Silahlanmış Ulus Dwargon’un doğu şehri, şu sıralar sayısı altmış bine dayanan koca bir ordunun kuşatması altındaydı. Fakat bu durum sadece bir kılıftan ibaretti. Perdenin arkasında her iki taraf da müttefik olduklarını açıkça ilan etmiş, komutanlar herhangi bir talihsiz kazaya meydan vermemek için büyük çaba sarf etmişti.
Bunu bilen alt rütbeli askerlerin keyfi yerindeydi. Bölgenin dört bir yanına kamp çadırları kurulmuş, her köşeden laklak sesleri yükseliyordu; yine de sıradan piyadelerden en üst kademeye kadar herkeste belli belirsiz bir gerginlik hakimdi. Bu durum, ordunun her bir neferinin ne kadar yüksek düzeyde bir eğitimden geçtiğinin kanıtıydı.
Moralin yüksek olması şaşırtıcı değildi. Ne de olsa üstleri şu an son toplantılarını gerçekleştiriyordu; İmparatorluk'u devirme ve yeni bir ulus kurma hayalinin gerçeğe dönüşeceği o kritik görüşme sürüyordu.
Herkes o anı iple çekiyor, gözlerini beklentiyle başkente dikmiş bekliyordu. Çoğunun olan biteni aynı anda fark etmesi de bu yüzdendi.
“Kıpkırmızı kesildi…”
“Başkent mi yanıyor?”
“Neler oluyor? Durun bir dakika... Yoksa yakalandılar mı?!”
Bu en kritik günde, imparatorluk başkentinde bir şeyler dönüyordu ve kimse bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyordu. Herkes liderlerinin başına bir iş geldiğini anlamıştı.
“Keşif ekibi göndermeli miyiz?”
“Hayır, birlikleri toplayıp yürümemiz lazım.”
“Aptallaşmayın! Eğer öyle bir şey yaparsak hain olduğumuz kabak gibi ortaya çıkar!”
Tüm üst kademenin uzakta olması, ordunun başında emir verecek kimsenin kalmaması demekti. Normal zamanlarda bile derme çatma bir grup diye küçümsenen Karma Tümen, kısa sürede disiplinini kaybetti. Onları tekrar hizaya sokan kişi, o ana kadar sessizce gözlerini yumup bekleyen biri oldu. Bu adam, Yuuki’nin kolordu başkan yardımcısı olarak atadığı Zero’ydu ve şu an sahadaki en yüksek rütbeli kişiydi.
“Sessizlik! İzin almadan kimsenin hareket etmesine müsaade etmiyorum! Burada kalıp Efendi Yuuki ve diğerlerinin dönmesini bekleyeceğiz. Talimatımız budur.”
Zero’nun bu sert çıkışıyla birlikte, ne yapacağını bilemeyen kalabalık tekrar düzene girdi. Kimse doğru cevabın ne olduğunu bilmiyordu, bu yüzden şimdilik emirlere uymaya karar verdiler. Ancak bu bile içlerindeki endişeyi yatıştırmaya yetmedi... Ve bu endişeler, mümkün olan en kötü şekilde gerçeğe dönüştü.
“İyi akşamlar, dünyadan bir haber budalalar. Gece gerçekten çok güzel ama bu kadar heyecanlanmanıza gerek yok.”
Bir kadın, sanki tatile gelmiş bir turist edasıyla, son derece umursamaz bir tavırla caddede yürüyordu. Bu, mavi saçları her zamanki gibi göz kamaştıran Velgrynd’di.
“N-ne...? Sen de kimsin?”
Caddenin en ucundaki askerler ona doğru bağırdı. Üniformalı askerlere bu kadar rahat seslendiğine göre masum bir sivil olamazdı; kaldı ki Velgrynd’in o alışılmadık heybetini fark edemeyen birinin Karma Tümen’de hayatta kalması imkansızdı.
Kadının kimliğini teyit etmeye çalışırken bir yandan üstlerine haber saldılar, bir yandan da etrafını sarmaya başladılar. Dövüş yeteneklerine fazlasıyla güvenen bir asker öne çıktı.
“Hop orada dur bakalım, hanımefendi. Kim olduğun umurumda değil ama yerinde olsam bu kadar insana kafa tutmazdım. Görünüşümüz seni yanıltmasın, biz İmparatorluk'un en güçlü ordusu olan Karma Tümen’iz...”
