Kabine toplantımın üzerinden bir ay geçmişti. Bugün yine Kontrol Merkezi’ne kurulmuş, imparatorluk gözlemlerime devam ediyordum.
Tüm istihbarat burada toplandığı için Benimaru ile neredeyse burada yatıp kalkar olmuştuk. Gerçi geceleri yine evimize dönüyorduk. Kendi halime bıraksam Veldora ve Ramiris’in burayı gizli karargahlarına çevireceğinden adım gibi emindim. Bu sığınağı kendim için inşa ettirmiştim ve amacına uygun kullanılmasını istiyordum. Benimaru da dışarıya karşı ciddiyetini koruyordu, o yüzden onun da kendi odasında dinlendiğini tahmin ediyordum; gerçi bu konuda endişelenmeme gerek yoktu ama yine de baş komutanımın son savaştan önce bitkinlikten yığılıp kalmasını istemezdim.
Artık Kontrol Merkezi’nde her daim görevli personelimiz vardı; savaş zamanı olduğu için kompleks yirmi dört saat boyunca üç vardiya halinde çalışıyordu. Kimsenin kapasitesinin üzerinde çalıştırılmadığından emin olmak istiyordum. En azından sağlık yönetimi konusunda titiz davranmaya kararlıydım.
Tabii bu cephede yoldaşım Veldora için endişelenmeme gerek yoktu, Ramiris için de öyle. Her ikisi de ben hatırlatmadan fazlasıyla dinleniyordu; daha doğrusu, sürekli dışarıda günlerini gün ediyorlardı. Başlarda savaş için heyecanlıydılar ama bir ay boyunca hiçbir hareketlilik olmayınca fena halde sıkıldılar. Şimdi bencillik edip kendi araştırma laboratuvarlarına çekilmişler, bir şey olursa haber vermemi söyleyip gitmişlerdi. Neyse, zaten kalsalar sadece ayak bağı olurlardı, ben de istediklerini yapmalarına izin verdim.
Şu an Kontrol Merkezi’ndeki üst düzey kadro Benimaru, Soei ve benden oluşuyordu; sekreterlerim Shion ve Diablo da yanımızdaydı. Geld de oradaydı, onu da unutmamalıydım. İnşaat projelerini bu kadar uzun süre durdurduğum için kendimi kötü hissediyordum. Frey gerçekten sinirlenmeye başlamadan önce bu savaşı bir an evvel bitirmeyi çok istiyordum.
Ancak bu durum elbette rakiplerime bağlıydı. Savaşta inisiyatif saldıran tarafın elindedir; rakip ortaya çıkmazsa isteseniz de savaşamazsınız. Yaklaşık yirmi gün içinde sahneye çıkacağını tahmin ettiğim İmparatorluk tank taburu beklediğimden çok daha yavaş ilerliyordu. Hatta sanki güç gösterisi yapmak istercesine bilerek ağır ağır yol alıyorlardı. Argos büyü sistemim onları gece gündüz göz hapsinde tutuyordu ama daha önce hiç tank görmemiş biri için eminim dehşet verici yaratıklar gibi görünüyorlardı. Gerçek bir canavar bile bu devasa ve korkunç rakiplerden ürkerdi; nitekim ormandaki A seviyesi ve altındaki büyü canavarları, ilerleyen imparatorluk kuvvetlerinden çoktan uzağa kaçmıştı.
Peki tam olarak neredeydiler? Sınırlarını çoktan aşmışlardı, orası kesindi. İzin almadan ülkemize girmek, Batı Konseyi tarafından yürürlüğe konan uluslararası hukuka tamamen aykırıydı ama İmparatorluk hiçbir zaman kurallara göre oynamamıştı. Mevcut durumda asıl soru, bundan stratejik olarak nasıl yararlanabileceğimizdi. Bunu bir baskın düzenlemek için kılıf olarak kullanabilirdik... ama en azından bir kez konuşmayı denememiz gerektiğini düşünüyordum. Anladığım kadarıyla İmparatorluk'tan bir teslimiyet emri gelecekti, bu yüzden biz cevap verene kadar herhangi bir saldırıdan kaçınmak istiyordum.
“Hazırlıklarımızın henüz tamamlanmadığını düşünürsek bu yavaşlık bizim için bir nebze iyi oldu. Onları kandırmaya çalışmaya gerek görmüyorum. Zaten her şeye ilk savaşta karar vereceğiz.”
Benimaru, pek de endişeli görünmeyerek bana katıldı. Ben de biraz rahatlamış bir halde, anti-İmparatorluk savaşı için devam eden hazırlıklarımızı izlemeye koyuldum.
Nihayet o uzun bekleyiş günleri sona ermek üzereydi. İmparatorluk ilerlemeyi durdurmuş ve formasyon almaya başlamıştı. Aptal değillerdi; anlaşılan en başından beri mertçe dövüşmeye niyetleri yoktu; tankların yanı sıra ormana piyade müfrezeleri de sokmuşlardı. Hem de muazzam sayılarda. Toplam sayıları yedi yüz bini aşmıştı ki bu da İmparatorluk’un tüm gücünün yaklaşık yüzde yetmişine tekabül ediyordu. Bunu günlerdir biliyorduk ama üzerinden bir kez daha geçmeye değerdi.
