Gece Yarısı Toplantısı ve Büyük Dörtlü

Ziyafet sona erip gece yarısı olduğunda, apar topar bir acil durum toplantısı düzenledik.

“Pekâlâ,” diyerek katılımcılara göz gezdirdim. “Sizi bu saatte buraya topladığım için kusura bakmayın. Hepinizin yorgun olduğunu biliyorum ama biraz daha dişinizi sıkın, olur mu?”

Öncelikle, bu geceki performansından dolayı Shuna’ya teşekkür etmek istiyordum.

“Shuna, gerçekten imdadıma yetiştin. Yemekler harikaydı, hatta Milim’in bile çuvalladığı bir konuda başarılı olup Middray’i ikna etmeyi başardın. Cidden, teşekkür ederim.”

Shuna zarifçe gülümseyerek karşılık verdi. “Hayır,” diyerek alçakgönüllülük yaptı, “menümüz Bay Yoshida’nın desteği sayesinde bu kadar başarılı oldu. Ayrıca Efendi Rimuru, Hakuro’nun deniz ürünlerine ettiğiniz onca iltifattan sonra, gecenin yıldızının o olduğunu hissediyorum.”

Balık hazırlama, saşimi kesme ve aç müşteriler için suşi hazırlama konularında Hakuro, Shuna’dan çok daha mahirdi. Bu iş sanki adamın ikinci uzmanlık alanı gibiydi, bu yüzden Shuna’nın onunla kıyaslanınca yetersiz kaldığını düşünmüyordum… Yine de Shuna, içten teşekkürlerimi kabul etmesine rağmen biraz bozulmuş gibi görünüyordu.

Ardından, perde arkasındaki sağ kolum olan Mjöllmile’a döndüm.

“Mollie, tüccarlar ne alemde? Herhangi bir sorunla karşılaştın mı?”

Dünyanın dört bir yanından gelen envaiçeşit mal ve ürün, sergi alanlarımızda satılmak veya kullanılmak üzere şehre akıyordu. Rigurd ve Lilina tüm bu akışı yönetirken, Mjöllmile da şehre gelen tüccarlarla ilgilenmekle görevlendirilmişti.

“Şu ana kadar hepsinin yüzü gülüyor efendim. Bu kadar görkemli bir şehri ilk kez görmek hepsini hayrete düşürdü; bu geceki davetliler de ziyafetteki çeşitliliği iştahla mideye indirdi. Çevre ülkelerden gelen çok sayıda çiftçi de görüyoruz, yani çabalarımız gerçekten meyvesini veriyor. Yanlarında çok kaliteli mallar da getiriyorlar, onlarla oldukça iyi bağlar kurabileceğimizi düşünüyorum…”

Mjöllmile, Rigurd’a bir bakış attı, o da başıyla onayladı.

“Evet, Efendi Mjöllmile’ın dediği gibi; taze meyve ve sebzeler, tütsülenmiş et ve balıklar, ayrıca nadir el işi ürünler getiriyorlar. Bazıları yanlarında canlı hayvan da getirmiş. Festival için bu konularda hazırlıklıyız gibi görünüyor.”

Rigurd, herhangi bir eksiklik yaşanmayacağından emin gibiydi.

“Bu ithal malların bir kısmını,” diye ekledi Lilina, “yarından itibaren akşam ziyafetlerindeki yemeklerimizde kullanmayı planlıyoruz.”

“Ah, bu bir sorun teşkil etmez, değil mi?”

“Hayır, sanmıyorum. Ancak… Yok, yok, sorun olmaz.”

Hmm? Mjöllmile tam bir şey söyleyecekken sustu. Eğer bir şüphesi varsa, sonuna kadar gitmesini ve anlatmasını istiyordum.

“Oha, oha! Aklından ne geçiyorsa söyle, tamam mı? Çünkü lafı yarıda kesersen içim daha çok huzursuz olur.”

Benimaru ve Soei de sessizce başlarını sallayarak bana katıldılar. Üzerindeki baskıyı hisseden Mjöllmile başını kaşıdı ve tekrar konuşmaya başladı.

