BAŞKENTTEKİ KARGAŞA

İmparatorluk başkentinin karanlığı derin ve kapkaraydı. Bilimdeki ilerlemeler, sokakları aydınlatmak için şehre havagazıyla çalışan sokak lambaları kazandırmıştı; fakat buna rağmen, meraklı gözlerden saklanan pek çok arka sokak hâlâ mevcuttu. Şehir gelişmeye devam ediyordu ancak içindeki tüm o karanlığın kökünün kazınması epey vakit alacak gibiydi.

Şu an Misha, doğup büyüdüğü bu karanlığın içinde sessizce yürüyordu ve bu ortam ona korkudan ziyade huzur veriyordu. Onun doğası böyleydi.

Yuuki’ye raporunu sunduktan sonraki günlerde Misha gölgelerde saklanmış, yaklaşan darbe için harıl harıl hazırlanmıştı. İmparatorluk ordusu şu an bir istila seferindeydi; Misha gibi bir subayın ortalıkta görünmesi tehlikeliydi. Firar etmenin cezası ölümdü ki bu kelime, şu an yaptığı şeyi gayet iyi özetliyordu. Yine de yüzünde en ufak bir korku belirtisi olmadan, özgüvenle ilerliyordu. Şehrin karanlık yüzüne dair bilgisine ne kadar güvendiği her halinden belliydi.

Üstelik, perde arkasında kalmayı tercih etse de Misha mükemmel bir dövüşçüydü; bir Vega veya Damrada kadar olmasa da kesinlikle yetenekli bir patron sayılırdı. İstihbarat toplama konusunda uzmandı; Dwargon ve Blumund ajanlarını gölgede bırakmasıyla gurur duyardı. İmparatorluk İstihbarat Bürosu’ndan gizlenebileceğine bu yüzden emindi ve şimdiye kadar başkentte hayatta kalmayı gayet iyi başarmıştı.

Şimdi yine her zamanki durağına doğru ilerliyordu… Ancak bu gece, bunun bir hata olduğu anlaşılacaktı. Hiç de dikkatsiz davranmamıştı ama buna rağmen bir adam aniden karşısına çıkıp yolunu kesti.

Bu adam, istihbarat bürosunun bilgi dehlizlerinde kol gezen figür Tatsuya Kondo’ydu. Damrada bu bilgiyi teyit etmemiş olsa da Kondo’nun aynı zamanda İmparatorluk Muhafızları’nın komutanı olması muhtemeldi. En azından Misha’nın onu teke tekte yenme şansının olmadığı su götürmez bir gerçekti.

Kondo’nun soğuk sesi gecenin içinde yankılandı. “Gecenin bu vaktinde nereye böyle?”

Misha, içinden kendine küfürler etse de gülümsemeyi ihmal etmedi. “Ooo, Teğmen Kondo! Siz bu gece mesaiye mi kaldınız?”

Tüm endişelerine rağmen son derece sakin görünüyordu. Oysa şu an durumu daha kötü olamazdı.

Koca şehirde gelip beni bu ücra köşede eliyle koymuş gibi buldu ya… Tam bir canavar. Onu yenmem imkansız. Eşlikçilerim de bana zaman bile kazandıramayacak belli ki.

Kondo uyarı vermeksizin belirmişti ama yalnız görünüyordu. Bu durum Misha’yı pek umutlandırmadı. Kaçmak için bir yol, küçücük bir gedik aradı.

“Misha’ydın, değil mi? Komutan Caligulio’nun kurmay subayı? Savaş operasyonu sürerken başkentte ne işin var?”

Ses tonu ölümcül bir ciddiyet taşıyordu.

“Çok korkunçtu Teğmen Kondo! Aslında bizzat Lord Caligulio tarafından gizli bir görevle başkente geri gönderildim.”

Onu bir şekilde kandırmalıydı. Bir yandan da tetikte kalarak çevrede başkaları var mı diye bakındı. Bu daracık sokakta kimse yoktu, buraya kadar normaldi; fakat korumaları görünüşe göre onu tek bırakıp sırra kadem basmıştı.

İşlerini çoktan bitirdiler mi? Aramızdaki seviye farkı bu kadar mı büyük yani? Tek bir kavga sesi bile duymadım…

Misha bir an içinde durumu tarttı. Birbirlerini şahsen tanımasalar da Kondo’nun Misha’dan haberdar olmaması imkansızdı. Onu nasıl gördüğünü bilmiyordu ama bu işin sadece lafla çözülmeyeceği ortadaydı. Korumaları bir an bile tereddüt edilmeden saf dışı bırakılmıştı. Kandırmaca artık bir seçenek değildi.

Bu yüzden ileride buluşmayı planladığı Damrada’dan yardım istemeye karar verdi. Fakat o an zihnine tatsız bir düşünce sızdı.

Nerede olduğumu nasıl öğrendiler? Efendi Yuuki, Damrada’ya güvenmeye karar verdi… Ama ben de aynısını yapabilir miyim?

Bu buluşma yerini ayarlayan Damrada’ydı; yarın İblis Lordu Rimuru ile yapacakları çok gizli toplantının detaylarını netleştireceklerdi.

