Canavarlar Ülkesinin En Güçlüsü

Ramiris'e nasıl bir ödül vereceğim konusunda epey kafa yormuştum. Peki ya bu yeni keşfimi biraz kullanmaya ne dersiniz? Diğer bir deyişle, onun adına dört Ejder Kontu’nu ben isimlendirirsem sevinçten havalara uçacağını düşündüm. Benimle doğrudan bir bağları yoktu ama ruh odaklı bu yöntemle iş gayet tıkırında ilerleyecekti. Bu fikri aklıma soktuğu için Raphael’e ne kadar teşekkür etsem az. Üstelik tüm bu evrimlerden sonra bile elimde yirmi binden fazla ruh kalacağını tahmin ediyordum.

Zaten bu kadar çok ruhu elimde tutabilmem Ramiris sayesindeydi. İşin aslı, benden tek bir ruh bile istememişti. “Hepsini al! Benim işime yaramazlar!” demişti. Bu durum kendimi biraz kötü hissettirmişti, ben de bu iyiliğin karşılığını vermenin en zarif yolunun bu olacağını düşündüm. Umarım fikrimi beğenir. Bunu daha sonra ona sormayı aklıma not ettim.

Zindan ekibiyle ilgili işlemler böylece sona erdi. Kutlama artık doruk noktasına ulaşmıştı ve geriye sadece iki problem çocuk kalmıştı. Kim mi? Canavarlarımın arasındaki en çetin cevizler tabii ki: Shion ve Diablo.

Bugün şu ana kadar gördüklerime dayanarak, kimsenin kontrolden çıkmayacağına ikna olmuştum. Ama yine de tedbiri elden bırakmamak gerek. Söz konusu Shion ve Diablo olunca, en beterin beteriyle karşı karşıyayız demektir. Eğer ikisi aynı anda kontrolden çıkıp ortalığı birbirine katarsa, oluşacak hasarın boyutunu hayal bile edemiyorum; üstelik en güçlü savunmacılarımız şu an evrim geçirmekle meşgulken.

Her neyse, Shion ile başlayalım.

“Shion, seni Savaş Lordu unvanı ile ödüllendiriyorum. Lütfen elinden geldiğince ağırbaşlı ve sakin kalmaya devam et.”

“Elbette! Benim kadar sakin ve olgun bir kadını başka hiçbir yerde bulamazsınız!”

Ee, pardon ama kimden bahsediyordun? Sanki kendinden bahsediyormuşsun gibi geldi de? İşte buna özgüven patlaması derim! Son zamanlarda sergilediği öz denetim beni etkilemişti ama Shion’un bu konuda daha öğrenecek çok şeyi vardı. En iyisi meseleye uzun vadeli bakmak.

“Bu konuda yorum yapmayacağım ama arkadaşlarına danışmaya, ülkemizi ve içindeki herkesi korumaya ve benim için kontrolden çıkmamaya dikkat et.”

Böylece Shion’a ruhlarını bahşettim.

Ama... Oha? Neredeyse hiçbir değişim belirtisi yoktu. Shion, hafiften bozulmuş bir ifadeyle bana baktı. Bir süre bakıştık ama hâlâ bir dönüşüm izi yoktu. Acaba fiyasko mu çıktı? Amma tuhaf bir durum. Sanki ona hiçbir şey vermemişim gibi oldu, değil mi? Anlık bir krizle karşı karşıya kaldım. Onun için başka bir şey de hazırlamamıştım!

Ne yapacağımı bilemeyip paniklerken, gerçekten beklenmedik bir şey oldu. Shion’da hiçbir değişiklik yoktu ama emrindeki Yeniden Doğanlar birliği üyeleri birer birer derin bir uykuya dalarak yere yığıldı. Sonra, kendilerini seçkin muhafızlar olarak gören hayran kulübü üyelerinden bazılarının da hızla uyuyakaldığını fark ettim. Kişiden kişiye değişiyordu ama hepsi ondan bir kutsama almış gibi görünüyordu. Shion ise tamamen etkilenmemişti. Ne garip bir fenomen. Yine de üzerine çok düşünmeye gerek yok. Doğrudan onun kontrolü altındalar, sanırım böyle şeyler olabiliyor. Bunu ona bırakmak en iyisi.

