Savaş Meydanında Dehşet ve Primaller

"Elinizden geleni ardınıza koymayın," gibi bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum, evet. Endişelenmeyin, henüz aklımı kaçırmadım. Reenkarne olalı şunun şurasında daha üç yıl kadar oldu. Yani bunama belirtileri göstermem için çok erken.

Ama yine de...

Dev ekranı izlerken, o sözlerin gerçekten benim ağzımdan çıkıp çıkmadığını sorgulamaya başladım. Hakikaten öyle mi demiştim? Çünkü ekranda, ordumun önlerine çıkan herkesi feci şekilde benzettiği anlar dönüp duruyordu. Tabii ki bu harika bir şey. Muazzam. Hiçbir sorun yok. Gelgelelim, manzara izlenecek gibi değildi. Öyle tek taraflı bir dayaktı ki, karşısında ağzım açık kalakaldım.

Gobta, savaş alanında fırtına gibi esip tankları çıplak elleriyle parçalarken hiç olmadığı kadar havalı ve ağırbaşlı görünüyordu. Ranga ile birleşmiş haliyle, Büyük Dörtlü unvanının hakkını sonuna kadar veren bir heybetle terör estiriyordu. Gabil ise beklentileri boşa çıkarmamış, son derece güçlü görünen, ejderhamsı bir canavara dönüşmüştü. Nereden geldiği belirsiz, akılalmaz bir enerji dalgasıyla düşman gemilerini darmadağın ediyordu. Sadece kendisi de değil, Hiryu Takımı'ndaki herkes benzer bir dönüşüm geçirmişti. Bunun Ejderha Bedeni becerisi olduğunu hemen anladım ama bunu ne ara bu kadar iyi kullanmayı öğrenmişlerdi?

Ayrıca, daha sonra incelerim diyerek kenara attığım ve bir türlü sıra gelmeyen o Ejderha Bedeni becerisinin bu kadar muazzam bir şey olduğundan haberim yoktu. Gerçi bir zaman sınırı vardı ve bu formda ancak on dakika kadar kalabiliyorlardı... Yine de bu çılgın güç, tüm dezavantajları unutturmaya yetiyordu. Yanlış ellerde intihar etmekten farksızdı belki ama cephanelikte bulundurmak için harika bir kozdu.

Fakat Gabil ve ekibinin bu gövde gösterisi bile, gökyüzünde gerçekleşen o devasa patlamanın gölgesinde kaldı. Ne yaptıklarını tam olarak kestiremiyordum ama düşmanın sancak gemisinde bir şekilde termonükleer erime benzeri bir şey tetiklemişlerdi. Bu patlama, İmparatorluk'un tüm hava filosunu da beraberinde sürükledi. Bu kadarı beni bile şaşırtmıştı. Sonuç olarak İmparatorluk'un hava gücü tamamen çöktü ve gökyüzündeki tüm gemiler birer birer yere çakıldı.

Bu durum, Tempest güçlerinin topyekûn taarruza geçmesi için biçilmiş kaftandı. Gobta ve Gabil'in birliklerinin birleşmesiyle, savaşta üstünlüğü tamamen ele geçirdiğimiz artık herkes için apaçık ortadaydı. Modern savaşlarda helikopterlerin tanklara karşı ezici bir üstünlüğü vardır; işte tam olarak o hesapla, Hiryu Takımı gökyüzünden sürekli nefes saldırıları yağdırarak İmparatorluk'un kara güçlerine tek taraflı, ağır darbeler indiriyordu. Üstelik hedef alınamayacak kadar küçük ve hızlı olduklarından, tank savar topları onlar için bir tehdit oluşturmuyordu. Zaten isabet ettiremedikleri sürece endişelenecek bir durum da yoktu.

Tabii ki İmparatorluk ordusu öylece durup dayak yemeyi kabullenmedi. Birkaç kez karşı atağa geçmeye yeltendiler... Ama her girişimlerini daha başlamadan ezdik.

Bu konuda en büyük pay, Ultima'nın emri altındaki Veyron ve Zonda'ya aitti. O ikisi kesinlikle kadim iblislerin şanına yaraşır şekilde hareket ediyordu. Düşman arasındaki en güçlüleri tespit etme konusunda inanılmaz bir sezgileri vardı. Hedeflerinin manga lideri ya da rütbesiz bir asker olması umurlarında bile değildi; sadece en güçlü olanları gözlerine kestiriyor ve onları acımasızca parçalara ayırıyorlardı. Üzerlerindeki kahya ve aşçı kıyafetleri bu savaş meydanına hiç gitmiyordu belki ama İmparatorluk askerleri için tam bir kabus figürüne dönüşmüşlerdi.

Düşmanın ikmal birliklerinin olduğu tarafta ise Hakuro, kılıcıyla adeta ölüm saçıyor, arkasında hiç merhamet kırıntısı bırakmıyordu. Hatta bazı düşman askerleri can havliyle kendilerini tanıtmaya çalışıyordu: "Seni gidi lanet olası! Ben doksan yedinci sıradaki—!!" Hakuro’nun parıldayan beyaz namlusu, daha sözlerini bitiremeden onları kanlar içinde yere seriyordu.

"Beni bağışlayın," dedi Hakuro yerde can çekişen kalabalığa bakarak. "Efendimiz Rimuru bu savaşı bizzat izliyor. Bize tüm gücümüzle savaşmamızı emretti, bu yüzden size merhamet gösteremem." Aslında kastettiğim tam olarak bu değildi ama sözlerimin onlar için ne kadar büyük bir emir olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Yine de... Artık bu emri geri çekemezdim. Bu saatten sonra araya girip müdahale etmeye çalışırsam, cephede sadece kafa karışıklığına sebep olurdum. En iyisi sakin kalıp savaşın gidişatını izlemekti.

Bu kararımın ne kadar doğru olduğu sonradan anlaşıldı. Dürüst olmak gerekirse, Veyron, Zonda ve Hakuro'nun tek tek ayıkladığı o İmparatorluk askerlerinin yetenekleri, paladinlerle aşık atacak düzeydeydi, hatta bazen onları bile geride bırakıyordu. Üstelik donanımları da akılalacak gibi değildi; paladinlerin giydiği ruhani zırhlardan bile daha üstün, Efsane seviyesinde ekipmanlara sahiptiler. Resmin bütününe baktığımda, o adamların sıradan askerlerden çok daha güçlü olduğu gerçeğiyle yüzleştim; Raphael analiz sonuçlarını önüme koyduğunda şoke olmuştum. Bu kalitede ekipmanları nereden bulduklarını bilmiyordum ama bir şekilde elde etmişlerdi işte.

Belki de bu teçhizatla donatılanlar, o dillerden düşmeyen İmparatorluk Muhafızları'ydı. Gadora bana onlardan bahsetmişti; İmparatorluk'un yetiştirdiği en iyilerden, aralarında diğer dünyalıların da bulunduğu seçkin bir gruptu bu. Sayılarının yüz civarında olduğunu söylemişti. Sanırım o askerlerin bahsettiği sıra ve rütbe muhabbeti de bu birliğe üye olduklarının kanıtıydı. Eğer bu tarz adamların hünerlerini tam anlamıyla sergilemelerine izin verilseydi, meydan çok daha büyük bir kaosa sürüklenebilirdi.