“Zayıfların kendilerine 'en güçlü' demesi gerçekten çok komik, değil mi? Moralleri yüksek tuttuğu sürece buna göz yummaya niyetliydim ama belki de tümen düzeyinde bu saçmalığa bir son vermeliydik.”
“Ne dedin sen?!”
Velgrynd’in sözleri, toplumun en tepesindeki birinin, askeri hiyerarşinin çok yukarısından emirler yağdıran birinin tonundaydı. En acemi erler bile karşılarındakinin tehlikeli biri olduğunu anlamıştı. Başkan yardımcısı olarak Zero da bir istisna değildi. Bu davetsiz misafirin tek başına geldiğini duyunca kim olduğunu görmek için yola koyulmuştu; gelen raporları duydukça adımlarını hızlandırdı. Şimdi Velgrynd tam karşısındaydı.
“B-Başkomutan…”
Başkomutan'ın yüzünü daha önce hiç görmemişti ama kadının yaydığı o ezici varlık, şüphesiz o perdenin arkasında oturan heybetli figürün ta kendisiydi.
“Ah, demek aranızda biraz kafası çalışanlar da varmış. Güzel. Hepinizi öldürmemem, sadece Kondo ve diğerleri gelene kadar biraz eğlenmem söylendi.”
Bu işaretle birlikte trajedi başladı.
Gazel berbat bir gün geçiriyordu. Savaşın uzayıp gitmesi başlı başına bir baş ağrısıydı zaten. Fakat bunun da ötesinde, Jaine’in raporu midesine kramplar girmesine neden oluyordu.
Hizmetindekileri gerçek birer iblis lorduna dönüştürmek mi... Rimuru’nun aklından neler geçiyordu böyle?!
Derin bir iç çekti.
Onlara gerçek iblis lordu demek aslında biraz yanlış bir tabirdi. İblis Lordu bir unvandı, bir tür değildi; kelime anlamıyla belirli bir bölgedeki canavarlara hükmeden efendi demekti. Ancak Gerçek İblis Lordu, bir canavarın o seviyeye uyanmış ve evrimleşmiş halini tanımlıyordu. Yarattıkları tehdit Felaket sınıfının en üst sınırında olurdu ama henüz bir Bela sayılmazlardı.
Gazel, "Gerçi Felaket sınıfı tehditleri 'üst' veya 'alt' diye ayıracak kadar çok örnek yok ya..." diye geçirdi içinden.
Felaket sınıfı esasen iblis lordlarına ayrılmıştı, yani şu an bilinen sadece sekiz örneği vardı. Ancak şimdi Rimuru’nun emrinde, en az o üst düzey tehditler kadar güçlü insanlar çalışıyordu. Kahraman Kral, bunu düşündükçe bile başının ağrıdığını hissediyordu.
Şimdilik Gazel, Elmesia’ya bu durumdan yakınan bir mektup gönderdi. Bu acıyı tek başına çekmeye niyeti yoktu, kadının da bu sıkıntıya ortak olmasını istiyordu. Ayrıca hükümeti, daha büyük sorunlar çıkana kadar Rimuru ve grubunu gözlemlemeye devam etme kararı almıştı. Bunun sadece sorunu ertelemek olduğunu biliyordu ama yapabilecekleri başka bir şey de yoktu. Eğer o "daha büyük sorunlar" bir gün patlak verirse, bu insanlığın hayatta kalma savaşı olurdu.
“Ve bunu gerçekten hiç istemiyorum,” diyerek içini çekti Gazel.
Fakat kötü haberlerin arkası kesilmiyordu.
“Acil haber var, Haşmetmeapları! Karma Tümen harekete geçti! Bilinmeyen bir düşmanla savaşıyorlar.”
Ses sakindi ama Gazel, gizli ajanlarına hiç yakışmayan bir panik sezmişti. Daha fazla ayrıntı gelmeden derhal Dolph ve diğer danışmanlarını toplama emri verdi. Birkaç dakika sonra:
“Hiç şüphe yok. Karşıdaki düşman normal insanların baş edebileceği bir şey değil. O bir canavar; iblis lordlarını bile dize getirebilecek, akıl almaz bir canavar.”
