Shuna’nın hazırladığı çaydan bir yudum aldım. Yumuşak, huzur veren bir tadı vardı. Testarossa’nın çayı kusursuzluğun zirvesindeydi belki ama bu da kendine has, insanı rahatlatan bir lezzete sahipti.
“Hmm. Bu epey iyiymiş, değil mi?”
Guy’ın memnun kaldığını duymak beni rahatlattı.
“Ah, haklısın. Üstelik bu kek sadece şekerden ibaret değil; tadında muazzam bir derinlik var. Çayın dolgun bir aroması var ama o hafif burukluğu, tatlılığı daha da ön plana çıkarıyor.”
Görünüşe göre Velzard da beğenmişti. Bu iyiye işaretti.
“Evet. Ayrıca bu odanın dekorasyonu da gayet hoş, değil mi? Bu tarz mobilyalara bayılıyorum.”
Guy’dan böyle bir yorum beklemiyordum. Onun gibi bir tiranın wabi-sabi gibi estetik anlayışlardan çakacak dünyadaki son kişi olduğunu düşünürdüm. Sanırım insanları ön yargılarımla yargılamayı artık bırakmam gerekiyordu. Savaş lordu Oda Nobunaga’nın da bu tarz görünümleri sevdiği söylenirdi. Sosyal statüsünü dert etmek zorunda kalmadığı çay odalarında vakit geçirmeyi severmiş; belki de çay eşliğinde meseleler üzerine düşünme fırsatına değer veriyordu. Tamamen sallıyor da olabilirim ama yine de Guy’ı buraya getirmekle doğru bir hamle yapmışım.
Biraz daha gevşediğimi hissedince, lafı ağzından almak için bir adım attım.
“Öyle mi? Beğenmene sevindim. Aslında burada ağırladığım ilk kişiler sizlersiniz. Burası sahip olduğumuz en lüks karşılama odası, o yüzden sadece etkilemek istediğim kişilere gösteriyorum.”
“Öyle mi? Demek yanımda prim yapmaya çalışıyorsun?”
“Tabii ki. Bunu yapmazsam iblis lordu olmamın bir anlamı kalmaz, değil mi? Gururumu bir kenara bırakacak olsaydım, ömrümü gölgelerde gizlenerek geçirirdim. Belki eğlenceli olurdu ama...”
Güzel. İlk darbeyi vurdum. Onu dinlemeden önce, tamamen onun insafına kalmış bir durumda olmadığımı göstermeliydim. Vereceği tepkiye göre tavrımı belirleyecektim. Ancak Guy, bu aşırı çabalamama sadece güldü.
“Ahaha! Benim gibi birini tartmaya çalışıyorsun ha? İlahi!”
Komik değildi ama en azından hala beni parmağında oynattığını biliyordum.
“Evet, sağ ol.”
“Ama endişelenme. Senden istediğim şey sizin de işinize yarayacak, tamam mı? Sadece savaşı devam ettirmeni ve imparatorluğu yerle bir etmeni istiyorum.”
Guy, çayından zarif bir yudum almak için duraksadı. Kendi çöplüğünde gibiydi, masallardaki kralları andırıyordu. Gerçi bu dünyada iblis lordları zaten birer kral (veya kraliçe) sayılırdı ama neyse. Yine de Guy’dan bekleneceği üzere, topu tam doksana takmıştı, değil mi?
“Yani, Ludora’yı öldürmeden piyonlarını sıfırlamamı mı istiyorsun? Benimaru’nun sorusuna cevap vermekteki isteksizliğini düşünürsek, sanırım durum böyle bir şey.”
“Eee, biliyorsun, bu oyunda kazananı belirleyen katı kurallar yok. Elimizdeki tek gerçek kural, oyuncuların birbirine doğrudan müdahale edememesi.”
“Yani rakip yenilgiyi kabul ederse, ölürse veya oyunun kendisini devam ettirmek imkansız hale gelirse... Bunların her biri galibiyet mi sayılıyor?”
“Sanırım öyle.” Guy bir yudum daha alarak onayladı.
Anlattığına göre, imparatorla iki bin yılı aşkın süredir kapışıyorlardı. Doğrudan dövüşmüyorlardı elbette; eskiden birkaç sürtüşmeleri olmuştu ama Milim doğup Yıldız Kral Ejderha Veldanava can verdiğinde, kendilerini biraz daha dizginlemeye başlamışlardı. Ne zaman savaşa tutuşsalar, dünyanın dengesi öylesine sarsılıyordu ki artık tüm güçleriyle birbirlerine giremiyorlardı. Kulağa uçuk bir hikaye gibi geliyordu ama karşımda duran Guy’a bakınca yalan söylemediğini anlayabiliyordum.
Böylece oyun bugüne kadar sürmüştü; Guy bir yandan dünyanın dengesini korurken diğer yandan piyon sayısını artırıyordu. Canavarlarının çoğu inanılmaz uzun ömürlüydü ve onların zamanla evrilmesini sabırla bekliyordu. Ancak kendi Octagram üyeleri bile Guy’ın gerçek niyetini bilmiyordu. İddiasına göre Milim bile kendisiyle Ludora arasındaki bu oyundan haberdar değildi.
“O zaman neden bana anlatıyorsun?!”
“Mmm? Neden dersin? Bunca yıl içinde Ludora’yı bu kadar köşeye sıkıştıran ilk kişi sensin.”
Guy’a imparatorluk ordusunun yok edildiğini söylememe gerek yoktu. Etrafta savurduğumuz onca devasa büyüden sonra fark etmemiş olsa asıl o zaman şaşırırdım ama...
“Hepsini öldürmek kesinlikle en doğru cevaptı. Ludora’nın kendine daha fazla parça kazanmasını engellemiş oldun.”
Görünüşe göre Guy, Ludora’nın amacını da biliyordu. Onun sayesinde artık hikayenin tam ve doğru versiyonuna vakıf olmuştum. İmparator, özetle seçkin askerlerini bir sınava sokuyordu; hayatta kalanların onun için evrileceği (en azından umudu buydu) ezici bir yenilgi. Temel fikir, halkın kabul edeceği bir savaş bahanesi uydurmak, ordusunu ölümcül bir tehditle burun buruna getirmek ve mümkün olduğunca çok askerin evrilmesini sağlamaktı. Bunun işe yarayacağına dair kanıtı da vardı; uzun zaman önce Veldora’ya karşı düzenlenen başarısız imparatorluk seferi, belli sayıda uyanmış üretmişti.
Guy da benzer bir yaklaşım benimsemişti. Uyanmamış olanlar onun için piyon olarak değersizdi, bu yüzden iblis lordları arasındaki çatışmalara sessizce göz yumuyordu. Ne kadar çok gerçek iblis lordu uyanırsa, oyunda o kadar avantajlı konuma gelirdi. Stratejisinin tüm temeli buydu ve gerisi sadece bir zamanlama meselesiydi. Rakibinden kesinlikle üstün olduğundan emin olduğunda, her şeyini ortaya koyacaktı. Ancak yoldaki onca engel yüzünden bu beklediğinden çok daha zor olmuştu... Ve bugüne kadar kazananı belli olmayan bu oyunu oynamaya devam etmişlerdi.
Hem Guy hem de Ludora için bu, sayısız nesle yayılan görkemli bir operasyondu. Bu dünyadaki çoğu canlı için sadece bir baş ağrısından ibaretti ama bu ikisi için muhtemelen boş zamanlarını doldurmanın bir yoluydu.
“Ve bu sefer de, eğer Veldora ile karşılaşanlardan birkaç düzine insan bile hayatta kalsaydı, bazılarının uyanacağı kesindi. Eminim Ludora buna güveniyordu.”
Yani Ludora’nın zihninde bir figür olarak bile yerim yok muydu? Bu durum beni Guy için bulunmaz bir oyun parçası yapmış olmalıydı. Biraz sinir bozucu ama gerçek buydu.
“Ve bu fırsatı imparatorluğa saldırmak için kullanmamı mı istiyorsun?”
“Yöntemi sana bırakıyorum. Söylememe gerek yok ama sırf bir süper güç gibi görünmeye çalışmak anlamsız.”
Haklı olduğuna eminim. Kuru bir güç gösterisi bu adamlar için tehdit sayılmazdı. Stratejik bir avantaj sağlamadan sadece daha fazla can kaybına yol açardı. O yüzden devasa bir ordu gönderme fikrini unutabilirdim.
“Eğer biliyorsan, Ludora’nın kuvvetleri içinde özellikle dikkat etmemiz gereken birileri var mı?”
“Ah, bilmem. Benim odak noktam her zaman bu oyunda kendi elimi ne kadar iyi eğitebileceğim oldu. Sonuçta en güçlü bensem, diğerinin ne kadar zayıf ya da güçlü olduğunun bir önemi kalmaz, değil mi?”
Tam da onun gibi bir tirandan beklenecek türden bir kibir. Bu adam, poker oynarken rakibinin attığı kartlara bakmaya tenezzül bile etmeyen tiplerdendi; tam onu yendiğini sandığın anda, hiçbir şey olmamış gibi elinde bir fulle ortaya çıkıverirdi. Masayuki de desteden pat diye floş royal çekebilen bir tipti; ikisiyle de aynı kumar masasına oturmak istemezdim. Ama bu “oyun” muhabbeti dikkatimi dağıtıyor.
“Pekala, öyle ya da böyle, İmparatorluk ile meseleleri bir netliğe kavuşturmamız gerekiyor, hem de yakında. Ama bunu sen istediğin için değil, kendi prensiplerim gereği yapacağım.”
Bu sorunu daha fazla erteleyemezdik. İmparator Ludora ile bir an önce diyaloğa girmeliydik... Ve eğer yapacaksak, elimizden geldiğince büyük bir avantajla masaya oturmak daha akıllıca olurdu.
“Oraya bizzat gitmeyi planlamıyorsunuz herhalde, Efendi Rimuru?”
Benimaru biraz rahatsız görünüyordu. Ama geri adım atmaya niyetim yoktu.
“Başka ne yapabilirim? Yuuki’yi öylece ortada bırakamam. Onunla bir araya gelmek istiyorum, sonra da umarım barışı kendi şartlarımızla sağlayabiliriz.”
“Bu tehlikeli olmaz mı?”
“Ne yaparsam yapayım tehlikeli olacak. Diyelim ki başkası gidip barış antlaşmasını imzaladı. Buna zerre kadar güvenir miydiniz?”
Ben güvenemezdim. Beni gafil avlamak için kurulmuş bir komplo olduğu gün gibi aşikar olurdu; sonra ben ormanda yürürken falan beni öldürmesi için suikastçılar yollarlarmış. Her an tetikte olmam gerekirdi ve bu da burada kurmaya çalıştığım huzurlu hayatı kökten baltalardı. Kesinlikle bunun olmasını istemiyordum, bu yüzden bu meseleyi temelli çözmem gerekiyordu.
“Haklı bir nokta. Sizi kim koruyacak?”
“Sen tabii ki.”
Benimaru belli belirsiz sırıttı.
“Bana uyar.”
Kendinden emin görünüyordu. Ona güvenebileceğimi biliyordum.
Bu diyaloğu görmek Guy’ı kıkırdattı. “Ahaha! Sen eğlenceli bir adamsın ama yanındaki eleman da öyle. Onda da biraz tuhaf bir şeyler seziyorum. Belki de hala evrilmek için alanı vardır, ne dersin?”
“Olabilir, evet. Benimaru zaten iç çevremde en çok güvendiğim kişidir.”
“Hadi canım? Diablo değil mi yani?”
“Evet, o güçlü ama... Biliyorsun, biraz zor bir tip...”
“Anlıyorum.”
Guy’ın bunu içtenlikle söylediğini hissettim. Hatta bana bir dost gibi davranıyordu. Tepkisinden anladığım kadarıyla, onun da kendine göre bir sürü derdi vardı.
“Şimdi, seninle teyit etmek istediğim bir şey var...”
“Nedir?”
“Ludora’nın başkalarına nihai beceriler bahşetme yeteneği var, değil mi?”
