Labirent istilasının başlamasının üzerinden koca bir hafta geçmişti. Geçit, İmparatorluk askerlerini tek tek yutmuştu ama içeriden hâlâ çıt çıkmıyordu.
Caligulio, gelmeyen haberler ve ulaşmayan raporlar yüzünden kendi kendini yiyip bitiriyordu. Bu öfke, aslında içgüdülerinin fısıldadığı o sinsi korkuyu gizleme biçimiydi. Bu kadar zaman geçmesine rağmen diğer birliklerle tek bir temas bile kurulamamıştı. Üstelik labirentin geri kalanıyla olan tüm bağlantı da tamamen kopmuştu. İlk bakışta düşman hattının gerisinde tamamen yapayalnız kalmış gibi görünüyorlardı ve bu durum Caligulio’nun sinirlerini iyice altüst ediyordu.
“Hâlâ mı dönen olmadı? Hâlâ mı?!”
Bu öfke nöbetine kimse cevap vermedi. Aslında bu sessizlik, verilebilecek en net cevaptı.
Hem Caligulio hem de kurmay subayları durumun hiç de iç açıcı olmadığını çok iyi biliyordu. İlk gün içeriye art arda askeri mangalar göndermişler ve labirent hakkında bazı istihbarat bilgileri edinmişlerdi. Girenlerin hiçbiri geri çıkamamıştı ama en azından ilk başlarda içeridekilerle iletişim kurabiliyorlardı. Onlardan gelen bilgileri bir araya getirerek durum hakkında kaba taslak bir fikir edinmişlerdi.
Labirente giren askerlerin öncelikle içeride kalmak istediklerini onaylamaları gerekiyordu. Bu onayı verdikten sonra, labirenti tamamlamak için gereken şartlar önlerine seriliyordu:
İÇERİDEKİ ON SEÇKİN CANAVARI YENİN VE ONLARDA BULUNAN ON ANAHTARI ELE GEÇİRİN. BUNU YAPTIĞINIZDA LABİRENTİN KRALINA MEYDAN OKUMA HAKKI KAZANACAKSINIZ. KRALI YENEREK LABİRENTİ TAMAMLAYABİLİRSİNİZ.
İlk başta herkes bunun çocuk oyuncağı olacağını düşünmüştü ancak şimdi ne kadar büyük bir hata yaptıklarını kabul etmek zorundaydılar.
Elde edebildikleri bilgilere göre labirent en az elli kattan oluşuyordu. İçeri giren birlikler biner kişilik gruplar halinde sırayla farklı katlara ışınlanıyordu. Bu sayede yeni giren askerler en nihayetinde daha önce girenlerle temas kurabiliyordu ancak bu temaslar bile ancak elli binden fazla asker içeriye hücum ettikten sonra başlayabilmişti.
Üç gün boyunca aralıksız yapılan çıkarma operasyonları göz önüne alındığında, aşağıda muhtemelen elli dört civarında kat olmalıydı. Yuuki’nin ilettiği, Shinji’nin partisinden gelen raporda labirentin altmış kattan oluştuğu yazıyordu fakat bu bilginin son derece güvenilmez olduğu daha en başından anlaşılmıştı.
Ne de olsa içerideki canavarların gücü, duyduklarından fersah fersah öteydi. Shinji’nin, labirentin patronunun bir hortlak kral olduğuna dair iddiası, inandırıcılığını tamamen yerle bir etmişti. Raporlara bakılırsa hortlak kralın katı ikinci günde keşfedilmişti ve görünüşe göre o, söz konusu On Seçkin Canavar’dan yalnızca biriydi. Caligulio’nun kurmayları arasında hâlâ söylentilerin doğru olmasından korkanlar vardı ama durum ne olursa olsun artık kimsenin yüzü gülmüyordu.
“En seçkin askerlerimiz için bile çok çetin bir mücadele olmalı...”
“Haklısınız efendim. Eğer bir şey yapmazsak, korkarım bu istila tamamen hüsranla sonuçlanacak.”
Caligulio ürperdi. Bunu kabul etmesi imkansızdı. Görevin başarısız olduğunu söylemek kolaydı ama bu, beş yüz otuz bin imparatorluk askerinin ölümü demekti. Bu askerler ona İmparator Ludora tarafından emanet edilmişti ve her biri son derece değerli birer varlıktı. Onları öylece ölüme terk edemezdi.
Ancak henüz sadece yedi gün geçmişti. Belirlenen sürenin dolmasına daha çok vardı; içeride hâlâ canla başla savaşıyor olmalıydılar. Caligulio’nun elinden gelen tek şey buna inanmak ve beklemekti. En mantıklı yol bu olmalıydı ama Caligulio ve tüm kurmay kadrosu, adeta güle oynaya felakete doğru sürüklendiklerini hissediyordu.
Onları bu düşünceye sevk eden şey On Seçkin Canavar’dı. Şu ana kadar imparatorluk askerleri kurallarda bahsedilen anahtarlardan dördünü ele geçirmeyi başarmıştı. Bu anahtarlar, yenildiklerinde defalarca kez yeniden canlanan dört Ejderha Lordu’ndan alınmıştı. Ancak geriye kalan altı seçkin canavara nasıl zarar verebileceklerine dair en ufak bir fikirleri bile yoktu.
Bu durum hortlak kral için kesinlikle geçerliydi ama yanındaki ölüm şövalyesi de tam bir baş belasıydı. Bir de böceklerin kraliçesi, canavar sürüsünü yöneten o gizemli kadın ve askerlerin Gadora’nın hayaleti adını taktığı, sürekli saldıran o golem vardı. Üstelik onuncu ve son seçkin canavarın kim olduğunu bile henüz çözememişlerdi.
Bu altısını yenemedikleri sürece labirenti temizlemek sadece bir hayalden ibaretti. Caligulio ve kurmayları, şu an labirentte bulunan askeri güçle bunun kesinlikle imkansız olduğu konusunda hemfikirdi.
“Bu gidişle İmparatorluk’un elindeki tüm gücü oraya yığsak bile hiçbir şey elde edemeyeceğiz.”
“Haklısınız efendim.”
“Bu sadece kaynaklarımızı tüketir. Ayrıca buradaki, yeryüzündeki savunmamızı da ciddi şekilde zayıflatır.”
Peki ne yapacaklardı? Tek bir çıkış yolu vardı. Labirenti, en başından beri yapılması gerektiği gibi, küçük ama son derece seçkin bir ekiple fethedeceklerdi. Fakat bu yolu seçeceklerse, bu iş için kimi görevlendireceklerdi?
Bir süre düşündükten sonra, yeryüzündeki birlikler arasında kalan en yetenekli kişileri, toplamda yüz kadın ve erkeği bir araya getirmeye karar verdi. Sadece gerçekten seçkin olanlar ya da en azından gücünü kanıtlamaya can atanlar seçilmişti.
Ön sırada, askeri karargahta olmalarına rağmen jilet gibi ütülenmiş üniformasıyla son derece zarif görünen bir adam oturuyordu. Bu adam, yüksek rütbeli bir tümgeneral olan Minitz’di. Caligulio ona herkesten çok güveniyordu, bu yüzden bu operasyonun komutasını ona vermişti.
Minitz’in yanında ise hayatın anlamsızlığını düşünürmüş gibi derin derin sigarasını tüttüren bir adam vardı. Avını süzermiş gibi bakan o cesur gözleri ve düzgünce kesilmiş sakalı, onunla karşılaşan herkeste derin bir hayranlık uyandırıyordu. Neyse ki kendisine meydan okuyanların beklentilerini asla boşa çıkarmayacak kadar büyük bir yeteneğe de sahipti.
Bu adam, bizzat komuta ettiği o meşhur Gizemli Temizlik Operasyonu başta olmak üzere, sayısız parlak zafer kazanmış gerçek bir kahraman olan Albay Kanzis’ti. Kendine olan sonsuz güveninin bir göstergesi olarak her zaman vakur bir duruş sergiler, üstleriyle konuşurken bile en ufak bir çekince duymazdı. Kanzis’i bu tavırları yüzünden uyaran çok az kişi olmuştu, zaten buna hakları da yoktu; doğrudan Minitz’e bağlıydı ve Minitz onun bu ukala tavırlarını sineye çekiyordu. Caligulio’nun da bu konuda bazı çekinceleri vardı ama İmparatorluk’un en ünlü kahramanlarından biriyle durduk yere ters düşecek değildi. Kanzis’in idaresini tamamen Minitz’e bırakmıştı, bu yüzden Kanzis çizgiyi aşacak olursa onu durdurabilecek kimse yoktu.
Gruptaki diğer yüz kişi arasında özellikle Lucius ve Raymond öne çıkıyordu. İkisi de başka dünyalıydı. Lucius, İmparatorluk ordusunda dillerden düşmeyen, yüksek patlayıcı güce sahip saldırılar yapmasını sağlayan Sentezci adlı eşsiz beceriye sahipti. Raymond ise Savaşçı adlı eşsiz beceriye sahipti. Eski bir dövüş sanatçısı olarak, geçmişteki mesleği adeta bir beceriye dönüşmüştü. Bu sayede bu dünyada öğrendiği her türlü silahı, dövüş tarzını ve tekniği mükemmel bir şekilde kullanabilen birinci sınıf bir savaşçı haline gelmişti.
En popüler isimler bu dördüydü ancak gruptaki diğerleri de tek başlarına birer ordu gibiydi. Hepsinin seviyesi en az A sınıfındaydı ve İmparatorluk’un o şanlı ordusunda bile on binde bir yetişecek türden yeteneklerdi. Sadece bu yüz kişi bile koskoca ülkelerin şövalye birliklerini haritadan silebilirdi ve şimdi Caligulio tüm operasyonu bu seçkin şampiyonlar grubuna emanet ediyordu.
“Pekala. Durumu anladınız mı?”
Hepsi sessizce başını salladı. Kanzis gibi bazıları bu soru karşısında bıyık altından gülümsedi ama çoğunluk büyük bir ciddiyetle Caligulio’nun sözlerine kulak verdi.
“Labirentteki yoldaşlarımız şu an kurtarılmayı bekliyor. Oradan çıkabilmek için tüm şartları yerine getirmeliyiz, buna iblis lordunu yenmek de dahil. Benim Zırhlı Tümenim İmparatorluk’un en güçlü birliğidir ve bu zorlu görevin üstesinden gelebileceklerinden eminim. Ama artık kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok!”
Labirent, sadece kuru kalabalıkla, insan seliyle üstesinden gelinebilecek bir yer değildi. Caligulio bunu artık anlamıştı fakat ordunun moralini bozmamak için bunu asla açıkça söyleyemezdi. Bu yüzden konuşurken gerçekleri biraz süslemeyi tercih etti.
