Zaferin Rengi ve Saklı Güçler

Yaklaşık yedi yüz bin imparatorluk askeri ve subayını dirilttikten sonraki gün, Tempest savunmasında etkin rol oynayan birliklerimizi kolezyumda saf saf dizdik. Rütbesiz askerler ise tribünlerdeki her bir koltuğu hıncahınç doldurmuştu.

Bugün bir zafer kutlaması yapıyorduk. Teknik olarak İmparatorluk ile hâlâ savaş halindeydik ama moral depolamak için bunun gerekli bir araç olduğuna karar vermiştik. Tapınak Şövalyeleri’nden gönderilen Bacchus ve Luminus’a hizmet eden üstünler de oradaydı. Jiwu onları öldürmüştü ama neyse ki her şey labirentin içinde olup bitmişti. Hepsi usulünce diriltilmişti ve özürlerimizi kabul etme nezaketini gösterdiler. Bana, “Kendi tecrübesizliğimiz,” dediler ama ne de olsa bu suç bizim topraklarımızda işlenmişti. En azından onlara iyi bir ısmarlama sunabilirdik.

Her halükarda, hasarın asgari düzeyde kalmasına sevinmiştim. Kutlamanın ikinci yarısı için muazzam bir ziyafet planlamıştık; umarım gönüllerince eğlenirlerdi.

Protokol tribününde yurt dışından gelen az sayıda misafirimiz de vardı. Savunmaya katılan Alvis’in yanı sıra, sonradan seçkin birlikleriyle gelen Phobio ve İkiz Kanatlar da oradaydı.

“Milim Hanım yerinde duramıyor, çok endişeli. Bu yüzden Frey Hanım size destek olmamız için bizi gönderdi.”

“Öyle ama endişelenecek bir durum olduğundan pek emin değilim. Biz başından beri kazanacağınızdan emindik, Efendi Rimuru.”

Sarışın İkiz Kanat Lucia ve gümüş saçlı olan Claire, kendinden emin ve tınlayan sesleriyle beni teselli ettiler. Sanırım Milim’i benim için endişelendirmiştim ama zafer haberi onu tekrar kendine getirecektir. Şehrimiz Veldora ve Ramiris sayesinde güvendeydi; yakında her şeyin süt liman olacağına emindim.

Phobio ise, “Ben sadece irtibat için geldim,” dedi. “Büyülü aramalar artık ulaşmıyordu, bu yüzden her ihtimale karşı görevlendirildim. Bir de... Hayır, affedersiniz.”

Dediğine göre, eğer durum bizim için vahim görünseydi hemen geri dönüp takviye getirecekti. Grubun en hızlısı olduğu için, büyü zerreciklerindeki düzensizlik nedeniyle büyünün bir seçenek olmama ihtimaline karşı Phobio seçilmişti. Tam bir şey daha söyleyecekti ki cümlesini yarıda kesti. Alvis’e bakış tarzı kafamı kurcalasa da görmezden gelmeye karar verdim. Zaten geçmiş gitmiş bir mesele olduğunu düşündüm.

Üçüne de teşekkür edip localarına kadar eşlik ettim.

Onların ardından başka bir grup daha vardı; Dwargon’dan gelen misafirler. Dwargon kraliyet sarayının baş büyücüsü Jaine oradaydı. Pegasus Şövalyeleri’nin kaptanı Dolph da onun korumalığını yapıyordu.

Jaine, zamanının çoğunu beni şahsi şikâyet panosu olarak kullanarak geçirdi. Bana, “Jura Ormanı’nda yasaklı büyü yapmak yok,” deyip duruyordu ama asıl öfkesi kanatlarımın altına aldığım Kadim İblisler yüzündendi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda pişmanlıklarım yok değildi ama şimdi ne yapabilirdim ki? Ben dikkat etmiyorken bir şekilde ortaya çıkıvermişlerdi. Sigorta poliçelerinde buna mücbir sebep demiyorlar mıydı?

“Hayır, bu sadece bir mücbir sebep değil! Oldukça uzun zamandır yaşıyorum ama tüm hayatım boyunca hiç bu kadar sarsılmamış ve dehşete düşmemiştim!”

“Özür dilerim.”

Özür dilemekten başka çarem yoktu. Onu elimden geldiğince yatıştırdım, meseleyi kendi açımdan anlattım ve epey dil döktükten sonra biraz daha ikna olmuş göründü.

Jaine’in öylece gitmesi iyi olurdu ama geleceği tartışmak için bir toplantı yapmamız gerekiyordu. Hatta geliş amacı da tam olarak buydu. Yuuki’nin komutası altındaki altmış bin asker hâlâ Dwargon’un doğu şehrinin önünde konuşlanmış durumdaydı. Ona Yuuki ile geçici bir savaş ittifakım olduğunu, bu yüzden orada savaş çıkmadığını anlattım. Yine de tansiyon hâlâ yüksekti, bu yüzden işleri böyle bırakamazdık. Temelde Yuuki ile meseleleri görüşmek ve gelecekteki bir yol haritası belirlemek istiyordum. Esir aldığımız Laplace’ı serbest bırakmış, ona bir mesaj emanet etmiştik; şimdi sadece Yuuki’nin bizimle iletişime geçmesini bekliyorduk.

Böylece Jaine ve Dolph’u da protokol koltuklarına götürüp zaferimizi bizimle kutlamaları için davet ettim.

O gün kolezyumdaki merasimi uluslararası bir izleyici kitlesi takip ediyordu. Yükseltilmiş bir podyumun üzerine yerleştirilmiş bir sandalyede, balçık formunda oturuyordum. Arkamda Rigurd ve Rigur, onların gerisinde ise iki sıra halinde dizilmiş diğer sivil memurlarımız vardı.

Aşağıdaki sütunların arasında, normalde halkın karşısına çıkmayan Zindan'ın On Mucizesi duruyordu. Bugünün yıldızları onlardı, bu yüzden varlıkları gayet doğaldı. Labirent patronlarını dünyaya sergilemek normalde pek iyi bir fikir sayılmazdı ama en azından bugünlük bir sakıncası yoktu; ne de olsa izleyiciler arasında sivil ya da Gönüllü Ordumuzdan maceracılar yoktu.

İlk konuşan, yanımda duran Shuna oldu. Önceden bunların benim kelimelerim olduğunu açıkça belirterek uzun ve ateşli bir konuşma yaptı. Harika bir performanstı ama tek bir kelimesini bile ben yazmamıştım; hepsi Shuna’nın eseriydi. Bir bakıma, asıl sekreterlerimden çok daha etkili bir yardımcıydı. Bu hitabet işlerinde berbattım ve o bu konuda imdadıma yetişmişti. Shion topluluk önünde konuşmaya pek uygun değildi, bu işi Diablo’ya bırakmaya ise cesaret edemezdim; baştan sona ne kadar muhteşem olduğumdan bahsedip dururdu.

İçimden Shuna’ya varlığı için teşekkür ederken bir sonraki adımlarımızı düşündüm. Bu etkinlik sırasında başarılarımızı duyurmak ve bunu yaparken de halkıma ödüllerini vermek istiyordum. Diğer bir deyişle, personelimin "uyanışını" (ya da her neye dönüşecekse) deneyecektim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.