Geçmişin Kanlı Pençesi

Minitz, kadının gittiğinden emin olunca yaraları iyileşene kadar sessizce dinlenmeye karar verdi. Az önceki saldırı kalbini paramparça etmişti ama hâlâ hayattaydı. Böylesi bir darbe onun gibi birini öldürmeye yetmezdi; yeterli zamanı bulduğunda yaraları elbet kapanırdı. Daha önce hiç tatmadığı kadar amansız bir savaşa kendini kaptırabilmiş olmak, o paramparça kalbini tarif edilemez bir sevinçle doldurmuştu.

Ne muazzam bir kavgaydı öyle. Keşke biraz daha tadabilseydim. O zaman en güçlü olduğumu kanıtlayabilirdim…

Savaşın geride bıraktığı hislerin tadını çıkarırken bile henüz tatmin olmadığını fark etti. Aksine, içgüdüleri ondan daha da güçlü biriyle dövüşmesi için adeta yalvarıyordu. Sadece sınırlarını zorlayıp onları aşarak daha güçlü biri olabileceğine inanıyordu.

Derken, Minitz’in dualarına bir cevap niteliğindeki o tuhaf olay gerçekleşti. Gür bir ses odanın içinde yankılandı.

“...Harika bir dövüştü.”

Bu ses, daha önce pek çok yiğidi dize getirmiş bir şampiyonun edasını taşıyordu.

“Benim adım Zegion. Artık resmen benimle dövüşme hakkına sahipsin. Eğer arzuladığın buysa, gel bana.”

Minitz, sanki sesin yönlendirmesiyle gözlerini yeniden açtı. Önünde bir şekilde karanlık bir girdap belirmişti.

Beni eğlendirebilecek misin? Eğer öyleyse, bu teklifi geri çevirmek kabalık olur…

Bedeninin hâlâ iyileşmeye ihtiyacı vardı ama Minitz, gözünü bile kırpmadan bir hamlede ayağa dikildi. En ufak bir korku duymadan, daveti kabul etmek üzere girdaba doğru ilerledi.

Bir zamanlar, Gizemli Köy adında gözlerden uzak bir yerleşim yeri vardı. Buranın, ebedi baharın hüküm sürdüğü, dünyanın gizli cennetlerinden biri olduğu söylenirdi.

Ama artık öyle değildi. Yirmi yıl önce imparatorluk ordusu tarafından istila edilmiş ve artık haritadan tamamen silinmişti.

O kader gününü hatırlayan Kumara, öfkeden kendini kaybetmek üzereydi. O zamanlar o kadar çaresizdi ki, bu yüzden annesini ve arkadaşlarını kaybetmişti.

Yüce annesi, gücü neredeyse bir iblis lordu ile aşık atabilecek mistik bir canlı, bir canavardı. Ancak sakin ve nazik bir ruha sahipti, insanlığa karşı asla hiçbir düşmanlık beslememişti. İnsanları düşman olarak gören büyülü ırkların kralları kendilerine mistik lordlar derlerdi; bu güç On Büyük İblis Lordu’ndan farklıydı ve insanlık için en az onlar kadar büyük bir tehditti. Fakat bunun Gizemli Köy ile hiçbir alakası yoktu. Büyülü ırklar ile mistik ırklar tamamen farklı şeylerdi ve mistik lordlar sadece başkaları tarafından neredeyse hiç bilinmeyen türlerin kabile krallarıydı.

Ancak insanlık ya da en azından İmparatorluk, Kumara ve halkının varlığını kabul etmeye yanaşmamış olmalıydı. Bu yüzden Gizemli Köy, İmparatorluk’un kendi tebaasına askeri gücünü göstermek için kullandığı bir kurbanlık tahtasına dönüştürüldü.

Gizemli Köy, iblis lordu Clayman’in toprakları ile Doğu İmparatorluğu arasındaki sınırda yer alıyordu. Dhistav tarafındaki dağların eteği ile İmparatorluk tarafındaki ormanın arasında kalan bölge, başka bir dünyaya açılan gizli bir geçide ev sahipliği yapıyordu. Ormanın lütufları, dağların bereketi ve her daim ılık iklimiyle, ebedi bahar ülkesi ünvanının hakkını veren, gerçekten huzurlu ve konforlu bir yerdi.