“Bu On Seçkin Canavar’ı yenmeli ve taşıdıkları on anahtarı ele geçirmelisiniz. Bu size doğrudan iblis lordunun kendisine meydan okuma hakkı verecektir. Sizden tam olarak bunu bekliyorum. O iblis lordu kesinlikle ortadan kaldırılmalı!”
Zırhlı Tümen’in en iyilerine verilen görev buydu.
“Görevi kabul ediyoruz, Lord Caligulio. İblis lordu bizim için bir rakip bile sayılmaz, çünkü biz İmparatorluk’un şanlı ordusuyuz. Şimdi bunu size kanıtlama zamanı!”
Tümen adına cevabı, grubun en yüksek rütbelisi olan Minitz verdi. Zarif bir şekilde eğilerek mutlak zafer sözü verdi ve etrafındaki tek bir kişi bile bu sözleri şüpheyle karşılamadı. Onlar, iblis lorduna kendi ininde meydan okuyacak kadar cesur kahramanlardı.
Ancak cahillerdi ve onları umutlu kılan şey de tam olarak bu cehaletti. Labirentin barındırdığı tehlikelerden tamamen habersizdiler. Geri çekilmek için en doğru zamandı ama artık çok geçti.
Caligulio kararını vermek için çok ama çok geç kalmıştı. Labirentin içindeki savaş çoktan sona ermişti. Tek bir canlı bile kalmamıştı. Fakat tüm bunlardan habersiz olan seçilmiş kahramanlar, büyük bir coşkuyla bu korkunç labirente doğru yürüyüşe geçtiler.
Büyük ekrandaki savaşı uzunca bir süre soluksuz izledikten sonra nihayet biraz ara vermeye karar verdik.
Yani... Ne bileyim. Sanırım bunun böyle olacağını zaten biliyordum. İmparatorluk, geçitteki uyarıyı kesinlikle hiçe saymıştı, hem de son derece görkemli bir şekilde. Hatta labirente tahmin ettiğimizden çok daha fazla asker göndermişlerdi.
“Harika. Beklediğimden çok daha iyi gitti.”
Benimaru başıyla beni onayladı. “Kesinlikle. Üstelik aralarında bizi ciddi anlamda endişelendirecek güçte tek bir kişi bile yoktu. On Seçkin Canavar gerçekten çok güçlü, evet, ama belki de bu iş sandığımdan çok daha kolay olacak.”
Yine de tedbiri elden bırakmıyordu. Aslında bakışları çoktan yeniden yeryüzüne çevrilmişti bile.
Yeryüzünde yine bir hareketlilik başladı, dedim.
Benimaru başıyla onayladı. Evet. Sanırım bu kez sadece sayı üstünlüğüne güvenmek yerine seçkin bir grup kuruyorlar. Keşke bu kararı daha önce verselerdi. O zaman belki zindan güçlerimiz biraz daha zorlanabilirdi…
Dur bir dakika, böylesi bizim için çok daha iyi olmadı mı zaten?
Evet, doğru. Ama işler bu kadar yolunda gidince, insan ister istemez huzursuz oluyor…
Benimaru’dan duymak istediğim tam olarak bu değildi ama tavrına bakılırsa tüm bunları zaten kesin bir sonuç olarak görüyordu.
Yine de asıl meseleyi anlamıştım. İmparatorluk biraz daha dişini sıksın ki kendisi de savaşa dahil olabilsin istiyordu, değil mi? Bu hissi biraz olsun anlıyordum… ya da belki de anlamıyordum. Yani, eğer anlasaydım, ben de bu herifler gibi savaş delisinin tekine dönerdim, değil mi?
Ben, Benimaru ve diğerleri gibi değilim. Bu sonuçlar benim için gayet yeterli. Ayrıca, daha önce defalarca söylediğim gibi, bu dünyada nitelik nicelikten çok daha önemlidir. Bu özel olarak seçilmiş birlik, düşmanın ana savaş gücü olmalıydı. Seçkin canavarları teke tekte yenme şansları azımsanamayacak kadar yüksekti, bu yüzden gevşemenin sırası değildi. Amacımız düşman kuvvetlerini eritmekti ve bunda kesinlikle başarılı olmuştuk. İmparatorluğun elinde yüz bin civarında asker kalmıştı; sadece sayısal açıdan bakıldığında bile, artık Batı Ulusları’nın tek başına baş edebileceği bir seviyeye inmişlerdi.
Bu işler böyledir. Kumar masasındaki gibidir: Rakibinin önce büyük kazanmasına izin verirsin, sonra ne zaman çekileceğini bilemediği o anı yakalayıp işini bitirirsin. Kendini öyle bir kazanan olarak hayal edersin ki, sonradan büyük kaybetsen bile her şeyi geri alabileceğine inanacak kadar körleşirsin. Bunun mantıksız bir yanılgı olduğunu bilsen bile durmak çok zordur.
İmparatorluğun bu kez başına gelen tam olarak buydu. İçeriye sürekli yeni birlikler sürerek ordularını artık geri dönüşü olmayan bir noktaya sürüklemişlerdi. Bizim açımızdan harika bir durumdu; görev başarıyla tamamlanmıştı.
Şimdiye kadar her şeyin bu kadar yolunda gitmesinden son derece memnundum ancak ikincil görevimizi henüz gerçekleştirememiştik: İmparatorluk ordusunun en güçlü üyelerini bulmak. Birkaç dişli rakip çıkmıştı çıkmasına ama beni alt edebilecek gibi duran kimse yoktu. Yine de… bilemiyordum. Chloe’nin hikayesinde bahsettiği Rimuru henüz bir iblis lordu olmamıştı. Gücü muhtemelen benim Hinata’ya yenildiğim, pardon, Hinata ile berabere kaldığım zamanki seviyedeydi.
Ama her halükarda, şu ana kadar burada gerçek bir tehdit sezmemiştim. Belki Testarossa’nın öldürdüğü, efsanevi sınıf silaha sahip olan o adam? Belki de on birinci sıradaki Davis’in beni alt etme şansı olabilirdi; tabii yine şimdiki beni değil, Hinata ile dövüştüğüm zamanki beni.
Sonuç olarak, hayatıma kastedecek o büyük tehdidin henüz ortaya çıkmadığı kanaatine vardım. Bunun üzerine kafa yorup canımı sıkmanın alemi yoktu, bu yüzden konuyu rafa kaldırdım.
O an asıl merak ettiğim şey, düşman komutanının ne düşündüğüydü. Durum onlar için bu kadar vahimken, normal birinin geri çekilmeyi seçeceğini düşünürdüm. Ne planlıyordu acaba?
Anlaşıldı. Ordunun geri kalanıyla iletişimleri koptuğu için mevcut durumun pek farkında değiller. Muhtemelen, kendilerine zafer getirecek hayali bir umuda tutunuyorlar.
Vay canına, Raphael, lafı gediğine koymakta üstüne yok.
Bu açıklama bana mantıklı geldi ama bu durumda bilgi savaşını biraz fazla iyi kazanmış olabilirdik. Eğer komutanları durumu tam olarak kavrayabilseydi, belki de çoktan geri çekilirdi.
Olumsuz. Bir düşmanı elinizden geldiğince kökten yok etmezseniz, geride gelecekte başınızı ağrıtacak bir düşmanlık bırakırsınız. Davetsiz misafirlere merhamet göstermeye gerek yoktur.
Amma da sert. Acımasızca rasyonel ve gaddarcaydı ama bir yandan da en doğru cevap gibi görünüyordu. Eğer arkamızda büyük bir düşman gücü bırakırsak, İmparatorluk muhtemelen emellerinden vazgeçmeyecekti; ancak onlara ağır bir darbe indirmeye devam edersek, en azından bir süreliğine yeni bir savaşı engelleyebilirdik.
Belki de her şeyi yarım yamalak bırakmamak en iyisiydi. Sonuçta düşman askerlerinin de aileleri vardı, değil mi? Yakınları bu duruma kesinlikle çok üzülecekti.
…Ah, ama burada kendi aptallıklarını tamamen anlamalarını sağlarsak, belki de bu gelecekteki savaşlar için caydırıcı olurdu. Belki bu pek de insancıl bir yaklaşım değildi ama gelecekteki küçük kıvılcımları daha başlamadan söndürmek açısından en doğrusuydu. Bunu düşünmek için biraz geç kalmıştım ama yine de durum buydu.
Her şeye rağmen, karşımda duran Raphael’in aksine, benim biraz kararsız bir yapım vardı. Düşman kaçarsa keyiflerine bırakırdım; gelip bana saldırırlarsa da onları ezerdim. Karar verme inisiyatifini karşı tarafa bırakıyordum, belki de bu biraz safçaydı. Bunun farkındaydım ama dürüst olmak gerekirse bu benim doğamda vardı ve kolay kolay değişecek gibi görünmüyordu. İçten içe bana saldırmalarını hiç istemiyordum; hayatımda ne kadar az bela olursa o kadar iyiydi.
Zihnimde kendi kendime sızlanırken, Ramiris’ten bir düşünce iletişimi aldım.
(Müsait misin, Rimuru?)
(Tabii, dinliyorum. Ben Rimuru. Söyle bakalım.)
Ses tonundan acil bir durum olmadığı anlaşılıyordu. Ne olabilirdi ki?
(Şey, yüz kadar asker daha yaklaşıyor, değil mi?)
(Öyle görünüyor, evet. Bu seferkiler epey güçlü üstelik.)
(Hı-hı! Seçkin canavarlar bana birkaç istekte bulundu da.)
Ramiris durumları bana tek tek açıkladı.
İlk istek Gadora’dan gelmişti. Görünüşe göre bu seçkin grubun içindeki Lucius ve Raymond adındaki iki diğer dünya göçmenini tanıyordu. Onlarla konuşup bizim tarafımıza geçmelerini sağlamak için bir şans istiyordu.
İkinci istek ise Kumara’dan gelmişti. O da tanıdık bir yüz görmüştü ama Gadora’nın aksine, bu adam bir tanıdıktan ziyade bir intikam hedefiydi. Kumara ve arkadaşlarının evi olan Mistik Köy’ü yerle bir eden, ardından henüz çocuk yaştaki Kumara’yı (gerçi o zamanlar neredeyse üç yüz yaşındaydı ama yine de çocuk sayılırdı) Clayman’e satan adamın ta kendisiydi. Bu kadar aşağılık bir piçin İmparatorluk için çalıştığından haberim yoktu. Pislik herif.
İki istek bu şekildeydi. Peki şimdi ne yapacaktık?
“Sen ne düşünüyorsun, Benimaru?”
