"Bir kral gibi seyahat edeceksen, hazırlıkların da şanına yaraşır olması gerekir. Altımızda uzanan parke taşlı ana yol büyük bir lütuftu kuşkusuz ama şu son birkaç günlük yolculuk resmen canıma okudu."
Gazel’in neden sürekli krallığını boşlayıp olabildiğince hafif techizatla yollara düştüğünü şimdi daha iyi anlıyordum. Üstelik Soei’nin raporlarına göre Blumund’dan gelen ana yol o kadar ana baba günüydü ki, muhafızlar bir süreliğine trafik polisi gibi çalışmak zorunda kalmıştı; yol üstündeki tüm hanlar da hınca hınç doluydu. Bir bakıma bu harika bir haberdi ama aynı zamanda bana daha büyük ölçekli bir ulaşım sistemine ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu da hatırlatıyordu. Japonya’daki arabalar artık neredeyse hiç bozulmuyor, bozulsalar bile yol yardımını arayıp işi anında çözebiliyordunuz. Ancak bu dünyada, bir vagon aksı falan kırıldı mı başınız fena belada demekti. O aracı trafiği tıkamaması için kenara çekmek bile başlı başına bir işkenceydi. Bir de bakılması gereken atlar vardı; yani her yer tuzaklarla doluydu. Bunları öngörerek ana yolları kasten geniş planlamıştım ama yine de sorun tam olarak çözülmüş sayılmazdı. Gelecekte bu pürüzleri gidermek için bu tür olaylar hakkında bilgi topluyordum ama Gazel’in anlattıklarına bakılırsa, bir soylu olarak uzun mesafeli yolculuk yapmak gerçekten meşakkatli bir işti.
Görünüşe göre trafik sıkışıklığının asıl sebebi, planladığımdan çok daha fazla soylunun festivale katılmaya karar vermesiydi. Bir dahaki sefere bu tür detayları daha iyi hesaplamam gerekecekti. Keşke bir an önce trenleri geliştirebilsek de her şey çok daha rahat ve hızlı olsa.
Her neyse.
"Biliyor musun, seni burada görmeyi hiç beklemiyordum. Bir elçi gönderirsin diye düşünmüştüm."
Gerçekten de öyle düşünmüştüm. Bu yüzden ona karşı dürüst davrandım, belki bir ipucu yakalar da söylenmeyi bırakır diye umdum. Ama işe yaramadı.
"Peh! Gerçekten bunu yapacağımı mı sandın? Yine bir işler çevirdiğini biliyorken hem de? Neler karıştırdığını kendi gözlerimle görmeden geceleri gözüme uyku girmez! Ayrıca… sana bir sorum olacak."
"Nedir?"
"Hinata Sakaguchi ile dövüştün, değil mi? Şu 'beraberlik' meselesi… Tamamen yalan, öyle değil mi?"
Bunu bildiğini tahmin ediyordum ve haklıydım. Onunla kapıştığımdan haberdardı ve resmi sonuçlara zerre inanmamıştı. Bakışlarından anladığım kadarıyla, onu yendiğimi varsayıyordu.
"Şey, muharebeyi kazanıp savaşı kaybetmek de diyebilirsin ama evet, ben kazandım."
Şimdilik bu bilgiyi kendine saklaması için Gazel'i uyararak her şeyin nasıl sonuçlandığını ona anlattım.
"İnanılır gibi değil. O kadın, herkesten öte… Açıkçası benden daha güçlüdür. Sadece kılıç ustalığı değil, genel güç açısından bile ona kaybederdim. Gerçekten onu yendin mi?"
Gazel samimi konuşuyordu. Sanırım onu etkilemeyi başarmıştım. Bir bilge kral olarak Gazel’in Hinata ile antrenman yapma şansı asla olmazdı, bu yüzden onun gücünü analiz etmek için casus ağını kullanmıştı. Vardığı sonuç ise şuydu: Karşısında epey zorlanırdı. Onu yendiğimi duymak adamı sahiden şaşırtmıştı.
"Şansın da epey yardımı oldu. Yani, o iblis lordu olmasına rağmen Clayman’den katbekat daha güçlüydü. Sanırım sahip olduğum beceri sayesinde bu işin içinden çıkabildim."
Dürüst olalım: Raphael olmasaydı kesin kaybederdim. Raphael benim bir becerim olsa da aslında diğer tüm becerilerimi de o yönetiyordu. Henüz farkında bile olmadığım güçleri harmanlamasaydı, Hinata’yı yenmemin imkanı yoktu.
