Yeni Bir Düzen

Geri döndüm, efendim.

Benimaru ile lafladığımız sırada Diablo, gözle görülür şekilde yorgun düşmüş bir halde yanımıza geldi.

Hey, bu işle ilgilendiğin için sağ ol.

Yok canım, zor bir şey değildi ama sizinle geçirmeyi planladığım o değerli vakti kaybetmiş oldum, Rimuru Efendimiz...

Tamam, eğer çok bitap düşmediysen başlayalım artık.

Nasıl isterseniz.

Hâlâ böyle boş laf yapabildiğine göre durumu iyiydi. Diablo sanki bir şeyler daha söylemek istiyor gibiydi ama her zamanki zırvalıklarından biri olduğuna emindim. Üzerinde durmaya gerek yok diye düşünüp Benimaru ile toplantımıza başladık.

Daha önce de belirttiğim gibi, ülkeye göç edenlerin sayısında ciddi bir artış vardı. Bu durumun yarattığı en büyük sorunlardan biri, bu yeni insanların her birine nasıl iş bulunacağıydı.

Her ülkede olduğu gibi bizim için de istihdam oranı hayati önem taşıyordu. Tüm vatandaşlarımızın şu ya da bu konumda canla başla çalışması, üretkenliğimizi artırmak için esastı. İstihdam verileri iyi gelirse kişisel tüketim canlanır, bu da ekonomiyi canlandırırdı. Kötü gitmesi durumunda ise geçim sıkıntısı baş gösterir ve suç oranları tırmanışa geçerdi.

Bu veriyi dengede tutmak ülke yönetiminin göreviydi ama inanılmaz derecede zor bir işti. Tempest’a gelen göçmenlerin yetenekleri çok farklı yelpazelere dağılıyordu, oysa bizim vasıfsız iş gücüne olan ihtiyacımız sınırlıydı. Bir dönem hızla gelişen, inşaat sektöründe büyük bir patlama yaşayan bir ülkeydik ve bu sayede işleri bir süre yolunda götürmüştük; fakat o çağ artık kapanıyordu ve bir sonraki adımı düşünmek zorundaydık.

Nitelikli insanlar sorun teşkil etmiyordu. Teknik becerileri olan zanaatkarlar ve kendi yetenekleriyle başlarının çaresine bakabilecek kişileri yerleştirmek kolaydı. Asıl mesele, doğru dürüst bir uzmanlığı veya para kazanma yolu olmayan insanlardı. Bir çiftçiye toprak verebilirdiniz, bir zanaatkarı atölyeye yerleştirebilirdiniz. Zindan maceracılar için biçilmiş kaftandı, sahne sanatçıları da tiyatroda iş bulabilirdi. Peki ya bu yeteneklerden yoksun olanları ne yapacaktık?

Bulduğum çözüm, eğitim kurumları kurmaktı. Kayıt esnasında başvuranlara becerilerini soracak ve verdikleri yanıtlara göre onlara öğrenme fırsatları sunacaktık. Bu tesisler onların eğitim göreceği yerler olacaktı ve yönetimini Benimaru’nun birlikleri üstlenecekti.

Göçmen sayısı artıyor ve ordu için de gönüllü olan pek çok kişi çıkıyor. Ne kadar vasıflı olduklarını söyleyemem ama en azından sınırlarımız içindeki güvenliği sağlayabilirler.

Test ettiğimiz yöntem buydu ancak görünüşe göre bugünlerde orduya her zamankinden çok daha fazla gönüllü başvuruyordu. Askerliğe yazılmanın karnını doyuracağı, ücretsiz bir meslek öğreteceği ve hatta sivil işlere yönlendirme sağlayacağı yönünde söylentiler yayılmıştı. Bu sayede sadece yeni göçmenleri değil, maceracıları ve paralı askerleri de kendimize çekiyorduk.

Batı Ulusları’nın ulusal savunma görevini üstlendiğimiz göz önüne alındığında, askeri gücümüzü genişletme konusunu ele almamız gerekiyordu. Bu açıdan bakınca, şimdilik bunu bir sorun olarak görmüyordum. Şurada burada ufak tefek pürüzler çıkıyordu ama hepsi kendi içimizde çözülebilecek şeylerdi. Asıl sorun, Doğu İmparatorluğu ile savaşın eşiğine geldiğimize dair işaretlerin giderek güçlenmesiydi. Böyle bir mücadeleye tecrübesiz erleri süremezdik, bu yüzden kuvvetlerimizi yeniden düzenleme zamanı gelmişti. Benimaru’dan bana yeni bir teşkilat şeması hazırlamasını istemiştim.

Düşündüğümüz yeni yapı bu, diyerek açıklama yaptı Benimaru ve masamın üzerine bir kâğıt serdi. Bazı görevlendirmeler oldukça cesurca diyebilirim ama işe yarayacağını düşünüyorum.

Benimaru komutan olarak kalacak, başkomutanlık yetkisi (subay atama hakkı dahil) ise bende olacaktı. Eskiden bu iki görev neredeyse aynı şeydi ama ben onları ayırıp birini Benimaru’ya devretmiştim. Benim gibi askeri konulardan anlamayan birinin ordu yönetmeye kalkışmaması gerektiğini düşünüyordum, bu yüzden askeri meselelerde ilk söz hakkının Benimaru’da olmasını istedim. Bu, ordu içinde Benimaru’nun emirlerinin benimkilerden üstün olduğu anlamına geliyordu; tabii stratejik hamleler söz konusu olduğunda durum değişiyordu. Üst düzey komuta kademesine atamalar yapabilir ve devam eden bir savaşı sona erdirebilirdim. Benimaru general rütbesinin altındaki pozisyonlara istediği kişiyi atayabilirdi ancak ordu birlikleri kurma ve generalleri belirleme yetkisi bana aitti. Dolayısıyla Benimaru’nun şemasını inceleyip onay verip vermeyeceğime karar vermek bana düşüyordu.