Sınırda oldukları için köylüler hiçbir zaman saldırıya uğramayacaklarını düşünerek rehavete kapılmışlardı; ne de olsa İmparatorluk ile iblis lordu Clayman arasında gizli bir saldırmazlık anlaşması vardı. Bu barış ortamı onların tehlike sezgilerini köreltmişti.

Aniden, silahlı askerler hiçbir uyarıda bulunmadan Gizemli Köy’e saldırdı. Köyü savunan savaşçılar pek direniş gösteremedi ve tüm yoldaşları katledildi. Kumara’nın annesi, Dokuz Başlı’nın önceki nesli, onlarla birlikte can verdi. Gücü vardı ama dövüşmeyi asla sevmezdi ve bir canavar olmasına rağmen, eğitimli profesyonel askerleri alt etmesinin yolu yoktu.

Ve o adamı unutmak imkansızdı.

“Adın Kanzis miydi? Elbette hatırlıyorum. Annemin ve diğer herkesin canını alan adamın adını…” diye konuştu intikam ateşiyle yanan Kumara.

Nefret dolu bir gülümsemeye sahip o sakallı adam, Kumara’nın onu öldürse bile içindeki yangını söndüremeyeceği kadar iğrenç bir düşmandı.

Kanzis, Clayman’e bir ödül olarak, canlı ele geçirdiği Dokuz Başlı’nın küçük yavrusunu, yani Kumara’yı sunmuştu. Köyün tüm hazinesini ise kendi ceplerine indirmişlerdi. Kendi tebaalarına ise Gizemli Köy tehdidinin artık sona erdiğini duyurmuşlardı. Bu sözde tehdit, tamamen işgalcilerin kendi uydurduğu bir yalandı. Gizemli Köy’ün ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlamak için çevre köylerde yaşayan bazı insanları ve tüccarları toplayıp vahşice öldürmüşlerdi. Günün sonunda ise korku içindeki imparatorluk tebaası onlara kahraman gibi davranmıştı…

Tüm bu perde arkası olayları Kumara’ya anlatan kişi ise, ironik bir şekilde Clayman’den başkası değildi.

Kumara bir insana karşı ne kadar çok kin beslerse, o kadar güçleniyordu. Bu kin onun mistik gücünü ve bununla birlikte bir canavar olarak rütbesini artırıyordu. Böylesine değerli bir Dokuz Başlı mistik canavarı olduğu için Clayman ona büyük bir varlık gözüyle bakıyordu; böylece onun evcil hayvanı olarak hayatta kalabilmişti.

Tam da Clayman’in öngördüğü gibi, Kumara’nın kini yıllar geçtikçe büyüdü ve bununla birlikte gücü de katlandı. Hatta Clayman onu, en üst düzey subaylarına verilen isimle, beş parmağın başparmağı yapmıştı.

Sonra kader onun için bir kez daha yön değiştirdi ve Rimuru onu yanına aldı. Onun yanında mutluluğun ne olduğunu öğrendi, Rimuru’nun yardım ettiği çocuklarla vakit geçirerek duygusal yaralarını sardı… Ve tam da bu noktada, can düşmanıyla bir kez daha karşılaştı.

“Seni öldüreceğim. Seni burada yok etmek için varımı yoğumu ortaya koyacağım…”

Fısıldayarak ettiği bu yeminle Kumara, Kanzis’in gelişini bekledi.

Albay Kanzis ise dünyanın öbür ucundaki bu bilinmez yere savrulmuş olmaktan zerre rahatsız görünmüyordu.

İmparatorluk’un gurur duyduğu liyakat sisteminin bir simgesi olarak tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş, bugünkü rütbesine sadece kendi bileğinin gücüyle ulaşmıştı. Kötü işlere bulaşmaktan asla çekinmezdi; pek çok açıdan kariyer hırsının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Gizemli Köy meselesi bile onun gözünde konumunu ve gücünü pekiştirmek için atılmış meşru bir adımdan ibaretti. Büyük bir barış uğruna, küçük bir kurbanın lafı bile olmazdı. Yaptıklarını kesinlikle gerekli bir kötülük olarak gördüğü için en ufak bir suçluluk duymuyordu.