Hakuro'nun yaptığı gibi, daha ne olduğunu anlamalarına fırsat vermeden onları aradan çıkarmak büyük bir askeri dehaydı. Veyron ve Zonda da aynı taktiği uygulamış, ortalık daha da karışmadan harekete geçmişlerdi. Sanki düşmanların tepesinde güç değerleri yazıyormuş gibi, en tehlikeli olanları göz açıp kapayıncaya kadar tespit etmişlerdi. Eğer tüm o seçkin savaşçılar bir araya gelip organize olabilseydi, onları alt etmek bu kadar kolay olmazdı. Ama savaş meydanında gevşek davranmanın bedelini ödediler. Buna bir itirazları mı var? O zaman en başından beri tüm güçleriyle savaşsalardı.

Tabii bu durum bizim için de geçerliydi. Düşmana karşı göstereceğimiz en ufak yersiz merhamet, aleyhimize dönebilir ve bizi gafil avlamalarına yol açabilirdi. Böyle bir şey yaşansaydı, ödeyeceğimiz bedel hayal bile edilemezdi. Bir düşman askerini kurtaracağım diye kendi dostlarımdan birinin zarar görmesi gibi bir aptallığa asla göz yumamazdım. Bazen içimdeki merhamet duygusuna yenik düşecek gibi oluyordum ama bu, zaferi şimdiden garanti görmüşüm gibi gevşemekten farksız olurdu. Burada bir savaş veriyorduk; zihnimizi çelik gibi diri tutmalı ve son ana kadar herkesin elinden gelenin en iyisini yapmasına izin vermeliydik.

Düşmanın teslim olmasını beklediğim o anlarda... Ben Hakuro ve diğerlerinin kahramanlıklarını hayranlıkla izlerken, İmparatorluk karargahında garip bir şeyler dönmeye başladı.

Rapor. Devasa yıkım büyüsü Ölüm Çizgisi'nin aktifleştiği onaylandı. Kullanıcı, Testarossa.

Raphael’in raporunu duyar duymaz, aceleyle görüntüyü dev ekrana yansıttım. Karşımda, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle duran Testarossa ve Ultima vardı. Çevrede onlardan başka tek bir canlı bile kalmamıştı. İmparatorluk'un geriye kalan bin yakın tankı tamamen sessizliğe gömülmüş, etraftaki tüm piyadeler cansız bedenler halinde yere serilmişti. Şöyle bir kabaca hesapladığımda ölü sayısı on binleri buluyordu. Ölüm Çizgisi mi demişti? Bu gerçekten korkunç derecede tehlikeli bir büyüydü...

Anlaşıldı. Ölüm Çizgisi, nükleer büyü sınıfına giren ve etki alanındaki tüm canlıları yok eden büyülü bir ölüm ışınıdır. Yan etki olarak ise...

Raphael durumu analiz edip bana açıklamaktan büyük bir keyif alıyordu belki ama "Şu lanet tehlikeli büyüleri kullanmayı kesin artık!!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttuğum için kimse beni suçlayamazdı.

Ultima’nın nükleer patlamasının adı Nükleer Alev'di sanırım ama bu büyü ondan katbekat daha ölümcül görünüyordu. Testarossa'nın da onu durdurmaya niyeti yoktu zaten...

Her halükarda, o büyü aktifleştiği an savaşın kaderi de mühürlenmiş oldu. Hayatta kalan tek bir düşman komutanı bile kalmamıştı ve geriye kalan askerleri temizlemek artık sadece bir zaman meselesiydi. Böylece Cüce Krallığı sınırındaki İmparatorluk ordusuyla olan savaşımız, bizim için kesin ve görkemli bir zaferle noktalandı.

Yem olarak düşündüğümüz İmparatorluk ordusu adeta yeryüzünden silinmişti; bu sadece stratejik bir zafer değil, tam anlamıyla bir kökünü kazıma operasyonuydu. Bu kadarı da fazlaydı. "Elinizden geleni ardınıza koymayın" derken işlerin bu noktaya varacağını hiç tahmin etmemiştim.

Üstelik Benimaru da yavaş yavaş ürkütücü davranmaya başlamıştı.

"...Eğer sonuç bu olacak idiyse, benim hazırladığım stratejinin ne anlamı kaldı?! Oradaki istihbarat subaylarımızın ne halt karıştırdığından haberiniz var mı?! Onların sizin kontrolünüzde olduğunu söylemiştiniz Efendim Rimuru, bunu bana açıklar mısınız lütfen?"

Evet, bazı şeyleri kendime saklamıştım. Benimaru'nun yüzündeki o tuhaf, yapmacık gülümsemeyle bana sesini yükseltmesine gerek yoktu. Yani... Ortada gerçekten bir strateji var mıydı ki? Hem bak Benimaru, burada açıklama bekleyen tek kişi sen değilsin. Aslına bakarsan, bu konuda ben de birkaç cevap almak istiyordum!

...Ama aklımdan geçenleri ulu orta haykıramayacağım için, yardım almak ümidiyle gözlerimi Veldora'ya çevirdim. Hemen kafasını çevirip bakışlarını kaçırdı. Böyle durumlarda Veldora'ya güvenmenin hiçbir işe yaramayacağını zaten biliyordum. Ramiris de farksızdı, onun da kılını kıpırdatmaya niyeti yoktu.

"Şey, hayır, sana söylemiştim değil mi? Onlar Diablo'nun bulup aramıza kattığı yeni elemanlar."

"Diablo'nun adamları olduklarını biliyorum."

Lafı dolandırmanın alemi yoktu artık. Pekala. En iyisi dürüst olmak ve her şeyi anlatmaktı. Karşımdakiler Benimaru ve Geld olduğuna göre, bu hanımefendilerin aslında çok tehlikeli birer Primal olduğunu öğrendiklerinde durumu anlayışla karşılayıp onaylayacaklarından emindim. Hem onlarla ilgili her şeyden zaten Diablo sorumluydu; bir sorun çıkarsa faturayı ona keserdik.

Bu düşünceden güç alarak gerçeği açıklamaya karar verdim.

"Şey, sen Primal teriminin ne anlama geldiğini biliyor musun?"

"Primal mı?"

Benimaru'nun bu konuda pek bir fikri yok gibiydi ama o sırada bize kahve ikram eden Shuna söze girdi.

"Tüm iblislerin soyunun dayandığı Yedi Hükümdar'dan mı bahsediyorsunuz? Geçen gün bununla ilgili bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum. Merak edip araştırdığımda Diablo'nun da onlardan biri olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım."

Tüm iblislerin atası olan Primallerin bu kadar fiyakalı bir unvanı olduğundan haberim yoktu. Hem Shuna, tüm bu gizli bilgileri ifşa ederken neden bu kadar huzurlu ve sevimli bir şekilde gülümsüyordu ki?

Kontrol Merkezi'ne yayılan taze kahve kokusu, ortamdaki gergin havayı biraz olsun yumuşatmıştı.

"Nasıl yani...?" Benimaru'nun kafası iyice karışmış gibiydi.

"Aaa, haberin yok muydu ağabey? Sadece Diablo da değil. Testarossa, Carrera ve Ultima da iblisler aleminin hükümdarları arasındadır."

"Öyleler mi?"

"Öyleler."