Hmm... Pekala, eğer işe yarayacağını düşünüyorsan hiçbir itirazım yok...

İtiraz etmeye niyetim olmasa da yine de söylemek istediğim şeyler vardı. Atama yetkisi bende olduğuna göre, işler ters gittiğinde bu kararların hesabını ben vermek zorunda kalacaktım. Ancak bu teşkilat yapısı üzerinde zaten uzun uzun tartışmıştık, yani o aşamaları çoktan geride bırakmıştık. Sonuç olarak, benim özellikle ısrar ettiğim tek atama, yeni kurulan Birinci Ordu Birliği’nin başına Gobta’nın getirilmesiydi.

Gobta’yı general yapmayı ilk önerdiğinde dürüst olmak gerekirse ne düşüneceğimi bilememiştim... Ama şimdi, bu görevin ona gerçekten yakıştığını kabul ediyorum, dedi Benimaru.

Onun bu tepkisinden de anlaşılacağı üzere, Gobta’nın generalliğe terfi ettirilmesi konusunda farklı fikirler vardı. Şüphesiz, o budala Gobta’ya böylesine büyük bir sorumluluk verme fikrinin insanları endişelendirmesini anlayabiliyordum. Kendi ordusunun canını etkileyebilecek kararlar alacaktı, bu yüzden Benimaru ve diğer kurmay subayların tereddüt etmesi çok doğaldı. Toplantıların çoğunda uyuyakalırdı ve her şeyin sorunsuz gideceğini ben de düşünmüyordum... Ama onun gizlice özel bir eğitimden geçtiğini ve bu ülkeyi korumayı herkes kadar çok istediğini de biliyordum.

Değil mi? İş başa düştüğünde o çocuk gerçekten kendini gösteriyor.

İş başa düşmediğinde ise hiçbir şey yapmıyordu. Yine de adamları ona güveniyordu ve kendine has bir şekilde başkalarını çok önemsiyordu. Hepsinden önemlisi, ben ona güveniyordum.

O da Dört Büyükler’den biri sonuçta. Kararınızda yanılmadığınızdan eminim, Rimuru Efendimiz!

Kesinlikle, diye araya girdi Diablo. Ayrıca ne olur ne olmaz diye Testarossa’yı da gözlemci olarak yanına konuşlandıracağım. Eğer çizgiyi aşarsa, onu yola getirmesini bilir.

Dört Büyükler’in diğer üyeleri olan Shion ve Diablo da Gobta konusunda en az benim kadar hevesliydi... Benimaru da bu durumu kabul etmiş görünüyordu.

Pekala, diyerek dişlerini göstererek güldü. Dört Büyükler’in lideri olarak ona hayır diyemem. Hem Diablo haklı; bir sorun çıkarsa ona destek oluruz, olmaz mı? Görevi ona verelim gitsin.

Ah, o halleder. Öyle görünmeyebilir ama gerçekten iyi çocuktur.

Ve böylece Gobta artık bir ordu generaliydi.

Gözlerimi teşkilat şemasına çevirip diğer birliklerin generallerini dikkatle inceledim.

Benimaru’nun komutası altında toplam üç birlik kurulmuştu. Az önce, askeri danışmanlığını Hakuro’nun üstlendiği ve Gobta’nın liderlik ettiği Birinci Ordu Birliği hakkında konuşmuştuk. Bu birliğin kadrosu şu şekildeydi:

• 100 Goblin Süvarisi

Her biri A-eksi seviyesinde birer tehdit unsuruna dönüşmüştü ve teğmen düzeyinde güçlere sahiplerdi.

• 12.000 Yeşil Sayılar üyesi

İlk baştaki 4.000 üye terfi alacak, yeni katılan 8.000 kişi ise er olarak görev yapacaktı. Bana üçerli gruplar halinde hareket edecekleri söylenmişti.

Geçtiğimiz yıl içinde, çoğunluğu Jura Ormanı’nın yerlisi olan canavarlardan oluşan pek çok asker kazanmıştık. Anlatılana göre bu durum pek sorun yaratmamıştı. Yeni katılan piyadelerin seviyesi en fazla D ya da C civarındaydı ancak kıdemli olanlar B seviyesine kadar yükselmişti ve onlardan oldukça dişli bir güç olmalarını bekleyebilirdim.

Sırada Geld’in liderliğindeki İkinci Ordu Birliği vardı. Bu kuvvet şu anda kıta genelinde istihbarat ve istihkam görevlerinde konuşlandırılmış durumdaydı; savaş zamanında onları geri çağırıp ana ordumuz olarak görevlendirmeyi planlıyorduk. Kadroları şuydu:

• 2.000 Sarı Sayılar üyesi

Bu, o eski kötü günlerden beri Geld’e hizmet eden yüksek orklardan oluşan birlikti. Her biri oldukça güçlüydü, B-artı seviyesindeydiler ve Geld’in kendisiyle tam bir uyum içinde hareket ederek sarsılmaz bir savunma hattı oluşturabiliyorlardı. Onları, daha genç askerleri bir araya getiren müfreze liderleri olarak görevlendirecektim.

• 35.000 Turuncu Sayılar üyesi

Yeni yetişen yüksek orklar bu kuvvete gönüllü olarak katılmıştı. Takım halinde C seviyesini buluyorlardı ancak sadece kıdemli olanlar—yaklaşık 15.000 asker—fiili çatışmalara dahil olacaktı. Geri kalanların ise geri hizmet desteği ve istihkam işlerini yürütmesini planlıyorduk.

