Kuruluş Festivali ve Büyük Açılış

Jura Ormanı'nın canavar liderleriyle yaptığım görüşmelerin ardından, Batı Ulusları temsilcileriyle olan diyaloglarımız da hiçbir aksilik çıkmadan ilerledi. Detayları daha sonraki bir tarihte konuşacaktık ama şimdilik her şey yolunda görünüyordu.

Önceki gece düzenlediğimiz o tuhaf ziyafet, dünyanın dört bir yanından gelen etkili isimlerin katılımına rağmen pürüzsüz geçti. Dürüst olmak gerekirse bizim için büyük bir başarıydı. Ancak ben çoğunlukla zaten önceden tanıdığım kişilerle konuştum; işin uygulama kısmıyla Rigurd ve Mjöllmile ilgileniyor, insanlarla görüşüp bana bir özet geçiyorlardı. Ayrıca işimle ilgilenirken ziyaretçilerin pat diye yanıma gelip benimle konuşmaya çalışmamaları gerektiğini de usulünce duyurmuşlardı.

Harika iş çıkardınız çocuklar. Gerçekten çok becerikliler. Çünkü dürüst olmak gerekirse, biri yanıma gelip bir teklifte bulunsa, kendimi tutamayıp "Pekala, olur," diyebilirdim ve o zaman ne tür yükümlülüklerin altına gireceğimi kim bilebilir? Bu duruma karşı bir emniyet kemerine sahip olmak son derece rahatlatıcıydı. Diğer ülkelerle ilişkilerimizi güçlendirecekse elimden gelen her türlü desteği vermekten çekinmezdim elbet ama karşı tarafı daha iyi tartana kadar mesafeli kalmak en güvenlisiydi. Temel kural: Önüne gelene "evet" diyen o adam olmayı bırak.

Üstelik personel sıkıntısı çektiğimiz de bir gerçekti. Festivalin heyecanı dindiğinde, el atılması gereken projelerden bir dağ ve çözüm bekleyen bir sürü sorun kapımızda olacaktı. Hepsine yetişip yetişemeyeceğimiz bir yana, bunları ince ayar yaparak yürütecek idari altyapıdan yoksunduk. Şu an herkesin kucağına daha fazla iş bırakırsam, hepimiz bu yükün altında boğulurduk.

Rigurd ve Mjöllmile bu durumu benden bile daha iyi kavrıyorlardı. Onlara verdiğim her işi ustalıkla halletmeleri, farkında olmadan beni rahata alıştırıyordu. Hatta dün geceki toplantı için onları geç saate kadar ayakta tutmuştum. Acil durum konferansı gece geç saatte bittikten sonra kendi kendime söz verdim; artık beni bu kadar şımartmalarına izin veremezdim.

Bugünkü görevim ise bir devlet lideri gibi davranmak ve ziyaretçilerimize sunabileceğim en iyi hizmeti sunmaktı.

İşte şimdi buradayız; pırıl pırıl, güneşli bir gün. Tempest Kuruluş Festivali nihayet gelip çatmıştı. Yağmur yağsaydı bile bulutları üfleyip dağıtır, festivali yine de yapardım ama buna gerek kalmadı.

Burası Tempest'ın başkenti Rimuru. Adımı taşıyan şehrin kuzey bölgesi, hükümet binalarımızın çoğunun bulunduğu yerdi. Tam ortadaki büyük meclis binasının balkonuna çıkıp aşağıdaki kalabalığa baktım. Binanın önünden başlayıp tüm şehri boydan boya kat eden ana cadde bugün insanlarla dolup taşmıştı. Kendi halkım oradaydı; eski canavarlar ya da bugünlerde daha uygun bir tabirle yarı-insanlar. Jura Ormanı'nın dört bir yanından toplanan büyü-doğumlular oradaydı. Yakın ülkelerden gelen tüccarlar ve onlara korumalık yapan maceracılar da yerlerini almıştı. Hatta bu heyecandan pay almak umuduyla şehre uğrayan çiftçiler bile vardı.

Yüz bini aşkın, farklı ırk ve türden oluşan bir insan denizi şu an karşımda uzanıyordu. Yavaş yavaş, iliklerime kadar gerçekten başardığımı hissettim; insanların ve canavarların çatışmadan bir arada yaşayabileceği bir krallık kurmuştum. Bu duygu, yüreğimi parça parça doldurdu. Beni huzurla kapladı.

Artık vakit gelmişti. Ayağa kalktım ve elimi mikrofona koydum.

"Hanımlar ve be... Şey, beyler. Ben, yüce iblis lordu..."