“Şey, belki de sadece kuruntu yapıyorumdur ama burada çalışan esnaflar arasında, yakın bağlarım olan büyük tüccarların yanındakilerden tanıdığım çok az kişi var. İnsanların yüzlerini hatırlama konusunda yetenekliyimdir, bu yüzden merak ettim. Ben de biraz araştırma yaptım…”

Mjöllmile’ın anlattığına göre, durum ilk başta tuhaf gelse de ortada aslında dile getirilecek somut bir sorun yoktu. Bazı tüccar dostlarına sormuştu ve onlar da iş dünyasına bazı yeni isimlerin girdiğini doğrulamıştı. Ancak bu esnaflar hakkında hiçbir olumsuz dedikodu duyulmamıştı; kaliteli ürünleri düşük fiyatlara sunan örnek iş adamlarıydılar. Mjöllmile, arkadaşlarının çok fazla endişelendiği için onunla dalga geçtiğini söyledi; kendisi de bu yabancı yüzlerden birkaçıyla görüştüğünde, hepsinin gayet nazik ve cana yakın olduğunu görmüştü.

“Belki de,” dedi sırıtarak, “böyle büyük bir görevin verilmesi beni biraz fazla gergin yaptı.”

“Hey, gerçekten iyi misin? İş yükü çok fazla gelmiyor ya? Sağlığını etkilemesini istemem…”

Son zamanlarda iş yükü gerçekten devasa boyutlara ulaşmıştı. Ancak bu sefer endişelerimi gülerek geçiştirdi. “Ha-ha-ha! Hiç merak etmeyin. Ama size daha önemli bir haberim var! Görünüşe göre Kahraman Masayuki, yarınki dövüş turnuvasına katılmayı planlıyormuş! Tüm şehir bu dedikoduyla çalkalanıyor. İnsanlar şimdiden meyhanelerde bahis oynamaya başlamış bile.”

Mjöllmile’ın dediğine göre, giriştiği işin heyecanından yorulmaya vakit bulamıyordu. Onun için daha acil olan konu, Masayuki’nin bu akşam dövüşe katılmaya karar verdiği haberiydi.

“Tam üstüne bastın,” diye araya girdi Soei. “Ben de hepimizin bu meseleyi tartışmasını istiyordum.”

Şehrin dışında Milim’i karşılamaya giden grup görünüşe göre bu haberi henüz duymamıştı. Benimaru ve diğerleri, detayları öğrenmek istercesine gözlerini Soei’ye çevirdi; ama önce Shion cevap verdi.

“O çocuk beni deli ediyor! Efendi Rimuru’yu yeneceğinden ve daha bir sürü saçmalıktan bahsedip durdu. Onu kendi ellerimle haklamak istedim ama…”

“Evet,” diye yanıtladı Soei, “ve ben seni durdurdum. Etrafta bizi izleyen insanlar vardı. Eğer şu anda bir sorun çıkarırsan, bu tüm festivali etkileyebilir.”

Bu, Shion’un neden nispeten uslu durduğunu açıklıyordu. Biraz olgunlaştığını düşünmüştüm ama henüz gardımızı düşüremezdik. Soei’nin orada olması iyi olmuştu.

“Pekâlâ, müdahale etmene sevindim. Üstelik arkadaşım Yuuki ile birlikteydi. İnsanlar şehrin girişinde bir Kahraman’la kavga ettiğim dedikodusunu yayarsa, bu hiç ihtiyacım olmayan şüphelere davetiye çıkarır.”

Ben içimi çekerken Benimaru da onaylayarak başını salladı.

“Çok doğru. Shion, lütfen bizim için sakinliğini koruyabilir misin?”

“Ha! Bunu bana söylemene gerek yok. Sadece biraz sinirlenmiştim; gerçekten bir kavga başlatmaya niyetim yoktu.”

“Keh-heh-heh-heh-heh… Sizi gayet iyi anlıyorum Bayan Shion. Birisi ustamızı küçümserken eli kolu bağlı duramazsınız, değil mi? Ya siz, Efendi Benimaru; eğer orada olup buna şahit olsaydınız, farklı bir tepki mi verirdiniz?”

“…Hayır, Diablo. Ben her zaman son derece soğukkanlıyımdır.”