"Ha! Şans da en az diğerleri kadar önemli bir güçtür. Eski antrenman partnerimin başarılı olduğunu görmek güzel ama kendi yetersizliğimi bu kadar çabuk kabul etmek biraz ağrıma gidiyor…"
"Eee, ne dememi bekliyorsun? Kendi 'gerçek' gücümle hala Hakuro’yu bile yenemiyorum."
"Ah, her zamanki gibi tuhafsın, değil mi? 'Gerçek' olsun ya da olmasın, o beceriler senin savaş gücünün ayrılmaz bir parçası sonuçta."
Bana bıkkın bir ifadeyle bakıyordu ama ben ciddiydim. Raphael olmasa, antrenman yapabileceğim en dişli rakip muhtemelen Gobta olurdu. Tabii bunu kimseye söyleyecek değildim.
"Neyse, her neyse," dedi, yüzündeki çatık ifadeyi silip ciddileşerek. "Bu sefer neyin peşindesin?"
Görünüşe göre asıl konuya geçiş yapma yöntemi buydu. Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
"Ne demek istiyorsun?"
"Ne mi demek istiyorum?! Batı Kutsal Kilisesi bize gelecekteki müzakereler için bir kanal açmak istediklerini belirten bir mesaj gönderdi! Eskiden bizi canavarlardan bir tık ötede görürlerdi! Neden doktrinlerini böyle aniden tersyüz ettiler? O kadar ani oldu ki, bu işin arkasında kesin senin olduğunu biliyorum!"
Ah!
Gazel’in bağırması bana Hinata ve adamlarıyla yaptığım konuşmayı hatırlattı. Evet, Kral Gazel’i bu işe dahil edebileceğini ben önermiştim. Cüce Krallığı bin yıldır tarafsızlığını koruyordu. Onlara sonsuz bir güven duyulabilirdi ve Kilise’nin en koyu dindarları bile cücelerin canavarlarla aynı kefeye konulabileceğini herhalde düşünmezdi. Belki birkaç çatlak ses çıkabilirdi ama onlar da azınlıkta kalırdı.
Hinata’ya bu öneriyi yaparkenki motivasyonum buydu ama Kral Gazel’den bunun için izin istemeyi tamamen, şey, unutmuştum. Ya da dürüst olmak gerekirse, onun onayına ihtiyacım olduğunu düşünmemiştim; bu kadar parlayacağını tahmin etmiyordum. En iyisi şimdilik salağa yatmaktı. Hinata’nın bunun benim fikrim olduğunu açıkça söylediğini sanmıyordum.
"Yaa? Şey, dürüst olmak gerekirse bunu ilk kez duyuyorum. Ama biliyorsun, Hinata ile kapışmak aramızda bir nevi dostluk gelişmesine yardımcı oldu. Meseleleri bu şekilde tatlıya bağladık ve gelecekte iyi ilişkiler kurma konusunda anlaştık. Belki bu durum onları gaza getirmiştir, ha? Yani, seninle de resmi olarak temas kurmaları için onlara ilham vermiş olabilir mi?"
"…Hoh?"
Gazel şüpheyle tek kaşını kaldırdı. İşte böyle anlarda slime formunda olmayı her şeyden çok istiyordum. Terleyebilen bir canlı olmasam da sırtımdan aşağı soğuk terler boşaldığını hisseder gibiydim.
Dikkat. Gazel Dwargo, Duyu Okuma becerisini yüzeysel zihnine uyguluyor. Düşmanca veya kötü niyetli bir amaç sezilmediği için buna izin verildi. Beceri bloklansın mı?
Evet
Hayır
Evet! Evet, evet, bin kere evet!! Bu kadar önemli bir şeyse söylesene Raphael!!
Ama bu durum her şeyi açıklıyordu. Daha önce de biraz tuhaf olduğunu düşünmüştüm; demek Gazel zihin okuyabiliyordu ha? Yanında kendimi neden hep garip hissettiğime, sanki beynimi deşip cevaplar arıyormuş gibi gelmesine şaşmamalıydı. Savaş sırasındaki hamlelerimi harfiyen okuması ve konuşmalarımızda hep benden bir adım önde görünmesi ancak böyle mümkün olabilirdi.