“Pekala. Shion, vücudunda herhangi bir anormallik hissedersen bana haber ver.”

“Kesinlikle! Bu arada Efendi Rimuru, Gobta için hazırladığınız gibi bana özel bir ödülünüz var mı?”

Shion sorarken biraz huzursuzca kıpırdandı. Hmm... Onu anlamam gerekiyordu. Ritüeli diğerlerininki gibi gerçekleştirmiştim ama dışarıdan bakanlara, ona süslü püslü bir unvan verip başka hiçbir şey yapmamışım gibi görünmüş olmalıydı. Bazıları sadece bununla yetinirdi... Ama Shion’un yeni bir silaha falan ihtiyacı yoktu, o yüzden...

Gobta’ya verdiğim gibi bir şey, ha?

“Pekala. Öyleyse sana çok özel bir yemeğin nasıl yapıldığını öğreteceğim!”

“Ne?! Yani sonunda benim Shuna’dan daha iyi bir aşçı olduğumu kabul mü ediyorsunuz—?”

“Asla!”

Bu sonuca nasıl bu kadar çabuk varabiliyordu? Yanında bizi dinleyen Shuna, küçümseyerek gözlerini devirdi; gerçi benim anında verdiğim tepkiyle neşesi hemen yerine geldi. Shion pek memnun görünmüyordu ama kulağına mutfağı genişleteceğimi fısıldadığımda mutlu bir şekilde başını salladı ve yerine döndü.

Bu sırada Yeniden Doğanlar ekibi çok ilginç şekillerde evrimleşiyordu. Bir bakıma ruhani yaşam formlarına dönüşüyorlardı ama iblislerin aksine fiziksel bedenlerini koruyorlardı. İblislere oldukça yakın ama temelde fiziksel bir yapıdaydılar ve en önemlisi, hâlâ üreyip çocuk sahibi olabiliyorlardı. Görünüşe göre karşımızda tamamen yeni bir tür vardı. Ölüm-Oni’si mi desek acaba? Shion’un oni temeli üzerlerinde eskisinden daha güçlü bir şekilde beliriyordu; hatta bazıları onun vücut güçlendirici ek becerisi olan İlahi Kuvvet’i kazanmıştı. Yine de hiçbirinin boynuzu çıkmıyordu.

Magicule miktarları Uçan Ejder ekibi seviyesinde değildi ama ölümsüzlükleri göz önüne alındığında, hangi grubun daha güçlü olduğunu kestirmek zordu. Birisi çıkıp hobgoblinlerden evrimleştiklerini söylese herkes buna inanırdı. Bu canavarların biyolojik süreçleri beni gerçekten hayrete düşürüyordu.

Ve böylece, Shion’un kendisinde şaşırtıcı derecede az değişim olmasına rağmen, evrim ritüeli sona erdi.

Ve şimdi listenin sonuna gelmiştik. Diablo. En büyük baş ağrım.

Bir süredir beklenti dolu bir gülümsemeyle bana bakıp huzursuzca kıpırdanıyordu. Dürüst olmak gerekirse, etkinliği şu an durdursam, onun evrim çılgınlığına girmesinden daha fazla hasar verirdi. Eğer burada biri onun yoluna çıkacak olursa, o kişi çoktan ölmüş demekti.

Hadi bakalım, yapalım şu işi.

“Diablo.”

“Buyurun, Efendi Rimuru!”

İçimde sadece kötü bir his vardı.