Vicdan yoksunluğuna rağmen, yeteneklerinden şüphe edilemezdi. Eğer rütbe düellolarına aktif olarak katılsaydı, kesinlikle ilk yüz arasına seçilirdi. Ancak Kanzis, sırf İmparatorluk Muhafızları’na katılmaya ilgisi olmadığı için bu düellolara girmiyordu. Kendi çıkarları, İmparator Ludora’ya olan sadakatinden her zaman önce gelirdi ve her şeyden önemlisi, Kanzis’in canıgönülden güvendiği bir komutanı vardı.

O adamın adı Tümgeneral Minitz’di. Yetenek konusunda Kanzis ile denkti; onu ilk keşfeden ve zirveye tırmanması için arkasından iten kişi oydu. Kanzis’in hayattaki amacı, Minitz’i ordunun en üst kademesine getirmek, ardından onun emrinde hizmet ederken tüm ipleri eline almaktı. Bu, ulaşmak için canını dişine taktığı bir hayaldi ve bu yüzden bu istilanın kendisi için mükemmel bir fırsat olduğunu düşünüyordu.

Caligulio’nun Jura Ormanı’ndaki beceriksizliği herkesin malumuydu; hiç şüphesiz ağır bir ceza alacaktı. Minitz ile birlikte bu an için gerekli zemin zaten hazırlanmıştı; amaçları Zırhlı Tümen’in desteğini kendi etraflarında toplamaktı. Labirentte mahsur kalan yüz binlerce askeri kurtarıp sadakatlerini kazanabilirse, kendi hizbinin üye sayısını bir gecede muazzam ölçüde artırabilirdi; bu gerçekleştiğinde ise Caligulio’nun hiçbir hükmü kalmayacaktı.

“Heh heh! Güldürmeyin beni. Sadece siyasi manevralarla ordunun zirvesine tırmanmanıza izin vereceklerini mi sanıyorsunuz?”

Kanzis üstleriyle alay etti. Nasılsa burada değillerdi, bu yüzden bunu yaparken kendini yeterince güvende hissediyordu. Ardından, zihnindeki tüm endişeleri bir kenara bırakıp hayatta kalan askerlerini aramaya koyuldu.

Yaklaşık bir gün süren arayışın ardından Kanzis bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başladı. Bu labirentin içinde koca ormanlar ve çöller olduğu gerçeğini bir kenara bıraksa bile, etrafta tek bir insan evladı, hatta tek bir canavar bile bulamamıştı. Adım attığı her kat ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü; bu çıt çıkmayan durgunluk, her köşede bir savaş beklemeyi adeta aptallık gibi gösteriyordu. Kanzis bu yüzden gevşeyecek biri değildi ama Tehlikeyi Öngör becerisi ona en ufak bir sinyal vermiyor, bu da zihnini endişeyle dolduruyordu.

“Hmm… Görünüşe göre beni hazırlıksız yakalamaya çalışıyorlar. Belki de güçlerini bir yerde topluyorlardır?”

Kanzis’in sezgileri kusursuzdu. Tam isabet ettirmişti.

“Ha ha ha! Pekala, böylesine görkemli bir karşılamadan memnuniyet duyarım! O halde müsaade edin de bunun tadını çıkarayım!”

Cesareti gerçekten de en büyük gücüydü. Önüne çıkacak her türlü tuzağı ezip geçebileceğinden emin bir şekilde, doğrudan aşağı inen merdivenlere doğru koşmaya başladı. Hızı arkasında rüzgardan bir iz bırakıyor, tek bir adımı onu metrelerce ileriye taşıyordu; bu sayede merdivenlere kısa sürede ulaştı.

Birkaç saat sonra Kanzis, kendini devasa bir lüks dairenin kapısında buldu. Bu ihtişamlı yapı, sanki buraya adım atacak herkesin gözünü korkutmak için tasarlanmıştı. Kapılar sessizce açıldı ve dövüş başladı.