Hiç iyi değil… Hiç iyi değil hem de. Düşünmekten nefret etsem de Damrada’nın bize ihanet etmiş olma ihtimali var. Efendi Yuuki ona güveniyor, üstelik Damrada’ya karşı bir vefa borcum da var.

Misha ve Damrada birbirlerini yirmi yılı aşkın süredir tanıyorlardı. İkisi de Cerberus’un liderlerindendi ve Misha, Yuuki’nin bile onu kendisi kadar tanımadığını düşünürdü. Bu yüzden kafası çok karışıktı. Damrada’nın taş kalpli ve rasyonel biri olduğunu biliyordu. Adamın kendisine anlattıklarına bakılırsa, Misha’yı sırtından bıçaklaması için görünürde hiçbir sebebi yoktu. Sadece buna inanmak istemiyordu; Yuuki’nin açıklamalarını dinledikten sonra buna ikna olmuştu. Yani şimdi tereddüt etme vakti değildi. Dostlarına sonuna kadar güvenmek zorundaydı.

Kararını veren Misha, bakışlarını Kondo’ya dikti.

“Sizinle burada karşılaştığım için yüce İmparator Ludora’ya şükranlarımı sunarım, ne büyük bir talih.”

“Öyle mi?”

“Peşimdekileri halleden sizdiniz, değil mi Teğmen? O kadar düşmanla tek başıma başa çıkamayacağımı biliyordum.”

“Ah. Demek bu senaryoyla devam edeceksin?”

“Benden şüphe mi ediyorsunuz? O cehennem çukurundan size her ne pahasına olursa olsun bilgi ulaştırmak için canımı dişime takıp gelmişken hem de?”

Misha performansını cesurca sürdürerek Kondo’ya doğru ilerledi ve göğsüne sokuldu. Bu, “Aşık” Misha’nın uzmanlık alanıydı; kadınsı cazibesini kullanarak erkekleri ağına düşürmek. Bu güç, Lanetli Parfüm ve bir illüzyon büyüsü olan Cazibe’nin birleşimiyle çalışıyordu; hedefin zihnini etkileyerek temel içgüdülerini harekete geçiriyor, düşünme süreçlerini ise onu kendisine aşık etmek için köreltiyordu. Misha onlara fiziksel ve duygusal olarak ne kadar yakın olursa, bağımlılıkları o kadar artardı. Taşlar yerine oturduğunda, kurbanını istediği gibi parmağında oynatabilirdi.

Bunu Caligulio üzerinde de kullanıyordu; tahminlerine göre birkaç kucaklaşma daha sonra adam tamamen onun kontrolüne girecekti. Sadece Caligulio da değil, sayısız erkek onun hilelerine kanmıştı. Bildiği kadarıyla bu yöntem şimdiye kadar hiç başarısız olmamıştı. Oynayabileceği en güçlü koz buydu; çünkü savaşta hiç şansı olmasa bile, herhangi bir rakibin şehvete yenik düşeceğinden emindi.

Misha, esnek ellerini Kondo’nun sırtına doladı, dolgun göğüslerini ona bastırdı. Ardından tepkisini ölçtü. Adamın biraz gevşediğini hissedebiliyordu. Kıkırdadı.

Heh heh! Güzel. Böyle ukala bir piç gibi davranıyor ama Kondo bile sonuçta bir erkek, değil mi?

İşler beklediğinden daha iyi gidiyordu. Belki de bu işin sonu iyi bitecekti.

“Hey, neden başka bir yere gitmiyoruz? Şöyle rahatlayabileceğimiz bir odaya mesela.”

Bu sözleri dudaklarını kulağına yaklaştırarak fısıldadı. Kondo’nun sağ eli hafifçe hareket etti. “Pekâlâ,” diye fısıldadığını duydu adamın.

Her şey yolunda. En iyi ihtimalle buluşma noktasında Damrada ile karşılaşırım. O işe yaramasa bile Kondo’yu yatağa atarım, sonra da kucağıma düşer—

Bu, Misha’nın hayatı boyunca kuracağı son düşünce oldu. Kuru bir patlama sesiyle birlikte Misha yere yığıldı; kafasının sol tarafından sızan kanlar sokağa yayıldı.

Kondo ne ara çıkardığı belli olmayan Nambu yarı otomatik tabancasını tutuyordu. Namludan tüten duman, Misha’yı şakağından vuran cinayet silahının o olduğunu açıkça gösteriyordu. Sanki sıra dışı hiçbir şey olmamış gibi, buz gibi bir ifadeyle silahını yerine koydu.

Temas ettiği herkesin düşüncelerini okuyan eşsiz becerisi Çözücü, ilgili tüm bilgileri çoktan toplamıştı. Misha’nın amacı, Yuuki’nin planları, istila seferindeki imparatorluk birliklerinin kaderi… Bunların hepsini okuması bir saniyeden kısa sürmüştü. Az önce önüne serilen yıkıcı gerçeklere rağmen Kondo’nun yüz hatları kıpırdamadı. Aksine, neredeyse sıkılmış bir tavırla karanlığa doğru konuştu.

“…Darbe mi? Ne kadar sapkın bir fikir. Ve hâlâ Majesteleri’ne ihanet etmediğinizi mi iddia ediyorsunuz?”