Büyük Bilge’nin Raphael’e evrilmesi, Gazel bu beceriyi tetiklediğinde durumu fark etmemi sağlamıştı. Şükürler olsun ki her an aktif değil gibiydi ama az önce benden ne kadar bilgi sızdırdı kim bilir…
Gazel’e bir bakış attım. Alnındaki damar belirginleşmiş bir halde bana sırıttı.
"Heh… heh-heh. Duyu Okuma’mı fark ettin demek? Bunun için seni alkışlıyorum ama eğer engellediysen, bu kesinlikle altından bir çapanoğlu çıkacağı anlamına geliyor, yanılıyor muyum?"
"H-hayır, hayır, yani, öyle bir şey olduğunu sanmıyorum?"
"Seni budala! Az önce bir anlığına zihnine sızmayı başardım! Bu işe beni de alet etmenin en iyisi olacağını düşündüğünü gördüm!"
Sanırım kaçacak yerim kalmamıştı. Sonrasında beni Hinata ile olan konuşmamızın detaylarını anlatmaya mecbur bıraktı. Ve sonra:
"Anlıyorum. Demek o 'önce insan' politikasının arkasında Yedi Gün Din Adamları varmış…"
"Evet. Ve sanırım Hinata’nın ekibi, Kilise’yi bu Yedi Gün’ün fikirleriyle zehirlenmiş herkesten temizlemeyi düşünüyor. Hepsinin öldüğü düşünülürse, sempatizanlarını bulup çıkaracağından eminim."
Luminus’un gerçek kimliğini özenle saklayarak Batı Kutsal Kilisesi ve Lubelius’ta tanık olduğum iç çekişmeleri anlattım. Gazel başını salladı ve bir anlığına düşüncelere daldı.
"…Tahmin ediyorum ki haklısın. Bu durumda, bu teklifi geri çevirmek aptallık olur, değil mi?"
Sonunda Hinata’nın —veya Kilise’nin— talebini kabul etmeye karar vermişti.
"Böyle diyeceğini biliyordum."
"Kes sesini. Benden izin almadan benim adıma diplomasi yürütmek ha… Ama neyse. Bu şenlikli havada oyunbozanlık etmeye gerek yok. Bana en iyi koltukları ayırdığından eminim herhalde? Hazırladığın şu şeylerin tadını çıkarayım bari."
Attığı o fırçadan sonra konuyu şimdilik kapatmaya razı olmuştu. İşlerin gidişatından aslında memnun olduğunu tahmin ediyordum ama bunu ona belli edecek kadar aptal değildim. Hinata ve şövalyelerinin de Tempest Kuruluş Festivali’nde olacağını haber almıştım; bu yüzden doğrudan buluşup meseleleri çözmelerinin en iyisi olacağını düşündüm. Gazel’in de şüphesiz kendi danışmanlarıyla istişare etmesi gerekecekti.
Böylece festivalden sonra görüşmelerin ayarlanacağına dair ona söz verdim. Çok geçmeden yanımızdan ayrıldı.
Diablo’nun dönüşünden bu yana üç gün geçmişti ve artık sabahtı. Yohm’un ekibi buradaydı ve tam zamanında gelmişlerdi; bu akşam bir açılış öncesi ziyafeti verecektik, festivalin kendisi ise yarın resmen başlıyordu. Ancak ondan önce, her zamanki toplantı salonundaydık; Yohm ve birkaç yakın danışmanı karşımda oturuyordu.
"Selam dostum! Görüşmeyeli asırlar oldu, değil mi? Bil bakalım ne oldu? Ben artık kralım!"
Kıyafetlerinde kesinlikle daha fazla süs ve püs vardı ama içindeki adam hiç değişmemişti. Her zamanki gibi küstahça, meydan okuyan bir sırıtışla beni selamlıyordu.
Gülümseyerek karşılık verdim. "Kıyafetler kralı gösterir derler, değil mi Yohm? Tüm emeklerin için teşekkürler."
"Ha! Asıl ben teşekkür ederim! Sokaktaki sıradan bir serseriyi tutup krallığa yükselten sensin," dedi gülümseyerek. "Bu yüzden umarım bu işi sonuna kadar götürürsün, tamam mı? Hedeflediğin her şeye varım, beni yolun yarısında bırakma."
Söz verdiği gibi, Yohm benim için harika bir kral olmuştu; Diablo’nun perde arkasındaki çalışmaları sayesinde tahtı artık iyice sağlama almıştı.
