Karanlığın Eşiğinde

"Pekala! Bana güvenebilirsin, Benimaru!"

Shion yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ona teşekkür etti. Savaşmayı neden bu kadar çok sevdiğini bir türlü anlayamıyordum ama neyse, o mutluysa sorun yoktu.

"Güzel. O halde Rimuru, hazırlanma vakti geldi!"

"Ben de geliyorum, Usta! Şu labirentin ne kadar korkunç olabileceğini onlara gösterme zamanı!"

"Kesinlikle öyle. Arkada son savunma hattı olarak ben varken endişelenmenizi gerektirecek hiçbir şey yok."

"Bize müsaade, Efendi Rimuru..."

Büyük bir coşkuyla dolup taşan Veldora ve Ramiris, arkalarından gelen Beretta ile birlikte kontrol merkezinden ayrıldı. Onlar gidince oda aniden sessizliğe büründü.

Veldora için bu, labirentin ustası olarak ilk gerçek iş günü olacaktı. Burada üstleneceği bir rol olup olmadığından pek emin değildim ama her halükarda gösterdiği bu heves kesinlikle cesaret vericiydi.

"Güzel. Bakalım düşman bizim için ne hazırlamış."

Geçitten akan insan kuyruklarını izlerken sesime olabildiğince iblis lordu tonu vermeye çalıştım. Diğerleri de başlarıyla beni onayladı. Ve böylece, İmparatorluğun yedi yüz bin kişilik ana ordusuna karşı vereceğimiz savaş başlamış oldu.

Zırhlı tümenin komutanı Caligulio, işlerin planlandığı gibi gitmesinin verdiği memnuniyetle gülümsedi. Ordusuna büyük bir güvenle baktı. Seçkin askerleri birer birer o devasa kapıdan geçiyordu. Kapı şüphesiz labirente açılıyordu ve o labirent Caligulio’ya muazzam bir zenginlik kazandıracaktı.

Canavarlar, kapılarına dayanan bu altı haneli beklenmedik ordu yüzünden çoktan paniğe kapılmış olmalıydı. Ama her şey uzun ve titiz bir planlama ile bu planı uygulayabilecek güçteki askerler sayesinde gerçekleşmişti.

İstila rotası üzerinde askeri üst düzey yetkililerle yapılan uzun müzakerelerin ardından, göze çarpması için önce büyü tankı tümenini göndermeye karar vermişlerdi. Buna ek olarak, kötü ejderha Veldora’nın ortaya çıkma ihtimaline karşı onunla savaşabilmek için kozları olan uçan muharebe birliğinden yüz hava gemisini de buraya konuşlandırmışlardı.

Uçan muharebe birliği, Gradim komutasındaki büyülü canavar tümenini batıya taşımakla da görevliydi; ancak onların yolculuğu çoğunlukla deniz üzerinden olacağı için güvenli bir seyahat garanti altındaydı. Bu yüzden hava gemilerinin herhangi bir silahla donatılmasına gerek olmadığına karar verilmişti. Caligulio’nun tek sorumluluğu lojistik destek sağlamaktı. Bunu da üç yüz hava gemisini tam kapasite çalıştırıp Gradim’in birliğiyle aynı anda gerekli askeri malzemeleri taşıyarak yapmayı planlıyordu.

Güçlerini tek bir bölgede toplamalarının asıl nedeni, Veldora ile yapılması öngörülen savaştı. Jura Ormanı’na gönderilen diğer yüz hava gemisinin her biri, İmparatorluğun sahip olduğu en seçkin büyücülerle donatılmıştı. Bu son yapboz parçasının da yerine oturmasıyla destek sistemleri tamamen hazır hale gelmişti. Caligulio, tüm bunların Batı’yı tamamen ele geçirmek için yeterli olduğuna inanıyordu. Eğer Gradim’in birliği Englesia’nın başkentine saldırırsa savaş göz açıp kapayıncaya kadar biterdi.

Bu, eş zamanlı ve iki yönlü bir harekattı ve Caligulio’nun zırhlı tümeni burada başrolü oynayacaktı. Başarılı olurlarsa göz kamaştırıcı bir askeri zafer elde edeceklerdi. Bu da Caligulio’ya İmparatorluk içinde ne olursa olsun daha fazla güç kazandıracaktı. Bu düşünce yüzünden yüzündeki gülümsemeyi bir türlü silemiyordu.

Operasyonun temel taslağı şu şekildeydi: Büyü tankı tümeni dikkat çekici bir giriş yapacaktı. Düşman onlara odaklandığında, Caligulio ana kuvvetlerin başına geçip büyük bir güç gösterisiyle iblis lordu Rimuru’nun kalesine saldıracaktı.

Gelen istihbarata göre iblis lordu, güvende tutmak için tüm başkentini labirentin içine taşıyabiliyordu. İlk duyulduğunda kulağa saçma gelse de bu bilgi doğruydu. Yeryüzünde kalan tek şey, labirente açılan büyük bir kapıdan ibaretti. Bu yüzden ilk olarak kapıyı kuşatıp tüm kaçış yollarını engellemeye karar verdiler. Çevreye yerleştirilecek bir veya iki kullanışlı büyü iptal edici, oradan büyüyle ışınlanmayı imkansız kılacaktı. Bölgeyi tamamen mühürlemek mümkün görünüyordu.

Buradaki tek sorun, silahlı Dwargon ulusunun gücüydü. Kahraman Kral Gazel’i küçümsemek büyük bir hata olurdu; cüceler dayanıklılıklarıyla bilinirdi. Boşuna bin yıl boyunca yenilgisiz kalmamışlardı ve onların gücünü hafife alan herkesin canı yanardı.

Ancak:

Kaybetmemiz imkansız. İki bin büyü tankına karşı eski püskü antikalarla mı savaşacaklar? Savaş bile sayılmaz.

Dwargon’un sözde tarafsızlığı İmparatorluğun umurunda bile değildi. Şimdiye kadar o silahlı ulusa dokunmamışlardı çünkü ayak bağı olacaklarını biliyorlardı. Ama eğer şimdi kazanırlarsa geri adım atmalarına gerek kalmayacaktı. Büyü ve bilimin birleşimiyle, tamamen yeni bir savaş sistemine dayanan yenilmez bir güç inşa etmişlerdi. Kısacası, Caligulio’nun yönettiği zırhlı tümen tam olarak buydu.