Guy gözlerini kısarak düşünceli bir ifadeyle bana baktı. “Güzel yakaladın. Evet, Ludora’nın öyle ilginç bir numarası var; güçlerini başkalarına ödünç verebiliyor.”
Tahmin ettiğim gibi.
“Peki bu ‘ödünç verme’ işinin tam olarak nasıl işlediğini biliyor musun?”
Bu önemliydi. Eğer Guy bu anlaşmanın şartlarını biliyorsa, İmparatorluk’ta dikkat etmemiz gereken kişilerin listesini daraltmamıza yardımcı olabilirdi. Şu anki tahminlerime göre o liste on kişiyi geçmezdi ama tamamen varsayımlar üzerinden hareket etmek istemiyordum.
“Aman, hiç dert etme. O güç öyle sınırsız falan değil. Güçlerini sadece kısıtlı bir süreliğine devreder, üstelik bunlar asıllarına göre epey zayıflatılmış sürümlerdir. Kimlerin buna hak kazandığına gelirsek… Bildiğim kadarıyla o gücü almak için en azından uyanmış olman gerekiyor. Bir de tam vakıf olamadığım başka kısıtlamalar da var. Yani aslında kulağa geldiği kadar büyük bir tehdit sayılmaz.”
Lafı öyle bir ortaya attım ki tutarsa diye bekliyordum ama şaşırtıcı derecede hızlı ve net bir cevap aldım. Sanırım ihtiyacım olan tüm istihbaratı toplamıştım.
Yine de… Nihai becerileri dağıtmanın “tehdit olmadığını” söylemek için Guy gibi biri olmak gerekirdi herhalde. Milim ve Guy’ın aynı kumaştan dokunduğunu düşünmeye başlıyordum. Algı dünyalarındaki bu uçurum, işimi gereksiz yere zorlaştırıyordu.
Pastasından koca bir lokma alan Guy’ı izlerken ona karşı içimde hafif bir hınç birikmesine engel olamadım. Şatafatlı bir çay saatinde tatlısını gömülürken, bir yandan dünyayı sarsacak savaşlardan bahsetmesi sinirimi bozuyordu. Üstelik isteğini kabul ettiğim anda beni sanki modası geçmiş bir eşyaymışım gibi bir kenara itmesi de cabasıydı.
…Bir dakika. Biz burada çok önemli meseleleri konuşmuyor muyduk? En azından ben öyle sanıyordum. Fakat buna rağmen, baş başa yaptığımız bu küçük sohbet bir şekilde sona ermiş gibiydi. Tiksintiyle çatalımı pastama sapladım. Beyni çalıştırmak için biraz şeker gibisi yoktu. Guy’ın damarıma basmasına izin vermeden öğrendiğim her şeyi bir süzgeçten geçirmeliydim.
Ortalık sessizleşmişti; hava sakin ve huzurluydu. İşimiz bitmiş olsa da Guy’ın gitmeye niyeti yok gibi görünüyordu.
Shuna, büyük bir ustalıkla Guy’ın boşalan fincanına taze çay koydu. Kalan çay yaprakları hemen bayatlamasın diye servis için ayrı bir demlik kullanıyordu.
“Vay be, bu işte gerçekten iyisin. Benim yanımda çalışan o ahmakların hiçbiri bunları beceremez.”
“İltifat ediyorsunuz efendim.”
Benimaru biraz endişeli görünse de Shuna istifini bozmadı; soğukkanlılığını koruyup Guy’ın baskısı altında ezilmedi.
“Hey, diyorum ki Mizeri ve Raine bir süreliğine senin yanında eğitim alsa nasıl olur?”
“Eğitim mi?”
“Evet. Onlara bu pastalar gibi şeyler yapmayı öğretmenizi istiyorum.”
Aslında Walpurgis konseyinde bize yemek hazırlamışlardı ve bence oldukça iyi bir ziyafetti ama iş tatlıya gelince Shuna’nın eline kimse su dökemezdi. Shuna, Bay Yoshida ile yeni lezzetler icat etme yarışında başa baş gidiyor, yeteneklerini dev adımlarla parlatıyordu.
Bunu normal bir durum gibi kanıksamıştım ama Guy’ın tepkisi bana bunun ne kadar büyük bir lüks olduğunu hatırlattı. Bu dünyaya geldiğimden beri aslında canım ne istiyorsa onu yapıyordum; bu gerçek ancak şimdi kafama dank etmişti. Eski dünyamda sevdiğim şeyleri burada yeniden yaratmak, en sevdiğim yiyeceklerin hepsini burada bulabilmek için çabalamak… Ancak ne kadar tutkulu veya yetenekli olursanız olun, doğru malzemeler olmadan bazı tarifler asla aslına uygun olmazdı. Bay Yoshida gibi olağanüstü bir aşçı bile, Tempest’ta ürettiğimiz o yüksek kaliteli likörler olmadan şu an tadını çıkardığımız bu pastayı yapamazdı. Bunun kıymetini bilmekte fayda vardı.
Her neyse, Guy’a ne cevap vermeliydim? “Buraya gelip bizden satın al,” demeyi düşündüm ama o kadar da cimri olmaya gerek yoktu. Bu yüzden Bay Yoshida’nın icatlarını gizli bir sır olarak saklayıp, sadece kendi geliştirdiğimiz tarifleri öğretmeye karar verdim.
“Shuna, bu tarifi daha sonra yan odadaki iki kadına öğretebilir misin?”
“Memnuniyetle, efendim!”
“Yalnız unutma, bunu yapmak için bizim kaliteli malzemelerimize ihtiyacın olacak. Belki ileride onlar için sana bir kıyak yapabiliriz.”
İçine hiçbir yabancı madde karışmasın diye şekerimizi rafine ediyorduk. Bunun için özel makinelerimiz bile vardı. Benim tatlı düşkünlüğüm, Kaijin ve ekibinin teknik becerileriyle birleşince, Japonya’da bildiğim kaliteden hiç de aşağı kalmayan ürünler ortaya çıkmıştı. Piyasaya sürecek kadar çok üretmiyorduk ama en azından nefsimizi köreltmemize yetiyordu. Belki üretim kotamıza birkaç çuval daha ekleyip Guy’a gönderebilirdik.
“Bu senin için uygun mu yani?”
“Tabii ki.”
Ciddiydim. Teknolojimizi paylaşıyor değildim ama ürünlerimize alıcı varsa, elimde tutmanın alemi yoktu. Guy’ın canı her istediğinde kafasına göre ülkemize dalması biraz baş ağrıtabilirdi ama Mizeri gibi yardımcılar nakil kapılarını nasıl kullanacaklarını biliyorlardı. Malları hazırladığımızda doğrudan oradan gönderebilirdik.
Ayrıca başka hesaplarım da vardı. Guy bizi yararlı bulursa, bu ülkemizin güvenliğini neredeyse garantilemek demekti. Yabancı ülkelerle bağlarımız ne kadar derinleşirse, kendi güvenliğimiz de o kadar artardı. Birbirine ihtiyaç duyan iki ülke, öyle kolay kolay kılıç çekemezdi. Benim kitabıma göre, bölgesel bir ekonomik bölge oluşturmak, güçlü bir askeri ittifak kadar etkiliydi; bu benim en büyük teorimdi.
Guy ile de bir sorun yaşamak istemiyordum, bu yüzden elimizde ne kadar çok koz olursa o kadar iyiydi. Sonuçta, potansiyel bir rakibe ilk kez bu kadar dikkat ediyordum. (Belki Veldora ile ilk karşılaşmamdan sonraki ikinci seferdir?) Onu yenip yenemeyeceğim meselesini bir kenara bırakırsak, savaşmak gereksiz bir zahmetten çok daha fazlasına yol açardı. Gerçek zararlar doğardı ve beklenmedik bir acil durum olmadıkça Guy’ın niyetlerine saygı duymaya niyetliydim. Belki bazen beni (bugünkü gibi) kullanıp suistimal ederdi ama buna katlanmak zorundaydım. Benim de sınırlarım var elbet ama…
Guy ile birkaç sohbetin “tadına baktıktan” sonra, onun sandığım gibi kalın kafalı bir despot olmadığını fark etmeye başlıyordum. Şaşırtıcı derecede mantıklı ve anlayışlıydı; ayrıca Diablo ile olan ilişkisi, gerektiğinde elini kirletmekten korkmadığını da kanıtlıyordu. Bizi yeterince faydalı görüp mantıksız taleplerde bulunmayacağını umut etmek istiyordum.
Ee, hadi artık yavaştan evine dönmeye ne dersin?
Ancak bu minicik dileğim çok geçmeden yerle bir oldu.
“Dur bakalım. Gitmeden önce sormam gereken bir şey daha var.”
Ne? Konuşmadığımız bir şey mi kaldı?
“Evet?”
“Diablo nasıl evrimleşti?”
Güm!!
Fark etmediğini sanmıştım ama belli ki kendimi kandırıyormuşum. Bu kadar keskin algılı insanlarla uğraşmaktan nefret ediyordum.
“Şey, yani…”
Şimdi ne olacaktı? Guy’ın kabul edebileceği nasıl bir cevap verebilirdim ki?!
Anlaşıldı. Bunu Belzebuth yeteneğinle yaptığın bir deney olarak kurgulayabilirsin, bu kabul edilebilir olacaktır.
Tanrım, sen büyüksün!
Tamam, öyle yapalım. İşte benim bildiğim Raphael. Böyle zamanlarda ona her zaman güvenebilirim.
“Şöyle ki, son zamanlarda İmparatorluk’a karşı güçlerimizi artırıp artıramayacağımı görmek için güçlerimle biraz deney yapıyordum. Bu sırada, becerilerimden birinin oldukça ilginç bir yan etkisi olduğunu keşfettim ve bundan yararlandım.”
“Öyle mi? Ne tür bir yan etkiymiş bu?”
Bilmiyorum.
Söyle bana Raphael!!
Anlaşıldı. Ruhları saf enerjiye dönüştürme ve onları uyanmaya yetkin olanlara bahşetme etkisi. Buna zorunlu evrim dersen, Guy Crimson deneği için yeterli bir açıklama olacaktır.
Hah. Aslında yaptığım şey tam olarak buydu, değil mi? Tüm o evrim ritüeli Raphael’in değil, Belzebuth’un gücünü kullanmıştı. Bu aslında yalın gerçekti; Guy’a yalan söylemiş veya ondan bir şey saklamış olmayacaktım. En mantıklı yol buydu.
“Belzebuth, bilirsin, insanların ruhlarını alıp onları tekrar enerjiye dönüştürebiliyor. Sonra ben de bu ‘ruh enerjisini’ başka insanlara bahşedebiliyorum. Eğer buna uygun değillerse hiçbir işe yaramıyor ama—”
“Hı-hı. Yani birinin içinde uyanış tohumu varsa, bu şekilde uyanabiliyorlar mı? Vay canına.”
Guy ikna olmuş görünüyordu. Zaten yalan söylemediğimi herhalde anlayabiliyordu. Raphael paçamı bir kez daha kurtarmıştı.
“Evet, yani bu dünyadaki savaşlarda bireysel güç, kalabalıktan çok daha önemli, değil mi? Bu yüzden ekibimin bireysel becerilerini geliştirmek istemem gayet doğal.”
“Evet, bu çok mantıklı. Bu arada, bir süredir bunu düşünüyorum da… Sen bayağı bir anormalsin, değil mi?”
“Ha? Hayır, değilim.”
“Hayır, yani… Balçıklar normalde konuşmazlar, biliyorsun. Bunu görmezden geliyordum ama sonra bir şekilde Veldora’yı kafaladın; koca bir kasaba inşa ettin… Bu durum, hiçbir hayal gücü sınırıyla normal kabul edilemez. Yoksa sen bir reenkarne misin? Öylesin, değil mi?”
“Hmm? Ah, bilmiyor muydun? Evet, başka bir dünyada öldüm ve sonra bilincim yerinde bir şekilde balçık olarak yeniden doğdum.”
“Harbi mi?”