“Bir Hakiki Ejder mi?”
“Evet. Daha önce hiç görmemiştim. İnsan formuna bürünmüş ama Velgrynd olduğundan şüphe yok.”
Gazel, şu anda doğu şehrinde konuşlanmış olan Dwargon ordusunun başkomutanı ve şövalye amirali Vaughn ile sihirli bir görüşme yapıyordu. Durumu herkesin kavrayabilmesi için ondan görüntü aktarmasını istedi.
En kötü senaryo her zaman hiç beklemediğiniz anda gerçekleşirdi; Gazel bunun şu an acı bir şekilde farkındaydı. Gökyüzü yanıyordu. Orada soğuk bir güzelliğe sahip bir kadın duruyordu ve etrafı yere serilmiş güçlü asker yığınlarıyla doluydu. Alevler büyüleyiciydi ama aynı zamanda gören herkesi dehşete düşürecek kadar şiddetliydi.
Ancak asıl dehşet az sonra yaşandı. Gözetleme kristal küresinden görünen Velgrynd, bakışlarını doğrudan Gazel ve ekibine çevirdi. Gazel önce bunun bir tesadüf olduğunu sandı ama tam o anda kristal küre tuzla buz oldu.
“Bizi de mi izliyordu...?”
“İ-İnanamıyorum. Bu nasıl mümkün olabilir...?”
“Şaka yapıyor olmalısın! Buradan ne kadar uzakta olduğumuzun farkında mısınız?”
“Bu bir gerçek. Büyüyü hissetmiş ve kaynağına kadar izini sürmüş olmalı; ama büyünün ulaştığı noktayı bile etkileyebilmesi inanılmaz. Benim ya da başka bir canlının bunu yapması imkansız olurdu.”
Gazel, danışmanlarını sessizce dinledi. Bu duruma göre, açıkça bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Ama kiminle? Kadının sesini duyması imkansızdı ama sanki kulağına "Hayır, beni dikizlemeyin," diye fısıldıyor gibiydi.
Hakiki Ejder mi? Daha çok gerçek bir canavar.
Gazel şimdi "en güçlü" kelimesinin gerçekte ne anlama geldiğini anlamıştı.
İmparatorluk ile Velgrynd arasındaki bağlantıya dair söylentilere aşinaydı. Bunları doğrulamanın bir yolu yoktu ama zihninde bir saldırıya karşı koyabilmek için pek çok senaryo kurmuştu. Ancak şimdi Gazel, bunların hepsinin sadece birer hayalden ibaret olduğunu fark ediyordu.
İmparatorluk'un Velgrynd'i neden bu noktada harekete geçirdiği belli değildi. Gazel düşündü taşındı ama İmparator Ludora’nın ne planladığını bir türlü çözemedi. Yapabileceği tek bir şey kalmıştı.
“Ben de savaşa gidiyorum.”
“Haşmetmeapları,” diye kükredi Dolph, “bu çok tehlikeli!”
“Fakat başka seçenek yok,” diye araya girdi Jaine. “Vaughn’u şu an kaderine terk etmek Dwargon’u kurtarmayacaktır. Sen de kendini hazırlamalısın Dolph.”
Dolph’un verecek pek bir cevabı yoktu. Vaughn’un ölmesine seyirci kalmaya niyeti yoktu ve şimdi anlıyordu ki Gazel’e dil dökmek durumu değiştirmeyecekti.
“En kısa sürede yola çıkmak için hazırlıkları yapacağım,” dedi Dolph.
“Çok iyi.”
Gazel ağırbaşlı bir tavırla başını salladı ve gözlerini kapattı. Yapacak çok işleri vardı. Tüm müttefik ulusların bilgilendirilmesi gerekiyordu ve bölgede kalan vatandaşlara ne yapılacağına dair talimatlar verilmeliydi. Eğer Gazel ve adamları galip gelirse ne ala; ama ya yenilirlerse? İnsanların kaçacak hiçbir yeri kalmazdı; İmparatorluk'un kulu kölesi olmaktan başka çareleri olmazdı. Bu, Dwargon ulusunun çöküşü demekti ve Gazel bunu engellemek istiyorsa kaybetme lüksü yoktu.
“Doğu şehri tüm ordumuzu alacak kadar geniş değil sanırım. Eski muhafızlar komutayı devralsın, ordunun geri kalanı karadan ilerlesin. Bununla sen ilgilen Jaine.”