Kumara, bir saray nedimesini andıran zarafeti ve güzelliğiyle, ziyaretçisini tüyler ürpertici bir sırıtışla karşıladı:

“Sizi ağırlamaktan şeref duyarım.”

Kanzis de aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdi. “Ooo, çok teşekkür ederim. Seni görmeyeli uzun zaman oldu. Sen şu geçmişteki küçük tilkisin, değil mi?”

“Beni hatırlıyor musunuz? Gerçekten onur duydum.”

“Nasıl unutabilirim ki? Annenin, şöhret basamaklarını tırmanmamda çok büyük bir katkısı olmuştu.”

İkisinin arasında kelimenin tam anlamıyla kıvılcımlar çaktı. Mistik ruh ile savaşçı ruhun şiddetli çarpışması, elektrik akımlarını tetikleyecek kadar ağır bir fiziksel gerilim yarattı.

“Haddini bilmez ahlaksız!”

“Ha ha ha! Demek bunca zaman sapasağlam hayattaydın ha? Gerçi bu durum, seni Clayman’e satmış olmam sayesindedir. Bana teşekkür etmelisin.”

“...Seni öldüreceğim,” diye gürledi Kumara, içinden taşan ölümcül bir gazapla.

Sanki bu sözlere cevap verircesine ortaya çıkan Beyaz Maymun, Kumara’nın hükmündeki sekiz hayvandan biri ve onların lideri olduğunu kanıtlamak istercesine elindeki sopayla Kanzis’e doğru peş peşe darbeler indirdi.

“Demek hayatta kalan o mistik yaratıklardan birisin? Pekala, sana ilginç bir şey göstereyim!”

Kanzis bunu söyler söyler söylemez, hiçbir büyü hazırlığı yapmadan anında bir canavar çağırdı. Bu, koyu renkli kürklerle kaplı başka bir maymundu.

“Sen... Sen annemin hizmetkarlarından birisin, değil mi?!”

Hiç şüphe yoktu. Bu yaratık, Kumara’nın annesinin kuyruklu canavarlarından biriydi.

“Gördün mü? Hasret gidermek için harika bir fırsat, değil mi? Hadi bakalım, biraz onunla oyalan.”

Kara Maymun da aslında uysal bir hayvandı. Kumara, çocukken onunla oynadığı günleri hatırlıyordu. Ancak şimdi o eski, tanıdık maymun vahşice dişlerini gösteriyordu.

“Beni unuttun mu?!”

Kumara’nın sesi ona ulaşmadı. Kara Maymun, tiz bir çığlık atarak Beyaz Maymun’u bastırdı.

“Hiç boşuna uğraşma. O maymun artık benim sadık hizmetkarım oldu. Seninle ilgili tek bir şey bile hatırlamıyor.”

Kanzis, bu savaşa bizzat dahil olmakla ilgilenmediğini belli ederek cebinden bir sigara çıkardı. Sigarasını yakıp derin bir nefes çektikten sonra Kumara’ya alaycı bir şekilde gülümsedi.

“Kara Maymun’a ne yaptın?”

“Hmm? O da ne demek şimdi? Benden şüphe mi ediyorsun?”

Kumara ile açıkça dalga geçiyor gibiydi. Kanzis’in kendisini ciddiye almaya niyeti olmadığını anlayan Kumara, öfkesinin de etkisiyle bir sonraki hamlesini yaptı.

“Ay Tavşanı! Kara Fare! Ortaya çıkın!”

Kumara’nın iki kuyruğu daha dönüşerek can buldu. Şimdi durum bire karşı üç olmuş, üstünlük yeniden Kumara’ya geçmişti. Ancak bu durum sadece bir an sürdü.

“Kara Tavşan, Kara Fare, sıra sizde.”

Kanzis, Kumara’nınkilerle eşleşecek mistik yaratıklar çağırdı. Kumara artık şaşkınlığını gizleyemiyordu.

“Olamaz...”

“Şaşırdın mı? Ama asıl ben şaşkınım. Senin gibi bir veledin aynı anda üç kuyruklu canavar çağırabileceğini hiç düşünmezdim. Clayman seni gerçekten iyi eğitmiş.”