Öğğ. Batsın bu iş. Resmi bir politika konuşması benden biraz, aslında epey fazlasını istiyordu. Bunun yerine, protokolden vazgeçip kalabalığa dürüst duygularımı açmaya karar verdim.

"Ben iblis lordu Rimuru. Hepinizi görmek ne güzel. Şey, ülkeme davetimi kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Bazılarınız burayı ilk kez ziyaret ediyor ama hiçbirinizin endişelenmesini istemiyorum. Doğrudur, ben bir iblis lorduyum ancak hiçbir insana karşı düşmanlık besleme niyetinde değilim. Umudum, hepimizin bir arada geçinebileceği bir krallık inşa etmek. İnsanların ve canavarların savaşması yerine, el ele verip birlikte çalışırsak, hepimizi daha iyi bir geleceğin beklediğine inanıyorum."

Konuşurken tepkileri ölçtüm. Herkes pür dikkat kesilmiş gibiydi; sadece kendi tebaam değil, sadece eğlenmek için gelen köylüler bile. Rüzgarı arkama aldığımı hissedince devam ettim.

"Bir iblis lordu olduğum için bazılarınızın bana karşı temkinli olduğundan eminim. Bu çok doğal tabii ki ama dürüst olmak gerekirse hissettiklerinize güvenmenizi istiyorum. İrademi hiçbirinize zorla kabul ettirmek gibi bir niyetim yok. Eğer bana inanabileceğinizi düşünüyorsanız, bunu duymaktan mutluluk duyarım. Ama inanmıyorsanız da bunun üzerinde durmayacağım. Güven bir gecede oluşmaz. Sizi bu konuda bir sonuca varmaya zorlamayacağım, çünkü güvenin ilişkilerimiz ilerledikçe, zamanla kazanılan bir şey olduğunu düşünüyorum."

Roma bir günde kurulmadı derler. Güven kademeli bir süreçtir ve bu sorun değil. Beni olduğum gibi kabul edip etmemek onlara kalmıştı.

Ardından, dinleyiciler arasındaki diğer yöneticilere, kraliyet üyelerine ve soylu sınıfı mensuplarına asıl niyetimi açıklamak istedim.

"Buradaki tüm soylular; vatanlarınıza döndüğünüzde sizden dürüst olmanızı ve gördüğünüz her şeyi yurttaşlarınıza anlatmanızı rica ediyorum. Birkaç ülke ile dostane ilişkiler kurduk bile. Bize güvenmeseniz bile, o diğer ülkeler güveninize layık değil mi? Eğer bir balçık veya bir iblis lordu olduğum için bana karşı önyargılıysanız, umarım bunu bir kenara bırakırsınız."

Bu tabii ki toplumu oluşturan bireylerden ziyade, söz konusu ülkenin kararına bağlı bir şeydi. Dinleyiciler arasındaki insanların duyguları asıl mesele olmayabilirdi ama yine de söylediklerimin bir değeri olduğuna inanmak istiyordum.

Fakat ikinci bir Farmus vakasının yaşanmasını önlemek için bir uyarıda da bulunmam gerekiyordu.

"Şahsen, birileri bizimle el ele vermedi diye savaş çıkarma niyetinde değilim. Ancak, sadece canavar olduğumuz için bize eşitsiz davranmaya çalışırsanız ya da bizi yok etmek için savaş açmaya kalkarsanız, size asla merhamet göstermeyiz. Yakın zamanda yerle bir olan Farmus Krallığı'na bakarak hepinizin bunu anlayabileceğini düşünüyorum."

Bu konudaki düşüncelerim de tam olarak böyleydi. Bir tehdit olarak algılanabilirdi ama hissettiğim gerçek buydu. Savaştan hoşlanmıyordum ama savaşmaktan da çekinmezdim. Eğer bir yönetici kararsızlık gösterirse, bu işin ucu savunmasız sivillere dokunurdu. Bir devletin yegane görevi, vatandaşlarının canını ve malını korumaktır. Sadece buraya yerleşecek insanları değil, bana güvendikleri için burada toplanan canavarları da korumak en önemli görevimdi.

Askeri gücün olmadığı bir dünya ideal olanıydı ama bu imkansız bir masaldı. İnsanlar barış zamanlarında bunun hayalini kurmakta özgürdür ama yöneticilerin böyle bir lüksü yoktur. Bir devletten en azından, ortaya çıkabilecek her duruma hazırlıklı olması beklenir. Bu yüzden, fırsatım varken beni dinleyen yönetici sınıfa seslenmek istedim.