“Bunun ana kuvvet olduğunu varsayabiliriz sanırım,” dedim.
“Öyle görünüyor,” diye onayladı Benimaru. “Görünüşe göre cüce ordusunu tuzağa düşürmeyi planlıyorlar, tankları ise yem olarak kullanıyorlar.”
“Yani topraklarımıza ilerlerken kıskaç altına alınmaktan kaçınmaya çalışıyorlar. Bu büyüklükteki bir kuvvete rağmen dikkate değer ölçüde temkinli davranıyorlar.”
Tank taburları güç gösterisi yapmak için falan yavaşlamamıştı. Akıllarında daha önemli bir hedef vardı; ana piyade birliği mevzi alana kadar dikkatimizi üzerlerine çekmek.
“Tabii bu oyunlarını görmediğimizi sanıyorlar. Bilgi akışını kontrol etmek bizi oldukça avantajlı bir konuma getiriyor,” dedi Benimaru bıyık altından gülerek.
“Keh-heh-heh-heh-heh... Harika bir hamle Efendi Rimuru. Başından beri avucunuzun içinde dans ediyorlar, değil mi?”
Beni övmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan Diablo da söze girdi. Artık buna alıştığım için bu çabasına karşılık bir baş onayı verip “Aynen” dedim. Diablo’nun zihninin nasıl çalıştığını çözerseniz aslında idaresi çok kolay biridir.
“İmparatorluk piyadelerine gelince, sanırım oluşturdukları tehdidi biraz hafife aldık. Her bir asker yeterince güçlü görünüyor ve saflarından ayrılan tek bir kişi bile görmedik. Başkent Rimuru’dan yaklaşık otuz kilometre uzaklıktaki bir bölgede toplanıyorlar. Orada bir komuta karargahı kuruyor ve mevzileniyorlar.”
Soei, odadaki herkesin dikkatini çekerek daha detaylı bilgi verdi. Anlaşılan Moss da ona bazı değerli istihbaratlar ulaştırmıştı; hem de kusursuz derecede doğru bilgilerdi bunlar. Bu bilgiler Argos sistemimizi tamamlıyor ve bize düşmanın konumunu gösteren mükemmel bir harita sunuyordu.
“Gırtlağımıza bu kadar dayanmışlarken hiçbir tepki vermememiz tuhaf görünmez mi?” diye sordum.
“Hayır, sanmam. Kendilerini üstün güç olarak görüyorlar ve dahası, eylemlerini gizli tutmaya çalışıyorlar. Muhtemelen teslim olmamızı talep etmeye hazırlanıyorlar, ardından hemen harekete geçecekler.”
“Keh-heh-heh-heh-heh... Efendi Benimaru’ya katılıyorum. Eğer tavsiyesine bir ekleme yapmam gerekirse: Otuz kilometre, imparatorluk ordusu için neredeyse mükemmel bir mesafe. Büyü tabanlı gözlemler uzun mesafede isabetini kaybeder. Tüm kuvvetlerini aynı anda engelleyebilecek herhangi bir lejyon büyüsünden de güvendedirler. En azından kendilerince böyle bir hesap içindeler. Buna tanık olmak komik ama ellerinden gelenin en iyisi bu.”
Görünüşe göre endişelerim yersizdi. İmparatorluk’un hareketsiz kalmamızdan şüphelenip bunun bir tuzak olduğunu düşüneceğini sanmıştım ama burada bana düşmanın bizim hiçbir şeyden haberimiz olmadığına kesinlikle inandığı söyleniyordu. Geriye kalan tek endişe, bu düşman piyadelerinin gücüydü.
“Peki Soei, bu piyadeler ne kadar güçlü?”
Soei onların tehdit seviyesinden bahsettiğine göre, sağlam bir vuruş güçleri olmalıydı. Vereceği cevaba göre planlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekebilirdi.
“Geleneksel insan sıralama sistemini kullanarak genel bir değerlendirme yapacak olursam, B seviyesine denk geliyorlar. Aralarında A seviyesini aşan pek çok gelişmiş birlik var ve en düşük rütbeli askerler bile C-artı seviyesinin altında değil. Batı Ulusları’nın şövalye birlikleriyle kıyaslandığında bile oldukça üstün bir kuvvet olduklarını söyleyebilirim.”
Evet, bu beklediğimden daha büyük bir güçtü. Ancak bu dünyada savaşlar nicelikten ziyade nitelikle ilgiliydi. Bir yığın B seviyeli asker hafife alınacak bir şey değildi ama tek bir A seviyesi çok daha tehlikeli olabilirdi.
...Tabii ki bir savaş gücü olarak yeteneklerini küçümsemek istemiyordum.
“Yani aralarında neredeyse hiç acemi yok mu? Hepsi profesyonel asker mi?”
“Doğru. Eğitimlerinden ekipman kalitelerine ve taktiklerine kadar Batı Ulusları'nın şövalyelerini gölgede bırakıyor gibi görünüyorlar. Sizin Cehennem Ateşi beceriniz bile onların büyü savunmasını delmekte zorlanabilirdi.”