Shuna’nın yüzündeki gülümseme adeta gözlerimi kamaştırdı. Onun bu duruşu karşısında Benimaru’nun söyleyecek tek bir sözü, edecek tek bir itirazı kalmamıştı. Onun böyle dut yemiş bülbüle döndüğünü görünce içimden geçirmeden edemedim: Vay canına, Shuna aslında bayağı dişli bir karaktermiş, değil mi? Ben bu korkunç sırrı onlara nasıl açıklayacağımı kara kara düşünüp kendimi hazırlamaya çalışırken, her şeyin böyle tereyağından kıl çeker gibi ortaya dökülmesi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Yine de böylesi çok daha rahatlatıcıydı.

“Diablo, neler olduğunu senin ağzından dinleyelim.”

“Derhal, Efendim Rimuru. Benimaru, kabul etmeliyim ki hanımefendinin de belirttiği gibi, ben kadim bir iblisim…”

Diablo konuşmasını yaparken ben de kahvemi yudumluyordum. Şöyle bir düşündüm de, çay da güzeldi tabii ama kahvenin yeri bende her zaman başkaydı.

Benimaru, “Pekala, anlaşıldı,” dedi. “Bu durum herkesin o akılalmaz gücünü fazlasıyla açıklıyor. Ama madem böyle bir durum vardı, en başından bana haber verseydiniz keşke.”

Lafa girdim: “Şey, bilirsin işte... Gerçeği öğrenirseniz herkesin çok korkacağını düşündüm. Ben ve Veldora neyse de, durduk yere kafanızı böyle şeylerle kurcalamak istemedim.”

Dostlarım için endişelendiğimden sessiz kalmayı seçmiştim. Özellikle bu noktanın altını çizmeye dikkat ettim. Onlara nasıl bedenler ve isimler bahşettiğim gibi teferruatlara ise hiç girmesek çok daha iyi olacaktı.

“Zaten ben onlardan hiç mi hiç korkmamıştım ki!”

Ramiris bile benim tarafımı tutuyordu. Umarım diğerleri bu durum karşısında çok fazla paniğe kapılmamıştı.

Benimaru, “Bence yersiz bir endişe taşımışsınız Efendim Rimuru,” diyerek gülümsedi. “Siz onları kabul ettiyseniz, bizler de yol arkadaşlarımız olarak bağrımıza basarız.”

Geld ise sarsılmaz bir ciddiyetle ekledi: “Evet, Benimaru haklı. Buradaki hiç kimse, gücüne ya da dış görünüşüne bakıp bir başkasını hor görmez.”

Bu sözler içimdeki tüm şüpheleri ve korkuları bir çırpıda silip süpürdü. Shuna’nın bile Diablo ve diğer iblislere karşı en ufak bir çekincesi yoktu; birbirlerine hâlâ her zamanki gibi davranmaları da bunun en büyük kanıtıydı.

“E, harika o zaman. Boş yere bu kadar endişelendiğim için kendimi kötü hissetmeye başladım şimdi.”

“Ha-ha-ha! Bize biraz daha güvenmelisiniz.”

“Kesinlikle. Yine de bizi düşünüp Carrera ve diğerlerini yardımıza gönderdiğiniz için teşekkür borçluyuz.”

Ortam biraz tuhaf bir hal alsa da Benimaru ve Geld’in durumu bu kadar kolay kabullenmesi beni rahatlatmıştı. Peki ya Gabil, Gobta ve diğerleri ne durumdaydı? Görebildiğim kadarıyla keyifleri yerindeydi, umarım bundan sonra da öyle kalırlardı.

“Biz Diablo ile gayet iyi anlaşıyoruz zaten. Hiçbir sorun çıkmayacağına eminim!”

Şion kendinden emin bir şekilde araya girdi. Gerçi onun adına endişelendiğim pek söylenemezdi.

“Ne demek istiyorsun Shion?”

“Tam olarak ne duyduysan onu, Diablo.”

Birinci sekreterim Şion ve ikinci sekreterim Diablo, gözlerini birbirine dikmiş meydan okurcasına bakışıyorlardı. Kadim bir iblis olmak kulağa her ne kadar heybetli ve kibirli gelse de, Diablo’nun asıl karakteri işte tam olarak buydu. Bir kez daha, kuruntularımın ne kadar yersiz olduğunu anlayıp derin bir nefes aldım.

Bu meseleyi de geride bıraktıktan sonra, günün geri kalan gelişmelerini değerlendirmeye koyulduk.

“Testarossa ve Ultima’yı doğrudan saha ordusuna atadım; çünkü düşman safında iblis lordu seviyesinde bir tehdit varsa başımızın belaya gireceğini düşünmüştüm. Sonra, nasıl desem, biraz fazla canla başla mücadele ettiler.”

Tabii bunda verdiğim emirlerin de payı büyüktü ama herkesin bu denli çığırından çıkacağını gerçekten tahmin etmemiştim. Olaylar tamamen kontrolden çıkmış, sınırları aşmıştı... ve dürüst olmak gerekirse bir o kadar da havalıydı. Düşman ordusunun kökünü kazımış, bunu yaparken bir an bile irkilmemişlerdi.

Diablo neşeyle, “Keh-heh-heh-heh-heh… Görünüşe göre biraz fazla heyecanlanıp kendilerini kaybetmişler, değil mi? Merak etmeyin, onlara daha sonra güzel bir ders vereceğim,” dedi.

“Çok da üstlerine gitme!” diye eklemeyi ihmal etmedim. Ama neyse neydi işte. Diablo işini bilirdi ve onlara gereken eğitimi aşırıya kaçmadan vermeye devam edeceğine emindim.

Sıradaki gündemimiz, verdiğimiz kayıpları incelemekti. Savaşın başlamasından sadece iki saat sonra tüm çatışmalar sona ermişti. Bizim tarafta çok sayıda yaralı var gibi görünüyordu ancak kesin hasar raporu geldiğinde durum değişti.

“Tüm yaralılarımızın tamamen iyileştiği bildirildi!”

Kontrol Merkezi’nde neşeli bir ses yankılandı.

Savaşa giren tüm iblislere, kişi başı onar adet olmak üzere Tempest yapımı yüksek iksirler dağıtılmıştı. Bu sayede en ağır yaraları bile anında kapatabilmişlerdi. Hatta ilk başta öldüğünü sandığım kişiler bile aslında sadece ölü taklidi yapıyordu; kopan uzuvları bile tam iksirler sayesinde çoktan eski haline dönmüştü. Tam da Benimaru’nun emrettiği gibi, yem rolünü kusursuz bir başarıyla oynamışlardı.

“Ben size söylemiştim, değil mi? Endişelenmenize gerek olmadığını söylemiştim.”

“Öyle yaptın. Ben de sana ve diğer herkese sonuna kadar güvendim tabii ki.”

Her şey Benimaru’nun planladığı gibi tıkır tıkır işlemişti. Hesaba katamadığı tek sürpriz, iblislerin sergilediği o olağanüstü performans olmuştu. Bunun sonucunda, her ne kadar muazzam miktarda iksir tüketmiş olsak da tek bir kayıp bile vermemiştik. Bu, inanılması güç, destansı bir zaferdi.

