Frey gülümsedi. Teşekkür etmesi beni biraz olsun rahatlatmıştı. Ancak kendime yeni dertler açmam için bu kadarcık gevşemem bile yetti.
“Yemeklerimizin damak tadınıza uygun olacağını umuyorum. Ha, sahi; yemediğiniz bir malzeme var mı? Menüde tavuk da var ama eğer bir sorun teşkil edecekse...”
Yaptığım hatayı ancak o an fark edebildim.
“Ta... vuk mu?”
Havadaki gerilim, keskin bir buz sarkıtı gibi her şeyi yarıp geçti. Eyvah, diye geçirdim içimden ama artık çok geçti.
“Şey...”
“Efendi Rimuru, beni kümes hayvanlarıyla bir mi tutuyorsunuz?”
“Şey, hayır, öyle demek istememiştim...”
Frey hâlâ gülümsüyordu. Yanındaki İkiz Kanatlar ise bana adeta hırlıyorlardı. Ne büyük bir pot kırmıştım. Ağzımdan çıkanı kulağım duyuyor muydu? Dilin kemiği yoktu işte, kendi ipimi kendim çekmiştim.
Ben ne tepki vereceğimi kara kara düşünürken:
“Puhahaha! Zuha-ha-ha! İlahi Rimuru, harikaydın! Sen gerçekten akılalmaz bir adamsın. Frey’e kuş dedin ya... Tek kelimeyle muazzam!”
Ortamın ağırlığından zerre nasibini almamış olan Carillon, kahkahayı patlattı.
“Evet,” diye ekledi Milim hayranlıkla, “Ben bunu hayatta yapamazdım.”
Yapmayın şunu çocuklar. Bana öyle hayranlık dolu, pırıl pırıl gözlerle bakmayı kesin.
“Nesi bu kadar komikmiş, Carillon? Ya senin, Milim?”
Frey’in tepesi atmıştı artık. Suç tamamen bendeydi.
“Hayır, hayır, özür dilerim. Tamamen benim hatam. Sadece kümes hayvanı sevmiyor olabileceğinizi düşündüm ama sanırım fazla ince eleyip sık dokumuşum.”
Böyle anlarda en iyisi alçakgönüllü bir özürdür. Üste çıkmaya çalışmak ileride daha büyük anlaşmazlıklara yol açabilirdi. Bu yüzden etraftakilere aldırış etmeden başımı eğerek Frey’i elimden geldiğince sakinleştirmeye çalıştım.
Bu tepkim karşısında şaşırmış göründü. “Hi-hi! Ah, Efendi Rimuru, tam da umduğum gibi birisiniz. Beni aşağılamak gibi bir niyetiniz olmadığını biliyordum, sadece tepkinizi ölçmek istedim. Şimdi anladım. Sizin bu duruşunuz, kuşkusuz Hanımefendi Milim’in büyümesine ve olgunlaşmasına da yardımcı olmuş.”
O vakur gülümsemesi yüzüne geri döndü. Milim artık eski zorba halinden sıyrılmıştı. Tam anlamıyla müşfik bir hükümdar olduğu söylenemezdi belki ama en azından insanları biraz daha dinlemeye başlamıştı; Frey de bunun sebebinin ben olduğumu düşünmüş olmalı ki, hatamı beni tartmak için kullandı. Benim, Milim için izlenmesi gereken bir örnek olduğumu umuyordu herhalde.
Yani önünde eğilmek, verilecek en doğru cevaptı. Madem Milim beni taklit ediyordu, Frey’in beni sınamasını doğal karşılamalıydım. Eğer onun için kötü bir örnek olsaydım, muhtemelen Milim’in beni ziyaret etmesine engel olurdu. Frey’in hakkını vermem lazımdı; onu korkunç bir abla tipi sanmıştım ama aslında gerçekten Milim’in iyiliğini düşünüyordu.
Kötü örneklere gelecek olursak...
“Bu arada, Caaaaaarillon? Komik olan tam olarak neydi? Benim de anlayabileceğim bir şekilde açıklar mısın lütfen?”