Sözlerimi bağlarken:

"Ve burada toplanan tüm tüccarlar, maceracılar ve sıradan halk: Hiçbirinize el sürmeyeceğime yemin ederim. Yani bir suç falan işlemediğiniz sürece tabii, aksi takdirde hayır. Ülkem iş gücü eksikliği çekiyor. Doldurulması gereken pek çok işimiz var, bu yüzden iş arıyorsanız, hepinizin buraya taşınmayı düşünmesini isterim. İnsanların toplandığı her yerde yeni fırsatlar ve yeni şanslar mutlaka doğacaktır. Kural olarak, kendinizi ifade etme hakkınızı garanti altına alıyoruz. Buna ifade özgürlüğü ve istediğiniz işi seçme hakkı da dahildir. Elbette sözlerinizin ve eylemlerinizin sorumluluğu hala size ait, ancak her şeye rağmen bu kural geçerli. Eğer bu size ilginç gelen bir krallık gibi görünüyorsa, o zaman lütfen az önce söylediklerimi bir düşünün. Gelecekte ülkemiz pek çok etkinlik planlıyor. Bugün başlayan Tempest Kuruluş Festivali sadece bir başlangıç ve umarım hepiniz keyif alırsınız!"

Sıradan insana hitap eden bu çağrıdan sonra konuşmamı bitirdim. Biraz fazla mı dürüst olmuştum? Neyse ne. Sonuçta ben eski bir şirket çalışanıydım. Bir anda bu terfiyi almış olmam, aniden soylular gibi görünüp konuşabileceğim anlamına gelmiyordu.

Buna rağmen, beni dinleyen kalabalık büyük bir alkış koptu. Sadece vatandaşlarım değil, diğer ülkelerden gelen ziyaretçilerin de bağırıp çağırarak destek verdiğini görebiliyordum. Birkaçı hala pek ikna olmuş gibi görünmüyordu ama gidişata bakılırsa, büyük bir çoğunluğun bana ve dolayısıyla ülkeme inandığını söyleyebilirdim. Şimdilik bu kadarı beni mutlu etmeye yeterdi. Zaten en baştan yüzde yüz destek alsaydım bu ürkütücü olurdu.

Onlara dürüst duygularımı sunmuştum. Şimdi insanların buna nasıl tepki vereceğini bekleyip görmem gerekecekti. Ama her halükarda bu konuşma, Tempest Kuruluş Festivali'nin başladığının işaretiydi.

Konuşmamı bitirip birinci kattaki salona indim. Orada beni yeni kıyafetlerini giymiş çocuklar karşıladı.

"Hey, Bay Tempest, sen bu ülkenin kralı mısın?!"

Ah, şey, onlara söylememiş miydim?

"Bunu bilmiyor muydun Kenya? Eh, ne kadar harika biri olduğumu anlaman için henüz geç değil. Bana biraz daha saygılı davranmaya ne dersin?"

"Neden yapacakmışım ki...?"

"Tamam Bay Tempest! Çok saygı duyacağız!"

Ben Kenya'ya biraz takılırken, Alice bana kocaman sarıldı. "Ben de!!" diye bağıran Chloe de üstüme atladı. Gülerek başlarını okşadım ve nazikçe kendimden uzaklaştırdım. Alice ve diğerleri pek memnun kalmadı ama tek bir vücudum vardı. Benim için kavgaya tutuşmadan önce bunu fark etmeleri gerekecekti.

"Ama yine de büyük sürpriz oldu," dedi Gail; Ryota da başıyla onu onayladı. "Yani, dün biraz şüphelenmiştim ama..."

"Aman, canınızı sıkmayın. Zaten sizden ayrıldıktan sonra 'kral' oldum. Şimdi neden bu kadar meşgul olduğumu anladınız mı?"

"Yani, evet... Bu oldukça geçerli bir mazeret ama..."

Kenya hala bu durumdan tam tatmin olmamıştı ama en azından üzerine biraz düşünüyordu.

"O zaman artık birbirimizi pek göremeyeceğiz herhalde, Bay Tempest?"

"Vakit buldukça yanınıza uğrarım elbet. Gerçekten, dışarıdan nasıl göründüğümün pek bir önemi yok; burada aslında bir süsten fazlası değilim."

"O ne demek şimdi? Sen buraların ağası değil misin yani?"

Kenya’nın gönlünü almak için elimden geleni yaparken, bir yandan da festival kurallarımızın üzerinden geçiyordum.

"Tamam, beni iyi dinleyin çocuklar. Böyle festivallerde insan kolayca heyecana kapılıp ipin ucunu kaçırabilir. Bu yüzden kendinizi fazla kaptırmayın ve sakın kimseyle kavgaya tutuşmayın, anlaştık mı?"

"Tamam!"

İşte ruh budur.