Uzun ve görkemli bir tarihe sahip olan Farmus ulusu çökmüştü. Onun yerine, halkın lider olarak kabul ettiği kahraman Yohm ile yeni bir krallık doğmuştu. Eskiden oluşturduğu tehditten arınmış, yeniden doğmuş bir ulustu; bu yüzden Diablo adını "Farminus" olarak değiştirmeyi uygun görmüştü. Bunu pekiştirmek için Yohm’un da kendine Yohm Farminus unvanını vermesini sağlamıştı.
Toplantı salonunda, Yohm’un hemen yanında büyüsoylu iki figür duruyordu; Mjurran ve Gruecith. Onlar Yohm’un ayrılmaz korumalarıydı ve Yohm’un güvenliğini sağlayacaklarından zerre şüphem yoktu. Tabii Mjurran tam olarak bir koruma sayılmazdı, orası ayrı.
“Efendi Rimuru, kendimi yeniden takdim etmeme müsaade edin. Ben Mjur Farminus, kralın eşiyim. Sizi tekrar görmek ne güzel.”
Mjurran, bakışlarımın üzerinde olduğunu fark etmiş olacak ki elbisesini hafifçe kaldırarak kibar bir reverans yaptı. O kadar zarif ve asildi ki, sosyetenin en zengin mirasyedilerini bile kıskançlıktan sarartacak bir duruşu vardı.
“Kraliçelik rolü üzerine tam oturmuş, Mjurran.”
“Değil mi ya?” dedi Yohm, göğsü gururla kabararak. “Bana benzemez, kendisi eğitimli ve kültürlüdür.”
“Bu konuda biraz tecrübeliyim diyelim. Clayman görgü kuralları ve nezaket konusunda takıntılı biriydi...”
Clayman’in asalet merakı olduğu ve kendini iyi pazarladığı bir gerçekti. Şatosunu süslü mobilyalar ve sanat eserleriyle donatmıştı; eminim kendi personeline karşı da bir o kadar titiz davranmıştır. Görünüşe bakılırsa onun bu takıntısı, Mjurran söz konusu olduğunda en beklenmedik şekilde işimize yaramıştı.
“Eh, hepimiz için yeni bir deneyim oluyor. Bir ulusu yönetmek benim için de pek kolay sayılmaz. Daha kısa süre önce Jura Ormanı’ndaki her bir türü resmi olarak selamlamak zorunda kaldım, az kalsın canım çıkıyordu. Kendimi kutsal bir idol gibi hissettim.”
“Ah, seni o kadar iyi anlıyorum ki! Sürekli huzuruma çıkmak isteyen bir sürü soylu var. Üstelik o budalaların bazıları şimdiden gruplaşmaya, bir dolaplar çevirmeye çalışıyor. Baş ağrısından başka bir şey değiller! Bereket versin ki büyü uzmanımız şu yaşlı Razen, o işleri gayet iyi idare ediyor.”
Razen burada değildi. Ülkede işler henüz tam durulmuş sayılmazdı; o da iç savaş sonrası meselelerle ilgilenmek için bir oraya bir buraya koşturup duruyordu. Bir an için bize ihanet eder mi diye endişelenmiştim ama dönüp bakınca, Diablo’nun Ayartıcı becerisinin etkisi altında olduğunu hatırladım; yani endişelenecek bir durum yoktu. Bu sırada unvanından feragat eden Edmaris ise kimliğini gizlemiş, danışman olarak hizmet veriyordu. Yohm’un tecrübe ve eğitim eksiğini kapatıyor, siyasetin çeşitli alanlarında ona destek oluyordu.
Büyüsoylu Gruecith’e gelince:
“Demek artık Şövalye Birliği’nin başındasın?”
“Maalesef öyleyim, Efendi Rimuru. İşi reddettim ama bu adam beni asla dinlemiyor ki...”
Yohm, hükümette bir rol alması için Gruecith’i adeta zorlamıştı. Bu iş için gereken güce fazlasıyla sahipti ve geriye kalan şövalyelerin hiçbiri de buna itiraz etmemişti. Yeni kurulan Farminus krallığı, böylesine bir yeteneğin elden kaçmasını önlemek için onu baş şövalye olarak atamak istemişti. Gruecith, hayatındaki yeni özgürlüğün tadını çıkarmak istediği için başta ayak diremişti ama Mjurran da ona yalvarınca hayır diyememişti. Gruecith bu işin altından kalkabilecek miydi? Konuyu açmadım. Pek de gönülsüz görünmüyordu zaten.