Soei’nin anlattığına göre imparatorluk ordusunun üzerinde her an aktif olan bir lejyon büyüsü vardı. Tepeden tırnağa eğitilmiş, gerçekten etkileyici bir kuvvettiler ve bir müfrezeleri tek başına A seviyesine denk geliyordu.
Gobta’nınki gibi takım halinde çalışan bir birlik gerçek bir bela olabilirdi. Bu sadece her bir üyenin becerisinin toplamı değil; daha çok katlanarak artan bir güç demekti. Eğer bunlardan yaklaşık yirmi tanesi bir A seviyesine bedelse, basit bir hesapla otuz beş bin adet A seviyesi tehdide karşı savaşmamız gerekiyordu. Açıkçası gardımızı düşüremezdik. Epey tehlikeli bir düşmandılar.
“Ah, sorun çıkmaz. Zindan bunun için var zaten.”
“Keh-heh-heh-heh-heh... Onları Zindan'ın içinde dağılmaya zorlayın, tüm güçlerini açığa çıkarmadan düşmanı yok etmek çocuk oyuncağı olacaktır. Her şey tam da öngördüğünüz gibi Efendi Rimuru.”
Aslında pek sayılmazdı. Sadece onları Zindan’da karşılamanın her şeyden daha iyi bir strateji olduğu ortaya çıkmıştı. Ama düşmanın savaş gücüne bağlı olarak...
Bir dakika. Bekle. Kafamda bir şimşek çaktı: Düşman ne kadar güç getirirse getirsin, bu karşılama stratejisi her halükarda geçerliydi. Zindan’ın içinde, biz kendi kuvvetlerimizi bir noktaya toplarken onlarınkini dağıtmak mümkündü. Bu yüzden, eğer Zindan’ı gerçekten fethetmek istiyorsanız bunu küçük ama seçkin takımlarla yapmalıydınız, aksi takdirde hiç şansınız olmazdı. Raphael yine döktürmüş diye düşündüm.
“Biliyor musunuz, geriye dönüp bakınca Ramiris’in burada olmasına gerçekten seviniyorum,” diye ağzımdan kaçırıverdim. Benimaru bana hak verdi.
“Şehrimizin zarar görmesini engellemiş olacağız ve avantajımızı korumak çok daha kolay olacak. Bir askeri komutan olarak onu düşmanım olarak görmek isteyeceğim son kişidir.”
Böylesine samimi bir övgüyü tam da o buralarda duyacak bir yerde olmadığı için yapabiliyordu. Eğer bunu yüzüne karşı söyleseydi, bütün gün bıyık altından güler ve ona hava atardı. Her neyse:
“O halde bir sorunumuz yok gibi görünüyor, peki Gobta’nın birliği ne durumda?”
Büyü gücüm şu an Kontrol Merkezi’ndeki devasa ekranlara can veriyor, farklı noktalardan gelen görüntüleri yansıtıyordu. Bir karede Cüce Krallığı yakınlarındaki bölge görünüyordu. İki bin tank, nizami bir formasyon içinde dizilmişti. Onlar da tam tahmin ettiğimiz gibi Dwargon başkentinin ana girişi olan merkez kapısının yaklaşık otuz kilometre uzağında konuşlanmıştı.
Asıl endişem bu tankların kapasitesiydi. Taretleri doğrudan ana kapıya, şimdiye kadar defalarca ziyaret ettiğim o görkemli girişe çevrilmişti. "Büyü tankı" mı ne diyorlarmış; her neyse, Dünya’dan bildiğim tanklardan daha güçlü oldukları söyleniyordu. Belki de menzilleri eski dünyamdakilerden daha uzundu. Ateş güçlerinin kapıya kadar ulaşabileceğinden ciddi şüphelerim vardı ama yine de tedbiri elden bırakmamak lazımdı.
Kapının diğer tarafındaki meydanda ise Gobta ve Gabil’in kuvvetleri beklemedeydi. Her ikisi de birliklerinin başında, görevlerini titizlikle yerine getiriyordu. Yol boyunca beklenmedik bir sürtüşme yaşanmamıştı; konaklama kasabasının sakinleri zaten tamamen tahliye edilmişti. Şimdi planlandığı gibi Gobta ve Gabil’in askerleri, Cüce Krallığı’na destek birliği olarak hizmet etmek üzere burada buluşmuştu.
“Cüce Krallığı, Gobta ve Gabil’in kuvvetlerini kabul etti. Bu ortak bir cephe olacak, yani komutayı devretmediler,” dedi Benimaru.
Gazel zaten izin verdiği için bu konuda bir endişem yoktu ama görünen o ki cüce ordusu sözünde durmuştu.
“O halde bir sorun yok gibi görünüyor.”
“Cüce kuvvetleriyle ne kadar uyum sağlayacakları konusunda çekincelerim var... Ancak bizimkiler saldırıya geçer, cüceler de tamamen savunmaya odaklanırsa işlerin yolunda gideceğini tahmin ediyorum.”