“Sayı üstünlüğüyle saldırmak zafere giden kolay bir yoldur ama pek de şık durduğu söylenemez. Savaşın şıkkı veya çirkini olmayacağını bilsem de Gadora’nın isteğini kabul etmemizde bir sakınca görmüyorum. Eğer onları aramıza katmayı başarırsa ne ala; başaramazsa da bize pek bir zararı dokunmaz.”
Mantıklı geldi. Üstelik bu, düşman kuvvetlerini dağıtmamıza da yardımcı olurdu. Gadora’nın o ikiliyle temas kurmasına izin verecektim. Kumara konusuna gelirsek:
“İntikam peşinde koşan birini yolundan döndürmek zordur.”
Benimaru’nun bu sözü durumu iyice ağırlaştırmıştı. Hem düşününce, Kumara bir zamanlar Clayman’in iblis hükmü becerisinin esiri olmamış mıydı? Onu o canavarın eline düşüren adam buraya kadar gelmişken, intikam istemesi son derece doğaldı. İntikamın sonunun boş olduğunu söylerler ama bana kalırsa insana bir nebze olsun huzur verebilirdi. İçinde birikmiş onca karmaşık duyguyu dışarı fırlatıp özgür kalmak en iyisiydi, değil mi?
(Tamam Ramiris, ikisine de onay veriyorum.)
(Harika! Çok teşekkürler Rimuru! Çok anlayışlısın!)
(Zaten düşmanı dağıtmak istiyoruz, o yüzden şöyle yapalım: Lucius ve Raymond’ı Gadora’nın olduğu yere yönlendir. Kumara da şu şeyle ilgilensin…)
(Şu sakallı herif! Adını bilmiyoruz ama suratında tam bir meymenetsizlik var, değil mi?)
İçimden bir ses Ramiris’in Kumara’yı bariz bir şekilde kayırdığını söylüyordu. Ama ben de onunla aynı fikirdeydim.
(Evet, o adamı Kumara’ya gönder. Ve ona şans dilediğimi ilet!)
(Tamamdır! Hemen hallediyorum!)
Böylece istekleri kabul etmiş oldum. Peki İmparatorluk seçkinlerinin geri kalanını nereye gönderecektik?
“Şuradaki adamın komutan olduğunu düşünüyorum. Onu tek başına infaz etmesi için Apito’ya teslim etmemizi öneririm, Efendi Rimuru.”
Benimaru da laflarını biraz daha yumuşatarak söyleyebilirdi aslında. Daha az önce savaşın şıklığından falan bahsetmiyor muydu? Böylesine ölümcül bir stratejiyi bu kadar hevesle önermesi beni şaşırtmıştı. Ama… neyse, bunu da kabul edecektim.
(Bir de Ramiris, şuradaki şık giyimli, orta yaşlı adam komutanları olmalı. Onu tek başına Apito’nun yanına gönderebilir misin?)
(Şu adam demek? Komutanı aradan çıkarıp tüm ekibin düzenini bozmak ha? Harika fikir, Rimuru! Gerçekten en sinsi taktikler hep senden çıkıyor!)
…Efendim? Şimdi neden kötü adam ben olmuştum ki?! Ramiris ise şaşkınlığımı tamamen göz ardı ederek ne kadar şeytani olduğum hakkında söylenmeye devam ediyordu.
(Peki ya diğer yüz küsur kişi… Onları doğrudan Adalmann’ın üzerine salmaya ne dersin?)
(Anlaşıldı! Ejderha lordlarım yenildi ama diğer herkes gerçekten büyük çaba sarf etti. Bırakalım da işlerini sonuna kadar layığıyla yapsınlar!)
Ejderhaların yenilmesine biraz bozulmuş gibiydi ama bu konuda elimden pek bir şey gelmezdi. Ejderha lordları, üzerlerine hücum eden kalabalık bir orduyla baş edecek donanıma tam olarak sahip değildi. Diğer zindan seçkinlerinin aksine, onlar bolca alan zayıflatması barındıran geniş arenalarda bulunuyorlardı; bu durum küçük partileri zorlamak için harikaydı ama karşınızda birbiriyle bilgi paylaşan ve önlemler alan bir ordu olduğunda bu avantaj bir anda yok olup gidiyordu.
Bu şartlar göz önüne alındığında, yine de oldukça iyi dövüştüklerini düşünüyordum. Dört anahtar kaptırmış olabilirdik ama geriye kalan altı seçkin canavar henüz yenilmemişti. Umarım bu performanslarını sonuna kadar sürdürürlerdi.
(Harika! Ama ne yaparsanız yapın, gardınızı düşürmeyin. Aralarında gerçekten tehlikeli birileri olma ihtimali var.)
(Aman, bize hiçbir şey olmaz! Hem senin bizi izlediğini bildikleri için herkes canla başla dövüşmek için can atıyor. Ayrıca zindanın kralı olarak her zaman Efendi Veldora’ya sahibiz, değil mi?)
Doğru söze ne denir. Sonuçta asıl amaç on anahtarı toplayıp “zindanın kralını” yenmekti. Veldora’nın kolayca teslim olacağını hayal bile edemiyordum, bu yüzden en azından her zaman ona güvenebilirdik.
(Doğru, haklısın. Hadi bakalım, hepinize kolay gelsin!)
(Sana layık olacağız patron! Görüşürüüüüz!)
Ramiris bu heyecanlı vedanın ardından düşünce iletişimi bağlantısını kesti. Artık geriye sadece küçük bir çaba kalmıştı ve bu iş tamamen bitecekti. Büyük savaşı izleme heyecanıyla gözlerimi yeniden dev ekrana çevirdim.
Lucius ve Raymond merdivenlere oturmuş, derin derin nefes alarak su içiyorlardı. Gelen raporlara göre merdivenlerde asla canavar belirmiyordu. Elbette bunu çantada keklik görmek tehlikeliydi ama yine de burası diğer her yerden daha güvenli göründüğünden dinlenmek için burayı seçmişlerdi.
Komutan Caligulio tarafından çağrılıp labirente girme emri aldıklarında hiç itiraz etmemişlerdi. Tıpkı Shinji ve grubu gibi, Lucius ile Raymond da Usta Gadora tarafından bulunup yetiştirilmiş diğer dünyalılardı. Bu dünyada henüz neyin ne olduğunu bilmedikleri zamanlarda Gadora onlara kol kanat germiş, karınlarını doyurmuştu; bu yüzden ona büyük bir minnet borçları vardı.
Ancak Gadora ortalıkta yoktu. İblis Lordu Rimuru bölgesine düzenlenen özel bir göreve liderlik etmişti. Gruptaki diğer üyelerden dönen olmasa da o bir kez geri gelmiş ve Yuuki’ye herkesin savaşta öldüğünü söylemişti. Çok geçmeden de Gadora’nın kendisi sırra kadem basmıştı. Etrafta, Gadora’nın ekip arkadaşlarını kurtarmak için gizlice geri döndüğüne dair birkaç mantıklı söylenti dolaşıyordu. Onun kişiliğini bilenler için bu biraz uzak bir ihtimaldi ama eğer doğruysa, bunu öylece görmezden gelemezlerdi.
Üstelik Gadora’ya katılan ve savaşta öldüğü söylenen kişiler, Lucius ve Raymond’ın çok yakından tanıdığı isimlerdi. Bu dünyaya geldikten sonra sıkı dost oldukları Shinji Tanimura, Marc Lauren ve Zhen Liuxing’den başkası değildi bu kişiler. Ölümlerini kabullenmek zordu ama gerçek şu ki, o günden beri İmparatorluk sınırları içinde hiç görülmemişlerdi. Labirenti araştırmak için gönderilmişlerdi ve Lucius, onlarla İblis Lordu Rimuru arasında kesinlikle bir şeyler yaşandığına emindi. Rimuru’ya meydan okumaya çalışıp can verdiklerini düşünmek en mantıklısıydı.
Shinji ve arkadaşlarının gidişi, onun gibi diğer dünyalıları da yasa boğmuştu. Lucius ile Raymond da derin bir üzüntü içindeydi. Aynı yerden gelmiş olmak, insanı ister istemez böyle bir dayanışmaya sürüklüyordu. Üstelik Shinji bir nevi lider gibiydi; yardıma muhtaç olanları asla yarı yolda bırakmayan nazik bir gençti. Bazen biraz düşüncesiz davranabiliyordu ama yine de pek çok kişi ona hayrandı.
Lucius ve Raymond’ın ikisinin de Gadora’ya minnet borcu vardı. Ayrıca can dostu olan o üç kişinin hayatta olup olmadığını öğrenmek istiyorlardı. Kendi aralarında yaptıkları istişarelerden sonra, gruptaki en yüksek savaş gücüne sahip bu ikilinin, gizli bir görevle bu sefere sızmasına karar verildi.
Bu fikri hemen Yuuki’ye açmışlar ama anında reddedilmişlerdi. Yuuki, "Şu an harekete geçmek gerçekten çok tehlikeli," demişti. "Her şey birbirine girmiş durumda, yerinizde olsam göze batmamaya çalışırdım. Maalesef detay veremem ama Shinji ve arkadaşlarının iyi olduğuna eminim, bu yüzden..."
Eğer Yuuki bir şeye tehlikeli diyorsa, o şey gerçekten ölümcüldü. Ancak herkes bunu öylece kabullenmeye niyetli değildi. Dostlarının akıbeti belirsiz kaldığı sürece, İmparatorluk’taki diğer dünyalılardan birinin tek başına Jura Ormanı’na doğru yola çıkması an meselesiydi. Madem iş o noktaya gelecekti, gruptaki en usta dövüşçüleri önden göndermek ve karşılarına çıkacak her şeye hazırlıklı olmak en mantıklısıydı. Lucius aslında tek başına hareket edecekti ama Raymond da ona katıldı. İkisi de bu operasyona dahil olabilmek için Yuuki’ye tek kelime etmeden Karma Tümen’den Zırhlı Tümen’e geçişlerini yaptırdılar.
Bu amaçlarla yola çıkan Lucius ve Raymond, er ya da geç Caligulio’dan emir almayı bekliyorlardı ama yine de...
"Biliyor musun, buraya girmekle büyük bir hata yaptığımızı düşünmeye başladım."
"Evet. Haklı olabilirsin. Karşılaşacağımız direncin bu kadar güçlü olacağını tahmin etmemiştim."
İkisi birden elli dokuzuncu seviyeye bırakılmıştı. Aslında doğrudan altmışıncı seviyeye atılacaklardı ama durumdan haberleri yoktu. Yine de bu ikilinin gerçek yeteneklerini gizleme ihtimaline ya da onların kılığına girmiş tamamen başka birileri olma şüphesine karşı, önce onları test etmek istemişlerdi. (Bu strateji Rimuru, daha doğrusu Raphael tarafından önerilmiş ve Ramiris tarafından, hamlenin ne kadar aşırı derecede temkinli olduğunu belirtmesine rağmen kabul edilmişti.)