Kimsenin olmaması gereken karanlığın içinden tek bir adam belirdi. Kondo’nun sorusuna cevap vermek yerine, Misha’nın yere yığılmış bedenine doğru yürüdü. Bu gelen Damrada’ydı.

“Kondo, onu öldürmene gerek yoktu, değil mi? Doğru bir eğitimle Majesteleri için büyük bir yardımca dönüşebilirdi.”

“Hayır, böyle bir ihtimal yoktu. Becerilerini sıralamaya soksan, şansıyla ancak otuz yedinci falan olurdu. En azından ilk ona yaklaşabilseydi bir şansı olabilirdi ama onun kalibresindeki bir kadının Majesteleri’ne hizmet etmesi imkansız. Üstelik,” diye soğukça tükürürcesine ekledi Kondo, “tüm niyetini açık etmişti ve savunmamı aşmayı başaramadı.”

Damrada omuz silkti. Kondo öyle diyorsa haklı olmalıydı. Tartışmanın alemi yoktu. Hissettiği tek şey, dostlarından biri olan Misha’nın kaderine karşı duyduğu karmaşık duygulardı.

Misha’nın yanına diz çöktü, sol elini kadının kafasının sol tarafına uzattı. Hafif bir ışık yarayı kapattı. Misha’nın yerinden fırlamış gözbebeğini yuvasına geri itti, göz kapaklarını kapattı. Son olarak, güzelliğinden en azından bir parçayı geri kazandırabilmek için yüzünü temizledi. Ölüleri diriltemezdi ama en azından huzur içinde yatmasını istiyordu.

“Neden vaktini boşa harcıyorsun? Onu bırak, ceset gün doğmadan ortadan kaldırılır,” dedi Kondo. “Sadece sorularıma cevap ver, lütfen.”

“Duygularımı senin yaptığın gibi bir kenara atamıyorum.”

“Fazla yumuşaksın.”

“Sen ise sadece delisin. Bu kadar genç yaşta nasıl bu kadar duygusuz davranabiliyorsun?”

“Benim duygularım yok. Konu kapandı.”

“Bu saçmalık—”

“Vaktiyle cehennemi gördüm ben. Beni o cehennemden kurtaran İmparator Ludora’ydı. Eğer bana karşı taraf değiştirirsen, zerre merhamet görmezsin.”

“Ben her daim Majesteleri’nin sadık hizmetkarıyım. Ona asla ihanet edemem.”

“Onu göreceğiz. Unutma, şu an benim büyüm altındasın. Eğer sana güvenmemi istiyorsan, bunu eylemlerinle kanıtlasan iyi edersin.”

Kondo arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti. Damrada, Misha’ya son bir kez bakıp olay yerini terk etti. İmparatorluk başkentinde geceler uzun sürerdi. Hâlâ yapılması gereken işler vardı.

Çok geçmeden İstihbarat Bürosu ajanları Misha’nın cesedini arkada hiçbir iz bırakmadan ortadan kaldırdı. Başkentin gecelerindeki karanlık o kadar derindi ki, sanki hiç yaşanmamış gibi bu olayları bile yutup gömebilirdi.

Kagali, Yuuki’den talimatları alır almaz vakit kaybetmeden harekete geçti. Eğer bu darbeyi gerçekleştireceklerse, her detayı ince ince işlemek ve kusursuz bir hazırlık yapmak şarttı. Dört bir yana anında haberciler salındı ve sadece birkaç gün içinde dünyanın dört bir yanındaki kilit isimler tek bir noktada toplandı.

Şu an imparatorluk başkentinde, Yuuki’nin lüks dairesinde yaklaşık otuz kişi bulunuyordu. Hepsi de bu adama kayıtsız şartsız sadakat yemini etmiş, güvenilir ajanlardı. Aralarından Vega gibi bazıları diğer imparatorluk birliklerine sızmış oldukları için katılamamıştı; ancak buradakiler Yuuki’nin yönetici kadrosunun yaklaşık yarısını oluşturuyordu. Darbe planı zaten bir süredir pişmekteydi ve katılanların hepsi, vaktin yaklaştığını hissederek Yuuki’nin konuşmasını büyük bir heyecanla bekliyordu.

Her biri, orduda kendi tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş, isim yapmış yetenekli isimlerdi. İmparator Ludora’ya karşı en ufak bir sadakat beslemiyorlardı. Hatta bazıları, imparatorluk çapında bir devrim tezgahlama fikriyle içten içe coşuyordu. Aralarında diğer dünyalardan gelen ziyaretçiler, tuhaf ve alışılmadık becerilere sahip yarı-insanlar, acımasız vücut geliştirme deneylerine maruz kalmış süper-insanlar ve bizzat Yuuki tarafından yetiştirilmiş birinci sınıf maceracılar vardı. Hatta Damrada’nın topladığı köle savaşçılar ve Misha’nın koruması altındaki büyü-doğumlular bile oradaydı.

Onların tek bir kutsalı vardı, o da şiddetti; Karma Tümen tam da bu noktada parlıyordu.