Böylesi askeri durumlarda komuta zincirinin birbirine girmesi ve bir kafa karışıklığı oluşması riski her zaman vardı. Farklı ulusların orduları arasında kurulan bu ortak ittifak yapısında, kimin emirlerinin öncelikli olduğuna karar vermeleri gerekecekti. Eğer Benimaru orada olsaydı, Doğuştan Lider eşsiz becerisiyle hepsine kendi komutasını dayatabilirdi; dost ve düşmanın birbirine karıştığı bir savaş alanında bile bu beceri sayesinde asla yanlışlıkla dost ateşi açma endişesi duymazlardı. Fakat işin içine cüceler girince işler kaosa sürüklenebilirdi. Bu yüzden saldırı ve savunma sorumluluklarını kesin hatlarla bölmek aslında verimliliği artıracaktı.
“Her ihtimale karşı Gazel ile bu konuyu bir kez daha konuşsam iyi olacak.”
“Haklısınız, İmparatorluk harekete geçtiğine göre çatışmaların başlamasına çok az zaman kaldı. Bizim de konuşlanma vaktimiz geliyor; son onayları almak için onunla iletişime geçmek ister misiniz?”
Benimaru bana hak veriyor gibiydi. Hiç tereddüt etmeden yeni kurulan iletişim terminaline uzandım.
Bu terminal, Vester’in icat ettiği sihirli bir telepatik cihazdı. Harika yanı, sadece sesi değil görsel bilgiyi de iletebilmesiydi. Masaüstü bir bilgisayara benziyordu; monitörü, klavyesi ve faresi vardı. Yani tam fare değil de, avuç içi kadar bir kristal küre diyelim. O küreye dokunduğunuzda terminal aktifleşiyordu. Ondan sonra klavyenin üzerine işlenmiş figürler arasından iletişim kurmak istediğiniz kişiyi seçmeniz yeterliydi.
Herkesin kullanabilmesi için tasarımı basit tutmuştuk ancak bazı kusurları da yok değildi. Görsel bilgi ilettiğini söylemiştim ama bunlar daha çok beyinde yeniden kurgulanan düşünceler gibiydi. Başka bir deyişle, terminale bağlandığınızda düşündüğünüz her şey karşı tarafça algılanabiliyordu.
Düşünce İletişimi ile temel mantığı aynıydı. Ben gereksiz düşünceleri dışarıda tutmaya alışkındım ama acemiler istemeden istihbarat sızdırabilirdi. Aklınızdan geçen her türlü muzır fikir partnerinize ayan beyan ulaşabilirdi... Gizli niyetleri saklamayı ise unutun gitsin. Bir randevu ayarlamak için bu terminali kesinlikle kullanmazdım. Eğitimsiz, ortalama bir insanın cihazın sadece ses işlevini kullanması daha güvenliydi.
Ama olsun, ikinci sürümde bunu hallederler herhalde.
“Alo? Ben Rimuru. Kral Gazel orada mı?”
Bu dünyada da söze "Alo" diyerek başladım, sanki tek mantıklı seçenek buymuş gibi. Bu artık vazgeçemediğim bir alışkanlık olmuştu, bu yüzden duraksamadım. Ama bu sayede (biraz şaşkınlığıma sebep olsa da) bu kelime şimdiden iletişim terminali görgü kuralları arasındaki yerini almıştı.
“Merhaba. Majestelerini çağırıyorum. Bu sırada biraz bekler misiniz?”
“Tabii.”
Karşı taraftan telaşlı sesler geliyordu. Terminali kullanmak için eğitilmiş biri olduğundan emindim ama adımı duymak karşıdaki kişiyi biraz germiş olmalıydı. Eski dünyamdaki şirketimin CEO’su aniden masamdaki telefonu arasa ben de herhalde paniklerdim. Belki biraz daha düşünceli davranmalıydım.
“Efendi Rimuru’yu bekletmek ne büyük saygısızlık!”
Shion çoktan köpürmeye başlamıştı bile. Madem öyle düşünüyorsun, aramayı sen yapsaydın ya? Sonuçta bu bir sekreterin görev tanımına giriyor, değil mi? Ama Shion iletişim terminaline asla dokunmazdı, sebebi de basitti: Nasıl kullanacağını bilmiyordu. Ya da tam olarak öyle değil. Ona nasıl çalıştığını defalarca öğrettim ama görünüşe göre düşünceleri cihazın kaldıramayacağı kadar güçlüydü. Bir terminali patlattığından beri tekrar denemeye pek yanaşmıyordu... Bu yüzden şikayet etmeye pek hakkı yoktu.
“Şahsen böyle oyuncaklara bel bağlamak yerine, o adamla bizzat görüşmek için Uzamsal Taşıma kullanırdım. Hatta Kral Gazel’i buraya getirebilirim, ne dersiniz?”
Diablo her zamanki Diablovari küstahlığıyla konuşuyordu ama pek aldırmadım. Kralın şüphesiz kendi işleri vardı, bu yüzden önce bir randevu ayarlamak daha nazikçe olurdu. Bu sefer onu aniden aradığım için suç bendeydi. Biraz beklemem gayet doğaldı; buna sinirlenmek ise yersizdi.
“Şey, eğer Efendi Rimuru beni uyarmadan arasaydı, paniklememek elde olmazdı. Oradaki cücenin halinden anlıyorum.”
Geld’in bu sözlerini duyunca, içimden bu sağduyunun birazının Shion ve Diablo’ya da bulaşmasını diledim.