“Pekala. Peki siz ne yapmayı planlıyorsunuz Kral Gazel?”
“Ben önden gidiyorum. Eğer geç kalırsanız, masada size yer kalmasını beklemeyin.”
Gazel, herkesin endişesini yatıştırmak için güçlü bir kral rolünü oynayarak cesurca gülümsedi. Ordu mümkün olan en kısa sürede seferber edilecekti ama Gazel’in grubu onları beklemeyecekti. Kralın yanında sadece Dolph ve Pegasus Şövalyeleri olacaktı.
Gazel gökyüzünde süzülürken zihninde bir düşünce belirdi.
Rimuru, astlarına o muazzam gücü bu yüzden mi vermişti? Sırf bu felaketten sağ çıkabilsinler diye mi? Eğer öyleyse, her zamanki gibi iflah olmaz bir hayalperest olduğunu söylemem gerekirdi.
İdeallerinden bir türlü vazgeçemeyen eski eğitim ortağını düşündükçe bu aydınlanma karşısında kendi kendine güldü. Yüzündeki gülümsemeye engel olamıyordu.
“Bir sorun mu var efendimiz?”
“Hayır, sadece gelip geçici bir hayal.”
“Anlayamadım?”
“Heh heh! Olacak iş değil ama tam da şu an Rimuru’yu düşünmeye başladım. Acaba bu sefer de her şeyi yoluna koyabilir mi diye merak ediyordum.”
Gazel kahkahayı bastı. Fazla iyimser davrandığının farkındaydı ama bu, madalyonun diğer yüzündeki karamsarlıktan çok daha iyiydi.
“Haklısınız.” Dolph da ona gülümseyerek karşılık verdi. “Charybdis meselesinde de öyle olmuştu. Efendi Rimuru bazen insanın aklını durduruyor. İblis Lordu Milim ile olan o bağı beni hayretler içinde bırakmıştı.”
“Madem konuyu oraya getirdiniz, onu gözetlerken çektiğim çilelerden de bahsetmelisiniz. İnsanların rapor ettiğim her şeyin yalan olduğunu sanmalarından artık gına geldi.”
Henrietta normalde ağzını pek açmazdı ama bazen onun da tersi pis olabiliyordu. Gazel ve Dolph şaşkınlıklarını gizleyemediler.
“Hii hii hii! Kusura bakma. Bir dahaki sefere peşin hükümlü davranmamaya çalışırım.”
“Demek senin bile işinle ilgili şikayetlerin varmış ha, Henrietta?”
“Elbette var!”
“Va-ha-ha-ha-ha-ha! O halde Henrietta, Rimuru’yu bir sonraki görüşünde bunu ona bizzat anlat. Adam benim için bile tam bir baş ağrısı! Size güvenim sonsuz ama Rimuru’nun yaptıkları inanılmayacak kadar saçma. Jaine’in raporunu ilk duyduğumda kadının akıl sağlığından şüphe etmeye başlamıştım.”
“Ha ha… Gerçekten de dehşet verici bir rapordu.”
“Normalde o raporları veren kişi ben olurdum, bu sefer olan biteni bir seyirci gibi izlemek keyifliydi doğrusu.”
Henrietta’nın zehir zemberek sözleri hem Gazel’i hem de Dolph’u güldürdü; sesleri gökyüzünde yankılandı.
“Efendi Rimuru’ya faaliyetlerimizle ilgili bir rapor gönderdiğimi belirteyim… Tabii içine biraz da dozunda sitem ekledim.”
“Öyle mi yaptın?”
Gazel başıyla onaylayıp bakışlarını tekrar ileriye çevirdi. Endişe uçup gitmiş, yerini savaş alanına doğru uçan o her zamanki kahraman edasına bırakmıştı.
Biraz geçmişe dönelim…
Elmesia ile yaptığımız o küçük içki partisinin ertesi günüydü ve güneş çoktan tepede yükselmişti.
“Erkencisiniz, Efendi Rimuru?”
“Özür dilerim.”
Shuna gülümserken gerçekten korkunç oluyordu. Lafı ağzına tıkamak için hemen özür dileyiverdim. Önce sarhoş ol, sonra güzel bir kestir; bu lüksleri geri kazanmak için çok uğraşmıştım, bu yüzden neden azar işitmem gerektiğini anlamıyordum.