Gazel cüceler arasında bir şampiyon olabilirdi ama tek başına ne yapabilirdi ki? Nicelik yerine nitelik savaşın gidişatını değiştirebilirdi belki ama tank toplarının ne kadar yıkıcı olduğunu bilen Caligulio için kılıç ve büyüyle savaşmak geçmişin köhne bir kalıntısından başka bir şey değildi. Sadece modası geçmiş, eski silahlar üretebilen cüceler, bu yeni nesil ordunun gerçek değerini asla hayal bile edemezlerdi. Bunu anladıklarında ise artık çok geç olacaktı. Cüceleri bekleyen tek şey, tek taraflı bir hezimetten ibaretti.

Bu düşüncelerin hepsi temelinden yanlıştı fakat Caligulio’nun o sırada bunu bilmesine imkan yoktu. Kendinden o kadar memnundu ve zaferinden o kadar emindi ki bir an bile yenilebileceğini aklından geçirmedi.

Ve tam o esnada, uzun zamandır beklenen rapor ulaştı. Düşmandan bir elçi gelmişti fakat müzakereler çökmüş, çatışmalar çoktan başlamıştı. Bu haberi alan Caligulio ve ekibi plana sadık kalarak ileri marş dedi. Ve şimdi, iblis lordu Rimuru’nun kalesi olduğuna inanılan toprakları ele geçirmişlerdi.

Keyfi son derece yerinde olan Caligulio, askerlerini süzdü.

Gaster’a Gazel’in kafasını tek başına alma fırsatını vermek biraz israf oldu ama neyse. Askerlere her zaman kırbaç gösteremezsin, yoksa peşinden gelmezler. Arada bir havuç da vermek gerekir.

Korgeneral Gaster ve Tümgeneral Farraga, Caligulio’nun en yetenekli astları arasındaydı. Beklentileri boşa çıkaracaklarından hiç şüphesi yoktu. Hem Gaster hem de Farraga şu an itibariyle ölmüştü ama Caligulio’nun bunu bilmesini beklemek haksızlık olurdu.

"Gaster’dan henüz bir haber var mı?" diye sordu Caligulio adamlarından birine.

"Henüz yok efendim! Savaşa girdiğini bildirdiğinden beri ses çıkmadı!"

"Ah. Bu saate kadar ortalık sakinleşmiş olmalıydı. Raporu geciktirmesi onun tembelliği. Orada zorlanıyor olamaz ya."

"Rapor edecek başka bir şeyim yok maalesef efendim."

"Sorun değil. Peki ya Farraga?"

Gaster’ın uzun zamandır ilk kez sahaya çıkması herhalde kafasını bulandırmıştı. Kesin zafer bu kadar yakınken, savaşa fazla odaklanmış olmalıydı. Peki ya Farraga? Gökyüzünde, bulutların üzerinde süzülürken her şeyi net bir şekilde görebiliyor olmalıydı ve kesinlikle doğru bir rapor verebilirdi. Ancak Farraga’ya atanan irtibat subayı tuhaf davranıyor, hararetle iletişim kurmaya çalışırken kan ter içinde kalıyordu.

"...Ne yapıyor o?"

Bu durum Caligulio’nun keyfini kaçırdı. Canı sıkılmıştı ve bu duygu ses tonuna da yansımıştı.

"Tümgeneral Farraga," dedi telaşlı irtibat subayı, "Veldora olduğu düşünülen bir canavarla karşılaştığını bildirdi! Durumu netleştirir netleştirmez yeni bir rapor göndereceğini söyledi ama..."

...O zamandan beri hiçbir şey gelmemişti. Sadece o ilk rapor ve ardından gelen derin bir sessizlik.

Nöbetçi haberleşme büyücüsüne göre, Jura Ormanı’ndaki büyü özü o kadar yoğundu ki ses iletimleri kolayca kesilebiliyordu. Bu durum Caligulio’nun kafasına yattı. Ne de olsa bu orman baş düşmanları Veldora tarafından yaratılmıştı ve üstelik bir iblis lorduna ev sahipliği yapıyordu. Mantıklı olan buydu.

Endişelenmenin bir yararı olmayacağına karar veren Caligulio, bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Savaşa girmişlerse boş raporlar gönderecek vakitleri olmazdı. Ayrıca büyücünün de dediği gibi, atmosferdeki büyü özü haberleşmeyi engellemek için fazlasıyla yeterliydi. Üstelik Veldora sahaya bizzat indiyse, zaten hiçbir sinyal dışarı çıkamazdı.

Caligulio zihnini başka bir yöne çevirdi.

"Hıh! O zaman iyi haberleri bekleyeceğiz. Eğer gerçekten Veldora ile karşılaştılarsa, Gaster ve Farraga’dan ses çıkmaması gayet doğal. Ama onlar yüzünden burada bekleyecek değiliz. Ele geçirmemiz gereken bir labirent var!"

Gaster’a verdiği ordunun devasa büyüklüğü göz önüne alındığında, Caligulio yenilme ihtimalini bir an bile düşünmedi. Zihninde bu ihtimali çoktan tamamen silip atmıştı. Aslında bu iletişim eksikliği onun için iyi bir şey bile olabilirdi. Farraga gökyüzünde Veldora ile meşgulken, bu labirentin içinde sadece iblis lordu kalmış demekti. Onların Dört Büyükler’i ve yarattıkları tehdit hakkında hikayeler duymuştu ama yeniden yapılandırılmış zırhlı birlik onların hakkından hemen gelirdi.

Caligulio daha fazla tereddüt etmeden gözlerini labirente çevirdi.

Önünde büyük bir şehri barındırabilecek kadar geniş bir düzlük uzanıyordu. Tam ortasında ise labirentin girişi olan devasa bir kapı yükseliyordu. Yapılan büyü taramaları hiçbir tuzak ya da tehdit tespit edememişti. Sadece Caligulio’nun ordusunun meydan okumasını bekleyen sade bir kapıydı.

Kapının üzerine kazınmış olan "BU KAPIDAN SADECE GÜÇLÜLER GEÇEBİLİR" sözleri, Caligulio’ya stratejisinin başından beri doğru olduğunu kanıtlıyordu. Her şeyi yağmalamamızdan korktuğunuz için saklıyorsunuz demek, ha? Bir grup canavar için oldukça küstahça bir hareket.

İkmal tedariki adı altında yağma yapmak, her devletin korkulu rüyasıydı. Ordunun karnını doyuracak kadar erzak sağlamak her zaman büyük bir dertti; hele ki İmparatorluk ordusu kadar devasa bir güç için bu durum tam bir baş belasıydı. Tabii düşmanın erzakına çökmek de bir o kadar etkili bir taktikti.

Ama ne yazık ki avuçlarını yalayacaklardı!

Caligulio, canavarların bu sığ zekasına içten içe gülüyordu.