Carillon’un kafasına devasa bir baskı dalgası çöktü. Darbe hedefini bulduğunda, metalin bükülme sesini duyar gibi oldum. Frey yıldırım hızıyla üzerine çullandı, zarif eliyle adamın kafasını tamamen kavradı. Kas gücü bakımından Carillon galip gelebilirdi ama bu kartal pençesini andıran kavrayış, Frey’in kesinlikle üstün olduğu bir alandı.
“D-dur bir dakika! Ah, ahhh, cidden acıyor!”
Frey’in kolu dirseğinden parmak uçlarına kadar kaskatı kesilmişti. Parmakları çelikten daha sert pençelere dönüşmüş, Carillon’un kafasına gömüldükçe boyutları büyümüştü. Evet, canının yandığına şüphe yoktu.
“Hayır, bu... Gerçekten daha fazlasına dayanamam! Özür dilerim, özür dilerim! Lütfen affet!!”
Efendilerinin haykırışlarına rağmen Üç Silahşorlar kılını bile kıpırdatmadı. Phobio, Carillon için endişelendiğinden biraz huzursuzca kıpırdandı ama diğer ikisi eski iblis lorduna bıkkın bakışlar atmakla yetindi. Evet, Carillon şüphesiz biraz daha dayanabilirdi ve o pişmanlıktan uzak haliyle bunu muhtemelen hak etmişti.
“İzliyor musun Milim?” diye sordum. “Kötü bir şey yaparsan özür dilersin. Doğru olan budur, değil mi?”
“Evet, katılıyorum! Hatta bu sebeple, en baştan seni kızdırmamaya çalışacağım Frey!”
Milim ne demek istediğimi anlamıştı. Zindanda pestili çıkana kadar oynayabilirdi ama ölçülü olmak esastı. Önce yapılması gereken her şeyi hallederse, sonrasındaki eğlencesi çok daha keyifli olurdu. Bunu başarabilirse ne ala; yeter ki Carillon gibi patavatsızlık edip kimseyi kızdırmasın.
“Oha! Hadi ama! Hey! Orada çene çalmayı bırakıp bana yardım edin!!”
Milim ve ben, ne yapılmaması gerektiğine dair harika bir örnek sergileyen çırpınan Carillon’a bakıp başımızı salladık.
“Beni görmezden gelmeyin! Ahhh...”
Sesi kulaklarımda gitgide soluyordu. Frey’in sakinleşmesini beklerken, içimden "Sağ ol Carillon," dedim. "Fedakarlığını asla unutmayacağız."
Bu küçük arbede yaşanırken, Shuna benim adıma görevlerini eksiksiz yerine getiriyordu.
“Pekala, daha fazla yemek geliyor!” diyerek gülümsedi ve çeşit çeşit tabağı masaya taşırken kalabalık ona tezahürat yaptı.
Carillon’un fedakarlığını bir kenara bırakıp hepimiz masaya geçtik. Frey onu sonunda bıraktığında, “Hey!” diye itiraz etti Carillon. “Milim! Rimuru! Size yardım etmeniz için resmen yalvardım!”
“Aman, amma söylendin! Sapasağlamsın işte!”
“Evet,” diyerek onayladım. “Frey pek ciddi değildi, o kadar da büyük bir mesele değildi, değil mi?”
Carillon’un burnu bile kanamamıştı, bu yüzden böyle söylemekte beis görmedim. Görünüşe bakılırsa yanılmıştım.
“Hayır, öyleydi! Pençelerini kafama geçirdiği an bütün becerilerim devre dışı kaldı. Sanırım bu Frey’in eşsiz becerisi falan. Eğer bunu benim gibi birine kullandıysa, bu kesinlikle aşktan!”
Pek öyle olduğunu sanmıyordum ama ona söylemedim. Şu an Shuna’nın yemekleri her şeyden önce geliyordu. Bütün tabaklar tek bir yuvarlak masaya dizildi. Görevlilerimiz bu bölümü Milim’in partisi için ayırmıştı.
“Şimdiden ellerine sağlık,” dedi Milim, Shuna’ya. “Middray epey inatçı biridir, o yüzden ilk lokmada feleğini şaşırtacak bir şeyler istiyorum!”
“Hi-hi-hi! Anlaşıldı Hanımefendi Milim. Afiyet olsun!”