“Hâlâ kendimi Lord Carillon’un Savaşçı İttifakı’nın bir parçası olarak görüyorum ama şimdilik bu aptala dadılık etmekte bir sakınca görmüyorum.”
“Kes sesini! Asıl aptal sensin!”
Hayır, bu ikisi hiç değişmemişti. Mjurran’ın onlara bakıp yüzünü ekşitmesi beni eski günlere götürdü. Tanıdık bir manzaraydı ama bu kez araya biri girdi.
“Kral Yohm! Kaptan Gruecith! İblis Lordu’na karşı çok kaba davranıyorsunuz!”
Bu gür ses, ilkokul çağındaki bir çocuğa benzeyen, oldukça yakışıklı ve zeki görünümlü birinden gelmişti.
“Ahhh, Edgar, her zaman çok ciddisin...”
“Ha-ha-ha! Neden olmasın? Senden çok daha ağırbaşlı olduğu kesin. Bir veliaht prens için daha fazlasını isteyemezdik, değil mi?”
“Kaptan Gruecith! Şaka yapmanın sırası değil. Kral Yohm’un iyi ve adil bir kral olmasını sağlamak için bir refakatçi olarak elimden geleni yapmaya çalışıyorum!”
Eski kral Edmaris’in oğlu olan Edgar, utancından kıpkırmızı kesilmişti. Henüz on yaşındaydı ama "ağırbaşlı" kelimesi onu tarif etmek için yetersiz kalırdı. Görünüşe bakılırsa onların şakalarına çoktan alışmıştı; bu yaşta böylesine aksi yetişkinlerle uğraşmak zorunda kalması zor olmalıydı. En azından Yohm ve Gruecith, takılmalarına rağmen onu seviyor gibiydiler.
Bu keyifli sohbetin biraz daha sürmesini isterdim ama bir yerde bitmesi gerekiyordu. Yolculuktan dolayı hepsi yorgundu, üstelik bu geceki ön açılış için başka önemli konuklarım da gelecekti. Bu konuşmaya daha sonra içki eşliğinde devam edebileceğimizi önerdim, Yohm da hemen kabul etti.
“Yohm, verdiğin sözü tuttuğun için sana bir hediyem var. Diablo—”
“Bunu mu kastediyordunuz, Efendi Rimuru?”
Sözümü bitirmeme kalmadan Diablo ne demek istediğimi anladı ve önceden hazırladığımız belgeyi alıp nazikçe bana uzattı. Ben de belgeyi Yohm’a verdim.
“Hey, bu da ne böyle dostum...?”
Yohm’un okuma yazma işleriyle arası pek iyi değildi, bu yüzden belgeyi hemen yardımcısı Edgar’a pasladı. Çocuk, başıyla onaylayıp kağıdı okudu; sonra da gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
“Siz, tazminatın geri kalanından vaz mı geçiyorsunuz?!”
“Aynen öyle. Yohm kral olduğuna göre, artık buna pek ihtiyacım kalmadı.”
Bize tazminat olarak zaten 1.500 yıldız altını ödemişlerdi. Toplam miktar olan 10.000 yıldız altını gülünç derecede astronomik bir rakamdı ve artık görevimiz tamamlandığına göre, o paraya zaten gerek yoktu.
Yohm, şoka giren çocuğa gülümseyerek baktı. “Heh-heh! Valla tam olarak ne anlama geldiğini anlamadım ama işte gördün mü, Edgar.”
O bilmiyordu ama Edgar kesinlikle biliyordu. Şüphesiz bu durum, Yohm’un itibar hanesine büyük bir artı olarak yazılacaktı.
Böylece, tazminat söz konusu olduğunda biraz pazarlığa açık biri, yani bir iblis lordu olarak tanınmaya başladım.
Yohm’un grubuyla olan görüşmem bitti. Hâlâ taş kesilmiş gibi duran Edgar’ı da yanlarına alarak toplantı salonundan ayrıldılar.
Artık öğleden sonraydı ve iş yüküm biraz azalmıştı. Ziyaretçiler hâlâ akın akın geliyordu ama akşamki hazırlıklar varken kimsenin uzun uzun konuşmaya niyeti yoktu. Birçoğu kesinlikle beni görmek istiyordu, ben de festivalden sonrasına kadar beklemeye razı oldukları sürece kabul ettim.
Sonunda kendime biraz vakit ayırabilmiştim, bu yüzden söz verdiğim gibi Yuuki’yi almak için Englesia’ya gitmeye karar verdim. Hazır oradayken okula uğrayıp çocukları da alabilirdim; böyle bir festivali kaçırmalarını istemezdim.