“Harbi.”
Birbirimize bakakaldık. Hayır, cidden bilmiyor muydu? Bunu asırlar önce açıkladığımızı sanıyordum. Bu gerçeği kimseden saklamıyordum, hatta Batı Ulusları’nda oldukça meşhur bir hikayeydi bu. Guy’ın bunu bir yerlerden duymuş olduğundan emindim. Belki de karşı tarafın bildiğini sandığın her şeyi bildiğini varsaymak pek iyi bir fikir değildi; yanlış bir şey söylemiş değildim ama dikkatli olmakta fayda vardı. Sırf sohbet devam etsin diye çok fazla bilgi vermeye gerek yoktu.
“Gerçekten doğru mu bu?”
“Evet, kesinlikle doğru.”
“Efendi Rimuru asla yalan söylemez.”
Neden bu kadar şüpheci yaklaşıyordu ki? Bir de onaylatmak için Benimaru ve Shuna’ya dönüyor, piç.
“Ahhh-ha-ha-ha-ha-ha! Vay canına! Senin hep biraz tahtası eksik bir canavar olduğunu düşünmüştüm ama arkandaki hikaye buymuş ha? Dünyalar arasında sadece ruh olarak reenkarne olmak bile başlı başına bir nadirliktir ama sen bir de canavar olarak mı doğdun? Dostum, buna şanssızlık denir işte.”
Guy yine o göbekten gelen kahkahasını patlattı. Bence o kadar da komik değildi.
“Ama şimdi her şey taş yerine oturuyor. Eğer dünyalar arasında ruh formunda seyahat edip bilincini korumayı başardıysan, o kadar sertleşmiş bir kalp çekirdeğine sahip olmana şaşmamalı. İnsan formunu koruma konusundaki takıntını da açıklıyor bu… Ve belki de neden bu kadar akılalmaz bir hızla evrimleşip o nihai becerileri kazandığını da.”
Yani özetle, inatçı bir ihtiyar olduğumu söylüyor, değil mi? Eh, belki öyledir. Övünmek gibi olmasın ama derimin epey kalın olduğunu düşünürüm. Asla pes etme, asla umudunu kaybetme, her zaman olumlu düşün; hayat felsefem tam olarak budur.
“Seni bu kadar ikna etti demek?”
“Evet. Bana her zaman tekin olmayan bir tip gibi gelmiştin ama artık sana gerçekten güvenebileceğimi düşünüyorum.”
Bu biraz kaba bir tavır değil mi? Ama neyse, onu affedeceğim. Zaten bir kavgada onu alt etmem imkansız... Ayrıca etrafımda şüpheci ve düşmanca bir tavırla dolanmasını kesinlikle istemem. Yine söylüyorum, olumlu düşünmenin gücü işte.
“Pekala, bu konuyu açıklığa kavuşturduğumuza sevindim. Sanırım sormam gereken her şeyi sordum. O zaman herhalde artık—”
“Ah, şundan biraz daha alabilir miyim?”
“Elbette.”
Tam Guy’ı evine yolcu etmeye hazırlanıyordum ki sözümü kesti ve arsızca ikinci bir dilim pasta istedi. Shuna hemen harekete geçti; sadece onun yemesi tuhaf kaçacağı için ben de kendime bir dilim daha söyledim. Stres altındayken yemek yemek alışılması gereken iyi bir alışkanlık değil ama sadece beni kendime getirecek biraz şekere ihtiyacım vardı. Fakat Guy bir kez daha yoluma taş koydu.
“Ee, Rimuru, az önceki soruma geri dönelim.”
Bunun can sıkıcı bir yere bağlanacağına dair içimde bir his vardı.
“Ha? Hangi soruya?”
“Buradaki ekip üyelerini uyanmış yapman meselesine. Söylediklerine bakılırsa gücünün bir kısmını benim hizmetçilerimle de paylaşabilirmişsin gibi geldi. Ne dersin? Mümkün mü, değil mi?”
Lanet olsun... Bu herif tıpkı benim gibi, değil mi? İnanılmaz derecede kurnaz, işine yarayacak her durumdan faydalanmaya çalışıyor... Önce konuşmanın bittiğini sanmamı sağlıyor, sonra da o bitirici "son bir şey daha" hamlesini yapıyor. Ben bu kadar göze batacak şekilde yapmıyorumdur herhalde... Yoksa yapıyor muyum?
Bunu düşünmenin bir manası yoktu. Guy bir cevap bekliyordu ve bunun için...
Anlaşıldı. Mümkündür.
Vay canına. Raphael daha ben soruyu aklımdan geçirmeden cevabı yapıştırdı. Bu durum nedense beni biraz hüzünlendirdi. Neredeyse "seninle uğraşmaktan artık bıktım" diye düşündüğünü hissedebiliyordum.
Anlaşıldı. Böyle bir niyet söz konusu değildir.
Bu kısa diyalogdaki bir şeyler, onun bana inanılmaz derecede öfkeli olduğunu düşündürttü. En iyisi üzerine daha fazla gitmemek. Güvenebileceğim tek şey Raphael, eğer o da benden vazgeçerse hapı yutarım.
Doğru. Şimdi daha ciddi bir soru. Eğer kendimle Guy’ın hizmetçileri (her kimlerse artık) arasında bir ruh koridoru inşa edersem, bu işe yarar mı?
Onaylıyorum. Söz konusu canavarla ortak bir ruh soyuna sahip olmasanız bile artık zorla müdahale mümkündür. Hedef bağlantıya direnmemelidir; evrimleşmeye uygun olduğu sürece, enerji aktarımı evrimi tetikleyebilir.
Anlaşıldı.
Geriye tek bir sorun kalıyordu; kaç ruhumu tüketeceği. Kaç kişiyi uyanmış yapmamı istediğini bilmiyordum ama elimde yeterli malzeme yoksa bir yere varamazdık.
“Bir sorun olacağını sanmıyorum. Denemeden emin olamam ama büyük ihtimalle hallederiz. Yine de başkalarına dağıtacak kadar enerjim kalmadı.”
Bunu söyleyerek Guy’ı öfkelendirmeden nazikçe reddetmeye yeltendim. Aslında elimde yüz binden biraz fazla ruh kalmıştı ama Guy’ın bunu bilmesine imkan yoktu. Herhalde artık pes ederdi.
“Anladım. Yani sağlayabileceğin ruhun olduğu sürece bunu yapabiliyorsun, öyle mi?”
“Eee...”
Vazgeçmiyor mu yani?
“Çünkü biliyorsun, bir keresinde Mizeri’ye kendi ruhlarımdan yaklaşık on bin tane vermiştim. Ama hiçbir şeyi tetiklemedi. Uyanışına dair en ufak bir belirti bile yoktu. Ben de bu yöntemin zaman kaybı olduğunu düşünmüştüm.”
Ruhları olduğu gibi aktarabiliyor mu? Bu iblisler epey zeki, değil mi? Ama bu bir uyanışa sebep olmaz mıydı?
Anlaşıldı. Bir evrimi tetiklemek için, gerekli ruhların hedefle uyumlu olacak şekilde istenen forma dönüştürülmesi gerekir. Ruhları sadece hibe etmek, beklenen etkiyi yaratma olasılığı düşük bir yöntemdir. Ayrıca başkalarına ruh vermek, enerjinin son derece verimsiz kullanılmasına neden olur ve beklenen değerin yalnızca yüzde 10'unu üretir.
Hadi ya.
Yani bir iblis lordu adayının kök salmasını sağlamak için ona doğru güneşi, suyu falan mı vermek gerekiyordu? Tabii bunu nasıl yapacağını bilmekle, gerçekten başarmak farklı şeylerdi. O zaman hizmetçilerinin kendiliğinden evrimleşmesini beklemek daha mı iyi olurdu?
Olumsuz. Üst düzey bir varlık tarafından isimlendirilen bir canavarın doğası değişir. Kendi başına kazandığı ruhlara sahip olsa bile, bu durumun bir uyanışa yol açması pek olası değildir.
Yani bir kez isimlendirildiklerinde, evrim süreci sona eriyordu. Birinin uyanış için gerekli niteliklere sahip olması zaten yeterince zorken, bu durum bana epey beklenmedik bir tuzak gibi geldi. Canavarların büyük çoğunluğu zaten bu niteliklere asla sahip olamazdı; isimlendirme güçlenmek için çok daha muhtemel bir yoldu, yani sonuçta kapı aynı yere çıkıyordu.
Her neyse, isim almak bir canavarın doğasını öyle bir değiştiriyordu ki artık topladıkları ruhlardan uygun enerjiyi çekip çıkaramıyorlardı. Guy bunun farkında değil gibiydi, sanırım Raphael yine farkını koymuştu. Gerçekten de hayatım boyunca sahip olduğum en akıllı öğretmendi.
Pardon. Bu övgümde samimiydim ama belki de Raphael bunu onunla dalga geçiyormuşum gibi algılamıştı. Ama cevabımı almıştım, o yüzden devam edelim.
“Mizeri, demek? Peki Raine ya da başkaları üzerinde denedin mi? Aslında onlara isimlerini veren sendin, değil mi?”
“Doğru. Yine tam üstüne bastın.”
“İşte sorunun da tam olarak burada yatıyor.”
“Öyle mi?”
“Üst düzey bir yaşam formu tarafından isimlendirildiklerinde, doğaları buna izin vermeyecek kadar değişiyor gibi görünüyor.”
“...Hmm. Demek öyle. Yani onlara ne kadar ruh verirsem vereyim zaman kaybı oluyor. Ama senin ruh enerjisini hedefe uyacak şekilde uyarlama yolun var, öyle mi?”
Tüm bunları çözmek için Raphael’den hızlandırılmış bir ders almam gerekmişti ama Guy meseleyi anında kavrıyordu. Söylediği her şey de tam on ikidendi.
“Benim yöntemim işe yaramalı, evet.”
“Tamam. Senden bir ricam olacak.”
İşte başlıyoruz. Guy’ın kişiliğini artık gerçekten anlamaya başlamıştım. O ikna edici ses tonunu kullanmaya başladığında, hayır dememin imkansız olduğunu düşünüyor olmalıydı. Suratına bir "hayır" çarpmayı çok isterdim ama buna yeltenecek kadar cesur değildim. Bugünlerde canımın kıymetini biliyorum, o yüzden şimdilik ona ayak uyduracağım.
“Yalnız şunu bil, eğer gerekli şartları taşımıyorlarsa dünyadaki tüm ruhları da versen kimseyi evrimleştiremezsin.”
“Orada sorun yok. İkisi de gereksinimleri fazlasıyla karşılıyor. Onları benim için uyandırabilir misin?”
Guy’ın konuşma tarzına bakılırsa, iki hizmetçisi şu anki halleriyle tamamen çöp ve işe yaramazdı. Değerlendirme standartları gerçekten çok tuhaf. Duyduğuma göre Mizeri ve Raine, Testarossa ve çetesiyle aynı seviyede olan kadim iblislerdi. Ama o onları böyle yerin dibine mi sokuyordu? Kendi sekreterlerimden birinin Guy’ı kışkırtmayı bir spor haline getirdiğini düşününce, her geçen an daha da geriliyordum.
Neyse. Şimdi her şey ihtiyacım olan ruhlara sahip olup olmadığıma geliyordu.
“Peki, sadece Mizeri ve Raine’in mi uyanmasını istiyorsun?”
“Evet. Bunun için kaç ruh gerekecek?”
Kendi kendine uyanış için on bin ruh yetiyordu; benim ruh soyumdan olan bir hizmetçim içinse tam on katı, yani yüz bin gerekiyordu. Eğer bu sefer alakasız üçüncü taraflarla çalışacaksak, bunun çok daha verimsiz olacağından emindim. Sayıya gelince...
Anlaşıldı. Beş yüz bin ruh.
Beş yüz bin mi? Yani her biri için iki yüz elli bin?! Normalden yirmi beş kat, "ruh soyu" işleminden ise iki kat daha fazla... Bir ton gibi görünüyordu ama Raphael’in biçtiği değer buysa, doğrudur.