Shuna’nın gülümsemesi Milim’i rahatlattı. Birbirlerine kanları kaynamıştı, bu yüzden Milim, benimle konuştuğundan bile daha huzurlu görünüyordu.
Ancak:
“Söylemeliyim ki Hanımefendi Milim, size bu saygısızca yolların öğretiliyor olması beni hiç memnun etmedi...”
Yemek, Milim’in yardımcısı Middray’e servis edilir edilmez, adam beni azarlamaya başladı. Milim’in gönderdiği mektupta bahsettiği kişi tam olarak buydu. Bu sırada Hermes, ellerini özür dilercesine dua eder gibi birleştirmiş bana bakıyordu; Middray’in sözlerinin beni kızdırmasından endişeleniyor olmalıydı. Çilekeş bir tip olduğu her halinden belliydi. Sevmiştim bu adamı.
Bu esnada, karınlarını doyurmuş olan soylu sınıfı, bizi uzaktan izleyip kendi aralarında hararetle fısıldaşıyordu. Bu sadece bir sohbet değildi; soylu işi bir istihbarat savaşıydı. Kendi aralarındaki konuşmalardan çok bizim diyaloğumuzla ilgileniyorlardı. Akıllarındaki soru şuydu: İblis Lordu Milim ve halkı, kendilerinin bu kadar lezzetli bulduğu yemeklere nasıl tepki verecekti? Özellikle de içlerinden biri, Middray, çabalarımızı bu kadar hor görmüşken. Bazıları şüphesiz, farklı değer yargılarına sahip olmanın mutlaka kötü bir şey olmadığını ancak insanların büyüsoylularla anlaşmasının her zaman zorlu bir mücadele olarak kalacağını düşünecekti.
Eğer öyle olacaksa olsun, ama ben bir sorun çıkacağını sanmıyordum. Milim’in diğer yardımcısı Hermes, genel mutfak kültürünü Ejderha Müminleri arasında yaymayı zaten istiyor gibiydi.
Bu yüzden Middray ile muhatap olmaya karar verdim. “Saygısızca mı?” diye sordum.
“Hıh! Kadim zamanlardan beri, gıdalarımızın lütuflarına şükretmeyi ve onları oldukları gibi, doğal formlarıyla tüketmeyi doğru buluruz. Ve şimdi önüme bu getiriliyor...”
Soslu bir salataydı. Bu olmazdı. Görünüşe bakılırsa patates salatası da kabul edilemezdi, zira patatesleri ezmek onların orijinal formunu kirletmek demekti.
“Peki ya şu davranışa ne demeli? Eti ızgara yapmak; pekala, buna bir şey demiyorum. Ama neden sonra onu bu gizemli sıvıyla lekeliyorsunuz? Esef verici, gerçekten esef verici!”
Middray epey sinirlenmiş olmalıydı, bana dik dik bakarken alnındaki bir damarın zonkladığını görebiliyordum. Bu durum Shuna’yı o kadar gücendirdi ki yüzündeki gülümseme bir anda silindi ve o da adama aynı sertlikle bakmaya başladı. Bunu fark eden Hermes’in benzi attı; Shuna ve benden defalarca özür dilercesine eğilmeye başladı... Ama Middray buna aldırmadan konuşmaya devam etti.
“Doğal lütuflara karşı ne büyük bir saygısızlık! Kendi bölgenizde ne yaparsanız yapın kabul etmeye hazırdım ama şimdi Hanımefendi Milim’i de mi buna alet ediyorsunuz? Rezalet!”
Kendi yemek teorilerini bana ders verir gibi anlatırken masadaki besleyici çorbayı ve lokmalık krema kroketlerini işaret ediyordu. Her kelimesinin arkasındaki o saf baskı, Milim’in neden benden yardım istediğini açıkça ortaya koyuyordu. Onunla mantık çerçevesinde konuşmaya çalışmak yorucu... hatta sinir bozucuydu. Sadece ve sadece kendisinin haklı olduğuna inanan, başka hiç kimseye kulak asmayan tiplerdendi.