Geniş avlunun üst katındaki büyük toplantı salonunun kapıları onlara açıldı. Herkes yerini aldığı sırada Yuuki, yanındaki Kagali ile içeri girdi.

“Selam millet. Hepinizi burada görmek güzel.”

Yüzünde her zamanki neşeli gülümsemesiyle, alışık oldukları o canlı tonla selamladı onları.

“Yarın, İblis Lordu Rimuru ile bir görüşme yapmayı planlıyorum. Misha’ya Damrada’yı da getirmesini söyledim, o da gelince detayları daha derinlemesine konuşacağız.”

Bu sözler salonda anlık bir uğultuya sebep oldu.

“Bu darbeyi kendi başımıza yapmıyor muyduk?”

“İblis lordu fazla kurnaz ve ne yapacağı kestirilemez biri. Ona gerçekten güvenebilir miyiz?”

“Hayır, durun bir dakika. Şu an savaşta değil miyiz? Rimuru oradan öylece sıvışıp buraya gelemez herhalde.”

Salonda sesler birbirine karıştı. Yuuki’nin gülümsemesi daha da genişledi.

“İmparatorluk ordusu imha edildi çocuklar. Ormanı işgal eden dokuz yüz kırk bin askerin tamamı Rimuru tarafından katledildi.”

“Bu imkansız!”

“Çok hızlı olmuş. Yol mesafelerini hesaplarsak, çatışma başlayalı sadece birkaç gün geçti…”

Dinleyiciler için bunu kabullenmek zordu. Yuuki bir kahkaha atarak onları susturdu.

“Eğer imparatorluğu devireceksek, savaş gücüne ihtiyacımız var. Bu yüzden Rimuru ile güçlerimizi birleştirme kararı aldım.”

Katılımcılar, aynı fikirde olmasalar bile Yuuki’nin ne demek istediğini kavramaya başladılar. Aralarındaki daha zeki olanlar, asıl odağı bu istihbaratın güvenilir olup olmadığına kaydırdı.

“Bu bilgi Leydi Misha’nın getirdiği bir haber mi?”

Grupta, Misha’nın ordudaki varlığından haberdar olan pek çok Cerberus üyesi vardı.

“Tam üstüne bastın. Eğer onlarla önceden bir ittifak kurmasaydık, sanırım Misha’yı çoktan öldürürlerdi.”

“Bunu Leydi Misha mı başardı?!”

“Hayret verici…”

Misha çoğunlukla gizli işler yürütse de Cerberus için biçilmiş kaftan olan, tanınmış bir figürdü. Buradaki herkes hayatta geldikleri konuma kendi çabalarıyla ulaştığı için, akranlarını doğru değerlendirmeyi bilirlerdi. Yuuki’ye bu konuda tuhaf bir güven duyuyorlardı; yeteneği yetersiz birine asla değer vermeyeceğinden eminlerdi.

“Pekala… Madem öyle, bu ittifakı kabul ediyorum. Şimdiye kadar bizden saklaman pek hoşuma gitmedi ama eminim bir bildiğin vardır, değil mi Patron?”

“Pek de mühim bir sebebi yoktu aslında. Sadece Guy’a yenildim ve bana bir söz verdirdi.”

“Guy mı? Guy Crimson’dan bahsetmiyorsun herhalde?!”

“Karanlık Lordu ile mi dövüştün? Bu kadarı da fazla Patron!”

“İnanılır gibi değil. Hayatta kalmana şaşırdım doğrusu.”

Şimdi salondakiler başka bir sebeple galeyana gelmişti. Yuuki onları tekrar sakinleştirdi.

“Hepinizin kendine göre fikirleri olduğuna eminim ama her şeyi açıklayacak vaktim yok. Şimdilik bunu böyle kabul etmek zorundasınız, bu konuda sabrınıza güveniyorum. Bunun yerine, yarınki toplantıda yapacağımız düzenlemeleri ve sonrasında operasyonlarımızı nasıl yürüteceğimizi konuşmak istiyorum.”

Başkentte kalan yegane resmi güçler İstihbarat Bürosu ve yeni yetmelerden oluşan bir birlikti. Büronun üst düzey personeli bir tehdit oluşturabilirdi belki ama sıradan elemanları askeri bir güçten bile sayılmazdı. Yeni acemiler yüz bin kişilik devasa bir orduydu ama hiçbir gerçek becerileri yoktu. Sadece boşluk dolduruyorlardı, bu darbe girişimi için dikkate alınmaya bile değmezlerdi. Ayrıca polis görevi gören yirmi bin kadar muhafız vardı ama ekipman açısından bir orduyla boy ölçüşemezlerdi. Aradaki teçhizat farkı o kadar uçuktu ki, bu durum bir yetişkinin beş yaşındaki bir çocukla dövüşmesine benzerdi. En fazla, darbeyi kısa bir süreliğine sekteye uğratabilirlerdi.

Ancak her şeyden daha güçlü olan İmparatorluk Muhafızları hâlâ imparatorun emrindeydi.

“İstihbarat Bürosu’nun içine sızmış olan muhafızlar da var. Yani teknik olarak bakarsak, asıl endişelenmemiz gereken tek güç bu muhafızlar.”