Böylece ikili, elli dokuzuncu seviye boyunca amansız bir savaşın ortasında kaldı. Sürekli yön değiştiren lazerler, ses dalgası topları ve bilim harikası daha pek çok silahla karşılaştılar. Üzerlerine çöken yalıtımlı kapılar yüzünden odalara kilitlenip kokusuz ve tatsız zehirli gazlara maruz kaldılar. Doksan beşinci seviyedeki (şu anki yüzüncü seviye) laboratuvarda üretilen tüm bu silahlar elli dokuzuncu seviyede uygulamaya konmuştu. İşin tuzu biberi ise saldıran kuklalardı.
Bunlar, Rimuru’nun Amrita harabelerinde keşfettiği Dhistav Kukla Krallığı’ndan getirdiği malzemelere dayanarak yapılmıştı. Kapsamlı araştırmaların ardından, harabelerin savunma sistemleri birebir yeniden yaratılmış ve burada sonuna kadar kullanılmıştı. İmparatorluk askerlerinin kökünü kazımak için yüzde on güçle bile çalıştırılmasına gerek olmayan bu silahlar, şimdi Lucius ve Raymond’ı test etmek için devredeydi.
Daha önce hiç görmedikleri kadar şiddetli bir saldırı altındaydılar ve hayatta kalabilmek için en gizli yeteneklerini bile açığa çıkarmak zorunda kalmışlardı. Raymond önden giderek Lucius’un ölümcül darbelerini indirmesi için zaman kazandırıyordu. Lucius’un Birleştirici yeteneği, adından da anlaşılacağı gibi, maddeleri karıştırıp onlardan enerji çekebiliyordu; doğru kullanıldığında nükleer büyüye benzer saldırılar yaratabiliyordu. Gadora bu yeteneği keşfetmiş ve ona nasıl kullanacağını öğretmişti. Lucius savaşırken o eski minnet borcu hâlâ aklındaydı.
Neyse ki mücadele her ikisi için de ezici bir zaferle sonuçlandı. Karşılaştıkları tüm bu yıkıcı güce rağmen, ne kuklalar ne de o gelişmiş teknolojik silahlar işlerini bitirebilmişti. Yine de düşman sayısı akılalmaz boyuttaydı. Sadece iki kişi için tüm bu tuzakları aşmak devasa bir zorluktu ve Lucius’un tek bir günlük mücadelenin ardından bu kadar bitkin düşmesi son derece doğaldı.
"Hey... Ee, şimdi ne yapacağız? Devam edecek miyiz?"
"Şaka mı yapıyorsun? Daha sadece tek bir kat aşağı inebildik. Bir plan yapmalıyız, yoksa o yaylım ateşine tekrar hedef olmak çok büyük bir aptallık olur."
"Doğru. Ama başka şansımız da yok, değil mi? İçeri girdiğimiz an gruptan ayrı düştük..."
Raymond haklıydı ve Lucius da bunun farkındaydı. Fakat ellerinden bir şey gelmiyordu. İlerlemek tehlikeliydi, evet... ama başka ne yapabilirlerdi ki? Yukarı çıkmak, bu labirentten kaçabileceklerinin garantisini vermiyordu. Üstelik içeri girerken aldıkları o uyarı doğruysa, bu zindanı tamamen temizlemeden çıkış zaten imkansızdı.
"Bu labirenti temizlemek kesinlikle imkansız..."
"Evet. Belki daha fazla vaktimiz olsaydı... ama günde bir kat temizlesek bile en az bir ay sürer. O kadar uzun sürerse de kesinlikle yiyeceğimiz tükenir."
Asıl sorun buydu. Lucius ve Raymond imparatorluk geliştirme ameliyatı geçirmedikleri için düzenli olarak beslenmek zorundaydılar. Su işini bir şekilde hallederlerdi ama yanlarında sadece iki günlük yiyecek kalmıştı. Eğer bundan sonra da canavar çıkmayan katlarla karşılaşırlarsa, beslenmek için canavar etine de güvenemezlerdi. Bu gidişle üç hafta dayanmaları bile hayal ürünüydü.
İçeri girmelerinin üzerinden henüz tek bir gün geçmişti ama durum şimdiden son derece umutsuz görünmeye başlamıştı. Yine de pes etmeye niyetleri yoktu. Buraya ustalarının ve dostlarının akıbetini öğrenmek için gelmişlerdi. Eğer bu noktada pes edip kaçacak olsalardı, en başında bu işe asla gönüllü olmazlardı.
"Hey, sence içeri girmeden önce bize verdikleri şu şeylere güvenebilir miyiz?"
Lucius sorarken boynunu işaret etti. Bu eşya, operasyondan önce Caligulio’nun onlara verdiği, araştırma geliştirme laboratuvarlarında üretilen bir prototipti. Gadora’nın getirdiği diriltme eşyasının bir kopyasıydı. Komutan, labirentte ölürlerse bu şeyin onları canlandıracağını söylemişti ama Lucius buna pek inanmıyordu.
"O adama nasıl güvenebilirim ki? Ayrıca işe yarasa bile beni tam olarak nerede canlandıracak?"
"Doğru ya, çünkü öldüğün yerde gözünü açarsan, seni az önce katleden canavarın tam dibinde uyanacaksın demektir. İşin o kısmını henüz test etmediler, değil mi?"
"Etmediler tabii. Bizim üzerimizde denemek istiyorlar. Ama neden kolye ki? Gadora’nın getirdiği şey bir bileklik değil miydi?"
"İmparatorluk’un bu teknolojide ne kadar geride kaldığını gösteriyor işte."
Temelde aceleyle üretilmiş kalitesiz bir taklitti; bu yüzden orijinalinden biraz daha kaba ve büyük olduğunu söylemişlerdi. Bu da güvensizliklerini katmerlemekten başka işe yaramıyordu. Kim hayatını böyle dandik bir kopyaya emanet etmek isterdi ki?
"Görüyorsunuz ya, bunu sadece gerçekten özel olanlara verebilirim. Ve sizin bunu hak edecek kadar değerli olduğunuza yürekten inanıyorum!"
Caligulio bunu özel bir şeymiş gibi sunmuştu ama madalyonun diğer yüzüne bakılırsa, işe yarayıp yaramadığını kendilerinin de bilmediğini itiraf etmiş oluyordu. Sıradan askerler için bunlardan üretmemişlerdi, yani ne olacağını görmek tamamen bu ikiliye kalmıştı. Ellerinde deneysel bir veri olsaydı belki biraz daha güvenebilirlerdi ama insanları böyle rızası dışında denek olarak kullanmak tam bir saçmalıktı.
"Eh, en azından sen öldüğünde ne olacağını ilk ben göreceğim."
Raymond her zamanki gerçekçiliğiyle, "Dostum, şakası bile hoş değil," diye karşılık verdi. "Zaten bu şeye güvenmeye hiç niyetim yok. Hem bu çakmanın esinlendiği Diriltme Bilekliği İblis Lordu Ramiris’in gücüyle çalışmıyor mu? Ondan resmen yürüttüğümüz bir teknolojiye dayanarak yaptığımız sahte bir şeyi kullanmaya çalışırsak, bu onu iyice delirtmez mi?"
Lucius omuz silkerek ona hak verdi, kafasından geçenler tamamen aynıydı. Onlar için sonuç ortadaydı. Canlanma diye bir ihtimal yokmuş gibi hareket etmek zorundaydılar. Güvenebilecekleri tek şey kendi güçleriydi.
Yüzlerinde alaycı bir gülümsemeyle ayağa kalktılar.
"Hazır mısın?"
Aynen öyle. Madem buraya kadar geldik, sonuna kadar gitmekten başka çaremiz yok. İşler ters gitse bile en azından bizi affederler.
Öyle mi dersin? Shinji belki gülüp geçerdi ama o kadın... Bilirsin işte.
Hiç başlama. Ben de tam onu unutmayı başarmıştım.
Kusura bakma, kusura bakma. O kadından bu zindandan korktuğumdan daha çok korkuyorum.
Oha, kadın burada yok diye hemen içini dökme lan. Gerçi haklısın ama...
Değil mi? Shinji’nin bu kadar gamsız olabilmesine inanamıyorum. Kızın bütün ilgisi onun üzerinde ama herifin ruhu bile duymuyor.
Kesinlikle. Ama Shinji işte, ne beklersin. O kadın da bir alem zaten...
Öyle. Ama iyi çocuktur. Belki de tüm bu olanlardan sağ çıkmıştır.
Umarım. Çıkmış olmak zorunda.
İkisi de gülümsedi. Bu çaresiz durumda bile kalplerinde hala bir umut kırıntısı taşıyorlardı ve gitmeleri gereken yolu biliyorlardı. Yüzlerindeki o parlak gülümsemeyle, kendilerini neyin beklediğini bile bilmeden merdivenlerden aşağı inmeye başladılar.
Ve tam o anda:
M-merhaba Lucius... Ve Raymond, siz de buradasınız! Dinleyin, sizinle konuşmak istediğim bir konu var!
Evet, gerçekten çok iyi bir teklif, biliyor musunuz? O yüzden onu bir dinleyin.
...Evet. Ona bir şans verin.
Kurtarma operasyonunun hedefi olan Shinji, Marc ve Zhen ile merdivenlerin hemen çıkışında karşılaşmak, Lucius ve Raymond’ın oldukları yerde donup kalmasına yetti.
Ah, görünüşe göre biraz şaşırdılar. Pekala, ben de sizlere sorayım. Söyleyeceklerime kulak verir misiniz?
Önlerinde yükselen devasa golemden tanıdık bir ses gürledi. Bu ses, hiç şüphe yok ki Lucius ve Raymond’ın hayatlarını borçlu olduğu Gadora’dan başkasına ait değildi.
Ya-yaşıyor musunuz?
Ve... Şey, bunu bize açıklayabilir misiniz?
Böylece iki taraf arasındaki ikna savaşı başladı. Kafası tamamen karışmış bu iki kahraman adayının Gadora’nın dediklerini kabul etmesi sadece biraz zaman alacaktı.
Sonuç olarak işler şaşırtıcı derecede kolay... Ve bir o kadar da başarılı geçti. Daha önce savaşa katılmayacaklarını açıklayan Shinji’nin ekibi bile bu özel görev için gönüllü olmuştu. Onların sayesinde iki taraf neredeyse hiç zorluk yaşamadan anlaşmaya vardı.