“İkisi için beş yüz bin ruhun yeterli olacağını düşünüyorum.”
“Ha? Hepsi bu mu? Eh, harika, şu an üzerimde o kadar var zaten. Daha fazla insan öldürmeme gerek kalmayacak.”
Üzerinde var mıymış? Peki ya olmasaydı ne yapacaktı?!
“Ah, öyle mi? Bu... şey, güzel.”
Ağzımdan sadece kuru bir kıkırdama çıkabildi. Eğer sayılar tutmasaydı muhtemelen Guy’a durması için yalvarıyor olurdum. Buna gerek kalmadığına sevindim ama son zamanlardaki tüm o kayıpları düşününce, bu konuda karmaşık duygular içindeydim. Ruhlara verdiğimiz değerdeki o uçurum... İçten içe, gelecekte başka çıkar çatışması yaşamamamız için dua ettim.
Benimaru ve Shuna tüm bunları yüzlerinde endişeli bir ifadeyle dinlediler. Guy ile olan konuşmamı onlardan saklamam için bir sebep olmadığına karar verdim.
“Pekala, misafirlerimizi buraya çağırabilirseniz eğer...”
Shion ve Diablo’nun da bize katılmasını sağladım.
Guy, pastasının tadını çıkarırken keyifli bir ruh halindeydi. Üçüncü dilimi yiyordu. Beğendiğine sevindim.
Yarım milyon ruhu bana teslim eder etmez, sanki buradaki işi bitmiş gibi davranmaya başladı. Raphael ile her şeyin hazır olduğunu zaten teyit etmiştim ama tüm bunlardan dolayı pek de sevinçli olmamam küçük bir hesapçılık mıydı?
Shuna iki hizmetçiyi içeri getirirken bunu biraz düşündüm.
“Beni yine şaşırttınız, Efendi Rimuru. O pasta mükemmeldi.”
“Evet ve tarifi bizimle bu kadar cömertçe paylaştığınız için minnettarız.”
Mizeri övgüler yağdırırken, Raine mahcup bir takdirle karşılık veriyordu. Mesajı almış olmalılar ki Shuna’nın yanında son derece nazik davranıyorlardı. Eğer onları tatmin etmeye bu yetiyorsa, keşke şu aptal dünya savaşı oyunlarını oynamak zorunda kalmasaydık. Dünya keşfedilecek sürprizlerle doluydu! Üstelik bu ikisi bana göre mükemmel hizmetçilerdi. Shion gibi dünyayı yok edebilecek bir tat alma duyusuna sahip değillerdi ve yeteneklerini kısa sürede geliştireceklerinden emindim.
Ancak ondan önce, gerçekleştirmem gereken bir evrim ritüeli vardı.
“Bunu duyduğuma sevindim... Ve eğer birlikte çalışmaya devam edebilirsek, hiçbir şey beni daha mutlu edemez.”
Bence iş birliği her şeyin anahtarıydı. İş birliğinin tek taraflı bir yol olmadığını anlamalarını isterdim ama...
“Rimuru ikinize de daha fazla güç vermek üzere, kızlar. Ona daha fazla minnettar olmalısınız.”
Sen de öyle olmalısın be adam.
Bu düşünceyi dışarı vurmadan yutup, iki kıza gülümsedim.
“Yalnız, bu konuda sizi uyarmalıyım. Evrim tamamlandığı anda üzerinize ani ve çok ağır bir uyku çökebilir. Buna Hasat Festivali deniyor ve tamamen normal bir süreç; ancak birkaç gün boyunca yerinizden kalkamayacak kadar bitkin düşebilirsiniz. O süre zarfında misafirimiz olabilirsiniz.”
Guy ve yanındakiler, Mizeri’nin nakliye kapısı aracılığıyla labirentin hemen dışına gelmişlerdi. Sonra Ramiris’ten izin alıp onları içeri soktum; fakat evrim bittiğinde ikisinin de bir süre ayakta kalabileceğini sanmıyordum. Guy’ın da onları evine götürecek kadar düşünceli bir patron olduğundan şüpheliydim, bu yüzden onlara kalacak yer ayarlamaya niyetliydim.
Hem zaten…
“Emin misin?”
“Elbette. Siz henüz uyanıkken Guy ve Velzard’ı eve uğurlasanız iyi olur, ne dersiniz?”
Asıl amacım buydu. Müzakerelerimiz bitmişti ve Guy’ın bir an önce defolup gitmesini istiyordum.
“Ha? Ahh, sana o kadar da yük olmak istemem. İkisini de yanımızda götürürüz, sen sadece şu güç aktarma işine başla, olur mu?”
Ne?!
Guy’ın beklenmedik cevabı karşısında az kalsın küçük dilimi yutuyordum. Sadece ben de değil; Mizeri ve Raine bile en az benim kadar şaşkın görünüyordu. Tepkileri bana tahmin ettiğim şeyi kanıtlıyordu: Guy’ın onlar için parmağını bile kıpırdatması daha önce görülmemiş bir şeydi.
Belli ki kafasında bir tilki dönüyordu. Ve dürüst olmak gerekirse bu durum canımı inanılmaz sıkıyordu. Guy’ın gücümü iş başında görmesini istemiyordum; onun buradan siktir olup gitmesini istiyordum. Sonra aklıma bir şey geldi. Guy ile pek çok ortak noktamız olduğunu hep düşünürdüm ama belki de sandığımdan daha çok benziyorduk. Yani onun yerinde olsam, ben de kesinlikle süreci gözlemlemek ve kopyalayıp kopyalayamayacağımı görmek isterdim. Kopyalayamasam bile, ileride gerekirse karşı koyabilmek için alabildiğim kadar bilgi toplardım. Buna dayanarak Guy’ın da aynı şeyi düşündüğü gün gibi ortadaydı; bu da elimi ona açık etmemek için beni daha da kamçıladı.
Yoksa beni çoktan çözdü mü?
Anlaşıldı. Herhangi bir sorun teşkil etmiyor. Talimat verildiği üzere sadece Belzebuth ön plana çıkarılacak, geri kalan her şey tamamen gizli tutulacaktır.
Harika. İş Raphael’e kaldıysa Guy’ın gözünü bile boyayabilirdim. Yine de henüz gardımı indirmemeliydim. Hakkımda daha fazla şey öğrenmesini istemiyordum işte, anlıyorsunuz ya.
“Yok canım, çekinmenize hiç gerek yok! Bir sürü boş odamız var, siz yolunuza bakın, tamam mı?”
Geri adım atmaya niyetim yoktu. Guy resmen yeteneklerimi dikizlemek için burada çakılıp kalmaya çalışıyordu. Durup dururken sırlarımı faş edecek değildim. Ne yapıp edip Guy’ı buradan postalamalıydım…
Yüzeyin altında amansız bir psikolojik savaş patlak verirken, birbirimize nazikçe gülümsüyorduk. Tam o sırada, odanın kapısı neredeyse menteşelerinden fırlayacak gibi bir gürültüyle açıldı.
“Rimuru! Ben de seni arıyordum! Kontrol Merkezi’ndeki izleme ekranı karardı. Onu bizim için geri düzeltmeni istiyorum.”
“Evet! Dünyayı gözetleme işine ben de yardım ediyorum, biliyorsun değil mi!”
Veldora ve Ramiris hallerinden gayet memnun görünüyordu. Ama burada çok önemli bir mevzu konuşuyorduk, keşke biraz havayı koklayabilselerdi. Ayrıca Kontrol Merkezi savaş yönetmek içindir, anladınız mı? Sizin kişisel oyun alanınız değil. Ve evet, hala savaştayız ama bence siz o ekranı sadece gezilecek yeni yerler bakmak için kullanıyorsunuz.
…Söyleyecek çok sözüm vardı ama şikayet etmeye hakkım yoktu. Zaten her şey benim suçumdu. Geçen gün ağzımdan, “Savaş bitsin, dışarı çıkıp biraz eğleniriz,” lafı kaçmıştı. O günden beri nereye gidecekleri konusunda tartışıp duruyorlardı.
Onca zamandır yaşamalarına rağmen dünyayı pek gezmemişlerdi ve sanırım seyahat mikrobu onlara benden bulaşmıştı. Bu yüzden boş zamanlarında Tanrı Gözü’mü kullanıp dünyayı kolaçan etmeyi ve manzara seyretmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Bu gözetleme büyüsü çok enerji harcamadığı için sürekli açık tutabiliyorduk; dahası, bakış açısını değiştirmek pek bir eğitim gerektirmediği için herkesin yapabileceği bir şeydi. Göz her yeri kapsamıyordu ama yine de menzili genişti. Tabii çok suistimal edilirse büyü etkisi geçici olarak kayboluyordu.
“Birazdan oraya geleceğim, tamam mı? Usulca bekleyin bir saniye.”
Misafir ağırlarken sessiz durmaları gerektiği konusunda onlara sonra bir nutuk çekmem gerekecekti. Vasileri olarak bu benim görevimdi. Yani aslında ben de biraz gezi araştırması yapmak istiyordum; pardon, yani onlara dünya hakkında iyi bir eğitim vermem önemliydi demek istedim. Neyse, sonuçta Guy ile görüşüyordum, bu yüzden onları dışarı çıkarmaya çalıştım. Ancak:
“O, selam Guy. Rimuru’yla bir işin mi vardı?”
Ramiris odadaki Guy’ı fark etmişti. Veldora’nın gözü ise başka bir yerdeydi.
“Keyfin yerinde gibi görünüyor, Veldora.”
“Gahhh?! N-ne-ne—?! Senin ne işin var burada, abla…?!”
“Biraz olgunlaşmışsındır diye düşünmüştüm ama her zamanki gibi yaygaracısın, değil mi? Yine de insan formuna girmen iyi olmuş. Mührün yeni kırılmasına rağmen epey iyi görünüyorsun.”
“Ben… İyi olmana sevindim…”
Anlaşılan Veldora için eğlence bitmişti. Şu an kaskatı kesilmiş, resmen taşa dönmüştü. Velzard ona gayet nazik davranıyordu ama dostum için durum pek öyle görünmüyor olmalıydı.
“Ama seninle biraz vakit geçirip konuşmak isterim. Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu!”
“Ben, şey… Eminim çok meşgulsündür ablacığım, benim de halletmem gereken kendi işlerim var. Korkarım pek boş vaktim yok…”
“Ah, o konuda hiç endişelenme. Sanırım Guy ve Rimuru Bey’in hala konuşacak çok şeyi var, o yüzden biz neden şöyle uzun uzun bir sohbet etmiyoruz?”
Velzard “uzun uzun” kelimesinin üzerine basa basa söylemişti. Veldora’nın iş güç bahanelerini tamamen görmezden geliyordu. Veldora çaresizlik içinde benden yardım dilenen gözlerle bana baktı. Ona kısa ve net bir baş selamı verdim. Bol şans dostum.
“Yakınlarda bir odayı ödünç alabilir miyiz, Rimuru Bey?”
Bana öyle muazzam bir gülümseme bahşetti ki, buna nasıl hayır diyebilirdim? Diyemezdim!
“Elbette. Eminim hasret giderecek çok şeyiniz vardır, tadını çıkarın!”
Başka çarem yoktu. Elveda Veldora. Kahramanlığını asla unutmayacağız!
Benden yardım alamadığı için dünyası başına yıkılmış gibi görünüyordu. Sonra ani bir hareketle Ramiris’i yakaladı.
“O-oha, Usta! Benim bu işle bir alakam yok!”
“Lütfen! Beni yalnız bırakma!”
Bu acınası manzara beni ikna etmişti. Veldora, ablası Velzard’ın yanında kesinlikle huzursuz oluyordu. Ya da belki de ondan ölesiye korkuyordu…?