Son olarak, nihayet sahneye çıkmaya hazır olan seçkin uçan komando birliğimiz, yani Üçüncü Ordu Birliği kalıyordu. Generalleri, birliğin kurucusu olan Gabil’di ve kadroları şu şekilde şekillenmişti:

• 100 Hiryu Takımı üyesi

Bu çocukları tanıtmaya gerek bile yoktu; Tempest’ın sahip olduğu en iyi güçlerdi. Her bir üye tek başına A-eksi seviyesinde bir tehditti, uçuş becerilerini etkili komuta yetenekleriyle harmanlıyorlardı. Hatta bazıları, sıkıştıklarında Ejderha Bedeni becerisini kullanıp tam bir A seviyesine ulaşabiliyordu.

• 3.000 Mavi Sayılar üyesi

Bu grup, sırf Gabil’e duydukları hayranlık yüzünden birliğe katılan kertenkele adam gönüllülerinden oluşuyordu. Grubun ilk üyeleri olarak bireysel bazda sadece C-artı seviyesindeydiler ancak bu durum onların gerçek potansiyelini yansıtmıyordu. Mavi Sayılar’ın en eşsiz özelliği, ejderhalar üzerinde uçarken savaşabilmeleriydi; bu sayede hava üstünlüğünü ele geçiriyor ve her savaşta en yıkıcı darbeyi vurabiliyorlardı. Ancak şu an için ahırlarımızda hazırda bekleyen sadece üç yüz ejderhamız vardı, yani henüz hepsinin bineği yoktu.

Büyük ölçüde görevleri geri hizmet desteği ve ejderha bakımıyla sınırlı olacaktı; gerçekten parlayacakları zamana daha vardı. Ama onları şimdiden hafife almamak gerekirdi. Ejderhalar, B-artı seviyesinde canavarlar olan Küçük Ejderhalar’ın bir alt türüydü. Gabil onları yakalayıp yetiştirmenin bir yolunu bulmuştu ve sürülerini genişletmenin bir sonraki hedefi olduğunu söylüyordu. Her bir Mavi Sayılar üyesi kendi bineğine kavuştuğunda, işte o zaman bu filo gerçek gücünü kanıtlayacaktı.

Doğrudan Benimaru’ya bağlı çalışan üç birlik bunlardı.

Yani Geld İkinci Birliği, Gabil de Üçüncü Birliği mi yönetiyor? Bana gayet uygun göründü.

Evet, pek çok olasılığı değerlendirdim ama en güvenli seçenekler bunlar gibi duruyordu.

Bunu bana hatırlatmasına gerek bile yoktu. Karşımda güvenebileceğim generaller duruyordu. Gabil konusunda da hiçbir şüphem yoktu. Doğru, bazen kendini fazlasıyla kaptırıp kibirleniyordu ama savaş konusunda son derece deneyimliydi, tatbikatlarda her zaman mükemmel performans gösteriyordu, hatta Benimaru bile onu kendine rakip görüyordu. Çok parlak bir stratejist olduğunu söyleyemezdim ama savaş alanındaki taktiksel zekası son derece kesgindi. Ayrıca askerlerine derinden değer veriyor, gerektiğinde onları geri çekmekten asla çekinmiyordu. Bu görev için biçilmiş kaftandı.

Benimaru, "Ve bu da," diyerek başka bir kağıt çıkardı, "sana daha önce gösterdiğimin aynısı." Kağıtta üç askeri güç daha listelenmişti.

İlki, Benimaru’nun üç yüz kişilik seçkin muhafız birliği olan Kurenai Takımı’ydı. Liderleri A-rütbe Gobwa’ydı ve her bir üye A-eksi veya daha yüksek bir rütbeye sahipti. Artık ordunun genelkurmay karargahını da onlar yönetiyordu.

Gobwa'yı savaş eğitiminde gördüğümde, onun gibi birinin Gelmud gibi üst düzey bir büyü doğumluya karşı koyabilmesine, hatta belki de ondan daha iyi performans gösterebilmesine şaşırmıştım. Birliğin geri kalanına baktığımda, gözümde kolayca A rütbesi alabilecek en az birkaç kişi, hatta bir şövalye ile kapışıp kazanabilecek olanlar vardı. Savaş becerilerinin ne kadar derin olduğunu tahmin etmek imkansızdı.

Çoğunlukla bir canavarın gücü, büyü gücüne, yani sahip olduğu majikul miktarına göre değerlendirilirdi. Eğer bir canavar doğuştan güçlüyse, genel seviye belirleme sistemi pek geçerli olmuyordu. Ancak bizim askerlerimiz, doğal fiziksel yeteneklerinin yanı sıra askeri eğitim de almışlardı ve bu da onlara savaş için daha uygun güçler kazandırmıştı.

Standart değerlendirme kriterlerinin öngördüğünden çok daha iyi durumda olduklarını varsaymak bence yanlış olmazdı. Hakuro gibi istisnai durumlarda bile bunu genel olarak net bir şekilde görebiliyordum. Gerçek şu ki, bu birlik Hakuro’nun cehennem gibi eğitiminden sağ çıkmayı başarmış, iyice bilenmiş gerçek savaşçılarla doluydu.

Sırada, Soei’nin yüz kadar istihbarat subayından oluşan Kurayami Takımı vardı. Bu birlik pek çok açıdan bir gizemdi; tamamen Soei’nin kontrolü altındaydı ve varlığından çok az kişinin haberi vardı. Ancak bildiğim kadarıyla, son derece dişli savaşçılardan oluşuyorlardı. Soka kesinlikle bir A rütbesiydi, altındaki dört filo lideri de öyleydi ama bu daha buzdağının görünen kısmıydı. Takımda aralarında Glenda Attley’nin de bulunduğu birkaç özel-A rütbesinde kişi vardı.