Lucius ve Raymond, Gadora’nın çırakları ve Shinji’nin ekibinin arkadaşlarıydı. Ancak elli dokuzuncu kattaki o idmandan sonra Lucius’un ne kadar öne çıktığı açıkça görülmüştü. Yeteneği gerçekten sınırları zorluyordu. Elindeki bir şeye hafifçe vurmasıyla önünde küçük bir patlama tetikleniyordu. Bu patlama nükleer düzeyde bir güce sahipti ama etki alanı son derece kısıtlıydı. En ufak hareketlerle bile inanılmaz sonuçlar ortaya koyuyor gibiydi.
Eşsiz beceri Birleştirici, maddenin kendisini dönüştürmesine ve bu süreçte onu başka bir maddeyle kaynaştırmasına olanak tanıyordu. Bu sayede, örneğin bir düşmana fırlattığı küçük bir çakıl taşı, çarpma anında hedefin havaya uçmasına neden oluyordu. Bir tür bariyer taşı engellese bile, taş yere çarptığı an yine de patlıyordu. Bu gibi durumlar için atışları sektirebilse harika olurdu ama Lucius’un tercih ettiği çakıl taşları tek bir parmak darbesiyle fırlatılabilecek kadar küçük olduğundan, ondan bunu istemek biraz fazla olurdu. Ayrıca bir çakıl taşının şu hedefte patlayıp bu hedefte patlamamasını ayarlamak da oldukça zordu.
Yine de bu gerçekten tehlikeli bir beceriydi. Zamanlamayı bir an bile şaşırsa kolayca kendini yakabilirdi. Fakat Lucius bu konuda derin araştırmalar yapmıştı. Tam olarak ne tür bir araştırma olduğunu kendisinden başka kimse bilmiyordu ama işini kesinlikle mükemmelleştirmiş gibi görünüyordu.
Raymond ise ortağı olarak üstün savaş yetenekleri sergiliyordu. Kendi savaşçı ruhunu simgeleyen kalkanı da bir o kadar etkileyiciydi. Gelen tüm cephe saldırılarını engelleme şekli gerçekten görülmeye değerdi. Lucius’un patlamalarından yayılan şok dalgalarını bile hiç zorlanmadan savuşturuyordu. Bir takım olarak birbirlerini mükemmel şekilde tamamlıyorlardı.
Demek ki bu çocuklar gerçekti, ortada bir kılık değiştirme falan yoktu. Herhangi bir zihin kontrolü altında da değillerdi ve görünüşe göre buraya gerçekten Gadora ile Shinji’nin ekibine ne olduğunu öğrenmek için gelmişlerdi. İkisi de oldukça güvenilir görünüyordu ve dürüst olmak gerekirse bizim tarafımızda yer almalarına sevinmiştim. Artık aramıza katıldıklarına göre, bir tür eğitim süreci olarak bir süre Shinji’nin ekibinin altında çalışmalarını sağlayacaktım. Bize ihanet edeceklerini sanmıyordum ama bu sadece bir önlemdi. Performanslarını gördükten sonra onları Shinji ve diğerleriyle aynı statüye yükseltebilirdim.
Yani altmışıncı katta her şey yolundaydı. Peki ya yetmişinci katta durum neydi?
Yaklaşık yüz kişi o engebeli çorak arazide bir araya toplanmıştı. İlk başta kafaları karışık olsa da bir gün sonra daha sakinleşmişlerdi. Görüş açısı iyi olan bir tepenin üzerine çadırlarını kurmuşlardı ve aralarından birkaçını bölgeyi kolaçan etmesi için öncü olarak göndermişlerdi. Yakın zamanda bir saldırı yapacaklarına dair hiçbir belirti yoktu; belli ki son derece temkinli davranıyorlardı. Komutanlarını bambaşka bir kata fırlatmış olmamıza rağmen bu soğukkanlılıklarını korumaları gerçekten etkileyiciydi. Sanırım bunlar diğerlerinden fersah fersah üstün, gerçek kahramanlardı.
Aslında bu duruma daha çok tepki göstereceklerini düşünmüştüm...
O kadar da şaşılacak bir şey yok. Net bir komuta zinciri kurmuşlar, bu sayede komutanlarını kaybetseler bile düzeni koruyabiliyorlar.
Benimaru, benim aksime bu konuda oldukça vurdumduymazdı. Komuta zincirinin kopması, herhangi bir görevin yerine getirilmesini imkansız kılardı. Ne de olsa her gücün başında bir lider olması gerekirdi ve bu rolün net bir şekilde belirlenmesini isteyen herkesi anlayabiliyordum. Ama bu grup, daha önce hiç birlikte çalışmamış kahramanlardan oluşan bir karmaşa değil miydi? Bu kadar hızlı organize olabildilerse, şapka çıkarmak gerekirdi.
Bizim tarafta işler yolunda mı peki?
Elbette. Ben olmadığımda Gobwa her zaman görevinin başında ve emri altında çok sayıda yetenekli kişi var. Taktik teorisi Kurenai Takımı’nın tüm üyeleri için zorunlu bir ders, bu yüzden her birimiz rahatlıkla komutanlık yapabiliriz.
Vay canına. Büyük özgüven. Ben bunların hiçbirini öğrenmemiştim. Onlar ne ara öğrendi ki?
Güzel, harika o zaman. Madem şu an bir hamle yapmıyorlar, neyin peşindeler dersin?
Bizim komuta zincirimizi Benimaru’nun ve diğer kolordu liderlerimizin yetenekli ellerine bırakmaya karar verdim. Bunu dert etmeme gerek yoktu, bu yüzden konuyu tekrar şu anki gerçekliğimize, yani yetmişinci katta kamp kurmuş orduya getirdim.
Şimdilik diğer katlarda hayatta kalan olup olmadığını araştırıyor gibi görünüyorlar. Bu açıdan bakarsak işleri oldukça zor. Diğer katlarda birilerini bulmuş olabilirler ama burada tek bir iz bile bulamayacaklar.
Benimaru’nun sesinde neredeyse onlara acıyan bir ton vardı. Bu bana da mantıklı geliyordu. Zindandaki imparatorluk ordusundan geriye hiç hayatta kalan kalmadığını biliyordum ama onlar bir bakıma arkadaşlarını bulmak için buraya inmiş olmak zorundaydı. Saflarını güçlendirmek için hayatta kalanları aramak istemelerini anlayabiliyordum. Yine de bunun beyhude olduğunu hepimiz biliyorduk ve bu sırada öylece oturup bir şey yapmalarını beklemek pek eğlenceli değildi.
Adalmann’a saldırmasını söylesek mi?
Shion bu ani önerime kafa sallayarak onay verdi. Belli ki o da iyice sıkılmıştı, birilerinin kıçını tekmelemek için can atıyordu. Ancak zindanda yeterli gücümüz olduğu sürece burada benim korumalığımı yapmak zorundaydı. Elbette bunun farkındaydı ama yine de bir an önce bu işi bitirip dışarıdaki savaşa katılmak istediğine emindim.
Hmm... Pekala, onları böyle izleyerek daha fazla bir şey elde edebileceğimizi sanmıyorum, evet...
Benimaru, Shion’un bu tepkisine hafifçe gülerken konuştu. Bunun üzerine Adalmann’a bir emir gönderdim, o da hemen yanıt verdi.
Yüce eylemlerimi izleyin, efendim!
Görüşe göre savaşmak için sabırsızlanan tek kişi Shion değildi. Adalmann da güçlerini İmparatorluk için hazır tutuyordu. Zaten uzun bir galibiyet serisi yakalamışlardı ve bu ivmeyi koruyarak her şeyi nihai bir zaferle taçlandırmak istiyor gibiydiler.
Pekala, bol şans!
Emredersiniz, efendim!
Bu ufak cesaretlendirme, ihtiyacı olan tek işaretti. Adalmann’ın ordusu coşkun bir sel gibi kapıyı açıp yola koyuldu.
Bir saat sonra oldukça şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştık. İmparatorluk gücünden geriye sadece üç kişi kalmıştı ama bizim tarafımızda da sadece üç kişi hayatta kalmıştı. Adalmann, Alberto ve ölüm ejderhası. Yani durum şimdi üçe üçtü.
Diğer yüz kadar kişi zaten ölümsüz güçlerle savaşmış, onları yok ederken kendi canlarından da olmuşlardı, bu yüzden Adalmann’ın tarafı için bir takviye kalmamıştı. Gerçi onun sıradan ölümsüz ordusu üç saat içinde yeniden canlanacaktı, bu yüzden o zamana kadar zaferin cepte olduğunu düşünüyordum.
Ancak:
Keh-heh-heh-heh-heh... Ne kadar ilginç bir insan.
Evet, çok etkileyici bir dövüş. Onunla kapışmayı çok isterdim.
Bu, Diablo ve Shion’dan duyması nadir olan bir övgüydü. Görünüşe göre düşman saflarında gerçekten dişli rakipler vardı, hem de üç tane. Biri, şu anda Alberto ile kıran kırana bir mücadeleye girişmiş olan yakışıklı bir kılıç ustasıydı. Biri, büyü savaşında Adalmann’ın her hamlesine aynı güçle karşılık veren güzel bir büyücüydü. Sonuncusu ise ölüm ejderhasını tek başına zapt eden iri yarı bir kadın savaşçıydı.
Üzerlerinde, neredeyse yoktan var ettikleri tanıdık, parıldayan zırhlar vardı. Bu yüzden daha önce Testarossa’nın öldürdüğü efsanevi sınıftan herifle bir bağlantıları olduğunu düşündüm. Hepsinin zırh tasarımı aynıydı, bu yüzden kesinlikle aynı örgüte üye olmalıydılar.
O kılıç ustası şeytani derecede güçlü. Alberto ile başa baş gidiyor diyebilirim, diye belirtti Benimaru.
Alberto ve o yakışıklı adam, eşine benzerine az rastlanacak düzeyde, tanrısal darbeler savuruyorlardı. İkisi de kılıç ve kalkanla dövüşüyordu ve kesinlikle harika bir mücadele ortaya koyuyorlardı. Benimaru’nun da dediği gibi, başa baş bir mücadeleydi. Hatta bu adam Testarossa’nın yendiği kişiden bile daha güçlü görünüyordu; belki de o kendi rütbe sıralamalarında daha üst bir konumdaydı.
Keh-heh-heh-heh-heh... Sanırım Adalmann’ın size olan inancı sarsılıyor. Büyü konusunda böyle birine diş geçirememek...
Bu kadar acımasız olma Diablo. O zırh onu hem kutsal hem de şeytani tüm elementlerin büyülerinden koruyor. Adalmann’ın dezavantajlı durumda olmasına şaşmamalı.