“Doğru, evet. Daha önce rütbe düellolarında onlarla karşılaştım, tepedekiler gerçekten sert vuruyor.”

“Kendi sırtını sıvazlamayı bırak artık. Belki de muhafızların arasında bizim gibi hainler vardır, ha?”

“Olabilir. Ben sadece güce inanırım. Sürekli bir züppe gibi kasılarak ortalıkta dolanan bir imparatora sadakat yemini edecek değilim!”

Salonda kahkahalar koptu. Muhafızların arasında müttefikleri vardı. Bu gerçeği bir kez daha teyit etmek, hepsine ne kadar büyük bir avantajları olduğunu hatırlattı.

Bu şakayı, kibriyle tanınan minyon bir adam yapmıştı. Adı Arius’tu ve o bir ziyaretçiydi; yani buraya çağrılmamış, tesadüfen bu dünyaya gelmişti.

“Peki, İblis Lordu Rimuru’nun güçleri yarına kadar hazır olabilecek mi?”

Bu soruyu soran siyah saçlı kız Mai Furuki’ydi. Japonya’da bir lise öğrencisiyken bu dünyaya çağrılmış ve Yuuki daha Özgür Lonca’nın başındayken onun tarafından bulunmuştu. Yuuki’nin ona sunduğu destek sayesinde, ona karşı derin ve hayranlık dolu bir güven besliyordu.

“Güzel soru. Eğer bir ordu getiriyorlarsa, ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar gelmeleri zaman alacaktır. Tabii uçmuyorlarsa… Hey, başkentin ortasına uçarak dalacak değiller ya?”

Söze giren bu kez iri kıyım, kaslı bir adam olan Tornewot’tu; eski bir köle dövüşçüsüydü. Damrada’nın dikkatini çekmemiş olsaydı, ömrünün sonuna kadar madenlerde helak olana dek çalışabilirdi. Orduya alındıktan sonra Tornewot eğitim görmüş ve bununla büyük gurur duyar hale gelmişti. İri gövdesine rağmen oldukça zeki bir adamdı, öyle ki Karma Tümen’de kurmay subaylığa kadar yükselmişti.

“Belki de uçarlar ama uçuş büyüsü ruhsal enerjiyi çok tüketir. Bir iblis lordu için bu sorun olmayabilir ama emrindeki sıradan canavarların hepsi uçabilir mi bilemem.”

Tornewot’un sorusuna yanıt, minyon bir büyücü olmasına rağmen ağır bir savaşçı zırhı kuşanan Alia’dan geldi. Göründüğünden çok daha yaşlıydı; Gadora’nın çırağıydı ve vücut geliştirme ameliyatlarından geçmişti, bu da onu ekipte benzersiz kılıyordu.

“Onu demek istemedim,” diye tersledi Tornewot. “İmparatorluğun ana gücü burada olsun ya da olmasın, başkentin semalarını gözetleyen bir ağları var. Eğer gökyüzünden büyük bir ordu gelirse, ne kadar uzağa inerlerse insinler fark edilirler.”

Alia’nın yüzü hafifçe kızardı. Bu şaşırtıcı derecede isabetli bir tespitti ve böyle köşeye sıkıştırılmak biraz utandırıcıydı. Bir büyücüye göre alışılmadık derecede tez canlıydı ve bir şeyi tartıp biçmeden konuşmaya çok müsaitti.

“Hey, fikir alışverişinde bulunmak önemlidir. Olayları farklı açılardan analiz etmek, görmediğimiz şeyleri fark etmemizi sağlar.”

Yuuki hemen araya girerek sohbeti ana konuya geri döndürdü.

“Rimuru, yaşlı Gadora aracılığıyla benimle iletişime geçti ve yarın sadece küçük bir grubun geleceğini söyledi.”

İletişim, Gadora’nın tasarladığı anonim bir büyülü çağrı ile sağlanmıştı. İstihbarat Bürosu dinliyor olsa bile her şey şifreliydi ve çözülmesi imkansızdı. Gadora ana hatları Yuuki’ye aktarmıştı ve ona bakılırsa yarın gelecek kadro henüz kesinleşmemişti. Rimuru kesin geliyordu ama ona kim eşlik edecekti?

Görünüşe göre Rimuru da güç gösterisinin Ludora üzerinde işe yaramayacağına karar vermiş. Nicelik yerine nitelik, ha? Bahse varım sadece en üst düzey adamlarını getirecektir.

Yuuki’nin tahminine göre en fazla on kişi kadar olurlardı.

“İmparatorluğu bu kadar mı küçümsüyorlar? Yoksa müttefikleriyle dalga mı geçiyorlar?”

Soru, oturduğu yerde gerinen ince yapılı bir güzelden geldi. Bu bir savaşçı olan Orca’ydı; ilk bakışta biraz havai görünebilirdi ancak bir dizi gizli beceriye sahip, sıra dışı bir yetenekti.

“İkisi de değil, Orca. Dediğim gibi, büyük bir orduyu hazırlamak çok zaman alır; her aşamada türlü türlü gecikmeler çıkar. Eminim küçük ama seçkin bir ekiple çalışmanın daha mantıklı olduğuna karar vermiştir.”