Eski hayatımda ablasından pek haz etmeyen bir arkadaşım vardı. “Tam bir diktatör,” diye yakınırdı bana, gözlerinde her şeyi kabullenmiş bir ifadeyle. Galiba bu durum Gerçek Ejderhalar için de geçerliydi. (Ayrıca birbirlerine kız kardeşlerinin ne kadar sinir bozucu olduğundan dert yanan arkadaşlarım da vardı ama benim sadece bir abim olduğu için onlara katılamazdım. Eminim iki kardeş türü de aynı kapıya çıkıyordu ve Veldora bana onları hatırlatmaya başlamıştı.)
Sonra aklıma bir şey geldi. Bir süre önce Veldora ile nereye seyahat edeceğimiz konusunda tartışıyorduk ve benim önerdiğim gibi kuzeye gitmeye şiddetle karşı çıkmıştı. Oranın kendisi için çok soğuk olduğunu falan söylemişti ama bu bana pek doğal gelmemişti. Soğuğun onu etkilemesinin imkanı yoktu. Şimdi geriye dönüp bakınca, acaba Velzard’ın orada olduğunu biliyor muydu?
Kapıya can havliyle yapışmış, gitmemek için yalvaran Veldora’yı izlerken ona acımadan edemedim. Belki de her şeyi yanlış anlamıştım. Başım yanmasın diye onu kendi kaderine terk etmeye niyetliydim ama hadi biraz elinden tutayım dedim. İşe yaramazsa pes eder, oluruna bırakırdım.
“Hey, Guy… Sen Englesia’nın kuzeyinde yaşıyorsun, değil mi?”
“Mm? Ha evet, siz buralarda oraya Tundra Atığı diyorsunuz. Bayağı soğuktur.”
“Evet,” dedi Velzard, Veldora’nın omuzlarını sıkıca tutarak ayağa kalkıp bana dönerken. “Oradayken büyü gücümü baskılamıyorum, bu yüzden o bölgede hiçbir canlı hayatta kalamaz. Guy zayıfları sevmez, ben de başkaları yanlışlıkla ona yaklaşmasın diye böyle yaptım.”
Güzel, güzel. Devam edelim bakalım.
“O zaman tahmin etmem gerekirse, Velzard, senin gücün soğuk ve buzla mı ilgili?”
“…Tam olarak öyle değil, hayır. Ama yarattığı etkiler bakımından insanların neden öyle düşündüğünü anlayabiliyorum.”
Tamamdır. Hiç şüphe yok. Veldora gibi sonsuz özgüvenli ve korkusuz birinin bile böyle bir zayıflığı olması ne komikti.
“Velzard ile uğraşmakta zorlanıyorsun, değil mi Veldora?”
“S-saçma sapan konuşma! Benim uğraşmakta zorlanacağım hiçbir şey yoktur!”
Sert erkek rollerine girmenin sırası mı şimdi? Bu sadece sana daha fazla zarar veriyor, biliyorsun.
“Değil mi? Tabii ki zorlanmıyor. Sonuçta uzun süre onunla ben ilgilendim, öyle değil mi?”
Velzard’ın sıcak gülümsemesinde en ufak bir art niyet emaresi yoktu. Kardeşinin ondan hoşlanmayabileceğine dair aklından tek bir şüphe bile geçmiyordu.
“Veldora ilk doğduğunda, ne zaman kontrolden çıkıp etrafı yakıp yıksa, onu hemen yok eder ve rehabilite ederdim. Sonra yeniden doğup yine aynısını yaptığında, onu durdurur, sakinleştirir, belki bir iki nasihat verirdim. Bazı gelişimsel sorunları vardı; insan formuna giremiyordu mesela, bu yüzden her zaman çok fazla hasara sebep oluyordu. Eğer arkasını toplamasaydım, daha da kontrolden çıkmış bir halde büyürdü.”
Velzard geçmişte yaptığı her şeyi, sanki ablalık şefkatiyle yapılmış iyiliklermiş gibi anlattı. Bunları duyup da gözyaşlarına boğulmayacak birini tanımıyorum.
“Veldora… Neler çekmişsin be…”
“Görüyor musun Rimuru? Görüyor musun işte?!”
Ondan neden uzak durmayı tercih ettiği belliydi. Velzard’ın yaptıkları resmen sinsi işiydi ve işin en kötü tarafı, bunu yaparken hiçbir kötülük düşünmemesiydi. Eğer Velzard’ın kafasındaki bu yanlış anlaşılmayı veya varsayımı çözmezsek, Veldora tüm hayatını ondan korkarak geçirebilirdi. Ama Veldora da pek yardımcı olmuyordu; o sert duruşu yüzünden ona karşı çıkması imkansız hale geliyordu. Bu sahte cesareti bir kenara bırakması lazım, yoksa insanlarla… yani Gerçek Ejderhalarla asla iyi geçinemeyecek. Neyse ne.
“Velzard, çok fazla burnumu sokmak istemem ama sanırım Veldora’nın seninle ilgili bazı takıntıları olabilir.”
"Hayırdır? Nedenmiş o?"
"Şey, lafı uzatmayayım, çok üzerine gidiyorsun. Onun tarafını dinlemeden sadece zorla nasihat etmek yerine, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda ona daha fazla rehberlik edersen, her şeyi çok daha doğal bir şekilde öğrenecektir. Sonuçta Veldora mantıktan anlayacak biri. Bu yüzden şiddete başvurmak yerine, ona gerçekte ne hissettiğini anlatamaz mısın? Eğer istersen, bu gece seni burada ağırlayabiliriz bile."
Velzard bir an düşündü, sonra içini çekerek başını salladı. Of be. Kabul etmesine sevindim.
"R-Rimuru..."
"Bak ne güzel oldu işte, Usta. Artık beni bırakabilir misin?"
"Pekala. Geriye dönüp bakınca, Veldora’nın ne düşündüğünü gerçekten hiç dikkate alıp almadığımdan emin değilim. Belki de bu fırsatı değerlendirip şöyle uzun uzun, güzelce bir konuşabiliriz?"
Yani her halükarda çocuğun başının etini yiyecekti. Anlaşıldı.
"T-tamam... Lütfen bana nazik davran."
Veldora da kadere boyun eğmiş bir halde soğukkanlılığını geri kazandı. Umarım bu, aralarındaki uçurumu biraz olsun azaltmaya yardımcı olur. Odadan çıktı (bu sefer kendi rızasıyla), ama Ramiris hâlâ elinin içindeydi. Görmemiş gibi yapacağım.
"H-hey! Bekleyin! Bu işin benimle bir alakası yok!"
Bir yerlerden bu feryadı duyar gibi oldum ama kapı kapanınca ses kesildi. Yanlış duymuş olmalıyım. Şimdi tekrar Guy’a odaklanma vakti.
Veldora’nın gidişiyle oda aniden sessizliğe büründü.
"Pekala," diye mırıldandı Guy. Bir sonraki sözlerini beklerken gerginlikle yutkundum.
"Görünen o ki Velzard bir süre burada kalacak, o yüzden sanırım ben de geceyi burada geçireceğim."
"Tabii. Üçünüz için de birer oda hazırlatırım, merak etme."
"Ha? Hangi üçümüz?"
"Aa, gitmiyor musun?"
Keşke gitseydi. Ama yine hayal kırıklığına uğrayacaktım.
"Aptal mısın nesin? Biz dostuz, değil mi? O yüzden bugün takılalım. Şu ikisini de benim için evrimleştir artık."
Pislik. Gerçekten ikna edici konuşuyordu ama her şeyi onun istediği gibi yapmasına izin vermekten nefret ediyordum.
"Hayır, hayır, işler bu kadar acil olmadığında seni krallar gibi ağırlamaktan memnuniyet duyarım ama bugünlük—"
"Az önce bir sürü boş odan olduğunu söylememiş miydin? Bugün 'krallar gibi ağırlanmaya' ihtiyacım yok, sadece şu an boşta ne varsa oraya yerleştir beni. Az önce bahsettiğin şu 'tempura' olayını denemek istiyordum, bir ayarlasan olmaz mı?"
Pekala, kaybettim. Bunca şeyden sonra hayır demek için hiçbir bahanem kalmamıştı. Bu, en güçlü hamlelerimden biri olarak gördüğüm şeyi ifşa etmek anlamına geliyordu ama reddedip onun öfkesini körüklemekten iyidir.
"...Pekala. Müsait odalarımız arasından en iyisini sana vereceğim... Ve bu akşam için bir tempura yemeği organize edeceğim."
Shuna’ya kısa bir onay işareti verdim.
"Elbette. Hemen hazırlıklara başlıyorum."
Tatlı bir gülümseme ve kusursuz bir selamla odadan ayrıldı. Haruna sessizce onun yerini aldı, odanın bir köşesinde hazır beklemeye başladı. Sergilediği o mutlak ağırbaşlılık, bir hizmetçi olarak ne kadar yetenekli olduğunu gösteriyordu. Mizeri ve Raine de etkilenmiş görünüyorlardı; Haruna’nın uluslararası standartlarda bile birinci sınıf olduğunu varsaymak zorundaydım.
Guy ise beni alt ettiği için kendinden son derece memnun görünüyordu. Berbat bir durumdu ama şimdilik yenilgiyi kabul etmem gerekecekti. Tam bunu düşündüğüm anda, o zamana kadar sessiz kalan Diablo nihayet ağzını açtı.
"Keh-heh-heh-heh-heh... Demek öyle. Bu gece burada kalacaksın, Guy?"
"Hmm? Evet, ama—"
"Anlıyorum. O zaman ellerinde bolca boş vakit olacak demektir?"
"Sen neyin peşindesin...?"
"Yok canım, sadece bunun bizim için harika bir fırsat olacağını düşündüm."
"Fırsat mı? Ne için?"
"Sana az önce anlattığım hikayeyi bitirmem gerekiyordu, biliyorsun. Bir de çok uzun zaman önce bana nihai yeteneğinle böbürlenmiştin, değil mi? İşte bugün bu konuyu daha detaylı sormak istiyordum da..."
Oha! Güzel hareket, Diablo. Şimdi roller değişti; köşeye sıkışan Guy oldu! Bu fırsatı kaçıramam!
"Madem öyle, Diablo, Guy’ı alıp iç odaya götürsene. Günün geri kalanında doya doya çene çalarsınız!"
"Çok teşekkür ederim, Efendi Rimuru. Nazikliğiniz için size ne kadar minnettar olsam azdır."
Diablo bunu söyler söylemez elini Guy’ın omzuna attı.
"Ha? Ah! Bekle!"
"Hayır, seninle şöyle bir oturup konuşmak için sabırsızlanıyorum. Hadi gidelim."
Guy, doğru yerinden dokunulduğunda kağıttan kule gibi yıkılıyormuş meğer. Diablo’nun o sessiz ısrarı, onu odadan dışarı sürüklemeye yetti. Bazen gerçekten beklenmedik kadar işe yarıyor.
Guy gittiğine göre nihayet güçlerimi huzur içinde kullanabilirdim. Ne zaman geri döneceklerini bilmiyordum, o yüzden şu ritüeli hemen bitirelim. Hiç vakit kaybetmeden ruhları Mizeri ve Raine’e aktararak evrimi tetikledim.
Rapor. Öngörülen yüz bin ruh miktarına ulaşıldı. Denek Mizeri’nin evrimi başladı.
Ha? Bu tuhaf. Guy bana yarım milyon ruh vermişti—
Denek Raine’in evriminin tetiklenmesine geçiliyor... Başarılı.
Sadece iki yüz bin ruh harcamıştım.
Nasıl yani?
Yani evrim geçirmeye uygun oldukları sürece, ruhlarımız birbirine bağlı olmasa bile bunu yapabiliyorlar mı?
...Hey, bir dakika! Mesele bu bile değil. Burada kullanmadığın üç yüz bin ruh kaldı! Sakın bana...?!
Rapor. Bu işin püf noktasını kavradım, bu yüzden gerekli sayı tahmin edilenden daha düşük çıktı.
Vay, püf noktasını kaptın demek?
...Bekle, ne? Hayır! Bu bir mazeret değil! Ondan bir ton fazla ruh aldım! Guy buna asla inanmaz!
Anlaşıldı. Testarossa, Ultima ve Carrera da gereken miktara dahil edildi.