Kanzis’in konuşma tarzı, Kumara’yı hala bir budala olarak gördüğünü açıkça belli ediyordu. Kendine güveni tamdı ve bunun çok geçerli bir sebebi vardı; çağırdığı sihirli canavarlar, Kumara’nın emrindeki sekiz canavardan daha güçlüydü.

“Neyse, bu kadar yeter. Oyun vaktini burada bitirelim, ne dersin?”

Kanzis bunu söyledikten sonra ortaya yeni yaratıklar sürdü.

“Hayır! Kara Kaplan ve Kara Yılan da mı?!”

Kanzis’in çağırdığı her bir kara yaratık, Kumara’nınkilerden çok daha güçlüydü. Bu aslında şaşılacak bir durum değildi. Sonuçta bunlar, Kumara’nın öz annesi olan bir önceki Dokuz Başlı’nın sadık koruyucularıydı. Tek bir kuyruklu canavar bile inanılmaz bir güce sahipken, şimdi karşılarında onlardan beş tane vardı. Eskiden sahip oldukları o sakin ve uysal mizaçtan eser kalmamıştı; içlerindeki o vahşi, çılgın dürtüler tamamen serbest kalmıştı.

Bu noktada Kanzis, zaferini ilan etmiş gibi hissediyordu. Bu küçük tilki yavrusu Kumara ne kadar büyümüş olursa olsun, aynı anda en fazla üç kuyruklu canavar kontrol edebileceğini düşünüyordu. Binlerce yıl yaşamış bir tilki ruhu olan annesi bile aynı anda en fazla beş tanesini kontrol edebiliyordu. Sadece birkaç yüzyıllık bir ömre sahip olan Kumara nasıl olur da bu kadar büyük bir gücü ortaya çıkarabilirdi?

İşte tam da bu yüzden, kibrinin getirdiği o güvenle rahatça konuşuyordu.

“İstersen, seni de evcil hayvanım olarak yanıma almaktan memnuniyet duyarım. İblis Lordu Rimuru’nun tarafını bırakıp bana katılman için sana açık bir davet sunuyorum. Bunu yaparsan canını bağışlarım.”

Bu, bir anlaşma teklifinden ziyade, kesin zaferine inanan bir adamın verdiği emirdi. Ancak bu onun için ölümcül bir hata oldu. Kumara o kadar öfkelenmişti ki, yüzündeki gülümseme daha da derinleşip güzelleşti.

“Ne kadar eğlenceli. Beni bu kadar öfkelendirdiğine göre, sonuçlarına katlanmaya da hazırsındır, değil mi?”

Cevap vermeye gerek bile yoktu.

Kumara, hiç vakit kaybetmeden tüm kuyruklu canavarlarını aynı anda serbest bırakarak sekizli dizinin tamamını ortaya çıkardı. Yıldırım Kaplanı, Kanatlı Yılan, Uykucu Koç, Ateş Kuşu ve Aynalı Köpek de savaş meydanına inerek tüm kadroyu tamamladı.

“Ne?! Sekiz tane mi? Sen...”

Kanzis, gün boyunca ilk kez panik belirtisi gösterdi ancak bu da sadece bir an sürdü. Hemen kendini toparlayarak yüzüne korkusuz bir gülümseme yerleştirdi.

“Pekala, bu şaşırtıcı gelişimini takdir ediyorum... Ama güç avantajı hala bizde.”

“Kes sesini!”

“Aman, ne korkunç. O zaman daha fazla konuşmayacağım. Hatta bir sonraki hamlemle seni parça parça edeceğim. Odam için harika birer süs olacaksınız.”

Pazarlık bitmişti ve böylece sekize karşı beşlik o amansız savaş başladı.

Kumara’nın grubu sayıca üstün olsa da rakipleri, onun selefine sayısız yıl boyunca hizmet etmiş seçkin canavarlardı. İçlerindeki büyü gücü miktarı ve sahip oldukları savaş tecrübesi eşsizdi. Beyaz Maymun ve arkadaşları kesinlikle zayıf değildi ancak kara rakipleri, sayıca az olmanın getirdiği dezavantajı kapatacak kadar güçlüydü.