“Peki, bir karara varabildiniz mi?” diye sordu, iç çekerek gözlerimin içine bakarken.
“Şey, ne hakkında?”
“Dün gece de bu konu kafanızı kurcalıyordu, değil mi? Yine fevri bir şey yapmanızdan korkuyorum ve bu konuda endişelenen tek kişi ben değilim.”
Bunu söyleyince biraz huzursuz hissetmekten kendimi alamadım. Endişelenme. Öyle düşüncesizce bir işe kalkışmıyorum. Eğer işler sarpa sararsa kaçarım, sonra da Guy’ın başına ekşiyip işi ona yıkarım. Ama önce bir denemem gerekiyordu.
“Hey, bir çaresine bakacağız, tamam mı? Her zamanki gibi işimi sağlama alacağım.”
Neşeli cevabım Shuna’nın endişeli yüz ifadesini silmeye yetmedi. Eşsiz beceri Çözümleyici’ye sahip birini kandırmak zordu; ya da belki de durum, beceriye bile gerek duymayacak kadar aşikardı.
Yani, biliyorsunuz ya, aslında tehlikeli bir şey yapmak istemiyordum. “Önce güvenlik” prensibiyle hareket ediyordum ama düşmanımızın gücü hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Teğmen Kondo, Velgrynd ve İmparator Ludora; nereden bakarsanız bakın korkutucu rakiplerdi. Kazanmak bir ihtimal bile olmayabilirdi; hatta kim bilir, oracıkta canımdan bile olabilirdim. Bu sondan kaçınmanın yollarını arıyordum ama Raphael bile bu sefer bir cevap veremiyordu.
Eğer bilmiyorsak, sadece bodoslama dalacaktık. Tek seçeneğim, elimdeki tüm askeri gücü sahaya sürüp tehlikeyi mümkün olduğunca azaltmaktı. Ve böylece…
“Yanımda kimi götüreceğim konusunda çok düşündüm. Bu sefer sadece as kadroyla gidiyorum. Bunu söylediğim için üzgünüm ama eğer destek olacak kadar gücün yoksa, sadece ayak bağı olursun.”
“…Pekala. Abim sabahtan beri seninle geleceği için hava atıp duruyor zaten.”
Sanırım düşüncelerim en başından beri belliydi. Önceki sabahtan beri Elmesia ile meşgul olduğum için Guy ile olan konuşmamı henüz kimseye anlatmamıştım ama Shuna’nın gülümsemesi her şeyi anladığını gösteriyordu. Onu asla kandıramayacağımı fark ederek ben de gülümsedim. Sonra her zamanki doğal sesiyle raporunu verdi.
“Şu tekinsiz, sinsi tip, Laplace dün gece buraya sızdı. Size bir mesajı olduğunu söyledi ama önceden haber vermediği için onu şimdilik bekletiyoruz.”
Konu biraz aniden değişmişti. Ama bana pek önemli bir şeymiş gibi gelmedi. Eğer gerçek bir acil durum olsaydı, Gadora ya da başka biri benimle iletişime geçerdi. Muhtemelen Yuuki’den gelen bir mesajdı ama ne olabilirdi ki?
“Gidip bir bakayım bari, her ne kadar bu fikre bayılmasam da.”
“Onu sepetlemeyi tercih ederdim ama öyle ya da böyle bir müttefik sayılır. Onu kabul salonuna alacağım.”
Görünüşe göre Shuna da Laplace’tan pek haz etmiyordu. Bu onun için nadir bir durumdu; normalde sevdikleri ve sevmedikleri konusunda bu kadar açık sözlü olmazdı ama belli ki bu soytarılar sinirlerini bozuyordu. Laplace ve ekibinin, ogre anavatanını yok etmesini asla tam olarak affedemeyeceğini tahmin ediyordum. Onunla müttefiktik ama bunu aklımın bir köşesinde tutmam gerekecekti.
“Ben Laplace ile konuşurken,” diye talimat verdim Shuna’ya, “uyanık olan tüm kabine üyelerini toplantı salonuna çağırmanı istiyorum.” Düşünecek çok şeyim vardı ama hepsini İmparatorluk ile olan savaş bittikten sonra dert edebilirdim. Zihnimdeki tüm şüpheleri kovarak, önce önümdeki sorunla ilgilenmeye karar verdim.