Yine de savaştan tamamen sıyrık almadan çıktığımız söylenemezdi. Gabil ve Ejderha Timi, Ejderha Bedeni becerisinin yan etkileri yüzünden fiziksel olarak sınırlarına dayanmış, bitap düşmüştü. Sergilediği o hamle beni gerçekten büyülemişti ama on dakikalık sürenin dolmasının ardından bedeli ağır olmuştu. Savaş biter bitmez, aşırı yüklenmenin getirdiği o korkunç yorgunluk dalgası üzerlerine çökmüş, hepsi felç olmuş gibi yere serilmişti. Bu durum teknik olarak bir yaralanma sayılmadığından, iksirlerin onlara bir faydası dokunmuyordu. Bünyelerine o kadar yoğun büyü parçacığı çekip bir anda güçlendikten sonra, bedenleri bu yabancı enerjiyi dışarı atmak için böyle bir reaksiyon gösteriyor olmalıydı.

Bu yorgunluk cezası sadece Gabil ile sınırlı kalmamış, tüm Ejderha Timi’ni etkisi altına almıştı. Yine de buna şükretmek gerekirdi. Beterin beteri var diye düşünüp onları kendi hallerine bırakmak en doğrusuydu.

Daha sonra bu felç benzeri durumun yaklaşık yirmi dört saat sürdüğü anlaşılacaktı. Bu yüzden aramızda yaptıgımız istişareler sonucunda, Ejderha Bedeni becerisinin en fazla iki günde bir kullanılmasına karar verdik. Tam güçleri bu sefer onlara zaferi getirmişti ama bu gücü yanlış zamanda çağırmak kendi sonlarını hazırlayabilirdi. Tam anlamıyla iki ucu keskin bir bıçaktı. Ben de Gabil’e bu konuda son derece dikkatli olması yönünde tavsiyede bulundum.

Şimdi ise dikkatimizi İmparatorluk cephesine çevirmiştik.

Korgeneral Gaster komutasındaki Büyülü Tank Birliği iki yüz bin askerden oluşuyordu; Tümgeneral Farraga’nın Hava Muharebe Kolordusu ise kırk bin kişiye sahipti. Büyücü Gadora’nın da onayladığı üzere, imparatorluk ordusunun ilk dalga büyüklüğü tam olarak buydu.

Ancak bu sefer hiç savaş esiri almamıştık. Hepsi can vermişti; toplamda yaklaşık iki yüz kırk bin kişi. Tam bir katliamdı. Elbette bu durum içimi acıtmıyor değildi. Fakat bir iblis lorduna dönüştüğümde, bunu kendi ellerimle yirmi bin kişiyi katlederek başarmıştım. Bu saatten sonra kendime bahaneler üretip vicdan azabı çekmeyi bırakmıştım.

Her halükarda, bu ordunun iki yüz kırk bin mensubunun tamamı öldükten sonra, ruhları sanki bana sunuluyormuş gibi içimde birikmeye başladı. Savaş başladıktan kısa bir süre sonra, ruhların akılalmaz bir hızla bende toplandığını hissetmiştim. Doğrudan sana hizmet edenlerin topladığı ruhları hissetmek, işte tam olarak o klasik iblis lordu ayrıcalıklarından biriydi. Bu sayede kaç düşman askerini bozguna uğrattığımızı net bir şekilde görebiliyordum.

Ama... Sahi, bu kadar çok insan ruhu da neyin nesiydi? Neticede beni sıradan bir iblis lordundan gerçek bir iblis lorduna yükseltmek için sadece on bin ruh yetmişti. İki yüz kırk bin ruh bana ne yapacaktı ki?

Cevap basitti: Hiçbir şey! Gerçek bir iblis lordu olarak uyanışımı gerçekleştirdiğim an, evrim yolunun sonuna gelmiş olmalıydım. Mantıklı olan da buydu zaten. Aksi takdirde Guy Crimson, sırf ruh toplamak için tüm insanlığı ortadan kaldırmakla meşgul olurdu. Gereksiz katliamlardan kaçınmasının sebebi, bundan daha öteye gidebileceği bir mertebe olmadığını sezgisel olarak bilmesiydi.

Tam o sırada, zihnimde beklenmedik bir bildirim yankılandı.

Rapor. Elde edilen ruh miktarı belirlenen sınırı aşmıştır. Ruh soyunuz üzerinden size bağlı olan tabi kıldığınız kişileri uyandırmanız mümkündür. Aşağıdaki kişiler bu işlem için uygundur...

Raphael standartlarına göre bile bu durum gerçekten sınırları zorlayan bir şeydi.

Görünüşe göre, belirli miktarda ruhu gerekli niteliklere sahip bir alıcıya aktardığınızda, onların uyanışını tetikleyebiliyordunuz. Fazla ruhları toplamanın hiçbir işe yaramayacağını düşünmüştüm ama kendi evriminize doğrudan etki etmeseler bile, altınızdaki insanları geliştirmek için kullanılabiliyorlardı. Raphael’in belirttiğine göre, bana yakın olan birkaç kişi bu uyanış için gerekli şartları çoktan karşılamıştı. Elde ettiğim bu ruhları onlara bahşetmek, benim gerçek bir iblis lordu olarak sahip olduğum o uyanmış gücü onlara da kazandıracaktı.

Uyanış için gereken ruh miktarı ise tam yüz bindi. Vay be. Başka birini uyandırmak için kendimin tam on katı kadar ruha ihtiyaç duyacağımı hiç tahmin etmemiştim. Şimdiye kadar kimsenin bu sırdan haberdar olmamasına şaşmamalıydı. Belki Guy gibi biri bunu biliyor olabilirdi ama kim bilir? Bilse bile bunu her an gerçekleştirebilecek imkanı yoktu. Üstelik bir iblis lorduyla dost olup ondan güç desteği almak, bunu tek başına yapmaya çalışmaktan çok daha kolaydı. Belki de Walpurgis’in çıkış noktası buydu; büyük patronların toplandığı, Guy’ın kimin gerçekten aralarına katılmaya layık olduğunu gördüğü bir meclis.

Tabii işin içinde başka bir sebep de olabilirdi. Belki de ona çok fazla anlam yüklüyordum ve aslında onun da bundan haberi yoktu; bu ihtimali de göz ardı edemezdim. En nihayetinde, yüz bin ruh hafife alınacak bir sayı değildi. Bu, neredeyse koca bir şehri haritadan silmek demekti, dolayısıyla öyle gelişigüzel yapılacak bir iş değildi.

Her neyse. Şu an için elimde fazladan yaklaşık iki yüz elli bin ruh bulunuyordu, bu da iki kişiyi uyandırabileceğim anlamına geliyordu. Bu uyanışa uygun olan tabiyetimdeki kişilerin listesi ise şöyleydi: Ranga, Benimaru, Şion, Gabil, Geld, Diablo, Testarossa, Ultima, Carrera, Kumara, Zegion ve Adalmann. Toplamda on iki kişi.

...Tabi kıldığınız kişiyi evrimleştirmek için bir ruh koridoru oluşturulsun mu?

Evet

Hayır

Raphael’in anlatımına bakılırsa, fiziksel olarak yanlarında olmasam bile onları uyandırabiliyordum. Ruh koridoru, hedefimle aramdaki zaman ve mekan sınırlarını tamamen ortadan kaldıracaktı; tıpkı eskiden Veldora ile aramda olduğu gibi. Ayrıca aramızdaki bağı da güçlendirecekti ki bunun hiçbir zararı olmazdı.