Zaman geçtikçe Kumara’nın canavarları gerilemeye başladı. Ancak Kumara pes etmedi. Kanzis’i dikkatlice gözlemlerken bir şeyi fark etti. Kanzis’in çağırdığı sihirli canavarlar tek başlarına oldukça güçlüydü ve hafızalarını tamamen yitirmiş olsalar da mantıklı düşünebiliyor, Kanzis’in talimatlarına hızla tepki veriyorlardı. Diğer bir deyişle, eğer onların komutanı olan Kanzis’i alt edebilirse, bu durum Kumara’ya kazanma şansı tanıyabilirdi.

Üstelik Kumara’nın henüz kullanmadığı bir kozu daha vardı. Sekiz kuyruklu canavarın hepsini kendi bedenine geri çağırdığında gerçek formuna kavuşabilirdi. Kendi değerlendirmesine göre, bu form Kanzis ve ekibine karşı ona kesin bir üstünlük sağlayacaktı. Bu yüzden Kumara, hiç panik yapmadan durumu soğukkanlılıkla analiz ediyordu.

Peki ya Kanzis? Her ne kadar duruma tamamen hakim gibi görünse de aslında sınırlarının sonuna gelmişti. Bu kara canavarların hepsini birden yönetmesinin arkasında önemli bir sebep vardı. Onun da gizli bir gücü, yani Yağmacı adında eşsiz bir becerisi vardı.

Bu becerinin tek başına bir gücü yoktu; çalışması için üzerine inşa edileceği bir şeye ihtiyaç duyuyordu. Kanzis bu gücü ilk kez çocukken tesadüfen keşfetmişti. Önemsiz bir mesele yüzünden bir arkadaşıyla kavga etmiş ve ondan öç almak için arkadaşının köpeğini öldürmüştü. O olaydan sonra, ne zaman isterse o köpeğin karanlık bir kopyasını çağırabilmeye başlamıştı.

Bu durum tek başına bir savaşta pek işe yaramıyordu ancak Yağmacı’nın asıl değeri başka bir yerde yatıyordu. Bunu orduda görev yaparken, imparatorluğun uzak sınırlarında gerillalarla savaşırken keşfetmişti. Ne zaman onlardan birini öldürse, kurbanı kadar güçlü bir karanlık figür çağırabiliyordu. İşte o an anlamıştı; sadece kendi elleriyle öldürdüğü kişileri çağırabiliyordu. Dolayısıyla ne kadar çok öldürürse, o kadar güçleniyordu.

Ancak bunun da sınırları vardı. Bu güç biriktirilebilir bir şey değildi; yani hayatı boyunca öldürdüğü herkesin gücünü aynı anda kullanamıyordu. Sadece alt ettiği en güçlü rakibin karanlık güçlerini ortaya çıkarabiliyordu. Bu yetenek, kurbanının görünüşünü ve becerilerini mükemmel bir şekilde taklit etmesini sağlıyor, gizli görevlerde kılık değiştirmesi için ona büyük bir avantaj sunuyordu. Fakat yine de Kanzis’in aynı anda çağırabileceği karanlık miktarının bir sınırı vardı. Eğer bu sınır olmasaydı, tek başına koca orduları bile kontrol edebilirdi. Ancak ne yazık ki Yağmacı, Kanzis’in kendi yaşam enerjisine fazlasıyla bağımlıydı.

Kumara durumun böyle olduğunu doğru tahmin etmişti ve şu anki dezavantajlı konumuna rağmen pek endişeli görünmüyordu.

“Şimdi anlayabiliyorum... Sınırına ulaştın, değil mi?”

“Ulaştıysam ne olmuş?”

“Kara Maymun ve diğerlerinin kontrolünü nasıl ele geçirdin bilmiyorum ama bu artık önemli değil. Her halükarda seni öldüreceğim.”

Kumara’nın durum tespiti bu yöndeydi.