Benimaru cevap vermeden önce kısa bir an duraksadı, gözleri sağa sola kaydı. Bu konuda ona ne kadar güvenebileceğimden emin değildim.

“Öyleyse,” diye devam etti Diablo, “burada bu Kahraman ile ne yapacağımızı mı tartışıyoruz? Eğer meseleyi bana bırakırsanız, güneş doğmadan onu arkasında iz bırakmadan yok edebilirim…”

Vay canına. Korkutucu. Ve bunu gerçekten kastettiğini, hiç düşünmeden yapabileceğini biliyordum.

“Öyle bir şey yapmıyoruz. Aceleci davranmak yok, tamam mı? Ne olursa olsun.”

Herkesin bu konuda hemfikir olduğundan emin olduktan sonra bu geceki asıl meseleme geçtim.

“Sorum şu: Buradaki ekibimden yarın başlayacak dövüş turnuvasına katılabilecek kimse var mı?”

Bu teklif, ortamda adeta bir bomba etkisi yarattı.

“Hoh?”

Benimaru’nun gözleri parladı.

“Anlıyorum…”

Shion korkusuzca sırıttı. Sanki bir şeyler planlıyor gibiydiler; onları durdurmalı mıydım? Belki de konunun dövüşe gelmesi, az önceki sözlerini unutturmuştu.

“Keh-heh-heh-heh-heh. İlginç. Gerçekten ilginç.”

Diablo da ağzı kulaklarında sırıtıyordu.

“Kendimi sunmaktan memnuniyet duyarım. Becerilerim işe yarayacaktır.”

Geld bile hazırdı. Soei’nin o hafif kıkırdaması, onun da gönüllü olduğunu söylüyordu. Hakuro da öyle. Sessiz kalmıştı ama yerinde duramadığını görebiliyordum. En azından kendi sunumlarını yönetmesi gereken Gabil’in, bu ihtimal karşısında ne kadar üzgün görünse de çekilmekten başka çaresi yoktu.

…Yani evet, aşağı yukarı tahmin ettiğim gibiydi. Tepki vermeyen tek kişi Ranga’ydı, o da gölgemde uyuduğu içindi. Bu sorun değildi; zaten onun katılmasını istemiyordum.

Hafifçe öksürerek, kimin kayıt olmayı hak ettiği konusunda tartışmaya başlamadan önce kalabalığı susturdum.

“Bir dakika bekleyin. Şu anda şehrin her yerinde ajanlar var. Gerçekten de dövüş arenasında tüm gücünüzü sergilemenize gerek var mı? Yok, değil mi?”

“Keh-heh-heh-heh-heh. Düşmanlarımızı ezip geçmek için buna pek ihtiyacım yok—”

“Oha! Yavaş gel. Şimdiden söyleyeyim; Benimaru, Shion, Diablo, Soei: Hepiniz devre dışısınız.”

“Ne—?!”

“Ne demek istiyorsunuz—?”

İtirazlarını susturmak için elimi kaldırdım. “Öncelikle Soei, sen bizim Gizli Ajanımızsın, tamam mı? Kalabalığın arasında gözetleme yaparken dövüşemezsin.”

Soei bu olasılığı o ana kadar düşünmemiş gibiydi. Yine de bu açıklama onu ikna etmiş olmalıydı ki, sonrasında sustu. En azından kılık değiştirerek yarışmayı teklif etmedi. Ama işi sağlama almak için…

“Bunun yerine, senin için yeni bir görevim var.”

“Bir görev mi?”

“Evet. Ülkemizdeki tüm casusluk operasyonlarını sana bırakıyorum ama aynı zamanda seni resmen ‘Oniwaban’ adını verdiğim istihbarat teşkilatımızın başına atıyorum.”

Bu, eski Tokyo’nun samuraylar çağında sokaklarda devriye gezen ve haberleri şoguna rapor eden gizli ajan grubunun adıydı.

“Ayrıca, senin kişisel ekibine ‘Kurayami’ ismini veriyorum. Buna Soka ve diğer ajanların da dahil ama o stajyerlerinin kendilerine henüz bu ismi takmalarına izin verme, tamam mı?”

“Emredersiniz efendim! Çok teşekkür ederim!”