Üstelik, Tempest adalet sisteminden geçen birkaç kişi, Soei’nin komutası altındaki bu manga için çalışmak üzere Testarossa ile bir anlaşmaya varmıştı. Bunların arasında Bozkırın Oğulları paralı asker grubunun lideri Girard ve onun altındaki element bükücü Ayn de vardı. İkisi de A rütbesini çoktan aşmıştı ve şimdi mükemmel birer gizli ajan olarak hizmet ediyorlardı.

Bir keresinde Kurayami Takımı’na, özel kuvvetlerin yaramaz çocuklarından oluşan bir serseri çetesi diyerek takılmıştım ama şimdi durum gerçekten de öyle görünmeye başlıyordu. Soei, savaşta onlardan çok şey beklememem konusunda beni uyarmıştı ama ona inanmamıştım; bir kere, suikast konusunda oldukça iyi görünüyorlardı ve bir takımda bu kadar çok A rütbesinin üzerinde adam varsa, nasıl olur da ortalığı kasıp kavurmazlardı? Dürüst olmak gerekirse, Soei’nin bu adamlarla nereye varmak istediğinden tamamen emin değildim. Birlik hakkında ara sıra tekinsiz söylentiler duyuluyordu ve bunları yayanları da suçlayamazdım.

Son olarak, her biri yüz üyeden oluşan Shion’un Reborn Takımı vardı. Bu birliğin tek eşsiz özelliği, bir türlü ölmemeleriydi. Akıllara durgunluk veren rejenerasyon becerilerinden yararlanarak inanılmaz derecede ağır bir eğitimden geçmişler, her üyeyi B-artı veya daha yukarısına taşımışlardı. Daha önce sadece C seviyesinde oldukları düşünülürse, bu ordumuzdaki herkes arasında en büyük gelişmeydi. Haçlılara karşı yapılan savaşta da kendilerini kanıtlamışlardı, bu yüzden kim bilir, belki de bazıları bariyeri aşıp A rütbesine ulaşmıştı. Hiryu Takımı şimdilik muhtemelen hepsinin en güçlüsüydü ama bana göre, bu unvanı kapma potansiyeline sahip bir birlik varsa, o da Shion’unkilerdi.

Üstelik Benimaru, Reborn Takımı’nı benim kişisel seçkin birliğim, bir nevi imparatorluk muhafızı olarak görevlendirmişti. Bundan pek hoşlanmamıştım ama onları dayanıklılık gerektiren görevlerde, örneğin ordunun geri kalanına zaman kazandırmak için yem olarak kullanmak en iyi yaptıkları işti. Sanırım işler gerçekten sarpa sararsa, Reborn Takımı’nı yem olarak kullanıp arkama bakmadan kaçabilirdim; Shion bunu bana gururla böyle açıklamıştı.

Ayrıca benim kişisel muhafızlarım olmalarına rağmen benden emir kabul etmediklerini de belirtmek gerekirdi. Onlar beni korumak için oradaydılar ve onlara ne söylersem söyleyeyim, bu görevi bırakmaları yasaktı. Onlardan gitmelerini istesem bile, benim uğruma kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi. Tam bir baş belasıydılar. (Yine de benim ayak işlerimi yapmaktan memnun oluyorlardı ama bunu Shion’a söylemesem iyi olurdu. Bazen görünüşü kurtarmak gerekiyordu.)

Bu arada Shion, bu tablolarda yer almayan gizli bir gücü daha yönetiyordu. "Gizli" diyordum ama bu, herkesin bildiği türden açık bir sırdı. Bu onun kişisel gücüydü, kendisi için bir tür koruma ekibiydi ama aslında tam anlamıyla bir hayran kulübünden ibaretti. Ne kadar büyük olduğunu bilmiyordum; muhtemelen en fazla bin kişiyi geçmezdi. Resmi olarak kendi başına bir "güç" sayılmadığı için Tempest kontrolü altında değillerdi. Yetenekleri hakkında da hiçbir şey bilmiyorduk. İşe yarayacaklar mıydı acaba? Bu yüzden kimsenin ölmesini istemiyordum ama Shion onları gizlice eğitiyordu, bu yüzden ne halt karıştırdıkları hakkında hiçbir fikrim yokdu.

Yine de Daggrull’un oğulları bu sözde gücün içinde filo liderleriydi ve aralarında savaş deneyimi olan bazı maceracılar da vardı. Belki daha sonra işe yararlardı ama beklentiden ziyade endişe duyuyordum. Bu, ön saflarda görmek isteyeceğiniz türden bir güç değildi ve Benimaru’nun onları neden resmi listemize almadığı çok açıktı.

Kağıdı Benimaru’ya geri verip, "Bana uyar," dedim. "Görünen o ki artık daha fazla askeri gücümüz var ama bu birliklerde bir değişiklik yapmaya gerek görmüyorum. İkimizin de onlara müdahale etmesine gerek yok bence."

"Kesinlikle. Sonuçta Kurenai Takımı’nı kendi ellerimle yetiştirdim, Soei ve Shion’un da kendi güçleri hakkında aynı şekilde hissettiğini tahmin ediyorum. Onları resmi hiyerarşiye dahil etmekten kaçınacağım."

Shion onaylayarak başını salladı, benim de bir itirazım yoktu, bu yüzden ona, "Pekala, öyle yapalım," dedim. Sonuçta bir ekibi kendiniz geliştirdiyseniz, onu yakınınızda tutmak isterdiniz. Ve aslında Gabil’in Hiryu Takımı’nı da listelememize gerek yoktu; bu onun önerisiydi ve biz de kabul ettik. (Gobta, Goblin Süvarileri’ni tam olarak yetiştirmemişti ama onların meslektaşı, silah arkadaşıydı ve gücü tartışılmaz biriydi. Daha sonra komutanları değiştirsek bile bunu göz önünde bulundurmak istiyordum.)

Benimaru şimdi üçüncü bir kağıt çıkardı.

"İşte tartışmamız gereken şey bu. Bunlar benim dışımdaki kişilere bağlı olan tüm güçler."