Toplantı salonunda, ben de dahil yirmi kişi toplanmıştı. Rigurd ve altındaki dört yaşlı; Rugurd, Regurd, Rogurd ve Lilina oradaydı. Ayrıca Kaijin, Vester ve Mjöllmile de gelmişti. On İki Muhafız Lord’u temsilen Benimaru, Shion, Diablo, Gabil, Testarossa, Ultima ve Carrera bulunuyordu. Soei, Hakuro, Gobta ve (garanti olsun diye) Gadora kadroyu tamamlıyordu.
Gadora’dan bana İmparatorluk’ta rehberlik etmesini istemeyi planlıyordum. Kolay bir iş olmayacağını ben bile kabul etmeliydim ama dürüst olmak gerekirse, bir şeyler ters giderse aramızda bundan en az etkilenecek kişi oydu; bu yüzden üzerine düşeni yapmasını istiyordum. Bu arada Bernie de rehberlik için gönüllü olmuştu ama bu teklifi reddettim. Tüm güçlerini kaybetmişti ve bize yük olmaktan başka bir işe yaramazdı. Sadece Gadora yeterliydi.
Neyse.
Sanki sürekli toplantı yapıyormuşuz gibi geliyordu ama artık bundan şikayet etmenin bir manası yoktu. Ülkemiz, tüm kararları tek başıma veremeyeceğim kadar büyümüştü. Tabii bunu söylerken, bu toplantı aslında herkese ne yapmaya karar verdiğimi dikte etmemle ilgiliydi ama olsun.
Her zamanki gibi, Shuna herkese çay servisi yaptı. Odadan sessizce ayrıldığında konuşmaya başladım.
“Hepinizi bugün buraya, İmparatorluk’a karşı yapılacak son savaşla ilgili kararlarımı bildirmek için çağırdım. Ancak ondan önce… İçeri gel bakalım.”
Yanıma kimi alacağıma zaten karar vermiştim, bu yüzden acele etmeye gerek yoktu. Bunun yerine, elçimiz olan Laplace’ı herkese tanıtmaya karar verdim.
Beklendiği gibi, Laplace’ın birlikte savaşma planlarımızla ilgili haberleri vardı. Dwargon’un doğu şehrini kuşatan ordu yakında imparatorluk başkentine saldıracaktı ve temelde bizim de onlara katılmamızı istiyorlardı. Guy bunu bana zaten söylemişti ve bir itirazım yoktu; ancak vardığım sonuç, bunun orduların savaşı değil, her iki tarafın elitleri arasındaki bir savaş olacağıydı. Sivil can kaybı görmek istemiyordum, bu yüzden sonunda ayrıntıları önce Yuuki ile görüşmem gerektiğine karar verdim. Soytarıyı bu kadar kısa sürede toplantıya dahil etmemin sebebi buydu.
Yuuki ile Laplace aracılığıyla çoktan konuşmuştum. Randevu ertesi gün öğleden sonra için ayarlanmıştı. Bunu odadaki herkese açıkladım; aslında Laplace’ın bunu benim yerime yapmasını isterdim ama insanların ona karşı ciddi güven problemleri vardı, bu yüzden bu fikri reddettim. Güvenin gerçekten ne kadar önemli olduğu bir kez daha yüzüme çarpılmıştı.
“Selamlar, selamlar! Benim adım Laplace, Ilımlı Soytarılar dediğimiz o yardımsever hanımefendi ve beyefendiler grubunun başkan yardımcısıyım. Bugün buradayım çünkü Yuuki beni gönderdi, anlarsınız ya.”
Ah, dostum. Şüpheli davranmamak onun için imkansız mıydı? Hem neden tam şu anda kendi kendine küçük bir dans figürü sergilemeyi seçmişti ki? Ama hâlâ bir elçi olarak buradaydı, bu yüzden onu kapı dışarı edemezdim.
Buna sinir olan tek kişi ben de değildim. Soei her an onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. Nasıl hissettiğini biliyordum ama sabırlı olması gerekiyordu.
“Soei, o kunai bıçağını yerine koy lütfen.”
“…Emredersiniz efendim.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.