Bu, Soei’yi beklediğimden daha fazla etkilemişti. Aslında onu turnuvadan uzak tutmak için uydurduğum bir bahaneydi ama bu kadar sevdiyse ne âlâ. Soei bugünlerde birkaç yüz kişiyi denetliyordu, bu yüzden seçkinlerini Kurayami Takımı adı altında toplamak istemesi çok daha iyiydi.

Geriye ilgilenilmesi gereken üç kişi kalmıştı; ekibimin en güçlü üç üyesi. Onlardan herhangi birinin turnuvaya katılmasına izin vermek sadece sorun çıkarırdı ve bunu bildiğim için onlar için çoktan planlarımı yapmıştım.

“Tamam. Diğerleri, beni dinleyin. Batı Ulusları’ndan gelen ileri gelenlerle ilgilenecek yeni bir komite kuruyorum. Adını ‘Büyük Dörtlü’ koyacağım.”

“Büyük Dörtlü mü…”

“Aman Tanrım—”

“Anlıyorum…”

Üçünün de dikkati tamamen buraya çekilmişti. Yemi yutmak buna denirdi işte.

“Üçünüz, ekibimin geri kalanından çok daha güçlüsünüz. Bu yüzden Benimaru’yu Büyük Dörtlü’nün başı olarak atamak istiyorum. Diğer üç makamdan ikisine de Shion ve Diablo’yu getirmek istiyorum.”

Üçü arasında liderlik vasfı en yüksek olan Benimaru’ydu. Ne de olsa gerektiğinde yerime vekalet edebilecek bir adamdı. Bu gölge kabine her ne iş yapacaksa, ona liderlik etmek için eşsiz bir niteliğe sahipti. Kulağa önemli gelmesi için elimden geleni yapmıştım ama bu makam tamamen sembolikti; yine onları turnuvadan uzak tutmak için uydurulmuş bir bahaneden ibaretti.

"Liderlik ha... Bu görevi büyük bir alçakgönüllülükle kabul ediyorum!"

Güzel. Benimaru ikna olmuştu.

"Benimaru'nun liderliğini pek içime sindiremedim ama umarım iş başındaki performansımı gördükten sonra bu kararınızı gözden geçirirsiniz. Dört Büyükler'den biri olarak anılmak beni ziyadesiyle mutlu eder, Efendi Rimuru!"

Shion da halinden memnundu. Bu mevkinin ona neden bu kadar özgüven verdiğinden emin değildim ama madem itirazı yoktu, tadını çıkarmasına izin verebilirdik.

"Dört Büyükler mi? Benim amacım sizin yanınızda her zaman bir numara olmak Efendi Rimuru, ancak bu yoldaki çabalarınızda henüz yeniyim. Açgözlülük etmemem gerektiğini biliyorum. Şimdilik sizin şanınıza layık olabilmek için elimden gelen her şeyi yapacağım!"

Hmm. Bu bir "evet" miydi? Diablo bazen gerçekten idaresi zor biri olabiliyordu. Her neyse, artık üçü de Dört Büyükler mertebesine girmişti.

"Görevlerimi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Şimdi, turnuvaya katılmanızı neden yasakladığımı merak ediyor olabilirsiniz; aslında bu yeni unvanlarınızın bununla doğrudan bir ilgisi var."

"Nasıl yani efendim?"

"Şöyle ki, dördüncü ve son ismi seçmekte zorlanıyorum. Soei'nin uygun olacağını düşünmüştüm ama kendisi Gizli Ajanımız ve toplum önüne çıkması işleri karıştırabilir. Bu yüzden onun pek doğru seçim olmadığını anladım."

Dinleyicilerimin tepkisini ölçtüm. İkna olmuş gibi görünüyorlardı. Birkaç kafa sallama hareketi gördüm.

"Bu yüzden dostane bir rekabet düzenlemeye karar verdim. Geri kalanınız turnuvaya katılabilir; şampiyon olan kişi hem ismiyle hem de cismiyle Dört Büyükler'den biri sayılacak. Buna ne dersiniz?"

Cevap vermeleri için onlara baskı yaptım. Toplantı salonuna bir sessizlik çöktü, herkes diğerinin ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Derken kalabalığın arasından hiç beklemediğim bir ses yükseldi.