Nihayet. İlk iki sayfa sadece önceden var olan güçlerin ve mevcut sayılarının ana hatlarını çiziyordu; tek şaşırtıcı olan Gobta’nın Birinci Kolordu’ya liderlik etmesiydi ve bunu öneren de bendim, bu yüzden şaşırtıcı değildi.

Şimdi burada neyimiz var? Biraz heyecanla kağıda baktım.

Gördüğüm şey sol ve sağ kanat olarak işaretlenmiş iki şemaydı. Sağ kanatta önceden belirlenmiş kolordularımızın sayıları yer alıyordu: Gobta yönetimindeki Birinci Kolordu için yaklaşık on iki bin, Geld yönetimindeki İkinci Kolordu için otuz yedi bin ve Gabil yönetimindeki Üçüncü Kolordu için üç bin, yani toplamda elli iki bin civarında asker. Bu Tempest’ın düzenli ordusuydu ve korkutucu derecede büyük bir güçtü. Onları geliştirmek için hala alanımız da vardı. Ülkemizin nüfusu bir milyonu yeni aşmıştı ve hızla artıyordu. Düşününce, bu oldukça şaşırtıcı bir büyümeydi ve bu büyüklükte bir orduyu sürdürmemizi sağlayan da buydu.

Ayrıca, İkinci Kolordu’ya bir inşaat ekibi gibi davranmak, bu seviyedeki gücü korumamızı sağlıyordu. Savaş dışında bir şey üretemeselerdi işlerin daha zor olacağını düşünüyordum. Geld ve askerlerini gerçekten takdir etmem gerekiyordu; onlar olmasaydı on beş bin kişilik bir güce gerileyecektik ve bu da Doğu İmparatorluğu ile başa çıkmak için kesinlikle yeterli olmayacaktı. Bu, Benimaru ve benim bir süredir üzerinde kafa yorduğumuz bir konuydu.

"Savaş başladığında, Geld ve kolordusunu geri çağırabiliriz," dedi Benimaru. "Bu kadarı planlandığı gibi işe yarayacaktır... ama yine de yeterli değil. Batı Milletleri’nin her birinin kendi ordusu olduğunu biliyorum ama onları konuşlandırmak kendi içinde başka sorunlar yaratır."

"Evet. Konseyi ve her şeyi devraldık, bu yüzden onları kullanmasaydık aptallık ederdik ama bence çok ciddi bir tepkiyle karşı karşıya kalırız."

"Ve Batı Milletleri içinde bir sorun ortaya çıkarsa, geriye hiçbir caydırıcı gücümüz kalmaz. Bu da kötü bir duruma yol açabilir."

"Hmm. Burada, Tempest’ta her şey yolunda ama Batı Milletleri’nin vatandaşları bizim yönetimimizi sorgulamaya başlarsa, gelecekteki işler daha da zorlaşır."

"Kesinlikle."

Buna benzer konuşmaları birkaç kez yapmıştık. Benimaru’nun cevabı, sanırım bu kağıdın sol kanadında listelenen güçlerdi. Şöyle yazıyordu:

— Batı Konuşlandırması — 150.000

— Büyü Doğumlu Birliği — 30,000

— Gönüllü Ordusu — 20.000

"Ha. Oldukça büyük sayılar. Soldakiler ne biçim güçler böyle?"

"Bunlar aşağı yukarı bizim komutamız altındaki güçler. Batı Konuşlandırması, bahsettiğim gibi Konsey’e hizmet eden güçler. Bunlar her ulusun kendi düzenli ordusundan farklı tutuluyor. Doğrudan Konsey tarafından gönderilen parayla, yani aslında büyük ölçüde bizim tarafımızdan istihdam ediliyorlar."

Mantıklıydı. Eğer Konsey bize askeri haklar verdiyse, bu bize doğrudan ona hizmet eden güçlerin komutasını da veriyordu. Bunu biliyordum ama...

"Ama gerçekten bu kadar çoklar mıydı?"

Kağıt üzerinde her şey tıkır tıkır işliyordu ancak bu konsey gücü, aslında temsilcilerin kendi ülkelerinden getirip buraya yığdığı şövalyeler ve askerlerden ibaretti. Sayıları bini buluyordu ve tek yaptıkları, Englesia’nın başkentindeki arenada veya benzer yerlerde güvenlik görevlisi gibi dikilmekti. Genel bir kural olarak, Batı Ulusları birliğine üye olan her devlet, kendi ülkesindeki asayişi sağlamakla yükümlü kendi ordusuna sahipti. Konsey ise neredeyse hiçbir zaman kendi başına askeri bir güç konuşlandırmazdı, bu yüzden hazırda bir ordu tutmasına zaten gerek yoktu. Bize askeri kontrolü bu kadar kolay devretmelerinin bir sebebi de buydu ya zaten.

Tabii benim bu hakları istemekteki asıl amacım kriz anlarında onlara patronluk taslamak değildi. Tek derdim, bu ülkeleri birbirine bağlayacak sihirli tren demiryollarını inşa etmekti; Tempest mühendislerini her sahaya gönderdiğimde izin istemekle uğraşmak tam bir baş ağrısıydı. Gerçekten bir felaket yaşanırsa zaten kendi ordumuzu gönderirdik. Bu düşünceyle, Konsey ile sözleşmeli olan askerleri şimdilik kendi ülkelerine geri gönderdik.

Ayrıca, masraflarını bizim karşılamamız şartıyla yeni bir barış gücü kurmaya karar verdik. İnsanların, canavarlar ve yarı insanlardan oluşan bir birliktensene kendi soylarından bir güç görmeyi daha rahatlatıcı bulacağını düşünerek alımları yerel halktan yaptık.