Hizmetkarlarının güçleri birbirine denkti ancak liderlerden hiçbiri savaşa doğrudan dahil olmamıştı. Eğer Kumara o an Kanzis’e saldırırsa, Kanzis kara yaratıklarına emir veremez hale gelirdi. Üstelik büyü gücü miktarı açısından Kumara ondan katbekat üstündü.

“Merak etme, bunu senin için hiç de kolaylaştırmayacağım.”

Kumara bunu söyler söylemez gözden kayboldu ve bir an sonra Kanzis’in hemen arkasında belirdi. Ardından pençeleriyle onun boynunu hedef alarak savurdu.

Kanzis zamanında tepki vererek saldırıdan kaçındı. İçten içe onun haklı olduğunu kabul etse de o umursamaz tavrını korumaya devam etti.

“Gerçekten çok korkunçsun, değil mi? Bu kadar büyüyeceğini bilseydim, seni yirmi yıl önce öldürmeliydim.”

“Kes sesini!”

“Heh heh heh... Hadi ama, bu kadar öfkelenme. Bunun acısını çıkarmak için sana gerçekten çok ilginç bir şey göstermeme ne dersin?”

Kanzis ona gülerek karşılık verdi. Yağmacı becerisinin sadece kendi öldürdüğü kişileri çağırabildiği ve hem çağrılan kişi üzerinde hem de Kanzis’in bizzat kullanabileceği güç miktarında sınırlar olduğu doğruydu. Ancak bu gücün henüz göstermediği bir numarası daha vardı ve bunu hiç tereddüt etmeden Kumara’nın önüne serdi.

“Seni neden Clayman’e sattığımı hiç düşündün mü? Ne kadar güçlü bir koz olacağını bildiğim halde neden senden vazgeçtiğimi?”

Bunun sebebi, zaten muazzam bir güce ulaşmış olmasıydı. Kumara’yı evcilleştirmeye ve büyütmeye çalışmaktan çok daha kolay bir yolla bu gücü elde etmişti.

Kanzis, çağırdığı kara canavarları ortadan kaldırarak onların yerine tek bir devasa canavar çağırdı. Bu yaratık onun asıl güç kaynağıydı ve Kumara’ya hiç ihtiyaç duymamasının sebebiydi.

“O... O figür... Anne...?!”

Karşısında, beş kalın ve dört ince kuyruğu olan karanlık bir tilki ruhu duruyordu. O, Mistik Köy’ün lideriydi; ancak şimdi o kadar tekinsiz bir görünüme bürünmüştü ki, hayatı boyunca taşıdığı o asil ifadeden eser kalmamıştı.

“Haaaa-ha-ha-ha! Doğru tahmin ettin! Bu senin annen. Ve şimdi benim emrim altında olduğu için, içindeki o tüm vahşi gücü fütursuzca serbest bırakabiliyor. İnanılmaz bir şey! Bunu kendi gözlerinle görmek istemez misin?”

Kumara’nın annesi, düşmanlarına bile merhamet gösteren uysal bir yapıya sahipti ve bu iyiliği en sonunda kendi sonunu hazırlamıştı. Bir iblis lordu kadar gücü olmasına rağmen, dünyadan uzak, gözlerden ırak mütevazı bir yaşamı seçmiş, sadece mecbur kaldığında dış dünyayla bağ kurmuştu. Kumara’nın öncülü buydu ve şimdi, Kanzis’in ellerinde gerçek gücünü sergilemek üzereydi.

“Demek ölülere bile saygısızlık edecek kadar alçaldın...”

“Saygısızlık değil, saygı. Onun güçlerini son derece yararlı bir iş için kullanıyorum. Bunun için bana teşekkür etmelisin.”

Kanzis’in çağırdığı karanlık Dokuz Baş, Kumara’yı gördüğü an gazapla harlandı. Gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu; Kumara onun için sadece yok edilmesi gereken bir düşmandı, o kadar.

Annem...

Öldür şunu.

Bu emre uyan Dokuz Baş hemen harekete geçti. Bir an sonra, birleşmiş karanlık canavarların tüm gücü Kumara’nın kendi ekibine doğru savruldu.

Kanatlı Yılan! Aynalı Köpek...?!