Üç dakika bile geçmeden Gazel’in sesini duydum.
“Beklettiğim için kusura bakma. Ben de tam seni aramam gerektiğini düşünüyordum.”
Gazel’in sesi monitörün yanındaki hoparlörden gürledi. Görüntü yoktu. Raphael benim adıma tüm işlemleri hallediyordu, bu yüzden istediğim görüntüyü iletebilirdim; ancak Gazel bu işlerde henüz yeniydi, muhtemelen sadece sese sadık kalıyordu. Akıllıca bir seçim.
“Ah, güzel. Sadece ortak gücümüzdeki rol dağılımını seninle bir kez daha teyit etmek istedim.”
“Hımm, evet. Bu önemli, ama ondan önce sana bir şey bildirmem gerekiyor. Dwargon’un doğu kapısı İmparatorluk kuvvetleri tarafından ablukaya alınmış durumda.”
Tam da Gadora’nın uyardığı gibi. Bu muhtemelen Yuuki’nin liderliğindeki kuvvetti.
“Evet, burada ekranımızda görüyoruz. Sana gönderiyorum.”
Argos sistemini İmparatorluk topraklarına çevirdim. Mesafe uzaktı ve arada büyülü bir bariyer de vardı, bu yüzden görüntü tam net değildi; ama yine de doğu kapısına çıkan otoyolu kapatan kalabalığı görebiliyorduk.
“Tam da bize söylediğin gibi, değil mi? Düşman safından kaçan o adamı duyduğumda bunun bir tuzak olduğundan şüphelenmiştim ama belki o adama biraz güvenebiliriz.”
“Ah, henüz bilmiyorum. Gadora’nın İmparatorluk’tan vazgeçtiğine şüphe yok ama şu an ona güvenebileceğimden emin değilim. Farkında bile olmadan kullanılıyor olma ihtimali her zaman var. Gözümü üzerinden ayırmazdım.”
“Ha! İçinden ne geçiyorsa onu söyle o zaman! Bunu senden duyduğuma sevindim.”
Gazel bana neşeyle sırıttı. Sanırım tetikte olup olmadığımı kontrol ediyordu. Benimle o "eski antrenman partneri" kartını oynamaktan asla vazgeçmiyor.
“Şimdi Rimuru... İmparatorluk’a gönderdiğim elçi oyalanıp duruyor gibi görünüyor. Yasalarımıza göre Dwargon, ilk saldırıyı ancak son çare olarak gerçekleştirebilir. Bu bizim için bir dezavantaj ama biz cüceler bununla gurur duyarız, bu yüzden İmparatorluk’un harekete geçmesini beklemeliyiz. Senin bu inanca uyman gerekmiyor ama tam olarak planların nedir?”
Gazel’in gülümsemesi hızla kayboldu, yerini endişeli bir ifade aldı.
Buradaki niyetini nasıl yorumlamalıydım? Gözlerimi Benimaru’ya çevirdim. O da bana rahat bir gülümsemeyle karşılık verdi. Birbirimize o kadar uyumluyduk ki kelimelere bile dökmemize gerek kalmamıştı. Derin bir nefes aldım, dikleştim ve tekrar monitöre döndüm. Tamamen boş olan ekrana bakarken mümkün olduğunca resmi görünmeye çalıştım.
“İmparatorluk kuvvetleri, bölgemizi uyarı yapmadan veya izin almadan işgal etti. Buna göz yumamayız ve askeri seçenekler de dahil olmak üzere karşılık olarak sert önlemler almayı düşünüyoruz. Bu doğrultuda, ittifakımızın bir parçası olarak, bu önlemlere olan uyumunuzu teyit etmek istedim.”
İşte böyle.
Benimaru bu cevaptan memnun görünüyordu. Shion mutlulukla başını salladı. Geld adeta heyecandan titriyordu ve Diablo neşeyle bir şeyler hakkında notlar alıyordu. Ne yazdığı ya da bu notlarla ne yapacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama iyi bir şey olmadığına emindim. Onları sonra elinden almaya niyetlenerek Gazel’in cevabını bekledim.
“Hımm! Her geçen gün daha çok bir kral gibi konuşmaya başlıyorsun. Mükemmel. Onları topraklarının bu kadar derinlerine davet ettin çünkü en başından beri onları burada durdurmayı planlıyordun, değil mi?”
“Elbette. Kasabamıza gelebilecek olası hasarı göze alıp onlarla sınırda da savaşabilirdik... Ama bunu yaparsak, daha sonra bunu bir canavar istilasına karşı meşru müdafaa gibi göstermeye çalışabilirler. Eğer bizim topraklarımızdalarsa, böyle bir iddiada bulunamazlar ve bu durum Batı Ulusları’nda da bir tehlike duygusu uyandırır. Vatandaşlarımızı zaten tahliye ettik ve bu noktada saldırmak için haklı bir gerekçemiz var.”
“Ha-ha-ha-ha-ha! Kişiliğinin bu baskın tarafını seviyorum ama tüm bunları açık ettiğin için puan kırmam gerekiyor.”