Büyü ve başka dünyalara ait bilimle harmanlanmış ameliyatlar sayesinde geliştirilen askerleri, tek bir damla su içmeden ve tek bir lokma yemeden tam bir hafta boyunca tam güçle savaşabilirdi. Yanlarında taşıdıkları, besin değerleri özel olarak dengelenmiş enerji barlarının tek bir adedi, bir askerin günlük tüm enerji ihtiyacını karşılamaya yetiyordu. Her askerin standart ekipman listesinde bunlardan yirmi adet bulunuyordu ve tüketim hızları önceden milimi milimine hesaplanmıştı. Üstelik tüm askerlerin stokları daha yeni tazelenmişti; yani düşmanın yiyeceklerini yağmalamadan da yollarına rahatça devam edebilirlerdi. Bu taşınması kolay, hafif enerji barları İmparatorluk için lojistik dertlerini tamamen ortadan kaldırıyordu. Madalyonun diğer yüzü olan içme suyu meselesi ise büyüyle kolayca hallediliyordu.

Kısacası hiçbir sorun yoktu. Yapılan hesaplamalara göre, seçkin askerleri ihtiyaç halinde labirentin içinde tam yirmi yedi gün boyunca aktif kalabilirdi. Düşman, bu büyüklükteki her ordunun en zayıf noktası olan ikmal yetersizliğine ve erzakın tükenmesine güvenmiş olmalıydı ama ne kadar saf olduklarını yakında acı bir şekilde anlayacaklardı.

"İkmal hattımızı kesince zafer kazandıklarını sanıyorlar. Daha çok beklerler, aptallar."

Caligulio bu düşünceyle alaycı bir kahkaha attı. Bu durum, rütbe almak için arkasından ayrılmayan soylu bir kurmay subayın dikkatini çekti.

"Ha-ha-ha! Ah, sevgili Caligulio, onlara karşı bu kadar acımasız olmayın! İblis Lordu Rimuru zaten bu savaşa en başından yanlış hamleyle başladı. Yeniden Yapılandırılmış Zırhlı Birliğimizi o kadar yanlış değerlendirdi ki en büyük kozu olan o uğursuz Veldora'yı öne sürdü. Şimdiyse bir de bakmış ki etrafı kahramanlardan oluşan bu devasa kalabalıkla sarılmış!"

"Yani, bu hamlesi yüzünden onu pek suçlayamam. Yem olsun ya da olmasın, karşılarında gerçekten çok büyük bir güç var."

"Kesinlikle öyle. Elindeki tüm askeri gücü onlara karşı sürmek istemesini çok iyi anlıyorum."

Subayın bu dalkavukluğu Caligulio’nun kibirini iyice körükledi.

"Hıh! İster iblis lordu desinler ister başka bir şey, bizim ligimizde olmadığı çok açık! Bahse varım şu an labirentin bir köşesinde büzüşmüş, tir tir titriyordur!"

İblis Lordu'nun bu zavallı zekasını küçümseyen Caligulio ve ekibi, zaferden adeta adları gibi emindi.

"Ah-ha-ha-ha-ha! Çok haklısınız efendim. Şimdi tek yapmamız gereken bu iblis lordunu saklandığı delikten çıkarıp kafasını uçurmanız için önünüze getirmek. Böylece iblis lordu katleden bir kahraman olarak tarihe geçeceksiniz!"

Soylu subay, üstüne yaranmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Caligulio da bu durumdan gayet memnundu.

Ona göre ilk adım, bu labirenti ele geçirip burayı bir üs olarak kullanmaktı. Burada askeri bir karakol kurmak, Batı'yı ezip geçmek için ilerlerken ivmelerini korumalarını sağlayacaktı. Hatta ellerini çabuk tutmazlarsa Gradim ve Canavar Süvari Birliği, Batı'yı kuzey taraftan istila edip yağmalayacaktı; bu yüzden o zamana kadar Jura Ormanı'ndan çıkmış olmayı çok istiyordu.

Yine de panik yapmaya gerek yoktu. İşler o noktaya varsa bile bu savaştaki başarı listesi belki biraz daha kısa kalırdı ama bunu dert etmeye değmezdi. Fırtına Ejderhası Veldora'yı yenmek, İmparatorluk'un yüzyıllardır süren en büyük arzusuydu ve bunu başarabilirlerse diğer tüm onur madalyaları bunun yanında sönük kalırdı. Bir de üstüne Rimuru'nun kafasını alırlarsa Caligulio hiç şüphesiz bu savaşın en büyük kahramanı ilan edilirdi.

Karargahındaki diğer subaylar da en az onun kadar zaferden emindi. Ne de olsa karşılarında yedi yüz bin kişilik bir ordu vardı. Bu büyüklükte bir güçle donatılmışken hiçbirinin aklına yenilgi ihtimali bile gelmiyordu.

"Etrafına bir bariyer kurduktan sonra bu bölgeyi kamp alanımız yapabiliriz. Bu iş bittikten sonra içeri yürüyüşe başlayabilirler. Labirent neye uğradığını şaşıracak!"

"Hemen ilgileniyoruz efendim."

"Güzel. Planlandığı gibi devam edin o halde."

Kimse itiraz etmedi. İşler, muhalif davranıp durduk yere huzursuzluk çıkaracak kadar acil değildi. Gradim Batı'da istediği kadar şan şöhret kazanabilirdi; buradaki herkes bu konuda hemfikirdi. Şu an için asıl büyük ödül, labirentte ele geçirecekleri tüm o para ve ganimetlerdi. Akıllarını çoktan açgözlülük bürümüştü.

Aslında plan son derece basitti; labirenti sadece sayı üstünlüğüyle boğmak ve içerideki her şeyi talan etmek. Kimsenin buna karşı çıkmaması, açgözlülüğün ve anlık kazanç hırsının gözlerini ne kadar kör ettiğinin en büyük kanıtıydı. Zaferden böylesine emin olan Caligulio ve ekibi, artık arzularını gizleme gereği bile duymuyordu. Labirentin ganimetinden alacakları her pay, onları hayal bile edemeyecekleri kadar zengin kılacaktı.

Böylece labirentin fethi başladı... Ve bununla birlikte, olacaklardan tamamen habersiz o zavallı askerler, bir daha asla yukarı çıkamayacakları o merdivenlerden neşeyle aşağı inmeye koyuldular.

Labirent, kapısına gelen kimseyi asla geri çevirmezdi.

Bu kural, içeri giren taraf kurallara saygı duymasa bile geçerliydi. Ancak bu dolu silahın emniyeti çoktan açılmıştı ve ileride onları bekleyen şey, labirentin gerçek yüzüydü; kimsenin daha önce deneyimlemediği kadar dehşet verici bir canlı cehennem.