Sen benim başımı mı yakacaksın?! Raphael resmen çıldırdı! Bu ne cesarettir böyle? Gerçekten İblis Lordu Guy Crimson’ı kazıklamaya mı çalışıyorsun?!
...Dur bir dakika. Adamım, eğer bunu öğrenirse, hesabını verecek olan benim!!
Anlaşıldı. Bir sorun teşkil etmemektedir.
Hayır, ediyor. Hem de bir sürü sorun. Cidden, şu an senden korkmaya başladım. Böyle pervasızca davranman gerçekten ürkütücü.
Olumsuz. Bu sadece bilgi parçacığı işleme becerilerimin beklenenden daha iyi performans göstermesinin bir sonucudur. Herhangi bir fazlalık, ek ücret olarak kabul edilebilir.
Öyle mi dersin? Bence sen işi epey zorluyorsun ama...
Cidden, bu beni bir mafya babasını dolandırmaya çalışmaktan daha çok korkutuyor. Eğer Guy bunu öğrenirse, beni bir yığın atom parçasına ayırabilir ve şikayet etmeye bile hakkım olmazdı. Terlemediğim için yüzümde hiçbir telaş belirtisi yoktu ama içimde sağanak yağmur gibi soğuk terler dökülüyordu. Uzun zamandır ilk kez bir balçık olduğuma gerçekten sevindim.
O gece iyice eğlendik.
Guy bana biraz bozulmuş gibiydi ama hiç şikayet etmedi. Hatta teşekkür bile etti.
"Bugünkü olaylar hakkında söyleyecek çok şeyim var ama şu an çok yorgunum. Görünüşe göre evrim sorunsuz gerçekleşti, bunun için sana teşekkür ederim."
Gerçekten de bitkin görünüyordu. Neden acaba? Diablo ise tam tersine enerji doluydu. Garip.
"Yok canım, ne demek, lafı bile olmaz."
Bu işe karışmamak en mantıklısıydı. Hiçbir şey fark etmemiş gibi yaparak o yorgun argın adamı kendi haline bıraktım.
Yemekler damak tadına uymuş gibiydi ve kaplıca banyosu ona çok ihtiyaç duyduğu o enerjiyi geri kazandırmış görünüyordu. Velzard, Veldora ile dertleştikten sonra keyifliydi. Planlanmamış böyle bir sosyal akşam için gayet iyi iş çıkardığımızı düşünüyorum.
"Yine geleceğim."
"Biz de seni ağırlamak için elimizden geleni yaparız."
"Bunu dört gözle bekliyorum. Çok soğuk bir yerde yaşıyoruz, bu yüzden o kaplıca beni resmen dinlendirdi."
"Epey beğenmene sevindim. Seni tekrar ağırlamak için sabırsızlanıyoruz."
"Ne kadar da naziksin! Çok geçmeden Veldora’yı tekrar görmek isterim, bu yüzden bir dahaki sefere birkaç günümüzü buraya ayırırız."
Veldora’dan bahsetmişken, şu an bizimle değildi. Çünkü Velzard ile birkaç raunt kapıştıktan sonra iyice hırpalanmış ve hareket edemez halde yatağına serilmişti.
"Hi-hi-hi... Kwah-ha-ha-ha! Ona söyle, bu sefer ona biraz müsamaha gösterdim ama bir dahaki sefere merhamet beklemesin."
"Bunu ona iletmemi istediğinden emin misin?"
"...Üzgünüm."
Kısık, belli belirsiz bir sesle özür diliyor gibiydi ama ben nazik bir balçık olduğum için duymamış gibi yaptım. Hey, eminim Velzard onun canını yakmayı kasten istememiştir ve eminim Veldora birkaç güne yepyeni gibi olacaktır. Gerçekten de, şu Chronoa olayından beri onun yara aldığını hiç görmemiştim; bu yüzden Gerçek Ejderhaların aslında ne kadar güçlü olduğunu hatırlamak iyi oldu.
Veldora’nın İmparatorluk’ta bir ablası daha vardı. Onunla nasıl başa çıkacağımızı bulmamız gerekiyordu, bu yüzden sanırım daha sonra Raphael’den Gerçek Ejderhaların birbirleriyle nasıl savaştığına dair bana bir özet geçmesini isteyeceğim.
Üzerinde çalışabileceğim bazı değerli bilgiler verdikten sonra, Guy ve ekibi nihayet ayrıldı. Bir sonraki hamlemiz üzerindeki görüşmelerimize devam ederken bu bilgileri referans olarak kullanacağım.
Bunu yapmaya karar verdiğim sırada, birinin telaşla bana doğru koştuğunu gördüm. Mjöllmile’dı bu.
"Ah, Efendi Rimuru! Nerede olduğunuzu merak ediyordum. Her yerde sizi aradım!"
"Bu acelen niye?"
"Bunu duyduğunuzda anlayacaksınız: Koca Anne burada ve sizinle görüşmek istiyor."
"Koca Anne mi?!"
Derhal şehrin en seçkin noktasındaki belirli bir hana doğru koştum. Koca Anne ziyaretlerinde hep orada kalırdı.
Bu bir takma isimdi elbette, sadece Mollie ile benim aramda olan bir şey. Gerçek ismini ulu orta söylemek başımıza iş açacağı için ona bu ismi takmıştık. O, Thalion Büyü Hanedanlığı’nın Gök İmparatoru Elmesia El-Ru Thalion’du.
Kendi aramıza taktığımız isimle Üç Afacan arasında, o El olarak bilinirdi. Ben Rim’dim, Mollie Gar’dı, o da El. Grubun lideri oydu, ben ikinci başkandım, Gar ise bizim getir götür işlerimize bakan adamımızdı. Bu işle epey eğlendiğimizi söyleyebilirim.
Eğer El beni bu kadar acil görmek istiyorsa, her şeyi bırakıp yanına gitmeliydim. Gerçi şu an bir savaşın içinde olduğumuzun farkındadır diye düşünüyorum ama...
"El’e savaşta olduğumuzu söylemiştik, değil mi?"
"Ah, elbette. Hatta kendisi bana, bir sonraki ziyaretini işler durulduğunda yapacağını söylemişti."
Aslına bakarsanız, Mollie’nin Elmesia ile olan tanışıklığı benimkinden çok daha eskiye dayanıyor. Ben meşgul olduğum zamanlarda, hem resmi makamlarda hem de özel hayatımızda oradan oraya koşturup benim adıma pazarlıkları yürüten kişi oydu.
Buradaki "resmi makamlar" ifadesi, Thalion ile yürütülen diplomatik ilişkileri kastediyor. Bu gibi işlere pek elimi sürmez, her şeyi Mollie ve Rigurd’un ekibine bırakırdım. İnşaat süreçlerini denetliyor, ticaret kurallarını belirliyor, gümrük vergileri ve lojistik meseleleri karara bağlıyorlardı. Hatta her iki ülkenin tüccarlarının ve ziyaretçilerinin güvenliği gibi konuları bile onlar tartışıyordu. Kısacası, her şeyin herkes için kabul edilebilir bir noktaya gelmesi için her bir maddeyi kılı kırk yararak incelemek zorundaydılar. Göz korkutucu bir görevdi ama tek bir şikayet bile etmeden ellerinden gelenin en iyisini yaptılar.
"Özel hayat" kısmına gelirsek, bu daha çok Üç Kafadar olarak dahil olduğumuz eğlenceli sefahat alemleriyle ilgiliydi. "Sefahat" kulağa biraz tekinsiz gelebilir ve dürüst olmak gerekirse, kurduğumuz o yan işler pek de annenizin onaylayacağı türden şeyler değildi.
Peki, tam olarak neydi bu işler? Şöyle özetleyeyim: Temelde, yeni doğan (ve devasa boyuttaki) ekonomik ticaret bölgemizin kontrolünü tamamen ele geçirmeye çalışıyorduk.
………
……
Başlangıçta biz üçümüz sadece içki arkadaşıydık. Ancak çok geçmeden barda iş konuşmaya başladık ve ne olduğunu anlamadan konu, ülkelerimizin yönetimine dair hassas meselelere kadar büyüdü. Çenemi tutamadığım için suçluyum, kabul ediyorum; ama Mollie de beni durdurmadığı için en az benim kadar suçlu. Üstelik sadece biz ikimiz de ötüp durmuyorduk; Elmesia da bize bir sürü devlet sırrı sızdırmıştı.
Gardımızı bu kadar kolay indirmemize şaşmamalı. Temelde üçümüz de suçu alkole atıyorduk. Akşamdan kalmalık gerçekten korkunç bir şey olabiliyor.
Bu ilişki elbette tamamen gizliydi; sadece üçümüzün arasındaki bir sırdı. Öyle de olması gerekiyordu çünkü eğer bu görüşmeler duyulursa, üzerimize kelimenin tam anlamıyla nefret kusulurdu. Personelimin beni durdurmam için sessizce baskı yapacağından emindim, Mollie muhtemelen eleştiriler yüzünden ülser olurdu. Bahse girerim Elmesia bile Erald’ın iğneleyici laflarının hedefi haline gelirdi.
Bu yüzden biz, Üç Kafadar adında sıkı fıkı bir gizli cemiyettik ve bu noktada dostluğumuz toplumdaki konumlarımızın ötesine geçmişti.
Hatırladığım kadarıyla bu düzenleme, Rosso ailesine karşı kazandığımız savaştan hemen sonra ciddi bir hal almıştı.
O klan düşüşe geçtiği sırada, Batı Ulusları'nın yeraltı dünyası neredeyse yok olma noktasına gelmişti. Kimse bir düzen sağlamıyordu ve işler hizip savaşlarına dönüşmeye başlamıştı. Buna göz yumacak değildim, bu yüzden Testarossa'dan orada asayişi sağlamaya yardım etmesini istedim. Bu, işlerin çığırından çıkmasını engelledi ama durumu bu şekilde uzun süre sürdüremezdik.
Sadece yerel polisin veya ordunun meseleleri çözemediği durumlarda onlara gizli destek sağlıyorduk. Ancak bu durum, yakaladığımız suçlularla ne yapacağımız sorununu doğurdu. Yerel milislerin bu vakalarla başa çıkamamasının nedeni, tetikleyeceği kaçınılmaz misillemelerdi. Bazı durumlarda suç işleyenler bizzat yerel veya bölgesel hükümet liderleri oluyordu ve yetkililer böyle durumlarda harekete geçmekten çekiniyordu. Elbette suçların cezasız kalmasına izin veremezlerdi ama üstüne çok giderlerse bu bir ayaklanmaya bile yol açabilirdi. Çoğu durumda, yerel yönetim sessiz kalıp müdahale etmemekten başka seçeneğe sahip değildi.
Tüm bunlar oldukça can sıkıcıydı, bu yüzden bir gece Elmesia bizim handa konaklarken ona dert yanıyordum.
"Bundan daha eğlenceli bir şeyler tartışabileceğimizi umuyordum," dedi başlangıçta, belli ki isteksizdi... Ama dinledikçe yavaş yavaş açıldı, öne doğru eğilip daha fazla ayrıntı istemeye başladı. Esasen, meseleyi öyle bir anlatmıştım ki, bu durumun sadece benim için değil, onun için de faydalı olabileceği anlaşıldı. Başka bir deyişle, ilgisini çekmek için ona bir "ya şöyle olursa" masalı anlatıyordum.
Suç ve ekonomi birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Zengin ve fakir arasındaki uçurum açılırsa, bu durum hoşnutsuzluğa yol açar ve hatta ulusal düzeni bile etkileyebilir. Organize suçun bu kadar büyümesinin nedeni budur; yoksullar için bir sığınak görevi görürler ve belirli bir noktadan sonra ülkenin tüm güç dengesini bozabilirler. Bu arada belirtmek gerekir ki, Mollie aslında o yeraltı patronlarından biriydi ve sanırım bu konulara aşinalığı, ne demek istediğimi anında kavramasını sağladı.