Peki şimdi ne yapmalıydım?

Kendi uyanış sürecimi düşündüm de, beni eskisinden kıyaslanamayacak kadar güçlü bir seviyeye taşımıştı. Eşsiz becerim Büyük Bilge, nihai beceri olan Bilge Lordu Raphael’e evrilmişti. Eğer Benimaru gibi biri de bu düzeyde bir evrim geçirebilecekse, tereddüt etmek için hiçbir sebebim yoktu.

Ama bir dakika. Şu ruh soyu meselesi de neyin nesiydi? Tahmin etmek gerekirse, o insanlara isim verdikten sonra aramızda kurulan ruh bağına atıfta bulunuyordu. Bir canavara isim vermek evrime yol açıyordu ve ben de bunu her zaman yapmaktan kesinlikle çekinmiyordum ama bunun bir nebze tehlikeli olduğunu da biliyordum. Güvenle isim vermekten korkmuyordum çünkü Raphael artık benim yerime güvenlik risklerini değerlendiriyordu. Yanlış bir adım attığımda tüm gücümden olabilir, hatta ölebilirdim; ya da kalıcı olarak zayıflardım.

Benim durumumda, son derece yararlı bir beceri olan Belzebuth’un Midesi vardı ve bunu fazla büyü parçacıklarını depolamak için kullanıyordum. Eğer yetersiz kalırsam, görünüşe göre Veldora’dan da biraz ödünç alabiliyordum... Ama her halükarda, Raphael tüm bunları idare ediyordu ve benim hiçbir şey için endişelenmeme gerek kalmıyordu.

Haksızlık ama, değil mi? Normalde bir şeye isim vermek için kendi büyü parçacıklarına ihtiyaç duyardın, bu da onu hiç de küçümsenecek bir başarı yapmazdı. Guy için bile durumun böyle olduğuna bahse girerim. Bu yüzden çok az insan başkalarıyla ruhen gerçekten bağlıydı.

Ama bana göre arkadaşlarım yeri doldurulamazdı. Bunu gerçekten kastediyordum. Kendi üzerimde deney yapmaktan çekinmezdim ama arkadaşlarımı kobay olarak kullanacak değildim. Raphael bana bu seçeneği öneriyordu, bu yüzden tehlikeli olduğunu düşünmüyordum... ya da buna inanmak istiyordum. Ancak içimden bir ses bunun ciddi bir ateşle oynamak olduğunu söylüyordu. Üstelik kimi seçmem gerektiğini bile bilmiyordum ve bir sürü başka sorun da vardı. Ana etken büyü parçacığı enerjisiyse Soei’nin de bu şartları karşılayacağını düşünüyordum ama karşılamıyordu; bu da bir uyanış gerçekleştirmek için gereken koşulları merak etmeme neden oluyordu.

Bununla ilgili her şey o kadar belirsizdi ki bu beni gerçekten duraksatıyordu. Hasat Festivalim sırasında, evrilmeden önce Başlangıç olarak bilinen uzun bir uyku dönemi geçmişti. Bunun bu kez de yaşanmayacağının garantisi yoktu, bu yüzden her şeyin önceden çözülmesini gerçekten istiyordum. Ancak her şeyden önemlisi, bu savaş henüz bitmemişti. İmparatorluk ordusunun yaklaşık yedi yüz bin kişiden oluşan ana gücü başkentimize doğru yürüyüşteydi. Böylesine acil zamanlarda çılgın maceralara atılmak gerçekten iyi bir fikir değildi.

Bu yüzden şimdilik cevap hayır. İşler yatışana kadar bu meseleyi bir kenara bırakalım.

Goblinlere kurtarma görevine çıkmalarını, sağlam tankları ve hayatta kalan hava gemisi enkazlarını benim için toplamalarını emrettim. Gabil ve ejderhalar bir süre daha baygın kalacaklardı, bu yüzden Wyvern Süvarileri’ne elde ettikleri tüm malzemeleri Cüce Krallığı’na taşımalarını söyledim. Onlara verebileceğim tüm iyileşme süresini tanımak istiyordum.

Bunun yerine, goblinlere katılması için Mavi Sayılar’ı gönderdim. Bu Benimaru’nun önerisiydi; başkente dönmek için acele etmelerine gerek olmadığını, dönseler bile son savaşa yetişemeyeceklerini söylemişti.

Gazel de hakkını vermek gerekirse herhangi bir takviyeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ona şimdilik bir sorunumuz olmadığını söyledim. Cüceler de hâlâ savaşın ortasındaydı. Merkez girişindeki çatışmalar bitmişti ancak İmparatorluk sınırındaki Doğu çıkışı hâlâ yaklaşık altmış bin kişilik bir imparatorluk gücü tarafından tutuluyordu. Gadora onları Yuuki’nin şaşırtma taktiği olarak konuşlandırılmış tümeni olarak tanımlamıştı... ama ne olacağını bilmiyorduk, bu yüzden onlara karşı tetikte olmak istiyordum.

Gazel’in bunun icabına bakabileceğinden emindim... ve aslında tam şu anda bu işle canla başla uğraştığından da şüphem yoktu. Şu andaki görevimiz İmparatorluk’un ana gücüyle hesabı kapatmaktı. Açılış savaşı bizim için büyük bir zafer olmuştu ama düşmanın hâlâ hafife alınamayacak kadar muazzam bir gücü vardı.

Sayısal olarak ezici bir dezavantajdaydık... ama kurmaylarımın motivasyonu bundan daha yüksek olamazdı. Shion bir an önce işe koyulmak için sabırsızlanıyor, hatta "O iblislerin tüm ilgiyi üzerine çekmesine izin veremem! Oraya çıkıp onlara gerçek gücün ne demek olduğunu göstermeliyim!" gibi şeyler söylüyordu. Kulağa çok hırslı geliyordu. Bu savaşta düşmanının tam olarak kim olduğunu sormak istedim neredeyse.

"Senin benim korumam olman gerekmiyor mu?"

Bunu belirttiğim an, büyük bir aceleyle soğukkanlılığını geri kazandı. Ne de olsa savaşmaya çok hevesli olmaktan iyi bir şey çıkmazdı.

Ama aramızda gitmek için can atan tek kişi Shion değildi.

"Efendim! Ultima arsızca böbürlenip duruyor, ilk rauntta kuvvetlerimizin büyük bir zafer kazandığını söylüyor! Oh, sıramın gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum! Oraya gidip birkaç çift laf etsem sorun olur mu?"

Carrera yanakları kızarmış bir halde Kontrol Odası’na daldı. Ona İkinci Ordu Kolordusu’nun geri kalanıyla birlikte hazırda beklemesini emretmiştim ama sanırım iblislerin hepsi kendi aralarında Düşünce İletişimi kuruyordu. Diğer iblislerin işledikleri tüm cinayetlerle övünmesi katlanabileceğinden fazlası olmalıydı... ama şu anda tek başına hareket etmesine izin veremezdim.

"Birkaç çift laf mı?" diye sordu Benimaru. Carrera’nın bir Kadim olduğunu biliyordu ama yine de ona her zamanki gibi davranıyordu. Belki de gerçekten çok fazla endişeleniyordum.