Tornewot meseleyi açıklamak için tekrar öne çıktı. Yuuki, zahmetten kurtulduğu için gülümsedi.

“Kesinlikle. İşte bu yüzden kendi yol haritamızı şimdi netleştirmeliyiz.”

Eğer Rimuru sadece en iyi savaşçılarını getiriyorsa, bu durum kimin kime karşı duracağı sorusunu doğuruyordu.

“Yarınki toplantıda Rimuru’ya ne düşündüğünü soracağım, bu yüzden fikirlerimizi bir araya getirmeliyiz. Mesela, İmparator Ludora’yı ne yapacağız?”

Yuuki’nin böyle konuşması belki de fazlasıyla kibirliydi. Mağlubiyet zihninin köşesinden bile geçmiyor, geleceğinde sadece zaferin ışığını görüyordu. Darbe henüz başarıya bile ulaşmamışken imparatora ne yapacaklarını tartışmaları, sonuçta biraz anormal bir durumdu. Ancak kimse buna parmak basmadı. Her an laf sokmaya hazır olan Tornewot bile sırıtarak Yuuki’nin devam etmesini bekledi.

“Cüce Krallığı da faaliyetlerimizin farkında, bu yüzden şu an konuşlanmış olan Karma Tümen birlikleri arkalarını kollama derdine düşmeden başkente doğru yola çıkabilirler. Eğer tek uğraşacakları başkentte kalan imparatorluk güçleriyse, bu iş çocuk oyuncağı olur, değil mi?”

“Öyle görünüyor. Tek tehdit Muhafızlar mı?”

“Aynen öyle,” diye yanıtladı Yuuki, gülümsemesini bozmadan. Asıl tehdidin başka bir yerde olduğunu biliyordu; sadece Mareşal olarak bilinen bilinmez bir varlık. Ve Guy’ın, en başta Yuuki’nin yaşamasına neden izin verdiğini düşünecek olursak...

Rimuru bu sefer neden harekete geçti ki? Özünde barışçıl biri. Durup dururken başka ülkelere saldırmaktan nefret edeceğini düşünmüştüm...

Belki de sadece pişmanlık duymak istememişti. Fakat Yuuki bunun tek sebep olamayacağını hissediyordu. Zihninde parçaları birleştirdi ve Rimuru’nun hemen arkasında Guy’ın gölgesini de fark etti. Eğer durum buysa, diye düşündü, imparatorlukta Guy için bile dişli bir rakip sayılabilecek bir canavar olabilir.

“Olayların gidişatına göre imparatoru öldürmemiz gerekebilir, değil mi?”

“O kadar acele etme, Arius.”

“Evet, bu hakkı sadece kendine saklama!”

Kalabalık o kadar heyecanlanmıştı ki artık imparatorun yaklaşan cinayetinden ulu orta bahsediyorlardı. Yuuki, imparatora ne yapılacağını tartışmak için henüz erken olduğunu düşünse de herkesin şimdiden bu kadar gaza gelmesinden memnundu.

Aslında Ludora’nın kaderini yarınki toplantıda görüşeceklerdi. Gadora onun öldürülmesine karşıydı ve Damrada’nın sadakati hâlâ doğrudan imparatora yönelikti. İkisi de bu işte önemli iş birlikçileriydi ve Yuuki onlarla ters düşmekten nefret ederdi. Ayrıca, Guy’ın bu kadar temkinli yaklaştığı o “canavarın” bizzat Ludora olma ihtimali de azımsanamazdı; eğer öyleyse, Yuuki’nin dikkatsizce bir hamle yapması intihar demek olurdu.

Bakalım olaylar nasıl gelişecek, diye karar verdi. Durup dururken kendimi ateşe atmama gerek yok. İmparatoru her zaman Rimuru’nun eline de bırakabilirim.

Stratejik ayrıntıları Damrada’nın gelişinden sonraya saklıyorlardı ancak Yuuki’nin kafasında onaylanmaya hazır bir taslak çoktan oluşmuştu. İlk olarak, Karma Tümen’in ana gövdesi başkenti istila edip ele geçirecekti. Ayak bağı olan herhangi bir İmparatorluk Muhafızı olursa, bu odada bulunanlar icabına bakacaktı. Yuuki hepsinden büyük şeyler bekliyordu; sonuçta her biri Muhafızlar kadar yetenekliydi. Belki en üst rütbelilerle başa çıkamazlardı ama yine de sayıca üstünlükleri vardı. Eğer birden fazla müttefik birinin üzerine çullanırsa aradaki fark kapanırdı.

Ludora ve Mareşal gibi büyük isimler ise, savaşa katılacak kadar nazik davrandığı için Rimuru’ya bırakılabilirdi. Zaten Rimuru’nun amacı da muhtemelen buydu, bu yüzden iblis lordunun bunu kabul edeceğinden emindi.

Bu sırada, başkenti savunmak için hiçbir yerden imparatorluk takviyesi gelmeyecekti. Üç büyük ordularından Zırhlı Tümen, Rimuru tarafından yerle bir edilmişti; Karma Tümen’in geri kalanı gidişat netleşince onlara katılacaktı ve Büyülü Canavar Tümeni ise uzak diyarların tepelerinde, bulutların üzerindeydi. Haberi alıp son sürat gelseler bile o zamana kadar her şey bitmiş olurdu.