Shion’un tespiti doğruydu. Adalmann, Kutsal-Şeytani Dönüşüm becerisine sahipti ancak o efsanevi sınıf zırh resmen hile gibiydi. Büyü savunması açısından neredeyse tam koruma sağlıyordu; onu aşmak için Ayrıştırma kadar güçlü bir büyüye ihtiyaç vardı. Bu büyü Adalmann’ın cephaneliğinde vardı var olmasına ama rakibi bunu kullanmasına fırsat vermiyordu. Rakibini gafil avlayıp can evinden vurmak için daha küçük büyülerle boşluk yaratmaya çalışıyordu. Fakat sanırım iki taraf da aynı şeyi planladığından, bu gidişle mücadele daha uzun süre kördüğüm olarak kalacak gibi görünüyordu.
Tabii sonuncuyu da kesinlikle göz ardı edemezdim. Tam bir baş belasıydı. Koskoca ölüm ejderhasına tek başına kafa tutuyordu.
Onun durumunda, kazanmaya dair tüm umudunu çoktan yitirmiş gibi görünüyordu. Ölüm ejderhasının yenilenme yeteneği öylesine baş edilmezdi ki, onu tamamen ortadan kaldırmasının imkansız olduğunu biliyordu. Bu yüzden, yoldaşlarının zafere ulaşacağına güvenerek alçakgönüllü bir şekilde savaşmaya devam ediyordu. Doğrusu, arka plandaki bu çabası olmasaydı, bu iş çoktan biterdi. Ölüm ejderhası Soei’nin bile tek başına alt edemeyeceği kadar güçlüydü; eğer bu herif ona karşı bu kadar iyi dayanabiliyorsa, sandığımdan daha dişli demekti.
“Eee, sizce durum ne olacak?” diye sordum. Her kafadan bir ses çıktı.
“Alberto daha üstün bir dövüşçü ama ekipman dezavantajı yüzünden bu savaşı kaybedecek.”
“Adalmann zafere çok çabuk ulaşmaya çalışıyor. Eğer daha sakin bir kafayla yaklaşabilseydi şimdiye kadar kazanmış olurdu ama bu haliyle bitirici bir hamleden yoksun. Bu sırada Alberto yenilirse, Adalmann’ın da kısa sürede ezileceğini düşünüyorum.”
“Yenilgi diye bir şey yoktur! Sadece zafer bizim olacak!!”
Shion hariç herkes mantıklı konuşuyordu. Benimaru ve Diablo da benzer görüşteydi; ikisi de Adalmann ve Alberto’nun kaybedeceğini öngörüyordu. Shion ise… Sanırım psikolojik savaş falan yapmaya çalışıyordu. Bana analizden ziyade bir temenni gibi geldi.
“Tamam, yani bu raundu kaybediyor muyuz? Bu bir sorun yaratır mı?”
“Kaybetseler bile elimizde hâlâ diğer zindan harikaları var. Üstelik onları ben de yenebilirim, o yüzden endişelenecek bir durum yok,” dedi Benimaru.
“Elbette!” diye ekledi Shion. “Ben de onları yenebilirim, bu yüzden lütfen endişelenmeyin Rimuru Hazretleri!”
Benimaru çok kendinden emin konuşmuştu, bu yüzden bir çıkış yolu bulacağımızı düşündüm. Shion ise her zamanki Shion’du. Bu özgüvenini destekleyecek bir kanıt istemek isterdim ama verecek bir cevabı olduğundan şüpheliydim. Yine de bu tavrı tam ona göreydi, bu yüzden bu yüksek kararlılığı beni memnun etti.
“Endişelenmenize gerek yok Rimuru Hazretleri. Harikalar arasında hâlâ Sir Veldora’nın öğrencisi Zegion var. O oyunda kaldığı sürece kafanızı yoracak hiçbir şey olmadığını düşünüyorum.”
Diablo sözünü desteklemek için sonuna bir “ke-heh-heh-heh-heh” ekledi. Başkalarını övmesi nadir görülen bir durumdu. Bu beni biraz rahatlattı. Belki de gerçekten her şey yolunda gidecekti.
Biz konuşurken mücadele de finale yaklaşıyor gibiydi. Biraz daha zamanları olsaydı belki bir çıkış yolu bulurlar diye umuyordum ama ne yazık ki düşmanlar da aynı şeyi düşünmüş olmalıydı.
“Sizi ezip geçmeyi umuyordum ama görünüşe göre öldüğünüzde, cehennemde beni ne kadar çileden çıkardığınızla övünebileceksiniz!” diye bağırdı fiyakalı adam Alberto’ya doğru.
Şimdiye kadar sakladığı gizli bir kozu mu vardı yani?
“Ölmeden önce kendimizi tanıtmamıza izin verin. Ben İmparatorluk şövalyesi Krishna, on yedinci sıradaki İmparatorluk Muhafızı!”
“Ben doksan dördüncü sıradaki Reiha.”
“Ben otuz beşinci sıradaki Bazan.”
Demek gerçekten İmparatorluk Muhafızlarıydılar. Gadora bana onlardan bahsetmişti ama kadroları sahiden sağlamdı demek ki. Testarossa’nın yendiği adam on birinci sıradaydı ama Krishna’nın ondan daha iyi bir dövüşçü olduğunu düşünüyordum; belki de rütbe sayıları doğrudan yetenek seviyesini yansıtmıyordu. Reiha’nın Bazan’a kıyasla çok daha asil tavırlar sergilediği düşünülürse, sanırım bu sezgim doğruydu.
Savaşa dönecek olursak; isimlerini bahşetmek için verdikleri bu kısa aradan sonra Adalmann tarafı biraz toparlanmış gibiydi. Bu durumun durumu eşitleyeceğini ummuştum ama ne yazık ki işe yaramadı. Krishna ile Alberto arasındaki mücadele belirleyici unsur oldu, özellikle de Krishna Alberto’nun lanetli kılıcını kırdığında. Kırdı mı yoksa un ufak mı etti? Sanırım ikincisi daha doğruydu. Silah kaliteleri arasında uçurum vardı.
O lanetli kılıç Kurobe’nin elinden çıkma harika bir parçaydı aslında. Sıradan birinin asla kuşanıp savuramayacağı, Alberto’nun kullanabileceği en iyi silahtı. Ama karşısındaki efsanevi sınıf bir kılıçtı.
Görünen o ki Krishna’nın dövüş tarzı, savaşı uzatarak rakibinin silahına yavaş yavaş hasar vermek ve en sonunda onu tamamen parçalamak üzerine kuruluydu. Sonradan akıl vermek kolaydı elbet ama en azından gelecek için stratejisi hakkında biraz fikir edinmiştik.
Silahını kaybeden Alberto yenildi ve onun gibi sağlam bir kalkanın gitmesiyle Adalmann tamamen açıkta kaldı. Bir arka hat büyücüsünden beklenmeyecek kadar parlak savunma hamleleri yaparak şaşırtıcı bir şekilde yerini korumaya çalıştı ama kısa süre sonra gücü tükendi ve diz çöktürüldü. Artık ölüm ejderhasına karşı üç kişiydiler ve çok geçmeden o da saf dışı kaldı.
Eğer Alberto’nun kılıcı öyle kırılmasaydı, eminim sonuç farklı olurdu. Bir büyücünün fiziksel yakın dövüşte bir savaşçıyla boy ölçüşmesini beklemek saçmalıktı, bu yüzden bu yenilginin faturasını kılıca kesecektim. Hatta düşmanın tüm sırlarını ve yeteneklerini bizim için açığa çıkardıkları için hepsini tebrik etmeliydim.
Yine de günün sonunda işler tam da Benimaru ve Diablo’nun tahmin ettiği gibi bitti. Düşman artık iki anahtara daha sahipti ama elden bir şey gelmezdi. Rakip iyi dövüşmüştü ve alkışı hak ediyordu. Böylece Krishna’nın üç kişilik partisi, bu seferki mücadelede bize ilk gerçek acı mağlubiyeti tattırmış oldu.
Neyse, bu karşılaşmanın muhasebesini daha sonra yapabilirdik. Devam edelim.
Dev ekran şimdi 79. ve 90. katlardaki savaşları aynı anda gösteriyordu ve her iki tarafta da mücadele zirve noktasına ulaşıyor gibiydi.
Kumara’nın işi gerçekten uç noktalara taşıdığını söylemeliydim. Gerçi o sakallı heriften intikam almak istediği düşünülürse bu çok doğaldı.
Apito ise diğer tarafta şaşırtıcı derecede başabaş giden bir mücadele veriyordu. Onun gücünü Hinata ile hemen hemen aynı seviyede görürdüm, sadece büyüsü eksikti. Ve eğer komutan gibi görünen bu adam onunla kafa kafaya dövüşebiliyorsa, sahiden iyi olmalıydı. Tam bir kadın avcısı tipi de vardı üstelik ama dövüş becerisi kesinlikle az önceki Krishna ile aynı ligdeydi.
Peki sonuç ne olacaktı? Hepimiz gözlerimizi dev ekrana dikmiş, nefeslerimizi tutarak izliyorduk.
Tümgeneral Minitz, en değer verdiği özel dikim takım elbisesinin içinde labirentte geziniyordu.
Giysisinin tasarımı sıradan subay üniformalarıyla aynıydı ama kumaşı bambaşkaydı. Her bir ipliği özenle seçilmiş, kumaşın dokusuna büyü gücü işlenmişti. Tek bir takım elbise bir albayın yıllık maaşına mal oluyordu ancak Minitz gibi birini bile tatmin edecek düzeyde bir lüks sunuyordu. Kısacası zarafet, Minitz’in varoluş amacıydı ve şu anki durumundan bu kadar hoşnutsuz olmasının sebebi de tam olarak buydu.
Savaş, düşmanı gözdağıyla sindiren ve savaşmadan zafere ulaşmayı hedefleyen ezici bir güçle yapılmalıydı. Can kayıpları kabul edilemezdi; eğer kendi askerleriniz feda ediliyorsa, bu komutanın yetkinliğini sorgulatırdı. Minitz’in bu operasyonu daha başlamadan başarısızlık ilan etmesinin nedeni tam olarak buydu.
Ancak:
“Eh, ne derler bilirsiniz; doğruları yüksek sesle söyleyememek de hizmetkar sınıfının lanetidir…”
Minitz bu şikayetine rağmen mağrur bir şekilde gülümsedi. Genelde altındaki Kanzis sahne ışıklarını üstüne çekmeye meyilli olduğundan pek dikkat çekmezdi ancak Minitz’in kendisi de imparatorluk ordusunun en büyük kahramanlarından biriydi. Tarzına uymuyor olması, bir savaşı yarıda bırakacak kadar yumuşak başlı olduğu anlamına gelmiyordu.