"Evet, orduyu bir kez dağıttık ama sonrasında daha da büyüdü. Testarossa’nın raporuna göre, bu birliğe katılanlara bedava yemek ve barınma sağlandığına dair söylentiler yayılmış. İşe alımlara başladığımız an insanlar akın akın gelmiş."

"İyi de bu alt tarafı bir barış gücü değil mi? Bunun için yüz elli bin kişiye ihtiyacımız yok ki."

Her ulusun kendi asayişini sağlama hakkı vardı. Biz kalkıp suçluları toplamaya başlarsak yetki sınırlarımızı aşmış olurduk. Bir barış gücünün asıl işi afet önlemek, yani aslında sadece mühendislere yardım etmek ve geri hizmet desteği sağlamaktır. Yüz elli bin kişiyi geçtim, on bin kişiye bile ihtiyacımız olacağını sanmıyordum.

Benimaru, "Şey, Testarossa’nın anlattığına bakılırsa, tüm uluslardan gelen talep bu yöndeydi," diyerek konuyu detaylarıyla açıklamaya başladı.

Testarossa, Konsey’in kontrolünü ele geçirir geçirmez oldukça cesur reformlar yapmaya girişmişti. Hepsini onaylamıştım onaylamasına ama yarattığı yankı beklediğimden de büyük olmuştu. Bu reformların öncülüğünü her ülkenin kendisi yapacak, biz sadece gerekli tavsiyeleri ve teknolojiyi sağlayacaktık. Resmi dildeki adıyla "resmi kalkınma yardımı", yani bir nevi dış yardım.

Sistem şöyle işliyordu: Konsey kamu bütçesi sağlayacak, biz de devlet destekli iş gücüyle ülkelerin neye ihtiyacı varsa yardım edecektik. Yerel halktan işçi alacak, teknik destek sağlayacak ve bölgesel talepleri yönetecektik. Bu durum Tempest halkına iş ve maaş sağlarken, ortaklarımıza da hayati önem taşıyan desteği sunuyordu; yani iki taraf için de tam bir kazan-kazan ilişkisiydi.

Ancak hayatta hiçbir şey karşılıksız değildir. Bu destek sisteminin bir de madalyonun öteki yüzü vardı. Örneğin, inşaat masraflarını karşılamak için o bölgedeki su kullanım haklarını devralıyorduk. Bir bölgeye tren rayları döşersek, tren kullanım ücretlerine vergi uygulayarak kalıcı bir gelir elde ediyorduk. Tıpkı otoyollarda yaptığımız gibi, gümrük muafiyetleri ve diğer haklar karşılığında tüm bakım işlerini biz üstleniyorduk.

Tam bir iblis lorduna yaraşır işler; dışarıdan son derece nazik ve hayırsever görünüp arka planda acımasızca iş bitirmek. Ama sonuçta insanların hayatlarını iyileştirmeye yardım ediyorduk ve ortaklarımız da bu anlaşmadan zararlı çıkmıyordu. Sadece henüz kendilerinin gerçekleştiremeyeceği işlerin gelecekteki kârıyla bize ödeme yapıyorlardı.

Büyük devletler elbette bu işleri kendi başlarına halletmeyi tercih ederdi. Belki şimdilik yapamıyorlardı ama ne yaptığımızı gördükten sonra bizi taklit edebilir, teknolojimizi çalabilir ve kendi başlarına işletebilirlerdi. Bunu zaten göze almıştım.

Fakat:

Benimaru, "…Ve bu yüzden büyük devletler bile bir an önce demiryolu altyapısının kurulması için bize baskı yapıyor," dedi.

"Tempest’ta bu işi göğüsleyecek yeterli mühendisimiz olmadığı için, geri hizmet desteği olarak aldığımız insanları sahaya sürdün o zaman."

"Aynen öyle. Ama görünüşe göre onlar bile yetersiz kaldı, bu yüzden yerel halkı da işe dahil edip aramıza kattık…"

…Ve bu sayede, elimizde inanılmaz derecede devasa bir asker grubu birikmiş oldu.

Testarossa’ya diplomatik temsilci olarak benim adıma hareket etmesi için tam yetki vermiştim. Ayrıca ufak tefek meseleleri bana rapor etmeden çözebileceğini de söylemiştim, bu yüzden Benimaru bile durumun farkına henüz yeni varmıştı. Onun sayesinde muazzam sayıda insanı işe almıştık.

"Ama büyük devletlerin istediği de tam olarak bu değil mi?" diye sordum. "Onlar için bir sürü teknisyen yetiştirirsek, bu sistemleri kendi başlarına işletmeleri daha da kolaylaşacak."

Bu, endüstriyel casusluktan çok daha etkili bir yöntemdi. Bunu söylemek bana düşmez belki ama bu yaklaşıma karşı değildim. Her liderin aklına gelebilecek bir şeydi bu. Burada yetişen deneyimli personel, ileride kendi ülkelerinin temel direkleri haline gelecekti. Bölgedeki bazı çıkarlarımızı kaybedecektik, bu üzücüydü ama ardından gelecek teknolojik gelişmeler daha fazla rekabete yol açacaksa, bu da oldukça heyecan vericiydi.

"Pek öyle görünmüyor. O teknisyenleri ellerinden kaçırmak istemeyeceklerdir, değil mi?"

Evet, haklı olabilirdi.

"…Bir dakika. Testarossa’nın topladığı destek birliklerinin hepsini alıp bu Batı Konuşlandırması içine mi kattın yani?!"

Benimaru şaşkınlığımı görerek dişlerini göstererek güldü. "Tam üstüne bastın."

Bu teknisyenleri eğitip öylece dağılmalarına izin vermek büyük israf olurdu. Afet kurtarma eğitimi alabilecek, devlet büyüklerini koruyabilecek, sivil savunma tatbikatları yapabilecek gerçek, tam teşekküllü bir barış gücü kurmak çok daha mantıklıydı. Benimaru’nun aldığı bu karar gerçekten cesurcaydı.