"Hmm... Katılmayı çok isterdim ancak yarın Momiji ile bir buluşmam var. Yani, ona şehri gezdireceğim... Ama ahhh, eğer siz emrederseniz Efendi Rimuru..."

En çok güvendiğim adam olan Hakuro, durduk yere kendini geri çekmişti. Onun gibi teknik açıdan usta birisi bu iş için biçilmiş kaftandı ancak görünüşe göre zamanlama uymuyordu. Onu arenaya çıkmaya zorlayacak değildim. Masayuki'nin yeteneklerini tartmak için aslında en iyi aday oydu fakat öz kızıyla geçireceği bir güne engel olursam benden nefret ederdi.

"Yok, bu oldukça önemli Hakuro. Eğer Momiji'ye verdiğin sözü tutmazsan seninle bir daha asla konuşmayabilir."

"Şey, doğru..."

Eskiden iş yüzünden kızıyla olan planını iptal eden bir patronum vardı. Tekrar konuşmaya başlayana kadar bir hafta boyunca nasıl kıvrandığını anlatıp dururdu. Burada ise daha yeni kavuşmuş bir baba ve kız söz konusuydu! Eğer aralarındaki bağ bu kadar tazeyken sözünü bozarsa...

"Ayrıca sen Dört Büyükler'den ziyade Benimaru'nun askeri danışmanı gibisin. Bir nevi general vekili. Orada olmana acil bir ihtiyaç yok."

Hakuro bu övgüyle derinden etkilenmiş bir halde başını salladı. Böylece, kendi iyiliği için onu turnuvadan muaf tuttum.

Peki, geriye hangi adaylar kalmıştı?

"Benim bilimsel sunumum var," dedi Gabil hayıflanarak. "Fakat her halükarda Usta Geld benden çok daha güçlü. Bu işi ona gönül rahatlığıyla bırakabilirim!"

Evet, son kozum Geld'di, değil mi? Kendi işleriyle meşgul olan Gabil, üzülerek teklifi reddetmek zorunda kalmıştı; bunun yerine tüm umutlarını Geld'e bağlıyordu.

"Pekala. Bu hadsiz Masayuki'nin zaferini engellemek için tüm gücümü ortaya koyacağım!"

Geld, çağrıma yanıt vererek kararlılıkla başını salladı.

Geld’in gücüyle ilgili bir şüphem yoktu elbette. Ama Dört Büyükler'den biri olmak? O şatafat ve gösterişin içine girmek? Bu pek ona göre değildi. Benimaru'yu altındaki o iki sorunlu çocuğa liderlik etmesi için atamıştım ama Geld'i en sona bırakmak ona biraz haksızlık gibi geliyordu. Neyse, bunu sonra düşünürdüm. Şimdilik Masayuki ile kapışıp onun neler yapabildiğini görmesi yeterliydi.

Bunları düşünürken Rigur aniden ayağa kalktı.

"Dört Büyükler üyeliği için uygun birini daha biliyorum!"

Haklıydı, bir turnuvada kiminle eşleşeceğinize bağlı olarak her şey değişebilirdi. Kendi tarafımızdan birden fazla katılımcının olması daha iyi olabilirdi; Rigur gibi A rütbeli birinden gelen bir öneri içimi rahatlatırdı.

"Tabii, neden olmasın. Geld tek başına yeterli olur diye düşünmüştüm ama kimi öneriyorsun?"

"Maalesef güvenlik görevlerim nedeniyle ben katılamıyorum ancak güç konusunda benden sonra gelen tek bir kişi var..."

Ondan sonra mı? Eyvah...

"...o da Gobta!"

Harika. O işte. Tam korktuğum gibi. Ancak bu öneri üzerine Rigurd heyecanla başını salladı.

"Evet, bizi Gobta'nın temsil etmesi konusunda hiçbir itirazım olmaz."

Hadi oradan.

"He-he! Benim yanımda oldukça iyi bir çırak olduğunu kanıtladı. Ayakları çok seridir ve hareketlerinde belirgin bir keskinlik vardır. Temel fiziksel gücü diğer özellikleri kadar gelişmedi ancak bu turnuvayı bir gelişim fırsatı olarak kullanmak onun için çok heyecan verici olabilir."