"Mendilleriniz, peçeteleriniz ve kolyeleriniz yanınızda mı?"

"Tabii ki!"

Cevapları her zamanki gibi cin gibiydi.

Başlarına bir refakatçi verebilirdim ama bizim kadronun başı zaten aşkın vaziyetteydi. Diablo kolezyumda hakemlik görevini yürütüyor, Hakuro kızı Momiji ile aile saadeti yaşıyor, Benimaru ise benim korumalığımı yapıyordu.

"Momiji’nin babasıyla değil de seninle vakit geçirmesini tercih etmez miydin?"

"Lütfen efendim. Bunun için henüz çok erken..."

Benimaru bu sorudan kaçmaya pek bir hevesli görünüyordu, değil mi? Ah, sanırım bunu zamanın akışına bırakmaktan başka çare yoktu.

Neyse, Shuna festival için bir kafe işletiyordu; Shion’un da muhtemelen bir işi vardı çünkü sabahtan beri onu görememiştim. Bu durum başlı başına bir endişe kaynağıydı ama iyi olduğuna inanmak istiyordum.

Yine de Soei gizli bir şekilde kasaba güvenliğini sağlıyordu ve herhangi bir sorun çıkarsa beni kesinlikle uyaracağından emindim. Ekibi çocuklara da göz kulak oluyordu, bu yüzden pek endişelenmeme gerek yoktu—

"Hey, neyin var? Bir şeye mi canın sıkıldı?"

Tam endişelenmeye gerek olmadığını düşündüğüm anda biri yanıma geldi. Bu Hinata’ydı; üzerinde sivil kıyafetleri, belinde rapier kılıcıyla öylece duruyordu. Neredeyse siyaha çalan lacivert, kolsuz bir elbise giymişti. Koltuk altları ve göğüs dekoltesi belli belirsiz göz kırpıyor, ona tarif edilemez bir çekicilik katıyordu. Kılıcını taşıyan kemer ise belinin ne kadar ince olduğunu iyice vurgulamıştı.

Vay canına. Tam bir görsel ziyafet. Ona biraz daha bakmak istiyordum ama bana buz gibi bir bakış fırlatınca öksürüp gözlerimi kaçırdım.

"Hey, Bay Tempest!"

"Kim bu kadın?"

Alice ve Chloe, biraz bozulmuş bir tavırla bana seslendiler.

"Bu Hinata. Çok güçlüdür, biliyor musunuz? Bir keresinde onunla yenişememiştik."

"Haaa? Bu teyze mi seninle yenişemedi—?"

Kenya cümlesini bitiremeden rapierin ucu boğazına dayandı. Kılıcı çektiğini görmemiştim bile; ucu teninden belki bir milimetre uzaktaydı. Kenya en ufak bir hareket yapsa kılıç boğazına saplanacaktı.

"Ne diyecektin bakayım?"

"Şey, ııı, yani sadece çok güzel olduğunuzu söyleyecektim," diye geveledi Kenya, titreyen dizleri ve gözlerindeki yaşlarla.

"Ken..."

Ryota ona yardım etmek istedi ama yerinden kımıldayamadı bile. Hinata’nın tek bir bakışı ayaklarını yere çivilemişti. Gail de büyülenmiş bir şekilde donup kalmıştı. Nedenini tahmin edebiliyordum. Ben bile ondan korkuyorken, Ryota ve Gail’in tepkileri son derece anlaşılırdı.

"Ona karşı saygısızlık etme, tamam mı Kenya? O da Shizu’nun öğrencisiydi. Yani o da Yuuki gibi senin kıdemlin sayılır."

Kenya bana "Neden daha önce söylemedin" der gibi bir bakış attı. Ne hissettiğini anlıyordum ama dürüst olmak gerekirse bu onun suçuydu. Daha yeni ona kendinden geçmemesini ve kavga çıkarmamasını söylemiştim; yani bunu hak etmişti.

"Shizu’nun öğrencisi mi... Dur, imkansız!"

"Sadece bir ay içinde Shizu’dan bile daha güçlü hale gelen o kız mı...?"

"Lubelius Şövalyeleri’nin kaptanı Hinata Sakaguchi mi?!"

"Vay canına! Ama gerçekten o musun...?"

"Neden daha önce söylemedin ki? Aşk olsun..."

Hinata, hafif bir metal sesiyle kılıcını kınına soktu. Kenya, ayağa kalkamayacak kadar sarsılmış bir halde kendini yere bıraktı.

"Korkudan altıma kaçıracağım sandım," dedi, benzi sararmış bir halde.

"Öğğ, ne iğrençsin," diye tersledi Alice.