Labirentin en derin odalarından birinde, Rimuru'nun bile varlığından haberdar olmadığı gizli bir toplantı odası bulunuyordu.

Bu devasa odanın içinde, normalde pek bir araya gelmeyen labirentin hükümdarları toplanmıştı. Hepsini şu an burada olması, tartışılan konunun ne kadar hayati olduğunu açıkça gösteriyordu.

.........

……

Toplantının başkanlığını Ramiris’in yardımcısı, temsilcisi, her işe koşturani ve zindan işlerinin genel yöneticisi olan Beretta yapıyordu. Odanın dört bir yanında labirentin dört kadim ejderhası yerini almıştı: Ateş Ejderha Lordu, Don Ejderha Lordu, Rüzgar Ejderha Lordu ve Toprak Ejderha Lordu. Ortada ise abanoz ağacından yuvarlak bir masa duruyordu ve masanın etrafında şu isimler oturuyordu:

• Doksanıncı katın muhafızı, Dokuz Başlı Kumara

• Sekseninci katın muhafızı, Böcek Kaiser Zegion

• Yetmiş dokuzuncu katın patronu, Böcek Kraliçe Apito

• Yetmişinci katın muhafızı, Ölümsüz Kral Adalmann

• Adalmann’ın yetmişinci kattaki öncü birliği, Ölüm Şövalyesi Alberto

Bu isimler, Zindanın On Harikası olarak bilinen grubu oluşturuyordu ve yanlarında üç kişi daha vardı: Adalmann’ın yanında oturan, keskin bakışlı yaşlı büyücü Gadora; masanın ıssız bir köşesinde büzüşmüş, bu devlerin arasında ne kadar sırıttıklarının farkında olan ellinci katın ortak muhafızları Bovix ve Equix. Her ikisi de bir zamanlar karşılarına çıkan her rakibi yenebileceklerini düşünürlerdi... Ancak şimdi, labirentin en zirvesindeki bu isimleri karşılarında görünce aradaki farkın ne kadar uçurum olduğunu anlamışlardı.

Bu durum oturdukları yerde huzursuzca kıpırdanmalarına neden oluyordu ama çekinmelerinin tek sebebi bu değildi. Asıl neden: Bu odadaki herkesin, aralarında kimin en güçlü olduğu konusunda sürekli didişmek gibi kötü bir huyu vardı. Hatta şu anda bile bu mesele yüzünden çatışıyorlar, odadaki atmosferi sanki tuhaf bir güçle bükülüyormuş gibi ağırlaştırıyorlardı. Gadora, aralarına yeni katılmış olmasına rağmen tartışmaya aktif bir şekilde katılıyor, bu da Bovix ve Equix’in kendi konumlarını daha da net görmelerini sağlıyordu. Onlara göre bazı rakipler, aşılması imkansız birer dağ gibiydi. Hele ki Gadora'nın, bir milenyum boyunca birbirleriyle savaşan bu iki eski rakibin üzerinde kurduğu bu baskı göz önüne alındığında, buradaki varlığının ne kadar ağır olduğu açıkça anlaşılıyordu.

Beretta ve ejderha lordları bu güç yarışına dahil olmuyorlardı ama onları durdurmaya niyetleri de yoktu. "Ne halleri varsa görsünler" kafasındaydılar. Bu umursamaz tavırları ise ister istemez On Harika arasındaki en güçlü kim tartışmasını daha da alevlendiriyordu.

Rimuru’dan bizzat aldığı övgülerin ardından Adalmann’ın kat rütbesinin yükseltilmesi, herkesin hafızasında hala tazeydi. Bu durum odadaki herkesi kamçılamış, her birinin muhafızlar arasında en faydalı olanın kendisi olduğuna inanmasını sağlamıştı. Bu durum özellikle zindanın derin katlarına bakan harikalar için geçerliydi; çünkü dürüst olmak gerekirse zindanın normal işleyişi sırasında pek sahneye çıkma fırsatı bulamıyorlardı. Kendilerini gösterebilecekleri en ufak bir fırsat doğduğunda ise buna hemen pençelerini geçiriyorlardı.

Aralarına yeni katılan Gadora bile eski dostu Adalmann’a faydalı olmak için sabırsızlanıyordu. Buradaki performansıyla iyi bir izlenim bırakabilirse, zindandaki konumunu sağlama alabileceğine inanıyordu. Adalmann ise çok sevdiği Rimuru için her zamankinden daha fazla çalışmak istiyordu. Daha yüksek seviyelere ulaşmak arzusundaydı ve bu yolda diğer muhafızlar onun için birer düşman olmasa da kesinlikle önündeki engellerdi. Alberto da Adalmann'ın izinden gidiyordu ama onun da içinde savaş performansını artırıp adını herkese duyurmak gibi bir hırs yatıyordu. Görünüşünün aksine, şaşırtıcı derecede hırslıydı.

Zindanın iki kadın harikası Apito ve Kumara'nın arasındaki ilişki ise en hafif tabirle oldukça gergindi. Özellikle Kumara, doksanıncı katı koruduğu için kendini halka gösterme şansını neredeyse hiç bulamıyordu. Apito’nun daha önce şövalyelerle kapışma fırsatı bulmasını feci şekilde kıskanmıştı; bu yüzden önlerindeki bu durumu normal bir görevden ziyade gerçek bir savaş gibi görüyordu. Apito da en az onun kadar rekabetçiydi ve rakibine karşı tek bir adım bile geri atmaya niyeti yoktu. Bu da onları neredeyse her konuda karşı karşıya getiriyordu.

Zegion ise tüm bu kavgaların üzerindeymiş gibi davranıyordu. Gerçekçi olmak gerekirse, herkesin kıskandığı o zirvede duran zaten oydu. Kendisi istemese bile, adı bu güç tartışmalarının içine sürekli çekiliyordu.

BAŞLIK: Savaş Meclisi Toplanıyor

İşin özü, zindanın en güçlü sakinleri arasındaki ilişkiler pek de güllük gülistanlık değildi. Ancak içten içe birbirlerinden gerçekten nefret ediyorlar mıydı? Tabii ki hayır. Nihai hedefleri, diğerlerini paçasından tutup aşağı çekmek değil, sadece kendilerinin en iyi olduğunu kanıtlamaktı. Ortada büyük bir rekabet ve kıskançlık dönse de birbirlerine saygıları da sonsuzdu. Ne kadar çok hırgür çıkarsa çıksın, aralarında gerçek bir düşmanlık yoktu. Her biri, diğerini sadece dişli bir rakip olarak görüyordu.

...

..