"Evet, onlara hediye olarak küçük bir nükleer büyü sunabileceğimi düşünmüştüm."

Bunu son derece sevimli bir gülümsemeyle söyledi. Orijinal Sarı olan Jaune, ününün hakkını gerçekten veriyordu.

"Reddedildi!" diye tiksintiyle cevap verdi Benimaru.

"Carrera, lütfen yeni emirlere kadar sabırlı ol," diye ekledi Geld. "Eylemlerin ancak en kritik anda uygulandığında bir anlam kazanır."

Carrera bundan pek memnun olmamıştı ama Benimaru’ya itaatsizlik etmeye de niyeti yoktu. Geld’in azarlaması üzerine isteksizce başını salladı.

"Peki. Sadece neler yapabileceğimi göstermek istemiştim ama belki de bunun daha etkili olacağı bir zaman gelir, değil mi? Oturup bekleyeceğim."

Bizimle aynı fikirde olmasına sevindim. Geld’in söylediklerine saygı duyuyor gibiydi; belki de düşündüğümden daha iyi bir ikiliydiler.

"Ha-ha-ha! Carrera, hayat sadece etrafı kasıp kavurmaktan ibaret değildir, biliyorsun. Ancak liderimiz için bir kılıç olduğumuzda gerçekten parlayabiliriz!"

"Evet, Shion, seni anlıyorum. Belki de biraz fazla aceleci davrandım, ha? Gidip biraz sakinleşeyim."

Konuşan da Shion, diye düşündüm. Söylediği güzel bir şeydi elbette ama onun ağzından çıkınca hiç de inandırıcı gelmiyordu. Daha az önce ortalığı birbirine katmak isteyen sen değil miydin? Ama bunu dile getirmeyeyim. Konu kapanmışken tartışmayı yeniden alevlendirmek kötü bir fikir olurdu. Carrera çıkarken Shion’a yargılayan bir bakış attım.

Yani moral kesinlikle bir sorun değildi.

Bizim tarafımızda, zindanın içindeki kuvvetlerin yanı sıra dinlenmiş olan İkinci Ordu Kolordusu vardı. En üst düzey yetkililerimden rütbenin en altındaki askerlere kadar herkesin keyfi yerinde görünüyordu, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya can atıyorlardı; emirlerimi duymuş olmalılardı. İmparatorluk ise toplam yedi yüz bin askere sahipti. Sayıca asla yarışamazdık ama bu, nicelikten ziyade nitelik meselesiydi. Karşı tarafın arka planda gizlenen bazı güçlü karakterleri hâlâ var olabilirdi ama zindanda öldürücü bir savunma mekanizmamız vardı.

Zaferin anahtarı zindanda yatıyor olacaktı. Veldora... Ramiris... Size güveniyorum millet!

"Evet, elbette. Korkma. Her şeyi ben hallederim!"

"Doğru, kesinlikle! Hepimiz arkandayız, sen sadece arkana yaslan ve rahatla!"

İstekli cevapları içimi rahatlattı.

Buradaki önemli husus kayıplardan nasıl kaçınacağımızdı ve düşmanı zindanın içine çekmek bunu yapmanın en iyi yoluydu. Zindanın içinde, ordumuzun yıpranmasını sıfıra indirebilirdik ve bu da her şey değildi; zindanın canavarlarını da kuvvetlerimize katabilir, sayısal dezavantajları fazla uğraşmadan kapatabilirdik. Alt seviye canavarları da sayarsak, toplam sayı birkaç yüz bine ulaşırdı.

"O zaman İmparatorluk’un Yuuki’nin tatlı sözlerine ne kadar inandığını görmemiz gerekecek, değil mi?" dedim.

"Tam tersi değil mi? Ona güvenemezsiniz ve işte tam da bu yüzden onlarda kendisine karşı şüphe uyandırdı."

"Ah, bu gerçekten çok mantıklı!"

Benimaru’nun haklı olduğundan emindim. Yuuki’ye bir düşman olarak bakarsanız, oldukça can sıkıcı biriydi. Geçici bir ortaklığımız olabilirdi ama ona bir müttefik olarak güvenmenin yolu yoktu. Belki de İmparatorluk tarafında da bu his karşılıklıydı?

"Bu kadar tekinsiz birinin müttefik olarak savaşmaktansa düşmanın içine sızması belki de daha güvenlidir."

Bu, Shion’dan gelen alışılmadık derecede isabetli bir tespitti.

"En azından ihanete uğrayıp uğramayacağımız konusunda endişelenmek için çaba harcamamıza gerek kalmıyor," diye ekledi Benimaru başını sallayarak. "Diğer taraftan, imparatorluk yanlıları muhtemelen Yuuki’yi tamamen bir müttefik olarak görmüyorlar. Söyleyeceği her şeyden şüphelenerek ona karşı temkinli olacaklardır. Başka bir deyişle, Dwargon’un Doğu çıkışındaki altmış bin askerin nasıl hareket edeceğini gerçekten bilmiyorlar. İmparatorluk orada bir darbe vurabilir, bu yüzden Gazel’e tetikte olmasını söylesek iyi olur."

"Kral Gazel’i tanıdığım kadarıyla endişelenmemize gerek kalacağını sanmıyorum. Ama hayır, güvenilmez bir müttefikten daha sinir bozucu bir şey yoktur. Sizin yerinizde olsam onu ilk ezen ben olurdum."

Kral Gazel’e Yuuki’den zaten bahsetmiştim ve Benimaru’nun da dediği gibi, ben kontrol etmeden gerekli tüm önlemleri aldığına emindim.

Asıl endişemiz İmparatorluk’un ana gücü olmalıydı. Biz konuşurken bile her taraftan saldırıyor, bizi kuşatmaya çalışıyorlardı. Şehrimizde kalan tek şey o devasa kapıydı, bu yüzden panik yapmaya gerek yoktu ancak yine de gerilmekten kendimizi alamıyorduk.

Benim asıl endişem, Tempest’ı tamamen pas geçip Yohm tarafından kurulan yeni krallık Farminus’a saldırmalarıydı. Orayı savunmak için etrafta Razen ve Gruecith gibi insanlar vardı ama o ulusun dürüst olmak gerekirse şu anda büyük ölçekli bir savaş yürütecek gücü yoktu. Onlar düzenlerini değiştirirken biz hâlâ destek sağlama aşamasındaydık, bu yüzden oranın bir savaş alanına dönüşmesini gerçekten istemiyorduk. Takviye göndermek elbette bize düşecekti ve bu benim açımdan işleri gerçekten karmaşık hale getirecekti. Bu doğrultuda, işlerin bu şekilde gelişmediğini görmek bizi sevindirdi. Ne olursa olsun, gardımızı düşüremezdik.

Eğer imparatorluk Yuuki’ye güvenmeyip bizi teğet geçerek doğrudan Blumund’a yönelmeyi seçerse, Geld’in birliğini arkalarından saldırtacaktık. Işınlanma büyümle İkinci Kolordu’yu oraya göndermek işten bile değildi ama ne olursa olsun sonunda kendimizi bir kara savaşının ortasında bulacaktık. Üstelik İkinci Kolordu labirentten neredeyse hiç destek alamayacağı için savaşın son derece çetin geçeceği kesindi. Labirentten hatırı sayılır miktarda gönüllü toplayabilirdik belki ama canavarları istemedikleri sürece oradan çıkmaya zorlayamazdık; bu yüzden sayımız her halükarda az olacaktı. Dahası, açık alanda savaşmak labirentin sunduğu tüm avantajları çöpe atmak demekti, bu da ağır kayıpları göze almamızı gerektiriyordu.