Plan bu noktaya kadar ilerlediğine göre artık zafer neredeyse garantiydi. Yuuki işleri aceleye getirecek değildi ama başarının kapıda olduğundan emindi. Yine de bir şeyleri gözden kaçırdığına dair o huzursuz hissi bir türlü üzerinden atamıyordu. Ne olabilirdi ki?

“Geciktiğim için kusura bakmayın,” diye gürledi sakin bir ses; hararetli toplantı salonunda yankılanarak. O ses duyulduğu an, sanki üzerlerine buz gibi su dökülmüşçesine herkes sindi.

“Geldin demek, Damrada.”

Sonunda buradaydı.

Damrada bugün, her zamanki tüccar kılığının aksine, nadiren görülen askeri üniformasını giymişti. Yuuki işte o an endişelenmeye başladı.

“Misha nerede?”

“Öldü.”

Salona bir sessizlik çöktü. Herkes rahatsız edici bir şeyler sezip tetikte beklemeye başladı. Hepsi hayatı boyunca pek çok ölümcül durumdan geçmişti, bu yüzden işaretlere karşı duyarlıydılar.

“Ne demek istiyorsun, Damrada?”

“Ne dediysem o. Az önce Kondo tarafından öldürüldü.”

Haberi aldığı an, Yuuki’nin göğsündeki o dinmeyen huzursuzluk patlak verdi. Bir şeyi gözden kaçırdığına dair o his... Şimdi ne olduğunu anlamıştı.

Damrada ile tanışıklıkları çok eskiye dayanmıyordu ama bağları derindi. Asla halka açıklanamayacak sayısız kirli planın içinde birlikte yer almışlardı. Bir zamanlar organize suçun hükümdarları olan Echidna Kulübü’nü Yuuki’nin devirmesine yardım eden onun desteğiydi. Daha sonra Cerberus’u birlikte kurmuşlar, Damrada onu ayağa kaldırmak için yorulmadan çalışmıştı.

Yuuki öyle sanıyordu ama belki de her şey en başından beri yanlıştı. Aslında her şey tam da imparatorluğun istediği gibi gidiyordu. Cerberus, Damrada’nın bu amaç için topladığı çekirdek bir grup üzerine inşa edilmişti. Görevi yetenekli olanları beceriksizlerden ayırmaktı ve şebekesi, yeni potansiyel yetenekleri bulup getirmek için tüm dünyaya yayılmıştı. Kayıp öteki dünyalıları korumak da bunun bir parçasıydı. Ve bu işe sadece yakın zamanda başlamamışlardı; Echidna Kulübü’nün hüküm sürdüğü zamanlarda bile bu süreç işliyordu.

Bir bakıma bu, Yuuki’nin kendisinin de aynı şekilde Damrada tarafından keşfedildiği anlamına gelmiyor muydu? Damrada güçlü adayları bulup kendi kanatları altına alma işindeydi ve bu uğurda çalışırken Yuuki’yi keşfetmişti. Eğer Damrada gizli konumundan bizzat çıksaydı çok fazla dikkat çekerdi. Yuuki ise sadece karizmatik bir halk figürü olarak seçilmişti.

Damrada’yı kullandığını sanıyordu ama durum tam tersiydi. Yine de bu, Damrada’nın ona oyun oynadığı anlamına gelmiyordu. Sadakati gerçekti. Belki de birileri, her zaman şüpheci olan Yuuki’nin ona güvenmesini sağlamak için Damrada’yı yönlendirmişti; bu şekilde düşününce, şimdiye kadar sahip olduğu tüm sorular yanıt buluyor gibiydi.

Tüm bunları kavrayan Yuuki, bitkin bir şekilde içini çekti.

“Vay be, beni gerçekten iyi oyuna getirmişsiniz. Peki, tüm bunlar ne zaman başladı?”

“...? Ne demek istiyorsunuz?”

Damrada’nın sesi kayıtsız geliyordu. Her zamanki tonunu kullanıyordu... Ama şimdi Yuuki bir şeylerin ters gittiğinden kesinlikle emindi. Damrada safa yatıyor gibi görünmüyordu; soruyu gerçekten anlamamıştı. Başka bir deyişle, adamın kendisi bile yönlendirildiğinin farkında değildi.

Şaşırtıcı değil, değil mi? Eğer neler olup bittiğini fark etmezse, tetikte olması gerektiğini de bilemezdi.

Yuuki son görüşmelerini hatırladı. Damrada kimseye ihanet etmediği konusunda ısrar etmişti ve Yuuki bunun doğru olduğunu hissetmişti. Belki de ondan sonra ona bir şey yapılmıştı. Kendi içgüdülerine güvenecek olursa, Damrada’nın manipüle edilmesi çok yakın bir zamanda gerçekleşmiş gibi görünüyordu.

Doğru. Ona güvenmeye karar veren bendim ve şimdi bu konuda bir şey söylemeyeceğim. Önemli olan şu: Damrada’yı buraya gönderen kişi bizden ne istiyor?