Bir anlık gecikmeyle tepki veren ikisi, aldıkları darbeyle ağır yaralandı ve kuyruk formuna dönerek Kumara’ya sığındı. Karşılarındaki güç işte bu kadar dehşet vericiydi. Kumara’nın grubunun bu canavara karşı hiç şansı yoktu.

Ha-ha-ha! Nasıl ama? Harika, değil mi? İşte tam da bu güç yüzünden sana hiç ihtiyacım olmadı. Ama sendeki kuyruk sayısına bakılırsa, annenden bile daha iyi olabilirsin. Henüz tecrübesizsin belki ama bunu kapatmana yardım edebilirim. Heh-heh-heh... Şimdi seni hayatta tuttuğuma memnun oldum. Seni burada ele geçirebilirsem, elimde çok daha büyük bir güç olacak!

Kanzis sevinçten dört köşeydi. Yenilgi, aklının ucundan bile geçmiyordu. Dokuz Baş gibi güçlü bir müttefik ve kendi güçlendirilmiş bedeni varken, küçük bir tilkiye kaybetmesi imkansızdı; buna adı gibi emindi. Hatta Clayman’i bile kendisinden aşağı görüyordu. Kanzis, Dokuz Baş’ın gücünü tamamen kontrol altına aldığında onu ortadan kaldırmayı planlamıştı ama yeni yetme iblis lordu Rimuru ondan önce davranıp işini bitirmişti. Kanzis kendi kendine gülerek, belki de Clayman’in abartılacak bir yanı olmadığını düşündü. Fakat Kumara az önce aynı anda sekiz kuyruk canavarını birden yönetebildiğini göstermişti! Tecrübesizlikleri yüzünden tek başlarına kimseyi yenemezlerdi belki ama zamanla ve olgunlaşarak neler başarabileceklerini tahmin etmek bile zordu.

İşte bu yüzden çok şanslıyım. Bu kızı burada öldüreceğim, sonra da onu kendi gücümle yıkayacağım!

Bu da Kanzis’i daha da güçlendirecek ve sonradan görme hiçbir iblis lordu ona diş geçiremeyecekti. Bu hayallerle coşarak saldırıya geçti.

Kumara olduğu yerde durup başını iki yana salladı ve kendi kendine mırıldandı.

Sakinliğimi kaybedersem her şeyi kaybederim... Öyle demişti. Leydi Hinata’nın verdiği dersi unutmuş olmalıyım.

Ardından, kendisine doğru yavaşça yaklaşan adama ve canavara baktı.

Herkes geri çekilsin.

Bu çağrıya uyan kuyruk canavarları birer ışık topuna dönüşerek onun içinde kayboldu. Derken, dokuz kuyruğu büyüleyici bir parıltıyla ışıldamaya başladı. Adam ve canavarı çoktan burnunun dibine gelmişti ama Kumara’nın hiç acelesi yoktu. Kuyruk canavarları tecrübesiz olabilirdi, bunu kabul ediyordu. Ancak kendisi öyle değildi. Harika bir öğretmeni ve canla başla çalışan sadık arkadaşları vardı. Kumara için mükemmel bir ortamdı bu ve kendisini geliştirmesinde mucizeler yaratmıştı.

Kumara, üzerine doğru gelen keskin pençeleri ve bilenmiş bıçağı iki eliyle nazikçe durdurdu.

...?!

S-sen...?!

Sana henüz adımı bahsetmedim, değil mi? Ben Kumara...

S-senin bir adın mı var...?!

...Dokuz Baş Kumara.

Pençeler paramparça oldu; bıçak ortadan ikiye kırıldı. Kanzis panik içinde geriye doğru sıçrarken, Kumara ona büyüleyici bir şekilde gülümsedi.

Ama bunu aklında tutmana gerek yok. Sana acı dolu, yavaş bir ölüm yaşatacaktım ama bu kadarı bizim için bile fazla olur. Bu yüzden...

Sözünü tamamlayamadan, karanlık canavar parçalara ayrıldı. Kumara’nın elleri, eski Dokuz Baş’ı çoktan uzuv uzuv koparıp un ufak etmişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.