Gazel halime bıyık altından güldü. Hem beni lafa tutup ağzımı arayan kendisiydi hem de üstüne bir de böyle mi teşekkür ediyordu? Ama söyleyecekleri henüz bitmemişti.
“Her neyse, hiçbir şeyin ayak bağı olmasını istemiyorum. Hele ki ordularımız söz konusuyken, aramızda en ufak bir uyumsuzluk lüksümüz yok. O yüzden açık konuşayım. İmparatorluk ile yapılacak müzakereleri tamamen Jura-Tempest Federasyonu’na bırakıyorum. Eğer bu görüşmelerin ardından tek çarenin topyekun savaş olduğuna karar verirseniz, Dwargon Silahlı Ulusu da Tempest ile olan ittifakına sadık kalarak savaşa dahil olacaktır! Savaş sırasında komuta zincirinde bir kafa karışıklığı yaşanmaması için de biz Dwargon olarak sadece kendi topraklarımızı savunmaya odaklanacağız. Bu senin için uygun mudur?”
Ooo. Bu beklediğimden de net bir cevaptı. Cüce Krallığı mutlak tarafsızlık ilkesine sahip olduğu için, kendi bölgeleri doğrudan işgal edilmediği sürece bu işe asla parmaklarını bile sürmeyeceklerini düşünmüştüm. Benimaru ile ben zaten bu ihtimali de hesaba katmıştık, bu yüzden teklifi büyük bir şaşkınlık yaşamadan kabul ettim.
“Teşekkür ederim. Bunu duymak içimi çok rahatlattı.”
“Aptallık etme. İşin en başından beri buraya varacağını zaten tahmin ediyor olmalısın. Şüphesiz ki en güvenli taktik buydu ama ittifak kuvvetlerimiz bir gün zora düşerse, en azından artık harekete geçmek için haklı bir gerekçemiz var. Ne zaman ihtiyacınız olursa kaynaklarımızı kullanmaktan çekinmeyin.”
Ah, ne kadar da güvenilir bir adamdı. Arkamda tam bir milenyum boyunca hiç yenilgi yüzü görmemiş bir ulus olan Dwargon’un desteği vardı. Olası bir yenilgi durumunda sığınabilecek bir yerimizin olduğunu bilmek bile bu mücadelede bana huzur vermeye yetiyordu.
“Pekala. Temsilcimizi planladığımız gibi göndereceğiz.”
“Onları korumak adına ordumuzu Merkez ve Doğu bölgeleri arasında bölüştürmemiz gerekecek. Ordumuzu savunmada tutmak bizim de işimize geliyor. Ayrıca dikkatli ol. Savaş alanında bu yeni tank denilen silah tamamen bir kapalı kutu. İmparatorluk’un ekipmanlarına bakılırsa, içimden bir ses kılıç çağının artık kapanmak üzere olduğunu söylüyor. Seni böylesine tehlikeli bir rolün içine soktuğum için beni bağışla.”
Gazel, belki de benim için endişelendiğinden bu sözleri ekleme gereği duymuştu. Tabii ki ona gidip de içinin rahat olmasını söyleyemezdim. Dediği gibi, bu büyü tanklarının savaşta nasıl bir performans göstereceğini bilmiyorduk. Bu yüzden, pek gerek olduğunu düşünmesem de onu uyarmaya karar verdim.
“Kendi dünyamdaki bilgilerime dayanarak, benim geldiğim yerde de tank adı verilen bir silahın varlığından haberdarım. Barutun kontrollü bir şekilde patlatılmasıyla metal mermileri havada fırlatmak için kullanılıyorlar. Çalışma mekanizması çok daha karmaşık olsa da aslında oldukça basit bir prensibe dayanıyor. Ancak sahip olduğu güç, menzil ve isabet oranı düşünüldüğünde bence inanılmaz bir silah. Eğer İmparatorluk yapımı bu büyü tankları da benzer bir sistemle çalışıyorsa, mevcut taktiklerimizin onlarla başa çıkmakta yetersiz kalma ihtimali var.”
Gazel haklıydı. Kılıç çağı yakında son bulacaktı ve bu durum muhtemelen çok daha vahşi, çok daha kanlı savaş meydanlarını beraberinde getirecekti.
Peki ya mermileri fırlatmak için barut yerine büyü kullanılsaydı ne olurdu? Bunu Raphael’e simüle ettirmiştim ve sonuçlar gerçekten ürkütücüydü. Ortaya çıkan simülasyona göre, kullanılan büyüye bağlı olarak, Dünya’nın modern biliminin zirvesi olan bir tankın fırlatabileceğinden fersah fersah daha güçlü bir büyü mermisi yaratmak mümkündü. Üstelik devasa bir silahtan bahsediyorduk...
“Yani büyü savunmalarının işe yaramayacağını mı söylüyorsun?”
“Kesinlikle. Bunu savuşturabilmek için tam teşekküllü bir büyü bariyeri gerekecektir. Ayrıca ortaya çıkacak gücü hesaba katarsak, siperler ve toprak duvarlar gibi fiziksel unsurlarla savunmanızı katbekat artırmalısınız.”