Bu evrimin onu, kurduğum bu canavarlar ülkesindeki en güçlü figür yapacağından şüphem yoktu. Grubumun en güçlüsü demek istemiyorum; benden bile daha güçlü olacaktı, orası kesin. Zegion’u yenemeyeceğini iddia ediyordu ama eminim bir yerlerde kendine handikap veriyordu. Müthiş rakipler olan Jiwu ve Bernie’yi aynı anda tek başına alt etmişti. Zegion’un gücü benim için bir sürpriz olmuştu ama Diablo sanki her zaman bir adım öndeydi.

Başka bir deyişle, o zaten benim en güçlü adamımdı. Hatta Diablo gerçekten kafasına koyarsa, şu anki haliyle beni bile geride bırakabilirdi. Onu, uyanmış olduğum ilk zamanlardaki halimle kıyaslayınca aradaki fark dağlar kadardı. Peki şimdi nasıl evrimleşecekti? Son derece dikkatli olmam gerekiyordu.

“Diablo, senin için İblis Lordu unvanından daha uygun bir şey düşünemiyorum. Sağ kolum olarak hizmet etmeye ve tüm iblisleri sancağımız altında toplamaya devam et!”

Özellikle de şu üç dişi iblisi.

“Ke-he-he-he-he... Her zamanki gibi hizmetinizdeyim, Efendi Rimuru!”

Cidden Diablo, lütfen. Başımı salladım ve ritüeli gerçekleştirdim.

Ve böylece yeni bir iblis doğdu...

Evrim sanki anlık bir sürede tamamlandı. İlk başta Shion gibi fiyasko çıktığından şüphelendim ama yanılmıştım. Sadece tüm enerji akışları üzerinde mükemmel bir kontrol sergiliyor ve hiçbir değişikliğin dışarı yansımasına izin vermiyordu.

Güzel iş Diablo. Tam bir şaheser. Artık tüm dünyadaki en güçlü varlıklardan birine dönüşmüştü. Yeni oluşturduğumuz ruh koridoru üzerinden bana da biraz enerji akıyordu ve dostum, bu gerçekten ürkütücüydü. Artık gücünün üst sınırları hakkında hayal meyal bir fikrim vardı; Benimaru ve Shion’un evrimlerinin görünürde hayal kırıklığı olduğu düşünülürse, Diablo gerçekten de en güçlü adamım haline gelmişti. Hatta... Şey, magicule miktarı benimkine yakındı ve kazandığı becerileri de hesaba katarsak, artık bir savaşta yenebileceğim biri olmamasından korkuyordum.

Sanırım içimdeki o kötü his oldukça isabetliymiş. Yine de böyle bir şey bekliyordum, o yüzden kendimi kahretmedim.

“Etkileyici bir evrimdi, Diablo.”

“İltifatınız için minnettarım, Efendi Rimuru.”

Yani aramız iyi, değil mi? Kişiliği hâlâ aynıydı. Eğer şu an beni devirmeye karar verirse bu epey komik olurdu... Ve kimseye söylemeyin ama pozisyonumu korumak için yine de savaşmaya çalışırdım.

Ancak evrim tamamlanmış olmasına rağmen, Diablo yeni bir yetenek kazanmaya çalışıyor gibi görünüyordu.

“Ne yapıyorsun?”

“Ah, şey, biliyorsunuz, önceki savaş sırasında eşsiz becerilerin ne kadar kullanışlı olduğunu fark ettim diyebiliriz. Guy bana sürekli onlarla hava attığı için daha önce onları görmezden geliyordum ama şimdi madem imkanım var, ben de bir tane edineyim dedim.”

“Oh, demek öyle...”

Bu ne biçim bir aptal böyle? Onun gibi zeki insanların bazen ne kadar aptalca davranabildikleri gerçekten komik. Aslında etrafım bu tiplerle çevriliymiş gibi hissediyorum.

“Evet, bu fırsatı değerlendirip bir tane öğreneyim dedim, böylece onu bir sonraki görüşümde ben de ona hava atabilirim, ke-he-he-he-he...”

“Hı-hı, tabii...”

Guy’ın ona hava atmasından nefret ediyor ama kendisi ona karşılık verince sorun olmuyor mu?