"Ne var yani, korktum işte!"

"Ama bence bu senin suçundu Kenya."

Kenya sustu. Chloe’nin haklı olduğunu biliyordu.

"Peki, Hinata ile gerçekten berabere mi kaldınız Bay Tempest?"

Gail’e dürüstçe cevap verdim. "Aşağı yukarı öyle. Savaşın sonucu belli olmadan taraflardan biri kaçtığına göre kesinlikle beraberlik sayılır."

"Bir dakika, siz mi kaçtınız Bay Tempest?"

Kim kaçtı dedim ki ben?! Kahretsin, çok zekiler.

"Orasını hayal gücünüze bırakıyorum," diyerek imajımı kurtarmaya çalıştım. Yalan sayılmazdı ve zaten yeterince gerçeği açık ettiğimi düşünüyordum.

Çocukların daha fazla sorusu var gibiydi ama Hinata sözlerini kesti.

"Eee, az önce neye canın sıkılıyordu?"

Çocukları kime emanet edebileceğimi düşündüğüm anı hatırladım.

"Şey, bu çocuklar kasabaya inecekler ama görüyorsun ortalık çok kalabalık. Onlara göz kulak olacak birine ihtiyacım var..."

"Öyle mi? Ben onlara bakıcılık yapabilirim."

"...ben de kime desem diye— Ha?"

Az önce ne dedi o? Hinata çocuklara mı bakacaktı? Eğer bu bir şakaysa hiç komik değildi.

"Ne o, bu iş için yeterince iyi olmadığımı mı söylüyorsun?"

"Hayır, hayır, kesinlikle öyle bir şey demiyorum..."

Gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Çok korkutucu. Kenya’nın altına kaçırmamasına şimdi ben de şaşırmıştım. Daha fazla övgüyü hak ediyordu.

"Siz de bana hayır demeyeceksiniz, değil mi?"

"Hayır, tabii ki hayır!"

"Ken..."

"Kesinlikle! Lütfen, buyurun!"

"Sen de mi Gail...? Pekala, tamam."

Kenya ve Gail anında onun iradesine boyun eğdi. Ryota da onların tepkisini görünce daha fazla dayanamadı.

"Seninle vakit geçireceğime inanamıyorum Hinata! Sana o kadar hayranım ki!"

Alice de tam bir hayran moduna girmişti. Daha önce Masayuki’ye de hayran olduğunu söylemişti; sanırım Hinata onun için bir pop star gibiydi. Hinata ise hiç şikayetçi görünmüyordu; şimdiden çocuklara ısınmaya başlamıştı bile.

Sıra Chloe’ye gelince:

"Seni sevdim! Biraz Shizu’yu andırıyorsun!"

Gülümseyerek Hinata’ya sarıldı. Eğer Chloe Hinata’yı sevdiyse, o gerçekten içten içe iyi bir insan olmalıydı, değil mi? Bakışları biraz sertti ama bu Chloe’yi pek etkilememişti. Ve eğer hayal görmüyorsam, Hinata’nın yüzünde hafif bir gülümseme görür gibi oldum. Göz açıp kapayıncaya kadar kalplerini çalıvermişti.

"Tamam, hadi gidelim. Neden önce yemek tezgahlarına bakmıyoruz? Yakisoba ve mısır ızgarası olduğunu duydum."

"Tamam!"

Ne liderlik ama. Hayret vericiydi.

Çocukların Hinata’nın gözetiminde güvende olacaklarını varsayabilirdim. Bu içimi büyük bir rahatlama ile doldurdu, tam o sırada Hinata yanıma yaklaşıp kulağıma fısıldadı.

"Çocuklara ben bakarım ama Leydi Luminus ile sen ilgilen, anlaştık mı?"

Ha?

Dün gece onu görememiştim ama Luminus da mı buradaydı yani?

"Aa, ziyarete gelmeye mi karar verdi?"

"Onu sen davet etmedin mi? Bu durum için neşeyle bir hizmetçi kıyafeti hazırladığını gördüm."

Şaşırtıcı bir şekilde Luminus, festivale katılmak için Arnaud ve Bacchus ile birlikte şövalye kılığında gizlenmişti. İlk gün, benim gezdireceğim kraliyet mensupları ve soylu sınıfı grubuna dahil olacaktı. Kurallara göre şövalyeler de soylu sayılıyordu, bu yüzden tura karışmasında hiçbir sakınca yoktu.

Oldukça kurnazca bir hamleydi. Hatta dün geceyi bu ülkede inşa ettiğim gıcır gıcır kilisede geçirmişti. Kendini o kadar iyi gizlemişti ki ruhum bile duymamıştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.