Toplantı salonu hıncahınç dolu olmasına rağmen içeride çıt çıkmıyordu. Tüm gözler masanın başındaki boş koltuklara dikilmişti. Bu koltuklar zindanın kralı Veldora ile buranın yaratıcısı, yüce Ramiris’e aitti. İki saat önce toplantıya çağrılmışlardı. Az önce canavarlar kendi aralarında ağız dalaşına girmiş olsa da Beretta içeri girince hepsi bir anda sus pus oldu.

"Efendi Veldora ve Leydi Ramiris birkaç dakika içinde burada olacaklar. Lütfen sessizce bekleyin."

Beretta kendi koltuğuna oturdu.

Kumara, "Başkan, bir soru sorabilir miyim?" diye seslendi. Beretta başını onaylar anlamda sallayınca devam etti. "Bugün neden burada toplandık?"

"Sanırım hepinizin tahmin ettiği sebepten dolayı. Zindanı istila etmeye yeltenen o aptal orduyu nasıl ortadan kaldıracağımızı konuşacağız."

Herkes sessizliğe gömüldü. Durumun zaten farkındaydılar. Kimse onlara bu toplantının içeriğini tam olarak söylememişti ama herkes mevzuyu çoktan kavramıştı. Belki daha birkaç dakika öncesine kadar kendi aralarında üstünlük mücadelesi veriyorlardı ama imparatorluk ordusunun kapıya dayandığını duyunca, aralarındaki rekabet yerini düşmana karşı duyulan öfkeye bıraktı. Zindanı karşılarına almanın ne demek olduğunu o aptallara en acı şekilde göstermek için şimdi hepsi tek yürek olmuştu.

Salonda ağır, gergin bir hava esiyordu. Tam o sırada kapı açıldı:

"Selam! Beklettiğim için kusura bakmayın!"

"Hepinizin burada toplanması ne güzel!"

Ramiris ve Veldora’nın içeri girmesiyle salondaki coşku tavan yaptı. Bu heyecan Ramiris’i iyice keyiflendirdi ve alışılmadık bir ciddiyetle kalabalığa seslendi:

"Bugün, zindanın kuruluşundan beri eşi benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıyayız! Bu yüzden her birinizin fikrini duymak istiyorum!"

Bu sözler, savaş meclisinin resmen başladığının işaretiydi.

İlk tepki Kumara’dan geldi.

"Hmm? Şey, ne yapacağımız gayet açık değil mi?"

Düşüncelerini söylemek için sabırsızlanıyordu ama Apito ondan önce davrandı:

"Hepsini geberteceğiz."

İkili anında birbirine dik dik bakmaya başladı.

Kumara ters bir tonla, "Bu sefer işi benim seviyeme bırakacak mısın Apito?" dedi. "O şövalyelerle yeterince oynayıp eğlenmiş olmalısın."

"Ne alakası var? Leydi Hinata neyse de, o Haçlılar o kadar zayıftı ki hayatımın en sıkıcı anlarını yaşadım!"

Salonda bu kez farklı bir gerilim tırmanmaya başladı. Beklenmedik bir şekilde Veldora araya girerek ortamı yumuşattı:

"Kwahaha! Kavga etmeyi bırakın artık. Hem merak etmeyin! Bu sefer hepinize savaşma fırsatı vereceğim. Duyduğuma göre o aptallar zindanın en derin yerinin altmışıncı kat olduğunu sanıyormuş. Başından beri buranın yüz katlı olduğunu bas bas bağırmamıza rağmen böyle düşünmeleri tam bir komedi. İnanabiliyor musunuz buna?"

Herkes içinden Asla! diye geçirdi.

Veldora başını salladı. "Aslında onların bu beklentileriyle oynayıp biraz eğlenmeyi düşünmüştüm... Ama dürüst olmak gerekirse bana çok zahmetli geldi."

"Evet, aynen öyle!" diyerek destekledi Ramiris onu. "Ustacığımın da dediği gibi, onların ellinci katı geçmesini beklemek ölüm gibi. Sadece bizim için değil, o zavallı düşmanlar için de öyle."

"Doğru. Şu an kapının etrafında yığılmış yedi yüz bin asker var. Rimuru bana zindanın içine olabildiğince çok asker çekmemi söyledi ama..."

"Ama o kadar büyük bir kalabalığın o dar girişten geçmesi bir ömür sürer! Gerçekten, yanlarında neden bu kadar çok insan getirdiklerini anlamak imkansız. Biz de bu yüzden düşmanı bölmeye karar verdik. Her kata bin asker düşecek şekilde içeri alacağız, bittikçe yenilerini yollayacağız!"

Neyse ki imparatorluk askerleri son derece disiplinli ve düzenli sıralar halinde ilerliyordu. Bu sayede zindana girişler şimdilik sorunsuz ilerliyordu ancak bu hızla işlerin çok uzun süreceği aşikardı. Eğer ilk girenler kapıda hemen savaşa tutuşursa arkadaki tüm akış bozulur, o kalabalığı içeri tıkmak tam bir işkenceye dönerdi.

Ramiris sırıttı. "Nasıl fikir ama? Şansınız yaver giderse belki aranızdan bazılarına gerçekten güçlü bir iki rakip bile düşebilir!"

"Kwahahaha! Kim bilir? Belki de aralarından biri, Benimaru’nun fellik fellik aradığı o büyük tehdittir! Benimaru bu konuda bence fazla kuruntu yapıyor ama o herifi bulup işini bitiren kim olursa büyük bir itibar kazanacağı kesin."

Ramiris ve Veldora’nın bu sözleri, salondaki herkesin gözlerini parlattı. Zindan koruyucuları için Rimuru’ya hizmet eden Dört Büyükler, adeta birer tapınma figürüydü. Özellikle Benimaru, Rimuru’nun en yakın dostu ve en güvendiği sırdaşıydı. Herkes bir gün onunla boy ölçüşebilmenin hayalini kurardı. Veldora, Benimaru’nun adı geçtiğinde normalde araya girip Hayır, onun en sadık ve en güçlü yoldaşı benim! diye böbürlenirdi ama bu kez sessiz kalınca konu pürüzsüzce kapandı.

"Yani... Hepimize bir şans doğuyor, öyle mi?"

"Eh, durum buysa benim için hiçbir sorun yok."

Apito ve Kumara aralarındaki buzları anında eritmişti. Sadece onlar değil, salondaki herkes aynı hırs ve motivasyonla yanıp tutuşuyordu.

Adalmann araya girerek, "Peki," dedi, "bu demek oluyor ki bölgemize giren her kim olursa olsun ona dilediğimiz gibi davranabiliriz, değil mi?"

Ramiris heyecanla, "Kesinlikle!" dedi.