Englesia sokakları benim için bir nostalji yolculuğu gibiydi. Buradan ayrılalı sadece birkaç ay olmuştu ama buradaki hayatı hatırlamak bile yüzümdeki gerginliğin dağılmasına yetti.
Şehrin merkezindeki Özgür Lonca genel merkezine uğramadan edemedim. Modern otomatik cam kapıdan geçip klimalı salona girdim; içeri girdiğim an keskin bakışların hedefi oldum. Buraya sadece B-Rütbe ve üzeri maceracıların girmesine izin verilirdi ve buradaki kalabalık tam da rütbesinin adamı gibi görünüyordu; sert, tecrübeli ve bulaşılmaması gereken tipler. Salona şöyle bir göz atınca hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Bu beni mutlu etti.
Birkaç adam açıkça dış görünüşümü süzüyordu. Günün ortasında burada olduklarına göre, muhtemelen büyük bir iş için hazırlık yapıyorlardı.
“...Kim bu?”
“Daha önce buralarda görmemiştim. Yeni mi acaba? Hey, sen tanıyor musun?”
“I-ıh. Bu kadar güzel birini tanıyor olsam unutmazdım herhalde.”
Bu fısıltılar pek de hoş haberler sayılmazdı. Bir yıldan az bir sürede beni unutmuşlar mıydı? Ama sonra fark ettim; şu an o maske yüzümde değildi, değil mi? Artık auramı tamamen kontrol edebildiğim için maskeye gerek duymamıştım ve açık bir yüzle geziyordum. Bir kılık değiştirme planı düşünmüştüm ama artık çok geçti.
Neyse ki üzerimde eski maceracı kıyafetlerim vardı, yani rolümü iyi oynadığım sürece kimse benim bir iblis lordu olduğumu anlamazdı. Üstelik Shuna, resmi kabullerde giymem için bir iblis lordu kıyafeti dikmek için inanılmaz bir emek harcamıştı. O kıyafet son derece gösterişliydi, en kaliteli aksesuarlarla bezenmişti ve her şeyi tamamlaması için gösterişli bir saç stili bile tasarlamıştı; yani şu anki halime hiç benzemeyecekti.
Zaten bu dünyada etrafınızdaki olayları kaydetmenin yolu hâlâ kısıtlıydı. Uzaklardaki insanların bir iblis lordu olarak neye benzediğimi bilmesi pek olası değildi. Belki de endişelenmeme gerek yoktu. Şimdilik böyle devam edecektim.
Resepsiyon masasına doğru yürüdüm. Bir adam önüme geçip yolumu kesti. Garip bir dejavu hissiyle sarsıldım.
“Dur bakalım. O B-rütbesini hangi ücrada kazandın bilmiyorum ama buradaki emektarlara selam vermeden öylece girebileceğini mi sandın? Yeni bir maceracının önce ismini vermesinin bir nezaket kuralı olduğunu bilmiyor musun?”
Aslında bu sadece bir dejavu değildi. Onu gayet net hatırlıyordum. Bu adam, Kabal ve ekibinin arkadaşı Grassé’ydi; geçen sefer de bana selam verme usulleri hakkında dert yanmıştı. Sanki tüm hayatını bir futbol takımının kaptanıymış gibi yaşıyordu.
“Şey, sen Grassé’ydin, değil mi? Hep burada takılıyorsun. Hiç işin gücün yok mu senin?”
“Ha? Adımı nereden biliyorsun? Yani—”
“Benim adım Rimuru,” diyerek sözünü kestim. “Kabal’ın partisindeydim, hatırladın mı?”
Yapma be Grassé. Tamam, maske yok ama sesim tıpatıp aynı. Neden bunu anlamıyor ki...?
“Haaa?! Ş-şey... Rimuru mu?”
“Hı-hı. Yüzümü ilk kez görüyorsun ama en azından sesimi tanı be adam.”
“H-hayır, şey, ama... Ha? Bana mı öyle geliyor yoksa geçen sefer biraz daha mı küçüktün?”