Yoksul insanların ihtiyacı olan şey bir aidiyet duygusudur. Ne kadar dibe vurmuş olurlarsa olsunlar suça yönelmemeleri için herkese uygun işler sağlamalıydık. Çoğu zaman ordunun devreye girdiği yer burasıdır; doldurulması gereken tonla kadroları vardır ve her zaman yeni insanlar ararlar. Ancak ülkenin kendisi fakirse, bazen bu bile düzgün işlemez. Bu yüzden onlara el altından biraz yardım etmek istedik.
"İlk olarak, kendi suç örgütümüzü kuracağız. Her ülkede ezdiğimiz grupları bünyemize katarak bunun temellerini çoktan attık... Ve şimdilik hayatta kalmasına izin verdiğimiz diğerlerini de ortadan kaldırmayı düşünüyorum."
Sarhoş saçmalığı gibi görünebilirdi ama Elmesia’nın dikkatini çekmeyi başarmıştı.
"Anlıyorum... Hayır, Batı Ulusları'nda Cerberus ile aşık atabilecek hiçbir grup yok. Ve bence pek çok insan, yiyecek, giyecek ve barınma garantisi verildiği sürece bu yeni gruba sadakat yemini edecektir."
Elmesia şu ana kadar pek hevesli görünmüyordu. Ancak bir sonraki söylediğim şey belirleyici faktör oldu.
"Değil mi? Bu şekilde yoksulların icabına bakabiliriz. Sırada zenginler var."
"Hmm?"
"Granville öldüğüne göre Rossolar düşecek, hem de hızla. Hala çok güçleri olabilir ama zamanla zayıflamaktan başka bir şey yapmayacaklarını biliyorsun. Bu yüzden onların yerini alacak başka bir projeyi ilerletmeye çalışıyorum."
"Bir proje mi? Anlat bakalım."
"Biliyorsun işte. Daha önce bahsettiğin, Blumund'un yoğun bir sanayi merkezi olarak işlev görmesi fikri. Sör Fuze benim için bu yönde hazırlıklar yapıyor ve anladığım kadarıyla gerekli personeli çoktan ayarlamış."
Mollie ve ben bu büyük konsept üzerinde zaten istişare etmiştik. Ne de olsa, dostluk ve refahı yaymak istiyorsak çıkarlarımızı komşu ülkelerle koordine etmemiz önemliydi.
"Cüce Krallığı'nın sanayisini, Farmus'un tarımsal üretimini ve Thalion'un sanayisini de birleştirebiliriz. Birbirimizle rekabet etmemek için işleri ince eleyip sık dokumalıyız ama tüm bu sanayi akışını doğrudan Blumund'a yönlendirebiliriz. Böylece orası tüm Batı Ulusları topraklarına açılan bir pencere görevi görebilir."
"Ah evet, Erald bana bu konuda rapor vermişti. Yani gerçekten bunu hayata geçirmeyi mi planlıyordun?"
"Elbette. Neden olmasın?"
"Pekala. Ama Rimuru, sen bundan nasıl kar edeceksin?"
"Kar burada ikinci planda."
"Hmm?"
"Şaka yaptım! Ama yapmaya çalıştığımız şey tam da bu. Çekirdek teknolojinin kontrolünü ele geçirip dünyaya sunmak, biliyorsun işte. Ayrıca gerçekten büyük bir eğitim kurumu inşa edip dünyanın her yerinden yetenekli öğrencileri çekebileceğimizi düşünüyorum. Kendimizi büyük bir turizm merkezi olarak konumlandırıp, arka planda kaymağını yeriz!"
"Vay-ha-ha-ha-ha! Patent konseptini de unutma! Hiç çalışmak zorunda kalmadan paranın akmaya devam ettiği o harika sistem! Bunu yeterince iyi anlıyorum ama başkalarının bunu kullanmasını sağlamak zaman alabilir."
"...Hmm, anlıyorum. Yani senin fikrin, bu çekirdek teknolojiyi gerektiren yeni ürünler yaratmak, ardından fikri mülkiyet haklarını güvence altına almak mı?"
"Çok çabuk kavrıyorsun, El! Buna sevindim. Ama fikrimi çalmaya kalkma, tamam mı?"
"İlk gelen alır, öyle mi? Ama hayır, hayır; çalmayacağım, ama beni de işe dahil et!"
"Vay-ha-ha-ha-ha! Bize destek ol El, bu proje şimdiden tamam sayılır!"
"Oha Mollie, beni gözünde çok büyütüyorsun! Haklısın tabii, ama yine de..."
Ve böylece bütün gece bira kupalarımızın başında kahkahalar attık.
Ertesi gün, birbirimize mahmur gözlerle baktık, herkes çok fazla şey söyleyip söylemediğini merak ediyordu.
"Hey, dünkü sohbet hakkında..."
"Evet, hatırlıyorum. Muhtemelen söylememen gereken bazı şeyler söyledin, değil mi?"
"Evet..."
"Eğer... eğer bunu aramızda bir sır olarak saklayabilirsen... Projenin bu noktada durmasına izin veremeyiz..."
"Oh, endişelenmeyi bırak Mollie. Belki içki beni konuşturdu ama ben sözünü tutan bir kadınım."
Böylece, zil zurna sarhoş olup kaynaşma çabamızın sonucunda artık hepimiz aynı frekanstaydık.
O noktadan sonra planları istikrarlı bir hızla ilerlettik. İki süper gücün lideri aynı fikirde olduğunda, işler hızla yürüyordu.
Batı Ulusları'nın yeraltı dünyasına sızma operasyonumuz, dışarıdan bakanları kolayca şaşırtacak bir hızla ilerliyordu. Sadece birkaç ay içinde bölgedeki tüm suç gruplarını birleştirmeyi bitirmiştik. Böylece, REG yani Üç Bilge Sarhoş adını verdiğimiz yepyeni bir gizli cemiyet doğdu. Grup üyelerinin bu ismin kökeni hakkında hiçbir fikri yoktu ama bu kesinlikle bizim sorunumuz değildi.
Daha önemli olan, projenin nasıl ilerlediğiydi. Yerel bölgelerinde baskı gören yoksul insanlar, gizemli REG örgütü tarafından hızla bünyeye katıldı ve bir iki aylık incelemeden sonra doğru kişiler doğru işler için seçildi. Aralarındaki üstün yeteneklileri ise daha ileri çalışmalar yapmaları için benim ülkeme davet etmeye karar verdik.
Tüm bu operasyonun arka planındaki detaylar, Soei’nin emrinde görev yapmaya devam eden eski Üç Savaş Bilgesi’nden Glenda Attley tarafından yönetiliyordu. Glenda, kirli ya da temiz ayrımı yapmadan her türlü işi seve seve üstleneceğini söylemişti ve şu an tam bir mafya babası gibi davranıyordu. Onun altında ise Sons of the Veldt paralı asker grubunun eski lideri Girard ve bir zamanlar onun için çalışan element büyücüsü Ayn vardı. Batı Ulusları'nda oldukça nam salmış bu iki isim, yerel halkın tekinsiz kesimlerini doğal olarak kendilerine çeken bir liderlik vasfına sahipti. Yeraltı dünyasındaki bu şöhretleri, Glenda’nın emirlerini yerine getirirken işlerini epey kolaylaştırıyordu.
İnsanların çoğu bu üçlünün, dillerden düşmeyen Üç Bilge Sarhoş olduğunu sanıyordu. Aslında biz gerçekten de sadece üç sarhoş aptaldık ama millet bunu "hayallerle sarhoş olmak" gibi süslü püf noktalarına yoruyordu; ben de gerçeği kendime saklamaya karar verdim.
Yeraltında pişirdiğimiz aş buydu. Şimdi bir de kamuya açık figürler olarak faaliyetlerimize göz atalım. Bu çaba için, yolsuzluğa karşı çok savunmasız kalacak devasa tek bir yapı yerine, birbiriyle rekabet edecek iki ayrı organizasyon kurmanın daha iyi olacağına karar verdik.
Birincisi, Mollie tarafından kurulan, çoğunlukla Blumund’dan gelen eğitimli personelden oluşan ve Konsey ile el ele ticari işler yürüten yeni bir şirketti. Tempest’tan bir temsilcinin başkanlık ettiği, yönetim kurulunda ise Blumund, Farminus ve Dwargon’dan yöneticilerin bulunduğu bu yapıya Dört Ulus Ticaret İttifakı adını verdik. Mollie’yi CEO olarak atadık, böylece işlerin içinde her zaman bir elimin olmasını sağladım.
İkinci grup ise Elmesia’nın perde arkasından kurmak için uğraşacağı Batı Ulusları ticaret gruplarının bir koalisyonuydu. Kendi adını taşıyan krallığın hükümdarı Doran’a, firmayı kendi sancağı altında kurması için borç verilecekti; bu da Rosso ailesinden hayatta kalanları bünyesine katmasını sağlayacaktı. Esasen, bize özellikle düşman olan herkes için bir oyun alanı hazırlıyorduk ama beklediğimizden çok daha fazla insanı kendine çekti.
Şirketin adı Batı Genel Ticaret Şirketi olarak belirlendi ve Doran’ın oğullarından biri, Rosso soyundan gelen ve bu ismin getirdiği tüm zekaya ve yeteneğe sahip olan Prens Figaro Ros Doran başkanlık görevini üstlendi. Elmesia’nın işin içinde olduğunu sadece prens ve babası biliyordu; onun koruması karşılığında bu oyuna katılmayı kabul etmişlerdi. Doran, planı duyduğunda, "Rosso ailesinde hayatta kalmak için esnek bir zihne sahip olmalısınız," demişti. "Dünyanın en güçlü iblis lordu ve İmparator kadar dünya üzerinde nüfuz sahibi biri bir ekip kuruyorsa, buna katılmamak kesinlikle sonumuzun geldiği anlamına gelirdi."
Rossoların hakkını bir konuda teslim edecekseniz, o da sözleşmelerini ne kadar ciddiye aldıkları olmalıydı. Her iki taraf da sözleşmenin kendi payına düşen kısmını yerine getirdiği sürece, bu ilişkinin öngörülebilir gelecekte değişmeden kalacağına güvenebilirdik.
Ayrıca, Elmesia’nın ve benim hisselerim birleştiğinde Batı Genel Ticaret Şirketi’nin yüzde 61’ini kontrol ettiğimizi de eklemekte fayda var. Elmesia en büyük hissedardı, bu yüzden Figaro bize ihanet etmeye kalkarsa şirket o saniyede çökerdi. Elmesia bana, "Onun kadar yetenekli birinin bu kadar aptalca bir şey yapacağını sanmam," demişti ve ben de ona hak verme eğilimindeydim. Böylece Figaro, şimdilik güvenilir başkanımız olarak kabul edildi.
Böylece aynı anda iki farklı şirket faaliyete geçmiş oldu. Bu iki firma görünüşte aynı alanda rakipti; fiyat savaşları veriyor ve özel distribütörlükler kapmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Ancak bunların hepsi güç kullanmadan yürütülen yasal ve sağlıklı bir rekabetten ibaretti.
Personelden bazıları zaman zaman korkakça bir yaklaşımla organize suç örgütlerinden yardım istemeye yeltendi, ancak nedense bu çabaları her seferinde ellerinde patladı. REG grubu bana bununla ilgili oldukça çılgın hikayeler anlattı. Suç işlemeye niyetlenenleri bilerek durdurmaya çalışmadım ama çizgiyi çok fazla aşarlarsa bedelini ödeyeceklerinin herkesçe anlaşılmasını umuyordum. Bazı haysiyetsizlerin uç önlemlere başvurması üzücüydü ama en azından her iki şirket de motivasyonla dolup taşıyordu.
Ayrıca beklediğimden çok daha hızlı büyüyorlardı. Sadece birkaç ay içinde, pek çok özel alanda konumlarını sağlamlaştırmış ve sağlam bir hiyerarşiye sahip istikrarlı organizasyonlara dönüştüler. Şu an, imparatorluk saldırısı altındayken, mallarına yönelik epey bir savaş talebi olduğunu duydum. Bunun biraz fazla fırsatçılık olup olmadığını merak ettim ama bir hissedar olarak karlarını cebime indirdiğim için, buna "gerekli bir kötülük" deyip geçmeye karar verdim. Sonuçta her şeyi denetlemek olmazdı, hele ki işin ucunda kendi çıkarlarım varken bu iki kat geçerliydi.