Pekala, şimdiye kadarki tavırlarını düşünürsek, benden başka herkese karşı ne kadar kibirli olduğunu tahmin etmek zor değildi. Bunu anlamam için Raphael’e ihtiyacım yoktu. Ama bu hedefte ben değil Guy vardı, o yüzden endişelenecek bir durum yoktu. Ucu bana dokunmadığı sürece böyle küçük şeylere kafa yormaya gerek yoktu.

Görünüşe göre Diablo’nun duruşu her zamanki gibi kaya gibi sağlam kalmıştı ve bu gidişle yakın zamanda ani bir ayaklanma beklememe gerek yoktu. Evrimi üzerinde bile tam kontrole sahipti, bu yüzden ona daha önce gördüğüm o sadık ve yetenekli yardımcıdan başka bir şekilde davranmam için hiçbir sebep yoktu.

Bu arada, daha sonra öğrendiğim kadarıyla Diablo’nun kutsamaları, yardımcısı Venom’a ve Venom’un doğrudan komutası altındaki yüz iblise geçmişti. Ancak —bu sadece benim bir tahminim— Diablo’nun bu kutsamalardan mümkün olduğunca fazla enerjiyi kendine çekmenin bir yolunu bulduğunu düşünüyorum. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığından emin değildim ama Diablo yapabiliyorsa buna zerre şaşırmazdım. Ne de olsa güç hak edilir, bahşedilmez; eminim Diablo’nun düşünce yapısı tam olarak budur.

Her ne olursa olsun, Venom gerçekten gelişim gösteriyordu. Kendi evrimini tamamlamış, tam teşekküllü bir iblis kontu rütbesine yükselmişti. Tabii yine de Testarossa ve diğerlerinin seviyesine yaklaşabilmiş değildi; hatta Moss ve Veyron ile kıyaslandığında bile pek öyle korkutucu durduğunu söyleyemezdim. Ne de olsa uzun yıllar boyunca zirvede hüküm sürmüş birinin, bir yerden fırlayıp gelen dünkü çocuk tarafından alt edilmesi olacak iş değildi. İblis kontları arasında bile bariz bir hiyerarşi vardı.

“E yani, çok normal,” dedi Venom. “Ben daha yolun başındayım; henüz bir asırdır bile yaşamıyorum. Onlarla kıyaslanmayı hak ettiğim bile şüpheli.”

Sanırım Venom nadir görülen bir vakaydı; tecrübesi pek olmayan çağdaş dönem iblislerinden biriydi. Fakat sahip olduğu eşsiz beceriye bakılırsa, belki de geçmişinde çılgın bir hikayesi olan bir reenkarnedir diye düşünmeden edemiyordum. Geçmiş hayatına dair hiçbir şey hatırlamadığını söylese de bazen anlamlarını bilmediği kelimeleri hatırladığını anlatmıştı. Üstelik ülkemi sık sık ziyaret etmesi, onda bir tür dejavu hissi uyandırıyordu. Eğer gerçekten bir reenkarneyse, bu onu şüphesiz özel biri yapardı.

Ancak Venom dünyadaki yerini biliyordu. Testarossa ve arkadaşlarıyla aynı seviyeye evrilmiş olsa da bu durumun kibrine yenik düşmesine izin vermiyor, diğer çalışma arkadaşlarına tepeden bakmıyordu. Ne kadar geliştiğinin farkındaydı ve bir sonraki seviye ile arasındaki uçurumu kavramıştı. Bir iblis için tecrübe, büyü gücü miktarından çok daha önemliydi.

Onun bu olgunluğu hoşuma gitmişti ama bana küçük bir sır vermekten de geri durmadı.

“Aslına bakarsanız, bir keresinde Efendi Diablo’ya meydan okuma cüretinde bulundum. Şunu söyleyeyim; aramızdaki farkı bana öyle iğrenç bir şekilde gösterdi ki!”

Bunu hatırlarken yüzünde güller açıyordu ama oha be dostum. Büyük hata yapmışsın. Gerçi Diablo’nun en yakın adamından da daha azı beklenmezdi. Onu neden bu kadar sevdiğinin bir sebebi olmalıydı.