İsmimi duymak Grassé’yi anında bir kafa karışıklığına ve paniğe sürükledi. Rütbe olarak ondan üstündeydim, bu yüzden onun futbol kaptanı mantığına göre artık onun üstüydüm. Maceracılık zaten büyük oranda bir liyakat sistemiydi; yaşa veya tecrübe yılına göre üstünlük taslamak pek yaygın bir durum değildi. Yeni bir adam sana yardım ederse, doğal olarak ona saygı duyar ve karşılığında sen de ona yardım ederdin; ama çoğu maceracı, tanımadığı kişilere karşı dostça davranma gereği de duymazdı. Bir partideyseniz işler değişirdi ama sosyal hiyerarşide her şey rütbeye bakardı.
“Evet, büyüdüm,” dedim hafif bir sitemle. Büyümekten ziyade evrimleşmiştim ama o kadar dürüst olmama gerek yoktu. Bu açıklama onu ikna etmiş gibiydi.
“Vay be. Şimdi anladım. Ama Rimuru, cidden amma da afet olmuşsun ha! Artık herhalde yenilmez falan olmuşsundur, değil mi? Şu güzel yüzünü görebilmek... Çok duygulandım!”
Kabal’ın yanında yaptığı gibi şimdi de karşımda hazır ola geçmiş, bana doğru eğiliyordu. Her zaman böyle çıkarcı biri olmuştu ama ondan nefret edemiyordum.
“He he, öyle olsun bakalım. Ama senin ne işin var burada? Bir yerde çalışmıyor musun sen?”
“Heh-heh! Hadi ama, yapma böyle. Bu da bir nevi işimin parçası sayılır; yeni maceracılara eğitim veriyorum. Malum, B-Rütbe seviyesine gelince insan pek çok engelle karşılaşıyor. Benim görevim de böyle burnu havada yeni yetmelere yaklaşıp hadlerini bildirmek, o tarz şeyler işte. Şuradaki çocukları görüyor musun?” Az önce bana bakan grubu işaret etti. “Onlar da aynı şeyi yapıyor. Boş zamanlarımızda hepimiz burada, merkez binada takılırız.”
Grup bir anda hazır ola geçip bana doğru başlarını salladı.
İçlerinden liderleri olduğu anlaşılan biri, “Lütfen kusurumuza bakmayın, B-Rütbe bir maceracı olan Rimuru olduğunuzu fark edemedim,” dedi.
Ben de aynı şekilde karşılık verdim. “O kadar da değiştiğimi sanmıyordum ama...”
“Ooo, hayır, hem de nasıl! Şimdi söyleyince fark ettim, üzerinizdeki kıyafetler aynı ama onun dışında...”
“Aynen öyle. O yüz ne öyle ya... Vay canına. Resmen göz kamaştırıyor...”
Harbiden o kadar mı ya? Cidden mi?
“Tamam, tamam anlaşıldı. Maskeyi taksam iyi olacak galiba.”
Bunu yapmak biraz zahmetliydi ama her buraya gelişimde aynı tantanayı çekmek istemiyordum. Mide kısmından maskeyi oluşturup yüzüme yerleştirdim. Maceracıların yüzünde, sebebini bir türlü anlayamadığım hayal kırıklığı dolu bir ifade belirdi.
“Hadi bakalım. Size iyi çalışmalar çocuklar. Çömezlere de fazla yüklenmeyin.”
Bunu söyledikten sonra resepsiyona doğru yöneldim.
Görevliye ismimi verip beni Yuuki’ye götürmesini istedim. Anlaşılan beni bekliyordu, zira içeri girmem hiç de uzun sürmedi.
“Selam Rimuru! Görüşmeyeli uzun zaman oldu! Duyduğuma göre epey badire atlatmışsın, ha?”
“Epey mi? O kelime yaşadıklarımı anlatmaya yetmez bile. Önce Hinata’nın saldırısına uğradım, sonra Farmus Ordusu bizi istila etti, derken iblis lordları beni çağırdı... Olay olay üstüne bindi anlayacağın. ‘Epey’ demek, yılın en büyük hafife alması olur herhalde.”
“Ha-ha-ha! Meseleyi tam da senin gibi özetleyeceğini tahmin etmiştim Rimuru.”
Yuuki olayı gülerek geçiştirse de yaşadıklarım gerçekten yenilir yutulur cinsten değildi. Eminim o da bunun farkındaydı; yüzü gülse de ses tonunda hafif bir minnet tınısı vardı.
“Ama hey, en azından Hinata ile aramızı düzelttim. Sonuçta her şey tatlıya bağlandı, değil mi?”
“Öyle görünüyor. Bilgi alışverişi için onunla birkaç kez görüştüm ve ona senin nasıl biri olduğunu uzun uzun anlattım. Bilirsin, insanlara karşı ne kadar şüpheci yaklaştığını.”