Biri onu kontrol ediyordu. Yuuki artık bundan emindi ve buna dayanarak çok hassas bir durumda olduklarını tahmin etti. Damrada ile uğraşırken geçecek olan sürede lüks dairesinin etrafının tamamen sarılmış olması işten bile değildi.

Yuuki düşüncelere dalmışken Kagali de sessizce durumu analiz ediyordu. Ancak gaza gelmiş olan kitle Damrada’nın tavrına öfkelenmişti.

“Efendi Yuuki’ye nasıl saygısızlık edersin!” diye bağırdı Alia, onu suçlayarak.

“Damrada,” dedi Tornewot, “ne düşünüyorsun sen? Hepimize ihanet etmek için mi buradasın?”

“İhanet mi?” diye mesafeli bir şekilde cevap verdi Damrada. “Beni suçlamak için ne kadar tuhaf bir kelime. Başından sonuna kadar benim sadakatim İmparator Ludora Hazretleri’ne karşı hiç sarsılmadı.”

“Tch! İşte buna ihanet denir!” diye tükürürcesine konuştu Arius.

Damrada, para hırsıyla yozlaşmış olmasıyla nam salmıştı; bazı yoldaşlarının onu hor görmesine neden olan bir gerçekti bu. Hatta bazıları, uygun bir fiyata hepsine ihanet edeceği konusunda arkasından açıkça konuşurdu. Bu yüzden buradaki grup, bu itirafa şaşırmaktan çok öfkelenmişti.

Aralarında ilk harekete geçen Tornewot oldu; Damrada’yı gömleğinden tutup havaya kaldırarak ona bağırdı.

“Bizimle kafa bulmayı kes! Beni sen buldun! Madenlerde öleceğine büyük bir amaç için yaşaman gerektiğini söylemiştin. Sana minnettardım. Öyleyse neden bana bunu yaptın—Nngh?!”

Aslında bu, Tornewot’un Damrada’yı koruma girişimiydi. Başka biri harekete geçmeden önce, velinimetiyle kendisi yüzleşmek ve neler olup bittiğini anlamak istiyordu. Ancak Damrada için bu muhtemelen istenmeyen bir ilgiydi. Tornewot’un bileğini hafifçe sıkarak elini savurdu ve kas gerilimini manipüle ederek tutuşu tersine çevirdi.

“Tornewot, sana ne dediğimi hatırlıyor musun?”

Bakışları o kadar soğuktu ki normalde sakin olan Tornewot’un bile iliğini dondurdu. “N-ne?” diye cevap verdi bileğini tutarak.

“Sana büyük bir amaç için güçlü olmanı söylemiştim, değil mi? Ve gösterebileceğin tek güçbu mu?”

Tüm kuvveti tek bir noktada toplandı. Tornewot’un bileğinin gıcırdamasına... ve bir an içinde paramparça olmasına neden oldu.

“Sen... Bileğime ne yaptın...?”

Bu iniltiyle birlikte Tornewot, her zaman yanında bulundurduğu iyileştirme iksirlerinden birini kullanırken bileğini ovarak Damrada’dan uzaklaştı. Damrada orada rahat bir tavırla duruyor, ikinci bir saldırıdan kaçınıyordu ama gardını da asla düşürmemişti. Bazı canavarların kırık kemikleri bir anda onarabildiği bir dünyada, rakibinin etkisiz hale getirildiğinden emin olana kadar asla gevşeyemezdin. Bunu fark edememek ölümcül olurdu.

Yuuki gözlerini Damrada’ya dikti. Bu adamın güçlü olduğunu biliyordu. Buradaki gibi şampiyonlarla dolu bir odayı dize getirecek güçte olmadan Tek Haneliler arasında bu kadar yüksek bir rütbeye ulaşamazdınız. Asıl soru şuydu: Bir nihai beceriye sahip miydi, değil miydi? Eğer öyleyse, onu kullanmakta ne kadar iyiydi?

Anti-Yeteneğim onun üzerinde işe yarayacak mı? İşte mesele bu.

Alacağı cevaba göre Damrada'yı öldürmesi gerekebilirdi. Gerçeği öğrenmek zorundaydı, bu yüzden kimsenin ona kafa tutmasına engel olmaya yeltenmedi.

Arius, "Sen imparatorun köpeğisin, değil mi?" diye kükredi. "Seni sadece para delisi bir piç sanmıştım ama hepimizi ayakta uyutmuşsun! Senin gibi bir korkak neden buraya tek başına dalıp kendini ele verir ki?"

O an olaylar patlak vermeye başladı.

"Haklı Damrada. Sana büyük bir borcum var... Bu yüzden ölümünün acısız olmasını sağlayacağım."

Tornewot artık elindeki her şeyle ona meydan okumaya hazırdı.

"Çok geç."

Tornewot kemerinde asılı duran gürzüne asılıp iki eliyle havaya kaldırmış olsa da Damrada bu saldırıdan sıyrılmakta hiç zorlanmadı. Tertemiz, doğal bir hareketle Tornewot'un göğsüne doğru süzüldü ve sağ avucunu hafifçe ileri itti. Bu hamle ne kadar zarif ve zahmetsiz görünse de hedefinde derin ve ağır bir darbe etkisi yarattı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.