"Testarossa onları serbest bırakmak üzereydi, onlarla işi bitmişti aslında ama bana bu çok büyük bir israf gibi geldi."

"Öyle olduğu kesin."

"Ben de onlara yapacak iş bulabileceğimi düşündüm ve kendi başıma bir karar alıp adlarını Batı Konuşlandırması koydum."

Anlıyorum. Mantıklı bir hamleydi. Tabii ki sadece bir yılın ardından bu güçten mucizeler yaratmasını beklemeyecektim ama eğitimlerine devam ederlerse, onları geleceğin afet kurtarma uzmanları olarak görebiliyordum. Kazalarla başa çıkmakta iyi iş çıkarırlardı ve Benimaru’nun dediği gibi, onları pek çok farklı durumda kullanabilirdik.

"Güzel. Oldukça isabetli bir karar vermişsin, Benimaru."

Hafifçe utansa da, "Övgüye gerek yok," diye yanıt verdi.

Ama Batı Konuşlandırması, ha? Yüz elli bin büyük bir sayıydı ancak onları tüm Batı’ya yayacaksak neredeyse yetersiz bile kalırdı. Üstelik o topraklardaki çıkarlarımızı korumamızı sağlayacaklarsa, kesinlikle aldıkları maaşın hakkını verirlerdi. Hepsi büyük bir sürpriz olmuştu ama kesinlikle sevindirici bir haberdi.

Sırada ne vardı peki…

"Tamam, Batı Konuşlandırması’nı anladım ama bu Büyü Soylu Birliği de neyin nesi?"

Toplamda otuz bin kişiydiler; Jura Ormanı’ndaki canavarları zorla askere falan mı almışlardı?

"Aslında bu güç, ağırlıklı olarak Clayman’in emrinde hizmet eden büyü soylulardan oluşuyor. Geld onları savaş esiri olarak çalıştırıyordu, biz de aralarından özellikle savaşa uygun olanları ödünç aldık. Karşılığında oluşan boşluğu, artık tamamlanmış inşaat projelerinde çalışan yüksek orklarla dolduruyoruz."

Benimaru’nun anlatışına bakılırsa, bu görev değişiminin Geld’in inşaat işlerinin ilerlemesini engellememesine dikkat ediyordu. Eğer öyleyse, deneyimli dövüşçülere sahip olmak amatörlerden çok daha iyi bir güç ortaya çıkarırdı. Fakat:

"O adamların pek iş birliği yapacağını sanmıyorum ama?"

Clayman’in gücü çoğunlukla B-rütbe büyü soylulardan oluşuyordu, gerçi aralarında A-rütbe ve ötesine geçenler de vardı. Güçlü olmalarına güçlüydüler ama bir grup olarak aslında oldukça zayıftılar; sadece korkuyla yönetilen bir canavar sürüsüydüler, iyi eğitimli profesyonel askerlerin karşısında hiç şansları yoktu. Hepsini bir araya toplasak bile onları eğitmek için yeterli zamanımız olduğunu düşünmüyordum.

"Geld sayesinde, birlik içinde bencil veya şiddet yanlısı tek bir kişi bile bulamazsın. Öyle olanlar çıksa bile, seslerini kestim zaten."

Hı-hı, eminim Benimaru için onlardan herhangi birini bastırmak çocuk oyuncağı olmuştur.

"Peki, güzel ama artık düzenli bir işe alışmadılar mı? Onları zorla savaşa sokmanın pek iyi bir fikir olduğundan emin değilim…"

Benimaru beni rahatlatmak istercesine, "Sıkıntı yok," dedi. "Bunu kendileri teklif etti. Size, yani Efendi Rimuru’ya bir işe yarayabileceklerini göstermek istediler."

"Ha?"

Ondan bunu duymak şaşırtıcıydı. O bencil büyü soylular şimdi kendi rızalarıyla göreve mi talip oluyorlardı?

"Her şey iyi yemek, iyi arkadaşlık, onlara ihtiyaç duyduğunu söyleyen bir patron ve düzgün bir işe çıkıyor. Değer verdikleri şey bu ve bunu korumak için güçlerini ortaya koymak istiyorlar. Oldukça hevesliydiler."

"Öyleler miydi…?"

Bu beklenmedik bir şanstı ama gerçekten minnettar kalmıştım. Sonuçta, zorla silah altına alınan güçler gerçek savaşta hiçbir işe yaramazdı. Vatanlarını savunuyor olsalar belki başka çareleri kalmazdı ama aksi takdirde, kayıtsız şartsız teslim olmaları çok daha akıllıca olurdu.

Kimse başka bir ülkenin kölesi olmak istemezdi. Eğer sömürgeleştirilip iliğinize kadar vergilendirilecekseniz, itaatkar davranıp sürekli ayağa kalkmak ve intikam almak için bir fırsat kollardınız. Ancak istilacılar gerçekten zalim ve istismar edici olmadığı sürece, bu arada birkaç dezavantaja katlanmaya karar verebilirdiniz. Bir istilacı orada yaşayan insanların duygularını asla görmezden gelemezdi; o insanlar karar verdikleri geleceğin sorumluluğunu üstlenmeli, bir yönetici de onlara hesap vermeliydi.

İşte bu yüzden zorla askere almanın insanlara yapılabilecek en kötü şeylerden biri olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden vatanseverliği asla insanların gözüne sokmaya çalışmamalıydınız.

Tempest benim korumam altındaydı ve dışarıdan birilerinin gelip hadsiz taleplerini dikte etmesine boyun eğmeye hiç niyetim yoktu. Haklarımızdan kolayca feragat etmeye yanaşmadığım sürece, fikir ayrılıklarının yaşanması kaçınılmazdı. Karşı taraf geri adım atmazsa iş doğal olarak savaşa varırdı ve ben bu konuda çatlak ses istemiyordum. Bir insan kendi ülkesini korumak istemiyorsa, dürüst olmak gerekirse çekip gitmesi zerre umurumda olmazdı.