Artık herkes işi tamamen ciddiyete dökmüştü.

"Hâlâ içeri süzülmeye devam ediyorlar," diye devam etti Ramiris. "Ama başlangıç olarak onları doğrudan kırk birinci kata bağlayacağım. Bin kişi içeri girdiğinde, bir sonraki kata geçeceğim. O yüzden sabırlı olun! Bovix ve Equix, sizin için başka bir planım var, detayları sonra konuşacağız."

Salondakilerin kıskanç bakışları bir anda bu ikiliye döndü. Bovix ve Equix endişeyle titremeye başladılar. Kendilerini korumak için birbirlerine daha da sokulup bu gergin atmosferden sıyrılmaya çalıştılar. İkisi de içten içe, bu baskıcı bakışlara maruz kalmaktansa o aptal istilacılarla savaşmayı tercih edeceklerini düşünüyorlardı.

Ancak Ramiris onları hiç umursamadan anlatmaya devam etti:

"Yani planımız, tüm bu birlikleri dağıtıp her katta tek tek avlamak. Kırk bir ile ellinci katlar arasında toplam yüz bin kişi olacak; elli bir ile altmışıncı katlar arasında yüz bin; altmış bir ile yetmişinci katlar arasında yüz bin; yetmiş bir ile sekseninci katlar arasında yüz bin ve seksen bir ile doksanıncı katlar arasında yüz bin kişi. Sonrasında belki her bir Ejderha Lordu tek seferde on bin kişiyle ilgilenir, ne dersiniz? Eğer hâlâ arkası kesilmezse, kalanları üst katlara da depolayabilirim!"

Böylece zindan, tek seferde en fazla beş yüz kırk bin istilacıyı ağırlayabilecekti. Ramiris bu sayının en az üç yüz elli bin olmasını umuyordu.

Ve son olarak:

"Şimdi, unutmamanızı istediğim tek bir şey var: Bu kurallar sadece bu savaşa mahsus. Her Ejderha Lordu’nun odasını normal boyutunun on katına çıkardım ve katların sırasını da değiştirdim. Yani eğer doksanıncı katı geçebilirlerse, kendilerini doğrudan o Ejderha Odaları’nda bulacaklar. Ama asıl önemli olan bu değil. Asıl önemli olan, bu zindanı 'temizleme' şartlarını değiştirmiş olmam!"

Ramiris havada küçük, sevinçli bir tur atarak fikrini taçlandırdı.

Peki bu şartlar neydi? İlk olarak, yüzeydeki ana kapıdan içeri giren hiç kimse zindanı temizlemeden dışarı çıkamayacaktı. Temizlemek ise bu senaryoda doğrudan Veldora’yı yenmek anlamına geliyordu. Yani imparatorluk ordusunun en ufak bir şansı olması için ellerindeki her şeyi ortaya koymaları gerekecekti.

Ancak Veldora’nın karşısına çıkma hakkını kazanabilmek için, zindanın on seçkin canavarına dağıtılan on adet anahtarı toplamaları gerekiyordu. Eğer bir istilacı doğrudan sekseninci kattan başlarsa, eksik anahtarları almak için önceki katlara geri dönmek zorunda kalacaktı.

Bu kuralı duyar duymaz, seçkin canavarların keyfi yerine geldi. Masanın arkasında bekleyen Ejderha Lordları bile memnuniyetle kükredi.

"Bu durumda gerçekten de hepimizin şansı eşitleniyor."

"Haklısın. Bakalım kim daha çok av yakalayacak, tam bir yarış olacak!"

Birçoğu şimdiden kan kokusu almış gibi sabırsızlanıyordu.

Alberto, "Heh... Umarım kılıcımı çekmeye değecek dişli bir rakip bulabilirim," diye mırıldandı.

Adalmann, "Şimdiden böbürlenme Alberto," diyerek uyardı onu. "Tek odaklanmamız gereken, efendimizin düşmanlarını yerle yeksan etmek."

Efendi ve uşak şimdiden savaş ruhuyla dolup taşmıştı. Diğerleri ise sessizce meditasyon yaparak zihinlerini savaşa hazırlıyordu. Salondaki herkes yaklaşan savaşın heyecanıyla yanıp tutuşurken, seçkinlerin lideri konumundaki Beretta sözü aldı:

"Peki Leydi Ramiris, sizden yardım istediğim o diğer mesele ne oldu?"

"Ah, doğru ya! Rimuru onay verdi, yani planı devreye sokabiliriz. Bakalım işler nasıl gelişecek, tamam mı?"

"Çok teşekkür ederim. Öyleyse..."

Bu kısa konuşmanın ardından Beretta ayağa kalktı ve zindanın on seçkin canavarını süzdü.

"Hanımlar ve beyler, Leydi Ramiris bana Zindan Ustası unvanını verdi. Normalde bu unvanı, seçkin canavarların başkanlığı görevimle birlikte yürütecektim ama..."

Beretta aslında bu başkanlık işini tamamen angarya ve sonu olmayan bir yük olarak görüyordu. Ramiris, "dokuz seçkin" kulağa hoş gelmiyor diye "on seçkin" olsun istemiş ve Beretta’yı da sırf kadro dolsun diye bu listeye eklemişti. Ramiris’in o uçarı zihniyeti yüzünden Beretta’nın görev tanımı her gün değişiyordu. Bazen sadece Ramiris’in getir götür işlerini yapan bir uşaktan farkı kalmıyordu ki bu durum onun hiç hoşuna gitmiyordu.

Treyni de hemen hemen aynı konumda olmasına rağmen Ramiris’in gözünde çok daha değerliydi. Bunun en büyük sebebi, Treyni’nin Ramiris’e asla akıl vermemesi ve onu hiç azarlamamasıydı. Beretta bu adaletsizliğe içten içe içerliyordu. Üstelik Treyni kafasına göre takılıyor, Ramiris’ten bir şekilde izin koparıp sık sık gizemli yolculuklara çıkıp ortadan kayboluyordu.

İçten içe bu duruma epey canı sıkılan Beretta için bu durum gerçekten büyük bir sorundu. Ne var ki, istese de istemese de Zindan'ın On Harikası'ndan biri olarak anılıyordu. Bu unvanı seve seve başkasına devretmek isterdi... Ve işte tam o anda ayağına bulunmaz bir fırsat gelmişti.

“Bence bu unvandaki yerimi, yaklaşan savaşta en iyi performansı gösteren kişiye devretmeliyim.”

Zindan'ın On Harikası bu sözler karşısında sevinç çığlığı atmamak için kendilerini zor tuttu. Bovix ve Equix bile kendi yeteneklerini aşan hırslarla dolup taşmış, On Harika arasına katılabilme ümidiyle yanıp tutuşmaya başlamıştı. Ne yazık ki bu hayalleri, Beretta’nın bir sonraki cümlesiyle suya düşecekti.