“…Şu Rimuru denen karakter de ama… İnsanın hayatını zorlaştırmaktan pek bir keyif alıyor, değil mi? Gerçi fırsatını bulan herkes aynısını yapardı sanırım… Ama beni, yani komutanı, tek başıma rastgele bir yere göndermek de neyin nesi? Şimdi bizim o küçük cesur savaşçı grubumuz darmadağın olup tek tek avlanabilir. Kanzis’in hayatta kalmanın bir yolunu bulacağından eminim ama…”
Minitz kimin duyduğunu umursamadan kendi kendine konuşuyordu ve tüm bu sitem dolu sözlerine rağmen oldukça keyifli görünüyordu. Uzun zamandır ilk kez kalbinin böyle heyecanla çarptığını hissediyordu. Hayatında bir kez bile kendisini bu kadar büyük bir tehlikenin içinde hissetmemişti. Genellikle rütbesi gereği ön saflara çıkmasına nadiren izin verilirdi, hatta neredeyse hiç izin verilmezdi. O, sonradan görme biri değil, üst düzey bir soyluydu ve ordudan emekli olduğunda Caligulio’dan bile daha parlak bir kariyer onu bekliyordu. Hükümet yetkilileri arasında kendi hizbini kuracak kadar güçlü siyasi bağlantıları zaten vardı.
Minitz gibi birinin hâlâ orduda olmasının tek sebebi, içinde bastıramadığı dövüş tutkusuydu. Kan görmeyi severdi ve şimdi bu fırsatı yakalamışken, canının istediği gibi çılgınca eğlenebilirdi. Yüzündeki gerginliği silip atmak onun için çocuk oyuncağıydı.
Apito’nun kontrol ettiği katın bir üstü olan 78. kata ışınlanmıştı. Bu, Minitz’in yeteneklerini analiz etmek için yapılmış bir hamleydi. O da aşağı inen merdivenleri ararken, karşısına çıkan böcek sürülerini savuşturarak boş arazide ilerlemeye başladı.
“Böceklerden nefret ederim… Sadece o bacaklarının her yerde çıpıldayarak gezinmesini görmek bile midemi bulandırıyor. Bir an önce buradan gitmeliyim.”
Bu kibirli sözlerin ardından Minitz elini yan tarafa doğru savurdu. Sadece bu hareket bile güçlü bir rüzgar estirmeye yetti ve yüzlerce böceği anında toza çevirdi.
Karşısındaki güç, onun eşsiz beceri olan Zorba’ydı ve son derece basit ama ölümcül bir işleyişe sahipti. Psikolojik baskı kurmaktan maddeleri fiziksel olarak ezmeye kadar, görüş alanına giren her şeyi etkisi altına alıyordu. Bu güçten kaçış yoktu; ağına yakalanan canlı cansız her şey hurdaya dönüyordu. Üstelik bu gücü kullanmak için az önceki gibi gösterişli kol hareketleri yapmasına bile gerek yoktu; sadece tek bir bakışı bile çoğu şeyi yok etmeye yeterdi. Bu muazzam güç, Minitz’i bugüne kadar girdiği tüm savaşlarda yenilmez kılmıştı.
Bu yaratıklar da amma çıtkırıldımmış. Karşı koyabilen tek bir tane bile çıkmadı. Çok sıkıcı. Keşke biraz daha dişli olsalardı.
Minitz’i durdurabilecek tek bir kişi bile yoktu. Yetmiş sekizinci katta, seviyesi A ve üzeri olan devasa bir böcek sürüsüyle karşılaştı ama tek birini bile sağ bırakmadı. Hiçbiri onun dengi değildi; her şey bir an içinde bitti. Gerçekten de yenilmezdi; bu denli büyük bir güce sahip olan herkes herhalde en az onun kadar kibirli olurdu.
Birkaç saat sonra Minitz aşağı inen merdivenleri buldu. Daha derin katlara çıktığını tahmin ederek merdivenlerin başında keyifli bir mola vermeye karar verdi.
Belindeki deri çanta, oldukça şık ve pahalı bir büyülü eşyaydı. Çantadan sıcacık, yeni pişmiş gibi taze bir yemek çıkarıp afiyetle yedi. Çantada ayrıca büyü korumalı bir yatak takımı ve çadır da vardı; bu sayede Minitz bebekler gibi deliksiz bir uyku çekebilirdi. Onun gözünde bu zindan, eğlenceli bir vakit geçirme yerinden bile ibaret değildi.
Ertesi gün, sanki gezintiye çıkmış gibi rahat tavırlarla yetmiş dokuzuncu kata adım attı ve işte orada, nihayet dişine göre bir düşmanla karşılaşacaktı.
Saldırıya geçen ordu eşek arıları, namıdiğer sessiz katiller, Minitz tarafından bir an içinde biçildi. Karşısındaki canavar ne kadar hilekar veya sinsi olursa olsun, gözünü onun üzerine diktiği an işi bitiyordu.
Heh... Buradaki canavarlar da bana rakip olamaz. Tam bir hayal kırıklığı!
Minitz’in bu küstah sözleri, o katta bulunan başka birini çileden çıkarmaya yetmişti. Bu kişi Apito’ydu.
Düşmanları ne kadar sinsi yaklaşırsa yaklaşsın onları anında fark etme yeteneğine sahip olan Minitz, besbelli ki çok güçlü bir büyü duyusu yeteneği taşıyordu. Bu durumda üzerine daha fazla ordu eşek arısı salmanın hiçbir manası yoktu; bu yüzden kraliçenin bizzat sahneye çıkma vakti gelmişti.
Haddini fazlasıyla aşıyorsun, insan.
Öyle mi dersin? O zaman bana biraz diş gösterebilir misin? Çünkü buradaki diğer böceklerden pek bir farkın var gibi görünmüyor...
Konuşurken yerdeki arı ölülerinin üzerine bastı. Bu hareket, Apito’nun gazabını birkaç kat daha artırdı.
Öldün sen.
Hadi dene de görelim.
Ve böylece savaş başladı.
Minitz, Apito’yu hiç ciddiye almayarak savaşa oldukça rahat bir tavırla başladı. Dikkatsiz davrandığından değil, sadece Zorba becerisinin bu düşmanı kolayca un ufak edeceğine inandığı içindi. Fakat bu düşüncenin ne kadar safça olduğunu anlaması uzun sürmedi.
Minitz gözlerini Apito’ya diktiği an, kraliçenin üzerine yoğun bir baskı uygulayan görünmez dalgalar hücum etti. Bu aslında görünmez bir yerçekimi gücüydü; Minitz çevreleyen maddeye bu gücü dilediği gibi uygulayarak çekim kuvvetine yön verebiliyordu. Dev bir yıldızın uyguladığı kütleçekimine eşdeğer olan bu gücü kullanarak istediği her yönden baskı uygulayabilir, itme ve çekme kuvvetlerini manipüle ederek herhangi bir nesneyi içe veya dışa doğru patlatabilirdi. Buna karşı koymanın tek yolu, bu güçten etkilenmeyecek kadar güçlü bir bedene sahip olmak ya da üzerinize etki eden kuvvetleri nötrleyecek karşıt bir yönsel güç açığa çıkarmaktı. Minitz şimdiye kadar bunu yapabilen biriyle hiç karşılaşmamıştı; işte bu yüzden yenilmezdi.
Minitz, bu mutlak güvenle becerisini serbest bıraktı. Ancak karşılaştığı manzara tam olarak beklediği gibi değildi.
...Hıh! Çok mu yavaş kaldım?
Minitz sadece Apito’nun geride bıraktığı yanılsamayı paramparça edebilmişti. Kraliçe onun gücünün gerçek mahiyetini tam olarak çözememiş olsa da bu gücün yönsel bir doğası olduğunu fark etmişti. Yeterince hızlı hareket ederse, bu gücün etki alanından kaçabileceğini tahmin etti ve nitekim başarılı da oldu.
Heh heh heh! Tam da tahmin ettiğim gibi. Şimdi söyle bakalım, hızıma ayak uydurabilecek misin?
Apito gitgide daha da hızlanıyor, keskin büyü duyusu becerisine rağmen Minitz’in ona isabetli bir saldırı yapmasını zorlaştırıyordu. Ancak bu durum Minitz’i yıldırmak yerine daha da kamçıladı.
Çok ilginç. Yoksa gerçekten çok sıkıcı olacaktı!
Minitz yeteneklerini sonuna kadar kullanarak etrafında bir bariyer oluşturdu ve Apito’nun yolunu kapatmak için ileri doğru yürüdü. Kraliçe geri çekilmek zorunda kaldı. Bu zindandaki koridorlar en az beş metre genişliğindeydi ancak Minitz’in yanından sıyrılmaya çalışmak, doğrudan onun bariyerine yakalanmak anlamına gelirdi.
Igh. Pislik herif.
Asıl onu ben söyleyecektim!
İki taraf da milim geri adım atmıyordu.
Hinata’dan aldığı yoğun eğitimin ardından Apito’nun hareketleri son derece keskin ve kusursuz bir hal almıştı. Şövalye yüzbaşısını bile peşinden koşarken terletecek kadar hızlıydı; ancak Minitz’e saldıracak kadar yaklaşamadığı sürece bunun pek bir ehemmiyeti yoktu. Bir an bile duraksayacak olsa anında tehlikeye düşerdi; onun o ezici baskı dalgalarına bir kez maruz kalmak, her şeyin sonu demekti.
Kendimi doğrudan göstermek pek de iyi bir fikir değildi galiba. Eğer kendi taht odama geri çekilebilirsek, orada çok daha özgürce uçabilirim. Bu adamın kondisyonu daha ne kadar dayanır bilmiyorum ama bu savaşı kazanmanın bir yolunu bulacaksın, onu oraya çekmek zorundayım.
Apito kararını vermişti. Burada geri çekilmek bir utanç kaynağı değildi; Apito’nun temel felsefesi her zaman ne pahasına olursa olsun zaferi elde etmekti. Minitz ise o kaçarken onunla hiç alay etmedi. Bunun stratejik bir geri çekilme olduğunu anlayarak temkinli bir şekilde peşine düştü. Acele etmeye gerek yoktu. Burada aşırı tepki vermek yerine enerjisini korumak daha mantıklıydı.
Heh heh heh... Savaş dediğin her zaman bir parça zarafet barındırmalı... Ama birisi kaybedecekse bile, mücadeleyi öylece bırakmak yerine sonuna kadar çırpınmalı.