Bizim için en kusursuz senaryo, düşmanın kendi ayağıyla labirente girmesiydi. Benimaru’nun gözünde savaşı oraya taşımak hem en güvenli rota hem de başarı şansı en yüksek hamleydi. Düzlükte savaşırsak labirentteki üstünlüğümüzü kaybeder, onlarla eşit şartlarda kafa kafaya çarpışmak zorunda kalırdık. Tabii ki savaşın doğası buydu ama zaferin sırrı her zaman kendine bir avantaj yaratmakta yatardı. Labirent kullanmanın pek adil olduğunu savunacak değildim ama günün sonunda kazanan biz olursak, kimin ne düşündüğünün ne önemi vardı?

Bu yüzden, ana savaş alanının labirent olacağını umut etsek de açık alanda savaşmak zorunda kalma ihtimalimize karşı temel stratejimiz değişmedi. İlk görevimiz, karşı tarafın en güçlü savaşçılarını açığa çıkarmaktı. Daha önce goblenleri bu iş için yem olarak nasıl kullandıysak, bu kez de aynı amaçla Geld’in birliğini öne sürecektik. Benimaru’nun sunduğu her stratejinin özünde bu ortak plan yatıyordu.

Aslına bakılırsa bunu beni, yani başkomutanlarını korumak için yapıyorlardı. Buradaki tüm arkadaşlarıma yürekten değer veriyordum; Benimaru ve diğerleri de beni her şeyin önüne koyuyordu, hatta belki de benim onlara verdiğim değerden çok daha fazlasını bana sunuyorlardı. Benim uğruma canlarından olmalarını asla istemezdim ama Benimaru benim gibi bir amatörden çok daha üstün bir taktiksel zekaya sahipti. Önceki savaşta bile hasarı neredeyse sıfırda tutmayı başarmıştı.

Dolayısıyla her şeyi ona devrettiğim sürece arkama yaslanıp rahatça koltuğuma kurulabilirdim. Bir de tabii, bana güvenebileceklerini hissettirerek insanlara huzur vermeye devam etmek istiyordum.

İmparatorluk askerlerinin içeri kolayca akın edebilmesi için yeryüzüne devasa bir kapı inşa etmiştik. Şimdi geriye dönüp bakınca, acaba bu hamle biraz fazla mı bariz görünmüştü diye düşünmeden edemiyordum. Bunun bir tuzak olduğunu anlamalarından biraz endişelenmiştim ama korkularım yersiz çıktı. Birileri bugün dualarımı mı kabul ediyordu bilmiyorum ama sonunda tam da dilediğim gibi oldu.

Operatör, "Düşman ana kapının önünde yayılıyor!" diye bildirdi. Büyük ekranda, imparatorluk askerlerinin son derece düzenli saflar halinde dizildiğini görebiliyorduk. Eğer Argos bize bunu gösteriyorsa gerçek olmalıydı ama Soei’nin grubu da onları izlediği için bunun bir illüzyon büyüsü falan olmadığından emindik.

İmparatorluk yemi açıkça yutmuştu. Artık gizlilik zahmetine girmeden, yedi yüz bin askerin tamamıyla meydana çıkmışlardı. Belki de bizi göz dağıyla korkutmaya çalışıyorlardı ama bu bizde sökmezdi. Bu saatten sonra teslim olmak gibi bir niyetimiz kesinlikle yoktu. Gerekirse başka bir gün savaşmak için geri çekilirdik ama boyun eğmek asla seçeneklerimiz arasında yer alamazdı. Üstelik bundan daha ideal bir zemin hazırlanamazdı.

Kendi kendime, "Kazandık," diye mırıldandım.

Benimaru hemen atıldı. "Evet, kazandık."

Gerçekçi olmak gerekirse taktiksel zaferimiz zaten şimdiden garanti altındaydı. Hepimiz labirente girdiğimizde hiçbir hasar almayacaktık; acele etmediğimiz sürece kazanacağımız kesindi. Dahası, karşılarında bir iblis lordunu alt edebilecek, akılalmaz güçte bir şampiyon olmadığı sürece üstünlük tamamen bizdeydi.

"Açgözlü pisliklerin labirente balıklama atlaması iyi oldu."

"Çok doğru. Rimuru Efendimizin yeminin biraz fazla bariz olduğunu düşünmüştüm ama neyse ki hemen yuttular."

"E, yani, sen de bu işte iyi iş çıkardın Gadora."

Düşman artık tüm gücüyle karşımızdaydı. Eğer ormanın etrafına biraz daha dağılmış olsalardı, güçlü olanların bir yerlerde gizlenmesinden endişe edebilirdik. Güçleri çok fazla yaymak genelde kötü bir fikirdir ama hepsinin tek bir yerde toplanması işimizi fazlasıyla kolaylaştırmıştı. Yakında labirente girmeye başlayacaklarını tahmin ediyordum; bu yüzden asıl soru, ordunun ne kadarını yeryüzünde bırakacaklarıydı.

"Her halükarda, imparatorluğun ülkemizi pas geçmesi stratejik açıdan pek mantıklı değil. Eğer bu labirent kapısını abluka altına alıp batıya doğru yürümeye devam ederlerse başımız belaya girer ama..."

"Evet, yedi yüz bin askerin yüz binini geride bıraksalar bile kapıyı kolayca kuşatmaya yeter."

O zaman geri kalan kuvvetler Batı Ulusları üzerine yürüdüğünde arkalarında endişelenecek hiçbir şey kalmazdı. Bu durumda biz yine de dışarıya ışınlanabilirdik ama gideceğimiz yerler daha önce belirli bir süre geçirdiğimiz yerlerle sınırlı olurdu. Ayrıca alanı donduran engellerle korunan hiçbir yere erişemezdik. Pratik olarak, eğer Ruhların Meskeni yani Ramiris’in eski mekânının girişindeki mührü kaldırabilirsek, oradan giriş çıkış yapabilirdik. Yine de Batı Ulusları'nın çiğnenmesini çaresizce izlerken labirentte kapana kısılmış gibi olurduk. Böyle bir durumda kendimizi dışarı atıp saldırmanın bir yolunu bulmamız gerekirdi.

Yani eninde sonunda iş yine bir kara savaşına dönebilirdi. Ama bundan kaçınmamız zaten pek mümkün değildi. Bu yüzden o an gelmeden önce düşmanın gücünü olabildiğince kırmak istiyorduk.

"Yeryüzündeki kuvvetlerine bir uyarı gönderecek miyiz?"

"Evet, belki onları kışkırtıp içeri daha fazla asker göndermelerini sağlayabiliriz."

Veldora ve Ramiris’in bu konuda ilginç fikirleri vardı.

"Aslında bu mantıklı görünebilir ama hayır, uyarı falan yok," dedim.

Veldora şaşkınlıkla sordu. "Yok mu? Neden?"

"Kapının üzerine kazıdığımız yazıyı biliyorsun değil mi Ramiris?"

"Ah! Doğru ya, öyle bir şey vardı..."