“Bu savaş için Zindan'ın On Harikası arasındaki yerimi geçici olarak Bay Gadora’ya devrediyorum. Adalmann’ın onun güçlerine kefil olması ve kendi engin bilgisi sayesinde, ne Leydi Ramiris ne de benim bu atamayla ilgili en ufak bir şüphemiz var.”

Gadora, bu ani duyuru karşısında şaşırsa da sakinliğini korudu. Bunca yıllık uzun ömrü boyunca bu tarz beklenmedik durumlara fazlasıyla alışmıştı.

İşte bu! Parlama sırası bende! Göz dolduran bir performans sergilersem, bu geçici unvan çok yakında kalıcı hale gelir!

Gadora her zaman hırslı ve fırsatları kovalayan bir adam olmuştu. Zaten öyle olmasaydı, bunca yıl hayatta kalmasını ve doğru zamanda doğru yerde olma becerisini bu kadar keskinleştiremezdi. Kendi sınırlarını da gayet iyi biliyordu. Çelik gibi soğuk gözleriyle baktığında, On Harika’nın ne kadar güçlü olduğunu hemen sezmişti. Bazıları ondan zayıf ya da onunla denk güçteydi; bazıları ise kıyas kabul etmeyecek kadar yukarısındaydı. O canavarlar meydandayken harikaların başına geçmeyi hayal etmek aptallık olurdu, bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden şimdilik tek hedefi aralarına kabul edilmekti.

“Bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum!”

“Öyle mi? Teşekkürler Bay Gadora. Bu beni büyük bir yükten kurtardı.”

Gadora ve Beretta arasında tam bir kazan-kazan durumu yaşanmıştı. Şimdilik geçici olsa da, İmparatorluk savaşı öncesinde kadrodaki son değişiklik buydu. Beretta, Zindan'ın On Harikası arasından çıkmış, yerine Gadora geçmişti.

“Ah, harika! Teklifi kabul etmene çok sevindim Gadora. Seni İblis Kolosu patronunun bulunduğu 60. Kat’ta görevlendiriyorum. Umarım onun gücünü en iyi şekilde kullanırsın!”

Her şey pürüzsüzce çözülmüştü. Bu konuyu zaten daha önce Rimuru ile konuşmuşlar ve Gadora’yı deneme amaçlı göreve getirmeye karar vermişlerdi. Gadora zaten Ramiris’in araştırmalarına ve diğer işlerine yardım ediyordu, bu yüzden görevi kabul etmesi için ikna edilmesine bile gerek kalmamıştı. Aslına bakılırsa, iblis lordunun İblis Kolosu’nun kendisine emanet edilmesi onun için bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi.

“Harika! O zaman Gadora’ya da bir unvan vermemiz gerekmez mi?”

“Ah, evet. Aklında bir şey var mı Gadora?”

Böyle aniden sorulunca Gadora ne diyeceğini bilemedi.

“Şey, bir düşüneyim...”

Bu gerçekten şu an bu kadar önemli mi, diye düşünmeden edemedi. İmparatorluk ordusu zaten labirent sınırlarına girmişti. Herkesin sesli söylemese de aklından geçirdiği gibi, bir an önce savunma pozisyonu almaları gerekiyordu. Ancak büyük patronlar zamanın farkında değilmiş gibi gayet rahat bir şekilde sohbete devam ediyordu.

Aman Tanrım... Karşılarında saygıyla eğiliyorum. İmparator Ludora da harika bir adamdır ama korkarım bu ekibin yanında hiç şansı yok. Yine de içinde bulunduğumuz labirenti ve yanımızdaki Fırtına Ejderhası’nı düşününce, bu rahatlık son derece doğal...

Gadora gerçekten çok etkilenmişti. Sadakat onun kitabında pek yazmazdı ama Veldora ile Ramiris’i, en çok da bu ikisini parmağında oynatan Rimuru’yu görünce içini derin bir hayranlık kaplamıştı.

“Rün Ustası’na ne dersiniz?”

“Ooo, kulağa çok havalı geliyor!” dedi Ramiris heyecanla.

“Değil mi ama? İş başa düştüğünde her zaman en doğru çözümü bulurum! Huahaha!!”

Gadora’nın bu unvana itiraz etmesi imkansızdı.

Herkes görevini almış gibi görünüyordu ancak Ramiris’in açıklayacağı son bir şey daha vardı.

“Ah, az kalsın unutuyordum! Bovix ve Equix için çok ama çok önemli bir görevim var!”

İkisi de kendilerinden ne isteneceğini merak ederek heyecanla yerlerinden fırlayacak gibi oldular.

“N-nasıl bir görev bu?”

“Bizden ne yapmamızı istiyorsunuz?”

Bu endişeli sorulara son derece sıradan bir cevap geldi.

“Sizi 30. Kat’ta konuşlandıracağım. Oradaki patronları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Kaçmaya çalışan istilacılar görürseniz hepsini yok edin, tamam mı? Bilekliklerinizin diriltme noktasını da 30. Kat’a ayarladım, yani bir şekilde ölseniz bile endişelenmenize gerek yok! Hadi bakalım, göreyim sizi!”

Ramiris’in konuşma tarzından, bunun onlar için çocuk oyuncağı olduğunu düşündüğü anlaşılıyordu. İkisine de sadece onaylayarak başlarını sallamak kalmıştı. Motivasyonları tamdı ama içlerindeki endişe de bir o kadar büyüktü. Böyle kritik bir dönemde beklentileri karşılayamazlarsa, sonsuza dek gözden çıkarılmaktan korkuyorlardı. Yarım yamalak bir çaba gösterirlerse, bu prestijli görevden anında alınabilirlerdi. Birbirlerine kararlıca bakıp başlarını sallayarak bunun olmasına izin vermeyeceklerine söz verdiler.

30. Kat’ın patronu, B-artı seviyesindeki bir gulyabani lordu ve onun beş adamıydı. A seviyesindeki Bovix ve Equix’in komutası altında harika bir takım olacakları kesindi. Labirente yeni katılan Gadora bile Zindan'ın On Harikası arasındaki yerini hemen almışken, ondan çok daha uzun süredir burada olan Bovix ve Equix’in kendilerini küçük düşürmeye hiç niyeti yoktu.