Minitz, Apito’da asil bir şeyler sezmişti. Diğer canavarların aksine, bu yaratık gerçekten estetik bir şekilde savaşıyordu. Bir savaşçının kendisine avantaj sağlayacak bir savaş alanı seçmesi son derece doğaldı. Onu bu yüzden asla kınamazdı; aksine, bu savaşta elinden gelen her şeyi yaptığı için ona minnettardı. Bu yüzden onu asla küçümsemeden, sürekli onu nasıl köşeye sıkıştıracağını düşünerek peşinden gitti.
Sonunda geniş ve açık bir alana ulaştılar; alanın bir ucundaki yüksek bir platformun üzerinde bir taht duruyordu.
Kraliçenin tahtı burası herhalde? Pekala, güzel. Hesabımızı kapatmak için ikimize de yaraşır bir yer.
Düşmanın bu davetini memnuniyetle kabul etmeye hazırdı; ancak içinden kibirli bir şekilde, ne olur beni biraz eğlendir, diye geçirdi.
"Evet. Ebelemece oyunu bitti mi artık?"
"Evet. Böcek Kraliçesi Apito adına, seni burada eğlendirmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım."
"Kulağa hoş geliyor. Ben Tümgeneral Minitz, seni öldürmek için buradayım. İkinci rada hazır mısın?"
Bu meydan okumanın ardından Minitz hızını artırdı. Az önce sadece rakibini tartıyordu ama şimdi tamamen ciddiydi. Apito’nun hızını aşamıyordu belki ama ondan hiç de geri kalmıyordu. Fakat bu durum Apito’yu hiç ürkütmedi. Havaya doğru süzülerek hızına hız kattı ve Minitz’i adeta maskaraya çevirdi.
Bu da Minitz’in beklediği bir şeydi.
"Yağma yok! Benim gücümü asla hafife almamalısın!"
Bu haykırışın hemen ardından gücünü serbest bıraktı. İçinde bulundukları kubbe şeklindeki alanın en tepesinden görünmez bir bariyer inerek Apito’yu kıskıvrak yakaladı. İçerideki yerçekimini kontrol ederek onu tavana adeta çiviledi.
"Ghh...?!"
Minitz, acı çeken Apito’ya bakıp alayla gülümsedi. "Heh heh... Oh, canın mı yandı? Aslında seni hemen şuracıkta ezip öldürmek isterdim ama bunun için biraz fazla dayanıklısın. Sıradan bir canavar bu mesafeden çoktan dümdüz olmuştu ama..."
Apito’ya doğru yaklaştı. Gücü, hedefle arasındaki mesafeye göre değişiklik gösteriyordu; yaklaştıkça üzerindeki baskı daha da artıyordu ve bu baskı, onun gibi dayanıklı birini bile kolayca un ufak etmeye yeterdi. Artık Apito tamamen görüş alanında olduğu için gücünü her yöne yaymak zorunda değilsDynamic. Tüm gücünü tek bir noktaya odaklayarak hızlı bir zaferi neredeyse garantilemişti.
Tahmin ettiğimden daha çetin bir savaş oldu ama sanırım o kadar da özel biri değilmişsin. Yine de beni eğlendirmeyi başardın. Bunun karşılığında sana acısız bir ölüm bahşedebilirim.
Minitz düşmanlarına işkence etmekten keyif alan biri değildi. Tek istediği savaşın verdiği o heyecan ve ardından gelen zafer sarhoşluğuydu. Bu yüzden Apito’ya tamamen iyi niyetle, merhamet göstermek istemişti. Ancak:
"Beni henüz alt edebilmiş değilsin, insan! Sana elimden gelenin en iyisini yapacağımı söylemiştim!"
Bu haykırışla birlikte, o korkunç baskı altında ezilen Apito yeniden havaya fırladı. Kanatları yırtılmış, kolları ve bacakları tuhaf yönlere bükülmüştü; antenlerinden iğnesine kadar harabeye dönmüş gibi görünüyordu ama savaşma arzusundan en ufak bir şey kaybetmemişti. O da zaferi her şeyden çok istiyordu.
"Efendimiz Rimuru da bu savaşı izliyor. Ne kadar zavallıca görünürsem görüneyim, en azından düşmanımın yeteneklerini açığa çıkarmalıyım!"
"Heh heh heh... Çok komik. Benim gücümü açığa çıkarabileceğini mi sanıyorsun? Sen daha bunu başaramadan çoktan ölmüş olacaksın!"
Minitz bir kez daha etrafını saran bir bariyer oluşturdu. İtme ve çekme kuvvetleriyle kendisine yaklaşmaya çalışan herkesi uzaklaştırabilir, onları yere serebilirdi. Apito’nun işini bitirmek için bu yöntemi seçmişti ama Apito öyle kolayca pes edecek bir kraliçe değildi. Minitz’in algılayabileceğinden çok daha büyük bir hızla yukarı süzüldü, onun dalgalarına yakalanmamak için mesafesini korudu. Ona saldıramamak son derece sinir bozucuydu ama rakibinin de sonsuz bir kondisyonu olamazdı. Eninde sonunda bir sınıra ulaşacaktı ve Apito sadece o anı bekliyordu.
Minitz mi önce tükenecekti, yoksa Apito’nun mu nefesi yetmeyecekti? Böylece amansız bir dayanıklılık savaşı başladı.
Savaşın gidişatı ancak saatler sonra değişmeye başladı.
Hinata’nın öğretilerini harfiyen uygulayan Apito, olası her saldırı yöntemini deniyordu. Kırılan uzuvları artık tamamen işlevsiz kalmış olsa da yırtık kanatlarıyla canını dişine takarak uçmaya devam ediyor, Minitz’in bir açığını arıyordu. Onun kör noktasına zehirli iğneler fırlatıyor, kanatlarını titreştirerek keskin şok dalgaları salıyor ve Minitz’in dikkatini dağıtmak için ordu eşek arılarını her yönden saldırıya geçiriyordu; tek amacı, adamın o baskı uygulayan gücünü bir nebze olsun zayıflatabilmekti.
Bu hamlenin tek sonucu, ordu eşek arılarının kökünün kazınması oldu. Kendisinden daha düşük rütbede olsalar da Apito onları kendi çağırmıştı. İçinin cız etmemesi imkansızdı. Yine de gözünü karartıp onları intihar saldırısına göndermeye devam etti.
Bu amansız çaba sayesinde Minitz de savaştan hasarsız çıkamamıştı. Üzerindeki o pahalı takım elbise acınası bir hal almıştı. Bütün zarafeti uçup gitmiş, hamlelerden kaçınmak için can havliyle çırpındığı o çaresiz anlar ayan beyan ortaya çıkmıştı.
Apito kıkırdadı. "Kıkır kıkır kıkır... Yorulmuş gibisiniz."
Minitz derin bir nefes alıp verdi. "...Sen de öyle. Dürüst olmak gerekirse bu kadar dayanabilmene şaşırdım."
"Söylemiştim değil mi? Ne kadar zavallı duruma düşersem düşeyim, önemli olan tek şey kazanmak."
"Katılıyorum... Tabii kazanan ben olduğum sürece!"
İkisi de inanılmaz bir irade savaşı veriyordu. Ayakta duracak halleri kalmamıştı, bitkinlikten kırılıyorlardı ama buna rağmen birbirlerine karşı üstünlük taslamaktan geri durmuyorlardı.
Havadaki yerini koruyan Apito, yüzündeki kana aldırmadan Minitz’e meydan okudu. Yüzü kendi kanıyla lekelenmişti ama bu sözleri söylerken yüzünde parıldayan, muazzam bir gülümseme vardı. "Büyük bir güce sahipsin, bunu kabul ediyorum. Ama tamamen kusursuz değilsin. Sana sözüm olsun, bir sonraki saldırımla öleceksin!"
Minitz gözlerini kısarak kadına baktı, dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Dört gözle bekliyorum. O halde ben de sana söz vereyim, bir sonraki darbemle tüm acıların son bulacak."
İkisinin de dermanı tükenmişti. İşleri bir sonraki hamlede bitirmek istemeleri, içlerinde ne kadar az kondisyon kaldığının en açık kanıtıydı. Sonrasını hiç düşünmeden, kalan tüm güçleriyle son sürat harekete geçtiler.
Apito’nun planı, Minitz’in baskı dalgalarının nereden geleceğini tahmin edip tam çarpışma anından önce yön değiştirmek ve adam daha tepki veremeden sert bir darbe indirmekti. Minitz ise bu hamleyi önceden sezmişti. Kafasındaki tek soru şuydu: Apito onun kalan gücü hakkında ne kadar şey biliyordu? Görünmez baskı dalgalarının ne zaman fırlatılacağını gerçekten görebiliyor muydu? Eğer görebiliyorsa, savunma taktiğini değiştirmek zorundaydı.
Sonunda Minitz kendine güvenmeyi seçti. Kadının tüm bunları görebilmesine imkan yoktu. Ve tam o anda, savaşın kaderi belirlendi.
Minitz gücünü serbest bıraktığı an Apito yönünü değiştirdi. Bunu dalgaları görerek değil, tıpkı Minitz’in tahmin ettiği gibi tamamen kendi sezgilerine güvenerek yapmıştı.
Minitz gülümseyerek içinden geçirdi. Kazandım.
Aynı anda Apito da gülümsedi. Öldüm.
Apito’nun bu son saldırısı, en başından beri ölümü göze alarak planlanmış bir intihar hamlesiydi.
Minitz neşeyle bağırdı. "Her şey bitti, Kraliçe Apito!" Tüm vücudunu saran o görünmez güç dalgasını hissettiği an Apito ağzını sonuna kadar açtı ve son kozunu oynamaya yeltendi. Bu, sadece ölümün eşiğindeyken kullanabileceği, tüm gücünü barındıran zehirli iğne yağmuru İğnelerin Kraliçesi yeteneğiydi. Bu iğneler büyü gücüyle değil, kendi bedeninin bir parçasından üretildiği için büyü çeliğini bile kolayca delebilecek kadar sertti. Yakın mesafeden atılacak bu kadar çok iğnenin Minitz’in koruma kalkanını aşacağını hesaplamıştı.
İğneler adamın savunma bariyerini deşip geçerken, Minitz’in uyguladığı baskı da kadının bedenini ezmeye başladı. Karar anı gelip çatmıştı.
Sonuç, iki tarafın da birbirini aynı anda nakavt etmesi oldu. Apito kesin bir zafer kazanamadığı için biraz hayıflansa da üzerine düşen görevi layığıyla yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşıyordu. Hem ölüm bir son değildi; zindan insanı istediği kadar yeniden canlandırabiliyordu. Böylece Apito, taht odasından silinerek yakında gerçekleşecek olan dirilişini beklemeye koyuldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.