Böylece nispeten kısa bir süre içinde, yerel ticaret camiasını tamamen ele geçirme yolunda ilerlemeye başladık.
...
...
...
Elmesia buraya önceden haber vermeden uğradıysa, mutlaka bir acil durum olmalıydı. Belki de Prens Figaro sonunda bizi satıp şehirden kaçmıştı? Bu senaryo için karşı önlemlerimiz vardı ama hisselerimin bir kısmından vazgeçmem gerekeceği anlamına gelirdi, bu yüzden Elmesia’nın bunu konuşmak için gelmesi mantıklı olurdu.
Handa, Elmesia’nın kaldığı müstakil bir konuta götürüldüm.
"Beklettiğim için kusura bakma. Nasıl gidiyor, El?"
Daha fazla spekülasyon yapmanın alemi yoktu. Ne hakkında konuşmak istediğini sorma vakti gelmişti. Bir şeye fena halde bozulmuş gibi görünüyordu, bana doğru bakarken içine çöken o kasveti gizlemeye bile çalışmıyordu.
"Şey, seni üzen bir şey mi var?"
"Üzen kelimesi, durumu anlatmak için çok kibar kalır! Sen ne yaptığının farkında mısın?!"
Ne? Oha, bayağı ciddi kızmış. Ve görünüşe göre bu "Bilge Sarhoş" mevzusuyla da alakalı değildi...
"Nasıl yani?"
"Otur şuraya."
"Tamam, tabii."
Keskin bakışlı Elmesia’yı daha fazla kızdırmak istemediğimden, tatami zemine usulca diz çöktüm. Mollie de yanımda aynısını yapıyordu ve bu oturuş pozisyonunun bacaklarına kramp girmesine neden olduğu her halinden belliydi.
"Rim, adamlarından bazılarını evrimleştirdiğin doğru mu?"
B-bunu nereden biliyor?! Mollie’ye kısa bir bakış attım; o da bilmediğini belirtmek için başını salladı. Peki sızıntı nereden gelmişti?
"Gazel oğlum bana acil bir mesaj gönderdi. Bana söyleyip söylememek konusunda emin olmadığını ama sonunda söylemeye karar verdiğini belirtti. Çok dürüstçe, değil mi?"
Elmesia için, Gazel gibi kurnaz bir ihtiyar bile hala "oğlum" demekti. Demek olay buydu? Yaptığım şeyi pek saklamıyordum, bu yüzden o kadar da şoke olmamalıydım ama bu hız gerçekten beklenmedikti.
"Şey, Doğu İmparatorluğu düşündüğümden çok daha tehlikeli, bu yüzden kendimizi elimden geldiğince güçlendirmek istedim. Bunu saklamanın iyi bir fikir olmadığını düşündüğümden Jaine’i de buna tanıklık etmesi için davet ettim."
"Vay canına... Demek doğruymuş...?"
Ayağa kalktı, sırtını bana döndü ve pencereden dışarı baktı. Bu görüntüde üzücü, bir bakıma kederli bir yan vardı.
"...Neden başkasının işinden bahsediyormuşsun gibi konuşuyorsun?!"
Sonra cebinden çıkardığı yelpazeyle kafama bir tane patlattı.
"Y-yok, öyle demek istememiştim..."
Sadece ortamı biraz yumuşatmaya çalışıyordum. Aman be.
"Bu kadar güçlü bir orduyla ne yapmayı planlıyorsun?"
"Ha? Bir şey yapmak istediğimden değil aslında. Sadece içinde yaşaması eğlenceli bir ülke kurmaya çalışıyorum."
"Ve Gazel, şu an emrinde Diablo’dan başka Kadimler de olduğunu söylüyor?"
"Evet. Kusura bakma, sana söyledim sanıyordum. Kısa bir süre öncesine kadar ben de durumun farkında değildim. Testarossa’yı tanıyorsun, değil mi El? Onun çok yetenekli olduğunu hep düşünmüştüm ama meğer o da bir Kadimmiş. Yani o ve iki tane daha var, Carrera ve Ultima; sırasıyla yüksek mahkememizin ve başsavcılığımızın başında görev yapıyorlar."
Ben açıklamayı bitirdiğimde, Elmesia gözle görülür şekilde ürperdi.
"Ve bu da mı doğru?" diye inledi. Sonra önüme oturdu, doğrudan gözlerimin içine bakarak sordu: "Sen dünyayı mı yok etmeye çalışıyorsun?"
"Ha? İmkansız."
"Çünkü benim bakış açımdan, bunun başka hiçbir açıklaması olamaz!"
Şimdi resmen bağırıyordu. Telaşla bahaneler üretmeye başladım, Mollie de yanıma katıldı ve sonraki yarım saat kadar ağız dalaşı yaptık.
"Yani Guy ve Ludora’nın bir oyun oynadığını, bir kazanan belirlemek için kendi taşlarını kullandıklarını mı söylüyorsun?"
"Aynen öyle!"
"Bu doğru mu, Gar?"
"Ben, şey, durum hakkında pek bilgi sahibi olduğumu söyleyemem... Ama gerçekten, tüm bunları dinlemem gereken biri olduğumdan emin değilim, öyle değil mi?"
"Yani, değil ama artık çok geç, değil mi?"
"Affınıza sığınarak söylüyorum, 'artık çok geç' sözünün beni pek rahatlattığını söyleyemem..."
Evet. Galiba onu da bu işe fena alet ettim, değil mi? Bunun için üzgünüm. Ama aramızdaki ilişki düşünülürse, Mollie’nin beni yakında affedeceğine eminim.
"Haaaah... Sanırım şimdi anlıyorum. Eğer Guy seni buna zorladıysa, onu reddedebilecek durumda değildin, değil mi...?"
Evet! Kesinlikle! Guy beni tehdit ediyordu — hadi bunu böyle ifade edelim.
"Kesinlikle. Benim için de kabul etmesi çok güç bir durum."
Mollie’nin konuşma tarzını benimsemeye başlamıştım ama neyse ki sonunda onu yatıştırmaya başlıyorduk.
Elmesia tekrar içini çekti; ya öfkesi geçmişti ya da soğukkanlılığını geri kazanmaya çalışıyordu.
"Peki ne yapacaksın?"
"Nasıl yani?"
"Guy’ın oyununda bir piyon olmayı kabullenecek değilsin herhalde?"
"Aslında sanırım kabulleneceğim."
"Neden?"
"Şey, şöyle düşünüyordum..."
Ne düşündüğüm hakkında hiçbir fikri yok gibiydi. Ben de ona daha derinlemesine bir açıklama yapmaya çalıştım.
İmparatorluğun hala yedeğinde bazı ağır toplar —yeteneği bilinmeyen kişiler— olduğu aşikardı. Bir kavgadan kaçınmaya çalışmak seçeneklerden biriydi ama bunun sadece sorunu erteleyeceğini düşünüyordum. Sürekli imparatorluk suikastçılarını gözleyerek, saklanarak yaşamak zorunda kalırdım. Kuşkusuz onlarla birkaç çatışma çıkardı ve kendimi ne kadar iyi savunursam savunayım, mutlaka kayıplar verilirdi.
Bunun yaşanmasını önlemek için inisiyatifi elimde tutmalıydım. İmparatorluk için savaş, uyanmış kişiler yaratmak amacıyla uydurulmuş bir tür ritüelden ibaretti. Eğer durum buysa, gelecek yıllar boyunca onları savuşturup durmak zorunda kalacaktım. Onları görmezden gelmek, sadece ordularını güçlendirmeleri için onlara zaman kazandırırdı.
“İşte kararım bu. Sayıca kalabalık görünmeye çalışmanın bir manası yok, bu yüzden doğrudan ana kuvvetlerimle oraya yürüyüp barış anlaşması için pazarlık yapacağım. Hazır oraya gitmişken Ludora’nın piyonlarını da aradan çıkarabilirsek, umarım geri kalanını bizim yerimize Guy halleder.”
Guy’a zerre kadar güvenemezdim, o yüzden ondan pek de bir beklentim yoktu. Asıl mesele, yanıma kimi alacağımdı.
“İyi olacağınıza emin misiniz Efendi Rimuru?”
“Oha Mollie, beni kim sanıyorsun? Öyle görünmesem de ben de Sekiz Yıldızlı Şeytan Lordları’ndan biriyim. İster imparator olsun ister kişisel muhafızları, onların hiçbirinden çekinecek halim yok!”
“Ah, elbette! Hakikaten, siz sanki bir tanrıça gibi—”
“Hmm? Tanrıça mı?”
Bu adam hala bana o gözle mi bakıyordu? Tek bir öfkeyli bakışım, söylediklerini anında tartmasına yetti.
“—Yani demek istediğim, kesinlikle hepimizin güvenebileceği bir şeytan lordusunuz!”
“Evet, şey... neyse... her şeyi bana bırakın o zaman! Ha-ha-ha!”
“Vah-ha-ha-ha-ha!”
İkimiz de kahkahayı bastık.
Söylediklerimden sonra duymak isteyeceği şeyin bu olmadığını biliyordum ama işler gerçekten sarpa sararsa kuyruğumu kıstırıp eve kaçmayı planlıyordum. Eve kapanıp dış dünyayla ilişiği kesmek zorunda kalırdım belki ama buna hazırlıklıydım, o yüzden bu ihtimal üzerinde pek durmadım.
“Hmmm. O halde şunu netleştirir misin? Niyetin İmparator Ludora’nın muhafızlarını sadece alt etmek mi yoksa hepsini birden öldürmek mi?”
Galibiyetimi garanti gören sorulardan pek haz etmesem de bunun cevabı hazırdı.
“Elimden geldiğince öldürmekten kaçınacağım. Sonuçta oyunun kurallarına göre, Ludora dışındaki herkesi etkisiz hale getirdiğim an Guy kazanmış sayılıyor. İş o noktaya geldiğinde artık gerisi beni ilgilendirmez.”
Elmesia bu cevabı tatmin olmuş bir şekilde onayladı.
“Pekala. Beni hayal kırıklığına uğratmamak için elinden geleni yap. En kötü ihtimal gerçekleşirse, senin ulusunun meseleleriyle ben ilgilenirim.”
Lütfen şöyle uğursuz şeyler söyleme bana!
“Endişelenmeye gerek yok! Ben öyle yüce bir amaç uğruna kendini feda edecek tiplerden değilim! Benim parolam herkesin birlikte eğlenmesi, o yüzden bu iş için ölecek değilim.”
“Güzel,” dedi ferah bir gülümsemeyle. “Fakat şunu da aklından çıkarma: Eğer ölürsen bu dünya tamamen yıkıma uğrar. Diablo ve emrindeki Kadimler gibi canavarları zapt edebilecek tek kişi sensin. Şeytan lordu seviyesine evrilttiğin diğer yaratıklar her konuda birbirleriyle uzlaşamayabilir. Bir anlaşmazlık çıkarsa, bu kaçınılmaz olarak savaşa dönüşür. Bunu anlıyor musun? Henüz işini bitirmemişken öylece bırakıp gidemezsin. Bunu sakın unutma.”
Elmesia’nın bana verdiği bu nasihat samimi ve içtendi.
“Biliyorum. Seni anlıyorum. Gerçekten.”
Yüzümde son derece ciddi bir ifadeyle ona söz verdim.
Oyun artık son aşamalarına gelmişti. Sadece birkaç hamle sonra zaferimiz kesinleşecekti. Ancak yanlış bir hareket, tüm tahtanın tersyüz edilmesine neden olabilirdi.
Sakin ve dikkatli olmalıydık. İlk iş Yuuki ile iletişime geçip İmparator Ludora ile nasıl ilgileneceğimizi tartışmaktı. Ondan sonraki gün ise İmparatorluk’a doğru yola çıkacaktık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.