Aslında devasa kapının üzerine bir mesaj kazımıştık. Şöyle yazıyordu:

BU KAPILARDAN GEÇMEYE ACİZLERİN GÜCÜ YETMEZ

Peki buna nasıl tepki vereceklerdi?

"Bunu okuduklarında ne yapacaklarını görmeyi çok isterim," dedi Ramiris.

Benimaru ekledi. "Şahsen benim tepem atar ve kapıdan içeri dalardım. Yine de kendi askerlerimi geride tutardım."

Benimaru’nun tam olarak bunu yapacağından emindim. Tuzak olsun ya da olmasın, kesinlikle içeri bodoslama dalardı.

"Ben hiç umursamazdım bile. Ne de olsa her şeye gücüm yeter!"

Tabii tabii Veldora. Sana soran olmadı zaten.

"Ben olsam ne yapardım bilmem... Beretta gitmek için ısrar etseydi sanırım arkasından giderdim, öyle bir şey işte?"

Ramiris... Eğer bu kadar korkacaksan şansını fazla zorlama, olur mu? Hem Beretta’nın adını böyle anıp durman çocuğu bıyık altından güldürmekten başka işe yaramıyor.

"Eğer bu uyarıyı görmezden gelecek kadar aptal biri varsa, Rimuru Efendimizin merhametini çoktan hak etmemiş demektir. Başlarına gelecekler konusunda şikayet etmeye hakları yok."

Neden bu kadar keyifli göründüğünü bilmiyordum ama evet, Diablo haklıydı. Bu mesaj sonuçta bir nevi uyarı niteliği taşıyordu.

"Elbette, eğer o kapıdan geçemeyecek kadar korkaklarsa, zaten bu savaş meydanında işleri ne? Hepsini yok etmeli ve Rimuru Efendimize düşman olmanın aptallığını onlara göstermeliyiz!"

Şey, Shion? Eğer olaya böyle bakarsak hepimiz bizzat savaşmak zorunda kalacağız, değil mi? Gelecekte bir tavsiye vermeden önce biraz düşünebilir misin acaba? Geld’i bile güldürüyorsun.

Yine de diğer kurmaylarımın da fikri pek farklı sayılmazdı. Hepsi son derece motivasyon doluydu ve bana yeni zaferler sunmak için can atıyorlardı. Testarossa ve Ultima bir sürü ruh toplamıştı. Diğerleri bunu biliyor muydu emin değildim ama buradaki herkes onların izinden gitmeye can atıyor gibiydi.

Testarossa ya da genel olarak iblisler, bu ruhlardan geriye kalan duygulardan beslenmeyi seviyorlardı. Bunları tüketmenin pek çok yolu vardı ama Testarossa bana en çok korkudan donakalmış yüzleri görmekten keyif aldığını söylemişti. O gülüşü gerçekten de ürkütücüydü. Reenkarnasyon öncesindeki halim olsaydı muhtemelen korkudan taş kesilirdim ama artık bu durumlara alışmıştım.

İblisler için her şey yolundaydı peki ya diğer canavarlar? Topladıkları ruhlarla ne yapacaklarını bildikleri bile şüpheliydi. Ben de bunu daha yeni öğrenmiştim ve neden aralarında böyle bir rekabet başladığını hala merak ediyordum. Muhtemelen onlar için bir savaş ganimeti gibi bir şeydi ama benim gerçekten de böyle ganimetlere ihtiyacım yoktu.

Yine de yedi yüz bin kişi, ha? Eğer gerçekten hepsini ele geçirebilirsek, bu yedi kişiyi daha uyandırabileceğim anlamına geliyordu. Bu tarz düşüncelerin artık zihnime son derece doğal bir şekilde gelmesi ürkütücüydü ama...

Hayır, hayır, hayır. Kendime hakim olmalıydım. Zihnimin bir canavara dönüşmesine izin veremezdim. Bu kararlılıkla büyük ekrana döndüm.

"Harekete geçiyorlar."

Sıra sıra dizilmiş imparatorluk askerleri şimdi düzenli bir formasyonda ilerliyor, sanki hiç korkmuyorlarmış gibi sakin bir şekilde kapıya doğru akın ediyorlardı.

"Tam da planladığımız gibi," diye mırıldandım. "En azından yarısı içeri girerse, sonrasında işimiz çok daha kolaylaşır."

Benimaru sakin bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Tek bir askerin bile kaçmasına izin vermeye niyetim yok. Gerekirse ben de içeri girerim."

Geld başıyla onayladı. "İkinci Kolordu yaklaşık on yedi bin askere sahip. Sayıca bakıldığında durum vahim görünebilir ama yetenek konusunda onlardan geri kalır yanımız yok. Düşmanı tuzağa düşürmek için arazinin avantajını kullanabiliriz."

"Bunu duymak güzel. Ben de iç koridorları alevlerimle yakarsam, ayakta kalanlar bize layık bir rakip olacak kadar güçlü demektir."

"Carrera’nın da buna memnuniyetle yardım edeceğinden eminim. Bir süredir kurtlarını dökmek istiyordu, bu yüzden becerilerini sergilemek için can atacaktır."

"Şüphe yok, ilk kadimlerden birinin gücü hafife alınamaz. Onların arkasını toplamak her zaman zordur."

Bir dakika. Bu konuşma beklediğimden çok farklı bir yere gidiyordu. Benimaru ve Geld, sanki savaşı şimdiden kazanmışız gibi rahat rahat konuşuyorlardı. Ben hala içten içe biraz endişelenirken, onların bu kadar cüretkar davranması büyük cesaretti. Üstelik Carrera’yı da doğal bir şekilde stratejilerine dahil etmişlerdi; bir kadimin gücünü kullanma konusunda en ufak bir tereddüt bile yaşamıyorlardı.

Benimaru, bu hiç adil değil! Amaç düşmanın kökünü kazımaksa, asıl benim devreye girmem gerekir!

Shion bile öne atılıyordu. Beni korumakla görevli olduğunu yine tamamen unutmuştu. Gerçi benim için kontrol merkezinden daha güvenli bir yer yoktu. Shion’un liderlik ettiği Yeniden Doğanlar takımı, amansız dirençleriyle gurur duyan bir gruptu. Onları tüm bu süre boyunca boş yatırmak yazık olurdu; bu yüzden iş yakın dövüşe dökülürse, onları sahaya sürmeyi düşünebilirdim.

Yani, evet, eğer çok istiyorsa Shion’a konuşlanma emri verebilirdim ama...

Shion, sakin ol. Önce düşmanın ne yaptığını tam olarak anlamamız gerekiyor. Duruma göre senin yeteneklerinden faydalanmam gerekebilir elbette.

Şimdilik bununla yetinmek zorundaydı.

Kek-heh-heh-heh-heh... Efendi Rimuru’nun bir korumaya ihtiyacı varsa, ben tek başıma bu görevi fazlasıyla yerine getirebilirim.

Şey, madem Diablo bu işe gönüllü oluyordu, o zaman işler gerçekten sarpa sararsa Testarossa ve Ultima’yı geri çağırabilirdik. Ne de olsa göz açıp kapayıncaya kadar buraya ışınlanabilirlerdi.

Siz öyle diyorsanız Efendi Rimuru, peki. O zaman sıra sende, Shion.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.