Böyle anlar, Amane’nin babasının güzel karakter özelliklerini gerçekten takdir etmesini sağlıyordu.
“Pekâlâ, görüşmek üzere gençler. İyi bir yıl sonu dilerim.”
“Teşekkürler. Size de.”
“Kendine dikkat et ve hasta olma. Büyükbabama ve babaanneme selamlarımı ilet lütfen.”
“Elbette. Hadi hoşça kalın.”
Shuuto dış kapıyı açtı ve o giderken apartman dairesinin içine buz gibi bir hava doldu.
Amane, babasının gidişini sakince izledi. O, her koşulda güvenebileceği bir adamdı. Yanında duran ve sessizce ona bakan Mahiru’nun başını okşadı.
“Vay be, amma hareketli bir gün oldu,” dedi.
“Gün henüz bitmedi ama... Gerçekten öyleydi. O ikisini yan yana görmeyi hiç beklemiyordum.”
Yüzünde yumuşak ama biraz mahcup bir gülümsemeyle duran Mahiru ile oturma odasına dönerken, günün iki ziyaretçisini tekrar düşündü.
“Babam onu bir kez görünce muhtemelen tek başına bırakamamıştır... Aslında Itsuki de önce buraya gelmesi gerektiğini biliyordu bence. Zaten parkın bizim eve en yakın tarafındaydı.”
“Akazawa Bey her zamanki o kararsızlığına düşmüş gibiydi. Böyle durumlarda ortamı koklama konusunda çok iyidir, değil mi? Kendisine güvenmeni söylemene rağmen her şeyi kendi başına halletmeye çalışan bir tip; ben de burada olduğum için çekinmiştir herhalde, değil mi?”
Mahiru da aynı sonuca varmıştı. Amane, farkında olmadan onun yüz ifadesini incelemeye başladı.
“Itsuki’ye beklenmedik kadar dikkat ediyorsun, değil mi?”
“Tabii ki ediyorum. O benim erkek arkadaşımın en yakın arkadaşı, bu da onu benim arkadaşım yapar. Kıskandın mı yoksa?”
“Olamaz... Nasıl desem...? O, her şeyi kendi halletmeye çalışan türden bir adam ama muhtemelen birinin onunla ilgilenmesini o kişiye yük olmak gibi görüyordu.”
Itsuki’nin duygularını pek belli etmeme huyu vardı. Sorulardan kaçmakta ve başkalarını atlatmakta ustaydı. Yine de en yakın arkadaşları, o maskenin altında kimin olduğunu gayet iyi biliyordu.
Kız arkadaşı onu en iyi tanıyan kişiydi ama Amane, Mahiru ve Yuuta da Itsuki’nin aslında ne kadar hassas biri olabileceğini gayet iyi anlıyordu.
Bu durumda, bir dostu olarak Amane endişelenmeden edemiyordu. Itsuki’nin biraz daha açık sözlü davranmasının ve yardım için arkadaşlarına güvenmesinin onun adına çok daha iyi olacağını düşünüyordu.
“Yine de ona karşı biraz daha dürüst olabileceğini düşünüyorum.”
“...Denerim.”
“Acaba Chitose ve diğer kızların dediği gibi o saman altından su yürüten tiplerden mi oluyorsun, neydi o tabir?”
Amane gözlerini kıstı. Mahiru’nun neden ona böyle kafa karıştırıcı bir yakıştırma yapmaya çalıştığını merak ediyordu. Gizemli olmayı bir kenara bıraksak bile, Amane kendisinde öyle pek bir numara olmadığına emindi.
Her şeye rağmen Mahiru geri adım atacak gibi durmuyordu; üstelik en ufak bir hata yaptığını da düşünmüyordu. Sadece Amane’ye dik dik baktı ve haksız bir tavırla onu azarladı: “Hadi ama, lütfen hemen asma suratını.”
Amane daha fazla dayanamadı. Mahiru’nun eğlendiği belli olan o titrek gülüşünü duyunca, oyunbaz bir kızgınlıkla yüzünü başka yöne çevirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.