“Biliyordum. Sanırım hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz. Biz de kendimizi bu yeni çağa hazırlamak için bir büyü zırhlı asker projesi üzerinde çalışıyorduk. Bizi gafil avlamış olabilirler ama bundan şikayet etmeye hakkımız yok, değil mi? Peki, onları yenebilir miyiz?”
Cevaplaması zor bir soruydu. Ona verebileceğim tek yanıt şuydu:
“Bu aslında yenebilir miyiz yoksa yenemez miyiz meselesi değil. Sadece yeneceğiz! Sana söyleyebileceğim tek şey bu.”
Bu sözler, buradaki dostlarım gibi Gazel’i de fazlasıyla tatmin etmiş görünüyordu.
“Heh... Ha-ha-ha-ha-ha! İşte bu duymak istediğim cevaptı, gerçekten içimi rahatlattın! Savaş meydanında bol şans!”
“Bize güvenebilirsin!”
Gazel ile olan görüşmemi bu şekilde sonlandırdım. Son kontrolleri yapmak açısından oldukça verimli bir konuşma olmuştu.
“İhtiyacımız olan tüm onayları aldık, değil mi?”
“Bu kadarı kafi. Ondan dilediğimiz gibi hareket edebileceğimize dair söz aldık.”
Benimaru’nun sözlerini onaylayarak başımı salladım. Vakit gelmişti. Artık bu noktaya geldiğimize göre, İmparatorluk’un ilk hamleyi yapmasını beklemek zorunda değildik. Biz zaten her şeyimizle hazırdık, o halde bu işi resmi olarak başlatmanın ne sakıncası olabilirdi ki? Haklı olan taraf bizdik. İmparatorluk güçleri Jura Ormanı’nın derinliklerine kadar sızmıştı; burası bir iblis lordu bölgesiydi ve bunu hiçbir şekilde yumuşatmanın alemi yoktu.
Şimdi ise sanki paniklemişiz ve onların her bir adımından kesinlikle haberdar değilmişiz gibi görüneceğimiz bir müzakere yürütmemiz gerekiyordu. Peki bu görev için kimi görevlendirmeliydim? Gobta ve Gabi pek diplomatik tipler sayılmazdı ve daha da önemlisi, müzakere konusunda hiç de iyi değillerdi. Hele ki Gabil... İlk karşılaşmamızı hatırlayınca, onu asla böyle bir elçilik görevine gönderemezdim. Bu yüzden Testarossa’yı görevlendirmeye karar verdim. En azından onun, İmparatorluk önce ateş edip sonra soru sormaya kalksa bile kolay kolay ölmeyeceğini biliyordum.
Belki de her şey bir tiyatrodan ibaretti ama yine de bir anlaşma zemini sunmamız gerekiyordu. Hiçbir şey söylemeden ani bir saldırı başlatmak da bir seçenekti tabii ama bir iblis lordu olduğunuzda, nasıl hareket ettiğiniz ve sergilediğiniz tavır önem kazanıyordu. Bu yüzden talimatı iletmek için bir düşünce iletişimi gönderdim.
Rimuru ve Gazel iletişim cihazları üzerinden konuşurken, Gobta’nın yaklaşık on iki bin askerden oluşan Birinci Ordu Birliği ile Gabil’in yaklaşık üç bin askerden oluşan Üçüncü Ordu Birliği, Cüce Krallığı’na açılan büyük kapının arkasında toplanmıştı; toplamda yaklaşık on beş bin asker ediyorlardı. Mağaranın içine girmemişler, dış sınırda yer alan geniş bir açık meydanda kamp kurmuşlardı. Han kasabasındaki herkesin tahliyesi başarıyla tamamlanmıştı ve şimdi hepsi İmparatorluk’un bir sonraki hamlesini bekliyordu. İmparatorluk’tan henüz ne bir elçi gelmiş ne de bir teslimiyet çağrısı iletilmişti ama burada toplanan herkes savaşın başlamak üzere olduğunu iliklerine kadar hissedebiliyordu.
Cüce ordusu da aceleyle savaş hazırlıklarını sürdürüyordu. Cücelerin Kraliyet Düzeni yedi tümenden oluşuyordu ve bunlardan ikisi, Mühendislik Tümeni ile Büyü Destek Tümeni, ana kapıyı güçlendirmek ve geçici bir bariyer inşa etmekle meşguldü. Toprak büyüsüyle yükseltilen bir toprak duvara ateş büyüsü uygulandığında, duvar anında tuğladan yapılmış bir muadilinden çok daha sağlam hale geliyordu; bu duvarı biraz daha güçlendirdiğinizde ise elinizde adeta demirden bir bariyer oluyordu.
Böylece, son derece akıcı bir süreçle, ana kapının dışına üç katmanlı bir savunma duvarı inşa edildi. Bu çalışmalar devam ederken, Kraliyet Düzeni’nin Ağır Darbe Tümeni de harekete geçti. Subaylar ve askerler tepeden tırnağa büyülü ekipmanlarla kuşanmıştı, buna rağmen hepsi son derece çevik bir şekilde formasyon alarak sıraya dizildiler. Görünüşe göre önemli bir gelişme yaşanıyordu... ancak Gobta ve ordusu buna pek aldırış etmedi.