“Ah, hem de nasıl bilirim. Söylediklerimin tek kelimesine bile kulak asmadı.”
“Değil mi ya? Kendi gözleriyle görüp kulaklarıyla duymadığı hiçbir şeye inanmayan biridir o. Kendimi bildim bileli böyleydi, inan bana onunla uğraşmak hiç kolay olmadı.”
Bir süre bu minvalde sohbet ettik. Yuuki için gerçekten kolay olmamış olmalıydı. Hinata’nın düşünce yapısı bazen tam bir kapalı kutu olabiliyordu.
“Gerçi bunları senden başka kimseyle konuşamam zaten Rimuru...”
Hinata’nın çok fazla takipçisi vardı. Eğer Yuuki yanlış kişiye ondan dert yanacak olsa, bu durum anında kulağına giderdi. Dedikodu yapmak pek iyi bir şey olmasa da bu konuda temkinli davranmakta fayda vardı.
Ama artık asıl meseleye gelme vaktiydi.
“Ee, ne düşünüyorsun? Eğer meşgulsen zorlamam ama festivale iki üç günlüğüne göz atmak ister misin?”
“Ha! Tabii ki geliyorum. Sence işlerimi vaktinden önce bitirmek için neden bu kadar kıçımı yırttım? Üstelik yokluğumda burayı gözüm arkada kalmadan emanet edebileceğim insanlar da var. Bana bir müsaade et.”
Yuuki ayağa kalktı ve birine seslenerek odadan çıktı. Çayımı yudumlayarak bir anlığına rahatladım. Çok geçmeden yanında bir kadınla geri döndü.
“Sizi tanıştırayım. Bu Kagali, Özgür Lonca’nın usta yardımcısı. Ben yokken loncayı o yönetecek.”
Zarif duruşlu, oldukça güzel bir kadındı. Üzerindeki iş kadını tarzı kıyafetler vücuduna tam oturmuştu. Mavi gözleri ve topuz yapılmış sarı saçları vardı ama asıl dikkat çeken şey kulaklarıydı; uzun ve sivriydiler. Bir elf olmalıydı.
“Merhaba Rimuru Tempest. Yoksa size İblis Lordu Rimuru mu demeliyim? Benim adım Kagali. Sizinle tanışmak bir onur.”
“Teşekkür ederim. Buraya ikinci gelişim ama sanırım ilk seferinde tanışmamıştık, değil mi?”
Bize çay getiren sekreteri hatırlıyordum ama bu kadını görmemiştim. Özgür Lonca’nın ikinci ismi olsaydı, daha önce tanıştırılacağımı düşünürdüm; ama meğer bunun bir sebebi varmış.
“Hi-hi! Hayır, tanışmış olamazdık. Buraya daha yeni döndüm. En büyük tutkum eski kalıntıları keşfetmektir. Ben de batının en büyüklerinden biri olan Soma’daki yapı kompleksinin haritasını çıkarma işinden daha yeni döndüm.”
Meğer Kagali, Yuuki Özgür Lonca’yı kurmadan çok öncelerden beri o harabe senin bu kalıntı benim gezen, dünyanın en büyük kaşiflerinden biriymiş. İsmi pek duyulmamış olsa da —zira loncanın öncüsü olan Maceracılar Cemiyeti’nde yer almamış— Yuuki onun bu bariz yeteneğini keşfedip saflarına katmış. Sonuçta lonca demek sadece dövüşmek demek değildi. Bu Yuuki’nin felsefesiydi ve bu yüzden Kagali gibi bir keşif uzmanına organizasyon şemasında bu kadar yüksek bir mevki vermişti.
Bu destek sayesinde Kagali, devasa bir işin üstesinden gelmişti; antik Soma kalıntılarının haritasını tamamen çıkarmıştı. Bu başarısı adının tüm dünyada yankılanmasını sağlamış, Yuuki’nin yanında öylesine takılan biri olduğu yönündeki karanlık fısıltıları da susturmuştu. Artık herkesin saygı duyduğu bir usta yardımcısıydı.
“Tabii haritasının çıkarılmış olması, tüm gizemlerinin çözüldüğü anlamına gelmiyor,” diye açıkladı. “Sadece en dibe kadar takip edilebilecek görsel bir rehber olduğu anlamına geliyor. Çözülmeyi bekleyen daha pek çok gizem var.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.