Ama bu durum bugün sona erecekti. Damak tatlarımız farklı gelişmiş olsa bir nebze anlardım ama buradaki tek sorun Middray’in düşünce yapısıydı. Ve bu sadece yanlış bir varsayım falan da değildi; teorisinde doğru olan hiçbir şey yoktu. Yani, taptığı figür olan Milim bile bu yemeklere yumulmak için can atıyordu. Ismarlama bekleyen bir köpek gibi dudak bükmüş duruyordu orada.
Bu işi bitirme vakti gelmişti. Galibiyetin avucumun içinde olduğunu biliyordum. Eğer Middray’e "Bu çok iyi," dedirtebilirsem kazanmıştım. Shuna’nın elinden çıkan herhangi bir şeyden alacağı tek bir kaşık, boğazından geçtiği an işi bitirecekti. Bu konuda iyimserdim ama sonra gerçekler yüzüme çarptı.
“Buna benzer herhangi bir şeyi tanımayı kesinlikle reddediyorum!!”
Middray hâlâ öfke saçıyordu, tek bir lokmaya bile dönüp bakmıyordu. Zaferim, onun en azından bir şeylerin tadına bakacağı varsayımına dayanıyordu; ama eğer buna yanaşmazsa, hiç savaşmadan kaybedeceğim anlamına gelirdi.
Milim bana endişeli bir bakış attı. Hermes’in gözleri gökyüzündeydi, her şeyin nerede ters gittiğini sorguluyordu. Middray’in bağırmalarıyla birlikte, etrafımızda büyük bir izleyici kitlesi toplanmaya başlamıştı. Elmesia ile görüşmeyi başaramayan alt rütbeli davetliler bile işin sonunun nereye varacağını görmek için toplanmıştı. Eğer bu söz düellosunu bu kalabalığın önünde kaybedersem, bunun faturası sadece itibarımı sarsmakla kalmaz, çok daha fazlasına mal olabilirdi.
Milim, endişeli bir tavırla, “Rimuru,” dedi. “Middray’in bu konuda bu kadar inatçı çıkacağını hiç tahmin etmemiştim. İstersen şimdilik onu başka bir odaya mı alsak?”
“Evet,” diye ekledi Hermes. “Başrahibimiz adına özür dilerim. Her zaman biraz çabuk parlayan biridir ama aslında kötü biri değildir... Konu yemek olunca bu kadar öfkeleneceğini hiç düşünmemiştim.”
“Hmm... Tadına bakarsa fikrinin değişeceğini sanmıştım ama onu küçümsemişim. Bir şeyleri zorla kabul ettirmek istemiyorum, o yüzden bilemiyorum...”
Yani, bu meseleyi ille de bugün çözmek zorunda değildik. Festival asıl yarın başlıyordu, acele etmeye gerek yoktu. Bu yüzden yaptığım hatadan ders çıkarmaya, Middray ile başa çıkmanın daha iyi bir yolunu düşünmeye ve yoluma devam etmeye karar verdim.
Ancak birisi bu işin öylece peşini bırakmaya niyetli değildi. Shuna, yüzünde bambaşka bir gülümsemeyle, Middray’in önündeki masaya ellerini sertçe vurduğunda salonda yankılanan küt sesi duyuldu. Başrahibin gözleri acıdan değil, şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı. Sebebini anlayabiliyordum; Shuna inanılmaz derecede hızlı tepki vermişti. Hazırlıklı olsanız bile pek çok kişi zamanında böyle bir tepki veremezdi.
“N-ne yapıyorsunuz?!”
Gözleri buz gibi soğuk bakan Shuna, bir kase yahniyi kaptığı gibi adamın yüzüne doğru uzatarak bağırdı: “Sessizlik!! Bu yahnideki tüm malzemeleri görüyor musunuz? İşte bu, Efendi Rimuru’nun ideal gördüğü düzenin ta kendisidir!”
Ee... Ne? Bu da ne demek şimdi?
Ben öylece kalakalmışken Shuna devam etti: “Efendi Rimuru’nun emri altında likantroplar toplandı, harpiler toplandı, bir zamanlar Clayman’e hizmet eden büyü doğumlular toplandı... Hatta sizin gibi ejderkanlılar bile var. Bu ırkların her birinin tek başına bile güçlü olduğundan eminim. Fakat hepsi bir araya geldiğinde... Eskisinden çok daha büyük bir güce kavuşuyorlar. Lütfen bunu deneyin.”