Cüceler harıl harıl çalışırken, Birinci ve Üçüncü Ordu Birlikleri kendi hallerinde rahatlamaya çalışıyorlardı. Gobta ve Gabil yere oturmuş, birlikte keyifli bir yemek yiyorlardı. Yanlarında ise her nasılsa, üzerinde gösterişli bir şemsiye bulunan eksiksiz bir masa düzeni kurulmuştu. Beyaz sandalyelerde oturan Testarossa ve Ultima, hallerinden oldukça memnun bir şekilde çay partisi yapıyorlardı.
Onlara hizmet eden kişi ise tropik bir tatil köyündeki otel personelini andıran görüntüsüyle Veyron’du. İlerlemiş yaşına rağmen sırtı adeta bir heykel gibi dimdik duruyordu.
“Hey, biliyor musun, bu gerçekten ama gerçekten çok lezzetli! İnsana çok... erkeksi hissettiriyor, değil mi? Harika bir şey bu!”
“Kesinlikle öyle, goblin dostum! Ben de en az senin kadar memnun kaldım. Bu hafif aroma... ve çiğnedikçe içinden süzülen o lezzet. Gerçekten damaklar için tam bir şölen!”
Gobta ve Gabil, Ultima’nın hizmetkarı Zonda tarafından hazırlanan yemeğe övgüler yağdırıyorlardı. Tıpkı çizgi filmlerdeki mağara adamı yiyecekleri gibi, sadece tuz ve taze otlarla çeşnilendirilmiş, kemikli koca bir et bütünü halinde közlenmiş bir yemekti bu. Bu et ordunun erzak deposundan alınmamıştı; her ne idiyse, Zonda bizzat dışarı çıkıp kendisi avlamıştı.
“Bir aşçı olarak, iki ordu generalinden böylesine övgüler almak benim için muazzam bir onurdur. Benim asıl uzmanlık alanım saray mutfağıdır, bu yüzden bu tarz kamp yemekleri benim pek alışık olduğum şeyler değil. Eğer kusurum olduysa lütfen beni bağışlayın.”
Zonda bu sözlerin ardından zarafetle eğilerek selam verdi ve geri çekilerek Ultima’nın yanındaki yerini aldı. Çift düğmeli aşçı ceketi, Shuna’nın ellerinden çıkmış bir şaheserdi; cehennem güvesi ipeğinden dokunmuş ve Zonda’nın saçlarıyla aynı tonda, açık mor renge boyanmıştı. Çevresindeki zırhlı ve askeri üniformalı kalabalığın arasında hemen göze çarpıyordu. Testarossa ve Ultima bile kendileri için özel olarak dikilmiş askeri üniformalar giymişlerdi; Testarossa pantolon tercih ederken, Ultima etek giymişti ama her iki kıyafet de şüpheye yer bırakmayacak şekilde askeri nizamdaydı.
Zonda’nın bu kadar dikkat çekmesi şaşılacak bir durum değildi. Savaş meydanına hiç de yakışmayacak derecede kibar ve aristokratik tavırlar sergiliyordu. Kamptaki havaya kesinlikle bir asalet katmıştı ve şimdiden buranın vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti. Birçok askere kamp mutfağının inceliklerini öğreterek hem kalplerini hem de midelerini fethetmişti. Üstelik doğrudan Ultima’nın emri altında olması ona büyük bir hareket alanı sağlıyordu. Ultima da oldukça kafasına buyruk bir karakter olduğundan, birlik lideri Gabil’in danışmanı olarak elinde büyük bir yetki barındırıyordu ve bu yetkiyi kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Gururlu ve cesur tavrıyla, diğer iblislerden gelebilecek her türlü şikayeti anında savuşturabiliyordu. Şimdiden adeta bir iblis soylusu gibi hareket ediyordu ve ona sesini yükseltmeye cesaret edebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
“Benim damak tadıma pek uygun değil. Ayrıca yeterince çeşit de sunmuyorsun. Keşke daha fazla alternatif olsaydı.”
“Bence bu konuda haklısın. Sadece bu közlenmiş etler ve basit bir güveçle yetinmek... Bu kadarı gerçekten çok yetersiz. Artık Shuna’yı ve Bay Yoshida’yı yakından tanıyorsun. Kendini biraz daha geliştir ve bize karşı daha yararlı olmaya bak!”
Gobta ve Gabil’in coşkulu övgülerinin aksine, Testarossa ve Ultima pek de memnun kalmış görünmüyorlardı.
Zonda boynunu bükerek, “Çok özür dilerim,” diye mırıldandı. Tam o sırada Gabil araya girdi.
Yok canım, hiç olur mu öyle şey Zonda! Hem Ultima Hanım’ın da senin becerini sonuna kadar takdir ettiğine eminim. Bence asıl mesele yemeğin lezzetinde değil.
Bu beklenmedik çıkış, bir anda odadaki herkesin dikkatini oraya çekti. Testarossa’nın yüzünde meraklı bir ifade belirirken, Ultima kendisine karşı çıkılmasından hiç ama hiç hoşnut olmamıştı. Zonda ise patronunu öfkelendirmiş olma ihtimalinin korkusuyla gözle görülür bir şekilde titriyordu. Veyron ise her zamanki gibi istifini bozmadan, olan biteni izliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.