Hakuro bile onu destekliyordu. Çekirdek kadromdan ise hiçbir tepki gelmedi.

Asıl muhataba ne düşündüğünü sormayı düşündüm ama...

"...Zzzz...zzzz..."

Ah, güzel. Can atıyor resmen. Sorun yok o zaman. Gobta turnuvadaydı.

Toplantıyı orada bitirmek üzereydim ki ben daha davranamadan biri söz aldı.

"Usta, ben de bu yetenek testine katılmak istiyorum!"

Ben fark etmeden uyanmış olan Ranga, gölgemden kafasını uzatmış kuyruğunu sallıyordu.

"Olmaz Ranga. Bu daha çok silahlı bir dövüş, biliyorsun..."

"Evet," diye ekledi Mjöllmile. "Aralarda en az bir tane çağırıcı var, yani bir veya iki çağrılmış yaratık olması sorun değil ancak Sayın Ranga'nın katılımının bazı pürüzler yaratacağını düşünüyorum..."

Bu turnuva güç ve beceri testiydi ve Ranga'nın bu konudaki yeterliliği tartışılmazdı. Ancak katılması rekabetin ruhundan biraz fazla sapılmasına neden olurdu.

Mjöllmile'nin kararıma katılması üzerine Ranga, Gobta'ya sitem dolu bir bakış attı. Moralinin bozulduğunu biliyordum ama elimden bir şey gelmezdi. İstemeyerek de olsa ağırlığımı koymak zorundaydım.

"Bu durumda Usta Geld ve Usta Gobta'ya ilk turda maç vermeyeceğim, onları doğrudan çeyrek final seribaşıları olarak yerleştireceğiz. Turnuvada iki yüzden fazla katılımcı var, bu yüzden onları altı gruba ayırıp her grup için bir meydan savaşı düzenleyerek başlayacağız."

Vay canına. İki yüzden fazla mı? Kulağa çok geliyordu.

Yarın elemeler vardı ve buralardan sıyrılan en iyi sekiz kişi sonraki gün yapılacak eleme turlarına kalacaktı. Plan ilk başta katılımcıları sekiz gruba ayırıp hepsini aynı anda kapıştırmaktı; böylece kazanan her gruptan bir çeyrek final seribaşısı çıkacaktı. İlk tura çok fazla zaman ayıramazdık ne de olsa. Ancak Geld ve Gobta'nın yerleri garanti olduğu için maç sayısını altıya indirecektik.

"Pekala. Yarın günün büyük bir kısmında ziyaretçilere rehberlik edeceğim. Mollie, turnuva işlerini aksatmadan devam ettir."

"Emredersiniz efendim!"

Başımı sallayarak onayladım. Bunu duymak güzeldi. Ona güvenebileceğimi biliyordum.

Ve bir şey daha:

"Diablo, artık uluslararası basın seni iyice tanıdı, değil mi?"

"Evet efendim. Onları Kuruluş Festivali'ne davet ettim ve bizi olumlu bir şekilde yansıtmaları için gereken önlemleri alıyorum."

Diablo’nun her işi en ince ayrıntısına kadar düşünmesi beni her zaman etkiliyordu. Artık bu adamı (ya da güçlerini) gizlemeye gerek yoktu. Hatta turnuvada hakemlik yapan korkutucu bir iblis, itibarını bile artırabilirdi.

"Zahmet olacak ama maçlarda hakemlik yapmanı istiyorum. Masayuki, Geld ve Gobta işin içindeyken hakemin bir hobgoblin olması beni biraz endişelendiriyor."

"Ke-he-he-he-he... Elbette!"

Mükemmel. Eğer arenada tuhaf bir durum yaşanırsa Diablo'nun bir hal yoluna bakacağına emindim.

"Tamamdır. Hepinizin vaktini aldığım için üzgünüm. Saatin geç olduğunun farkındayım, şimdilik gidip iyice dinlenin!"

"““Emredersiniz!””"

Toplantı bu kez gerçekten sona ermişti. Hepimizin uykuya ihtiyacı vardı. Asıl maraton yarın başlıyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.