Shuna, beklenmedik bir güçle kaşığı Middray’in eline tutuşturdu. Shuna’nın yarattığı o baskın havaya kapılan Middray, kuzu kuzu kaşığı dudaklarına götürdü. Ben tam ümidimi kesmişken Shuna bu işi çok kolaymış gibi halledivermişti... Ve iş bu noktaya geldiğinde sonuç tam da beklediğimiz gibi oldu.
“...!!”
Middray’in yüzünden derin bir şaşkınlık geçti.
“B-bu da ne böyle?!”
“Nasıl? Güzel, değil mi?” dedi Shuna. “Buna ‘ahenk’ denir. Her bir malzeme, bütünsel bir tat oluşturmak için kendi sertliğini törpüler. Bu yahninin içinde barınan samimi umut budur.”
...Vay canına. Ben de alt tarafı güzel bir kase çorba sanmıştım.
“Bu... Bu çok lezzetli. Şimdiye kadar yediğim her türlü sebzeden çok daha iyi... Bu tek bir kaşığın içinde ne kadar büyük bir derinlik var...”
Tahmin edebiliyordum. Çiğ sebzelerle kıyaslandığında, Shuna’nın mutfağı her zaman galip gelirdi. Middray için bu, daha önce hiç tatmadığı, devrim niteliğinde bir keşif olmalıydı.
“Şey,” dedi Hermes yüzü kızararak, “bana yolda kalmış zavallı bir dilenciymişim gibi bakmayı bırakırsanız sevinirim...” İnsanların kendisini ustasıyla bir tutmasını istemediği çok açıktı. Ben de muhtemelen aynı şeyi söylerdim. Doğru olanı yapmaya çalışan ama amirleri tarafından engellenen, üstelik işler ters gittiğinde faturası kendisine kesilen o alt rütbelilerin halini çok iyi biliyordum. Onun için üzüldüm, bu yüzden çektiği çilelere karşılık anlayışla başımı salladım.
Hermes ile birbirimize bakarken Middray yahni kasesini bitiriyordu. Shuna, şimdi çok daha neşeli bir ifadeyle, “Eğer şimdi anladıysanız, ne ala,” dedi. “Fakat lütfen şunu unutmayın: Mutfak sanatı bu tek bir kaseden çok daha fazlasıdır.”
O yahniden sonra Middray onun sözlerine çok daha açık görünüyordu. Yüzünde ciddi ve düşünceli bir ifadeyle, “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu.
Shuna cevap verdi: “Eğer bu yahni Leydi Milim’in yönettiği topraklar gibiyse, o halde bu ekmek somunu da Blumund Krallığı’dır. Bu biftek, Farminus’un yeni topraklarıdır. Eğer bu kaz ciğeri terini Cüce Krallığı ise sanırım buradaki deniz ürünleri de Thalion’dur. Bunları pek çok şekilde birleştirebilirsiniz ama hiçbir mutfak tek bir tabakla hayatta kalamaz. Uluslar da böyledir. Onları daha bereketli ve tatmin edici kılan, aralarındaki geniş ve derin bağlardır. İşte Efendi Rimuru’nun arzuladığı dünya budur.”
Shuna’nın yüzündeki gülümseme çok içtendi. Middray bundan bir şeyler hissetmiş olmalıydı çünkü şimdi gözleri masadaki diğer yemeklere kaymıştı. Bir an için sessizlik içinde düşündü; sadece o değil, uzaktan izleyen herkes aynı durumdaydı.
“Demek... Öyle mi...?”
“Tabii, diplomatik ilişkiler kesinlikle önemlidir,” diye cevap verdim.
“Haklısınız. Ancak İblis Lordu Rimuru Hazretleri’nin böyle düşünceleri olduğunu bilmiyordum...”
“Ne kadar harika! En iyi yemek bile yanlış miktarda tuzla mahvolabilir. Bunun yerine, tam bir ziyafet menüsü oluşturmak için farklı lezzetleri bir araya getiriyor demek? Gerçekten büyüleyici bir kavram!”