Ayrıca ikisinin de fark ettiği bir şey daha vardı. İmparatorluk güçlerinden bazıları 30. Kat’ı geçmeyi başarsa bile, onlar için hiçbir kaçış yolu yoktu. 1. Kat’a kadar geri tırmansalar bile durum değişmeyecekti. Bu açıdan bakıldığında, Bovix ve Equix’in görevi aslında oldukça düşük riskliydi. Yine de o askerlere yenilmek demek, defalarca kez can vermek anlamına geliyordu ki bu da hiç hoş bir deneyim sayılmazdı.

“Hadi gidelim. Biz de bu zindanın koruyucularıyız. Bu savaşta rüştümüzü ispatlarsak terfi alacağımız kesin!”

“Çok haklısın kardeşim. Bu sefer sıramızı beklemek ya da gücümüzü sakınmak yok. Karşımıza çıkan düşmanı tüm gücümüzle ezip geçelim!”

“Gördüğümüz her bir kaçak imparatorluk askerini buraya gömeceğiz!”

“Kesinlikle! Beklentilerinizi boşa çıkarmayacağız, Leydi Ramiris!”

Sırtlarını duvara dayamışlarsa, gidebilecekleri tek yön ileriydi. İçlerindeki endişe anında yok oldu ve her ikisi de büyük bir savaş arzusuyla dolup taştı.

Artık herkesin görevi belliydi.

“Rimuru bizden bu labirente çekebileceğimiz kadar çok imparatorluk askeri çekmemizi istedi! Bunu başarmak için de o adamlara zindanda biraz eğlenceli anlar yaşatmanız gerekiyor! Anlaşıldı mı?”

Hepsi onaylayarak başlarını salladı. Herkes kendi rolünün farkındaydı; en azından ilk gün sessiz kalacak ve düşmanın hareketlerini izleyeceklerdi. Ramiris, hepsine memnun bir bakış attıktan sonra son bombayı patlattı.

“Güzel, güzel. Hepinize kolay gelsin çocuklar! Bu arada, Rimuru bu savaşı izleyeceğini söyledi. Bir sonraki liderin kim olacağına bu savaşa bakarak karar vereceğiz, yani kendinizi göstermek için harika bir fırsat, ona göre!”

Herkesin yüzü bir anda buz kesti.

“...Bay Rimuru bizi mi izleyecek?”

O ana kadar sessizliğini koruyan Zegion bile bu soruyu sorma ihtiyacı hissetmişti. Bu durum Apito’yu gerçekten şaşırtmıştı. Böcek Kayser son derece sessiz, nadiren konuşan biriydi. İblis lordu Rimuru’ya olan sarsılmaz sadakati dışında, güçten başka neredeyse hiçbir şeyle ilgilenmezdi.

“Şey, e-evet. Rimuru tüm savaşı başından sonuna kadar izleyeceğini söyledi.”

Üzerindeki ani baskı, Ramiris’in hafifçe kekelemesine neden oldu. Zegion’un konuştuğunu o bile pek görmezdi. Şaşırması son derece doğaldı.

“Zegion, Ramiris’in sözlerinde hiçbir yalan yok. Rimuru labirentteki güçlerin ne durumda olduğunu çok merak ediyor. Bu yüzden bu savaşta size bu kadar büyük bir sorumluluk vererek güvendi.”

Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen Ramiris’in imdadına Veldora yetişti. Veldora, Zegion’u uzun süredir savaş sanatlarında eğittiği harika bir öğrencisi olarak görüyordu. Çok uzun zamandır yanında olan Charys’ten bile daha güçlüydü ve koşullar uygun olduğunda bizzat kendisiyle bile başa baş dövüşebiliyordu. Kısacası, fazlasıyla güçlüydü. Labirentte Veldora dışında kimse onunla başa çıkamazdı; bu yüzden bu tarihi fırsat için o da en az diğerleri kadar heyecanlıydı.

“...Ah. Bay Rimuru’nun bizi izleyecek olması... Bu beni gerçekten çok duygulandırdı. Ona ne kadar geliştiğimi bizzat göstereceğim.”

“Hihihi! Elbette! Sizden beklentisinin çok yüksek olduğunu söyledi, ona büyük bir sürpriz yapalım!”

Ramiris o sırada çocuksu bir şekilde gülümsüyor olsa da içten içe son derece acımasızdı. Kendini iblis lordu olarak tanımlayan biri olarak, doğanın en temel kuralı olan "güçlü olan hayatta kalır" ilkesine sadık kalmaktan çekinmiyordu.

Labirente giren her bir imparatorluk askerine kurallar silsilesi zaten bildirilmişti. Her birinin kendi rızasıyla katıldığı onaylandıktan sonra, zihinlerindeki en ilkel içgüdülere doğrudan bir soru fısıldanmıştı: Zindan'ı temizlemeden buradan asla çıkamayacak olmayı kabul ediyorlar mıydı? Bunu bir tehdit olarak mı göreceklerdi, yoksa bir uyarı mı?

Ancak bu uyarıyı duyup işlerin sarpa sardığını anlasalar bile, hiçbiri geri dönmeyi düşünmemişti. Tıpkı şekere üşüşen karıncalar gibi, içerideki zenginlik ve şöhret hayaliyle labirente akın ediyorlardı. Ve işte o an, Ramiris’in içindeki son merhamet kırıntısı da yok oldu. Hiç tereddüt etmeden hepsini düşmanı olarak kabul etti... Ve çok yakında imparatorluk askerleri bu labirentin gerçek yüzüyle, onun getirdiği dehşetle tanışacaktı.

“Bu zaferi Bay Rimuru’ya ithaf edelim,” diye mırıldandı Zegion yerinden kalkarken.

Bu işaretle birlikte herkes harekete geçti. Ziyaretçiler çok yakında bu cehennem tasvirine adım atacaktı ve onları karşılamak için sabırsızlanıyorlardı.

İmparatorluk ordusunun askerleri, en ufak bir süse veya gösterişe kaçmayan, son derece tertipli ve intizamlı kollara ayrılarak zindanın derinliklerine doğru ilerliyordu. Her birinin belinde, önündeki ve arkasındaki arkadaşına bağlı birer güvenlik kemeri vardı. Böylece her kol, birbirini yaklaşık üç metre mesafeden takip ediyordu. Bu kıtaların yanı sıra, halatlarla birbirine bağlanmamış, serbestçe hareket edebilen ayrı bir muharip tim daha bulunuyordu. Çatışmada olmadıkları anlarda, ana kuvvetin can halatlarına tutunarak yürüyorlardı. Yeterli sayısal üstünlüğe ulaştıktan sonra, hiçbir labirent onlar için sorun teşkil edemezdi. Her şeyi çok önceden inceden inceye planlamışlardı; bu muazzam gücün ileri yürüyüşü sırasında kaybolup gitmesi işten bile değildi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.