Bu meydan okuma her ne kadar aptalca olsa da görünüşe bakılırsa hayırlı bir işe vesile olmuştu. Venom bu tecrübeden dersini almış ve aynı hatayı iki kez tekrarlamamıştı. Eğer bir gün tekrar haddini aşacak olursa, Diablo zaten onu hiç acımadan ezerdi. En yakını bile olsa, boyundan büyük işlere kalkışanlara zerre merhameti yoktu.

Hatalardan ders çıkarmak değerli bir yetenektir. Venom’un ileride nasıl biri olacağını merakla bekliyorum.

Kutsama alan diğerlerine gelince; açıkçası onlar hâlâ kuluçka kapsüllerinde bedenlerinin şekillenmesini bekliyorlardı. O yüz kişinin tamamı artık iblis şövalyeleri olarak yeniden doğmuştu. Kadim iblislerle tam olarak boy ölçüşemeseler de artık diğer üst düzey canavarlarla aşık atabilecek seviyedeydiler; hatta tek bir darbede yüce bir iblisi devirebilecek güçteki şövalyelerdi.

Sınırları zorluyorlardı, gerçekten… Ama Diablo onları pek umursamıyordu. Bu yüzden Venom’un hizmetkarları olarak kaldılar. Diablo, doğrudan benim emrimde kalarak hareket alanını serbest tutmayı tercih ediyordu; bu da onun hiç değişmediğine beni tamamen ikna eden şey oldu. Ne kadar evrilirse evrilsin, beni ne kadar geçerse geçsin, Diablo her zaman bildiğimiz Diablo’ydu.

Böylece tüm üst düzey kadrom evrim ritüellerini tamamlamış oldu. Önemli bir aksilik yaşanmadan bu işi atlattığımız için memnundum.

Ancak zafer kutlaması henüz bitmemişti. Savaşta üstün başarı gösterenleri tek tek çağırmaya, emekleri için onlara teşekkür etmeye devam ettim. Ardından hemen kutlama ziyafetine geçtik; gerçi bu ziyafete sadece o an uyanık olanlar katılabildi. Tüm tayfayı bir araya getirmek için bir sonraki seferi beklememiz gerekecekti ama o zamana kadar bugünkü partinin tadını yeterince çıkardık.

Yine de Jaine ve İkiz Kanatlar’ın aramıza katılmadığını görmek beni hayal kırıklığına uğrattı. Çok mahcup olduklarını ama halletmeleri gereken acil meseleler olduğunu söyleyerek kolezyum etkinliği biter bitmez aceleyle yola koyuldular. Umarım bir sonraki ziyaretlerinde bizimle daha fazla vakit geçirebilirler.

Şu anda ise alkolün etkisiyle biraz saldırganlaşan birkaç kişi için daha çok endişeleniyorum.

“...Efendi Benimaru zaten benim dengim değildi. Bunu başından beri biliyordum!”

“Yok yok, Leydi Gobwa, gayet çekicisiniz; bana güvenin. Ama bir de bana bakın! Hayallerimin kadını Leydi Alvis elimi tutuyor… ve sonra beni resmen öldürüyor! Canavar insanlar böyle işte, anlıyor musun? Güçlü olanı seviyorlar. En az kendileri kadar güçlü bir eş istiyorlar… Ve eğer yeterince güçlüysen, istediğin kadar kadına sahip olabilirsin. Ama ben, ahhh hayııırrr…”

“İlahi Efendi Phobio, siz fazlasıyla güçlüsünüz. Eğer ben daha güçlü olsaydım, o iki hanımefendinin arasına girebilirdim ama—”

“Hey, bana efendi falan demene gerek yok. Sen de gayet güçlüsün, Gobwa. Sadece karşına çok dişli rakipler çıktı, o kadar. Ben bile onları yenemezdim, biliyor musun? Olan oldu artık.”