Şimdi kalabalık heyecanla kendi aralarında konuşuyordu. Ben, şey, konuyu tam olarak bu şekilde düşündüğümü söyleyemezdim ama Shuna’nın o güçlü ikna kabiliyeti herkesin kalbine büyük bir ustalıkla dokunmuştu. Açık büfe yemeklerinin hiçbir ortak teması olmadığını düşünürsek bu biraz zorlama bir yorumdu ama işe yaramıştı işte.
Dürüst olmak gerekirse Shuna beni gerçekten etkilemişti. Sadece konuşmasıyla değil, onun adına konuşan o görkemli yemeklerle de bunu başarmıştı. Middray gibi kendi değerlerinden farklı olanlardan korkan insanlar, şimdi insanların ve canavarların birlikte çalıştığı bir geleceğin hayalini kurabiliyorlardı; hem de hepsi mutfaktaki o “ahenk” örneği sayesinde.
“Ayrıca,” diye ekledi Shuna, “her şeyi bir kaseye atıp karıştırmaktan fazlası gerektiğini de unutmayın.” Gözleri bir an için arkamdaki Shion’a kaydı; ben de bunu hiç fark etmemişim gibi davranacağım, sağ ol. “Sizi ikna ettiğimize göre, yemeğin en makbulünün sıcak olanı olduğunu unutmayın. Leydi Milim, Lord Carillon, Leydi Frey ve tüm maiyetleri; lütfen yemekler soğumadan tadını çıkarın.”
Onun bu sözleri, Milim’in kulaklarında yarışın başlama tabancası gibi yankılandı. Hemen yemeğe daldı.
“Evet! Bu harika!!”
Bu sözleri ve yüzündeki o geniş gülümseme, bize verdiği net ve gürültülü bir cevaptı. Onun için ağdalı kelimelere gerek yoktu. O yüze bir kez bakmak, her şeyi anlamak için yeterliydi.
“Anlıyorum... Yanılmışım... Ve Leydi Milim bunu fark etmem için bu kadar sabırla bekledi...”
Mesaj Middray’e de ulaşmıştı. Çok uzun bir sürenin ardından nihayet gerçekleri görmüştü.
“Haydi Efendi Middray, karalar bağlamaya gerek yok. Tüm masanın neşesini kaçıracaksınız. Sıcağı sıcağına tadını çıkaralım!”
Hermes’in, mevcut durum için pek uygun olmayan tavsiyesi —ki muhtemelen bunu gayet iyi biliyordu ama yine de söyledi— Middray’in kafasında bir damarın daha atmasına neden oldu.
“Seniiii...”
“Şey, ne oldu? Kafanız neden bir kavun gibi görünüyor...?”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Neden kızıyorsun ki Middray? Hermes haklı. Hem eğer hemen yumulmazsan, hepsini ben yiyeceğim!”
“Pffft. Bugünlük şanslısın Hermes. Leydi Milim’in hatırına ve önümdeki bu enfes yemekler adına, bu küstahlığını affediyorum!”
Sanki herkes —insan ve canavar fark etmeksizin— aynı kalbi paylaşıyordu; ortam bir anda gülümsemeler ve kahkahalarla doldu.
“Bayağı dişli bir kız kardeşin varmış,” dedim Benimaru’ya, göz göze geldiğimizde.
“Öyledir, değil mi? Onunla gurur duyuyorum.” Bu çok doğal bir şeymiş gibi başıyla onayladı. Bizi duymuş olması gereken Shuna hafifçe kızararak arka odaya yöneldi.
Ziyafetin o akşam saat altıdan dokuza kadar sürmesi planlanmıştı ama sonunda iki saat daha uzattık. Bunun bir sebebi geç kalanlardı; yani başlangıçta etkinliği küçümseyen ama Elmesia’nın geldiği haberi yayılınca koşa koşa gelen soylu takımı ve diğerleri. Diğer sebep ise Middray ve Carillon’un grubunun, nasıl desek, aşırı sağlıklı iştahlarıydı. Nihayet “daha fazla yiyemeyiz” diyene kadar epey vakit geçti.
Ama sebeplerin bir önemi yoktu. Sonuçta bu büyük bir başarıydı. Böylece ön açılış ziyafeti, yol boyunca birkaç beklenmedik engele rağmen, beklediğimden bile daha iyi sonuçlar vererek sona erdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.