“Efendi Phobio… şey, Phobio. Lütfen bana sadece Gobwa de o zaman.”

“Tabii, Gobwa.”

“Phobio…”

Oha, şunu toplum içinde yapmasanız olur mu lütfen? Bu duruma sahne kurmayacak kadar olgunum ama burası özel, mum ışığında bir restoran falan değil, tamam mı?!

Gerçi yine de reddedilmiş iki sevgilinin birbirlerinde teselli bulmaya başlaması o kadar da kötü bir şey sayılmazdı, değil mi? Aşkın cilveleri işte. Görmezden geleceğim…

Ve gece, parti tüm hızıyla devam ederken neşeyle akıp gitti.

Böylece ülkemiz, onu yöneten bir dizi yeni lorda kavuşmuş oldu.

Kurallar gereği kendilerine iblis lordu demeleri yasaktı ama artık aramızda uyanmış iblis lordlarına denk dokuz kişi vardı. Buna üç kadim iblisi de eklersek, gerçekten olağanüstü bir durum yaşanmadığı sürece karşımıza çıkan her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğimizi düşünüyordum.

Bu on iki kişi artık lord unvanına sahip olduğu için, onlardan toplu olarak On İki Muhafız Lord diye bahsetmeye karar verdim. Bazıları Dört Büyükler veya Zindanın On Mucizesi gibi grupların da parçasıydı ama unvanlarındaki lord takısı öncelikliydi. Çünkü diğer iki grubun aksine, bu on iki kişiyi yakın zamanda değiştirmeyi planlamıyordum. Benim krallığımda lord olmak, hepsinin ebedi yaşama sahip olduğu düşünülürse, bir nevi ömür boyu sürecek bir görevdi. Gelecekte, günlük rutin işlerden el çekip sadece savaş veya kriz anlarında lordluk rollerini üstlenmelerinin ideal olacağını düşünüyordum.

Rigurd, Rigur, Gobta ve Mjöllmile gibi elimizin altında daha pek çok harika çalışan vardı ama onlar ölümlüydü. Kalıcı makamlar ile nesiller boyu değişecek görevler arasındaki ayrımı net bir şekilde belirlememiz gerekiyordu. Bu konuyu tam şu saniye ele almamıza gerek yoktu ama o vakit de yakında gelecekti.

Aklımı kurcalayan tek kişi Gobta’ydı. O (her şeye rağmen) üst düzey bir liderdi, şaşırtıcı derecede becerikliydi ve kavgada gereğinden fazla güçlüydü. Ranga ile girdiği o dönüşüm iş birliği, onun için gerçek bir dönüm noktası olmuştu. Ranga’nın evriminin onu çok güçlendireceğine şüphe yoktu ama Gobta’nın da ona ayak uydurmaya devam edebileceğine emindim.

O gerçekten eşsiz biriydi. İsim alıp evrilmesine rağmen dış görünüşü zerre değişmemişti. “Yetenek ve falan filan açısından evrildiğinden” bahsedip duruyordu ama şimdi bunun doğru olabileceğini düşünmeye başlıyordum. Ve bugünkü ödülle birlikte, Gobta’nın Tempest’taki konumu artık sarsılmaz bir hal almıştı. Diğer pek çok üst düzey yetkiliden daha çok bana yakın bir pozisyon bahşedilmişti ve bu, Gobta’yı süzmekte olan kimsenin gözünden kaçmamıştı.

Şaşırtıcı bir şekilde, belki de bugün verdiğim en büyük ödül buydu. Tüm arkadaşlarımın partinin tadını çıkarmasını izlerken bu durum bana oldukça komik geliyordu.

Ve bir şey daha:

Bugün olup bitenlerin haberi dünyaya çoktan yayılmış olmalıydı; çünkü bir yerlerde bana Kaos Yaratan Rimuru lakabı takılmıştı. Sorun değil. Bunu kabullenmeye karar verdim. Ne de olsa arkamda bıraktığım tüm o curcunanın tamamen farkındaydım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.