Şunu da iyice açıklığa kavuşturmak istiyordum: Benim için öncelikli olan, korumakla yükümlü olduğum insanlardı. Doğal olarak, bu ülkeyi kurduğum ilk andan beri her türlü zorlukta yanımda duran yoldaşlarıma öncelik verecektim. Sonradan gelip kendi haklarından dem vuranlar için o kadar da ileri gitmeye niyetim yoktu. Eğer koruyacak tek bir vatandaşım bile kalmasaydı, ben de herhalde tası tarağı toplar, kafamın uyuştuğu yoldaşlarımla başka bir yerde yeni bir ülke kurardım. Ne de olsa bu topraklara karşı öyle aşırı bir aidiyet hissetmiyordum.

Fakat aynı zamanda, eğer bu insanlar hepimizin evi olan Tempest’ı gerçekten seviyorlarsa, ben de bu sevginin hakkını sonuna kadar vermeye hazırdım. Bize kim saldırırsa saldırsın, var gücümle onları ezip geçecektim. Karşımızdaki Guy bile olsa, onu öldürmek için akla gelebilecek her türlü hileye başvururdum. Yani, kendisi doğaüstü bir canavardı ve işlerin o noktaya varmamasını umuyordum ama yine de durum buydu.

"Bana kalırsa kesinlikle yeterince hevesli görünüyorlardı ve duygularında samimiydiler. Üstelik, yaklaşan savaşın fısıltılarını duyan Jura Ormanı’nın dört bir yanından gönüllüler de bize katıldı. Sihirli Doğanlar Birliği işte bu şekilde kuruldu."

Benimaru hafifçe kıkırdayarak ekledi: "Yine de zayıf görünenlerin çoğunu geri çevirdim."

Pekâlâ, harika. Benim için canla başla çalışmaları için iyi bir fırsattı; buna sevindim.

Diğer yandan Gönüllüler Ordusu, Tempest ve komşu bölgelerde yaşayan insanlardan oluşan bir kuvvetti. Bu savaşı kaybedersek (nasıl olursa olsun), tüm Jura Ormanı harabeye dönecekti. Bu yüzden en başından beri bizimle iş birliği yapmayı daha mantıklı bulmuşlardı ve kurdukları bu birlik de tam olarak bunun sonucuydu.

Bu ordunun temelini maceracılar ve paralı askerler oluşturuyordu; bunların çoğu ülkeye kabul ettiğimiz göçmen gönüllülerdi. Ayrıca zindanda sürekli canlarını dişlerine takan, her seferinde benim ve arkadaşlarımın avatarları tarafından diri diri yutulan o budalalardan da bolca vardı. Toplamda yirmi bin kişiydiler ve onlardan beklentim çok yüksek olmasa da yine de azımsanmayacak bir kuvvetti.

"Sol kanadın yapılanması bu şekilde. Yani buradaki sol ve sağ kanat arasındaki temel fark, size olan sadakat dereceleri, Efendi Rimuru."

"Bana mı?"

"Sağ kanattaki kuvvetler sadece sizin veya ülkeniz için canını feda etmeye hazır olanlardan oluşuyor. Sol kanattakiler ise farklı motivasyonlara sahip bir güruh. Aralarında ulvi amaçları olanlar da çıkabilir ama her biriyle tek tek mülakat yapacak vaktimiz olmadığı için böyle bir organizasyon yapısını uygun gördüm."

"Anlıyorum..."

Shion ve Diablo arkamda onaylarcasına kafalarını sallıyorlardı. Şimdiden "O zaman onlar harcanabilir piyonlar", "Onları bir sınavdan geçirelim ve sadece aralarındaki gerçek seçkinleri ayıralım" gibi oldukça rahatsız edici şeyler mırıldandıklarını duyar gibi oluyordum ama herhalde sadece hayal gücümün bir oyunuydu.

"Sıradaki mesele, her bir gücün başına kimi lider olarak atayacağımız."

Benimaru şimdi asıl can alıcı konuya parmak basıyordu.

Batı Konuşlandırması ile başlayalım. En büyük güç onlardı ama üyeleri hâlâ ülkenin dört bir yanına dağılmış durumdaydı.

Benimaru, "Sadece sayısal olarak bakarsak," diye söze başladı. "Komutamız altında çeyrek milyon asker var, ancak Batı Konuşlandırması’ndaki yüz elli bin kişiyi sağa sola oynatmak yerine oldukları yerde tutmanın en doğrusu olacağına inanıyorum."

"Evet. Teknik olarak hâlâ konseye bağlılar. Belki onları hareket ettirmekte özgürüz ama buraya kadar çağırmamıza gerek kalacağını sanmıyorum."

Elbette hepsini tek bir yerde toplayabilseydik, onları büyüyle tek bir seferde nakledebilirdim. Ancak yüz elli bin kişilik bir kalabalığı yönetmek muazzam bir sorumluluktu; sağlam bir komuta zinciri olmadan asla aklı başında bir ordu gibi hareket edemezlerdi. İmparatorluk ajanlarının dünyanın dört bir yanında dikkat dağıtmaya çalışmasını engellemek için şimdilik sağlam bir güvenlik yapısı kurmak en iyisiydi.

"Size katılıyorum, Efendi Rimuru. Onları yönetebilecek güce sahip olduğuma inanıyorum ama Batı Konuşlandırması’nı oldukları yerde bırakalım. Başlarında tek bir lider yok, ancak dış ilişkiler sorumlumuz Testarossa’nın bu görevi de üstlenebileceğini düşünüyorum."

"Bu fikir hoşuma gitti... ama savaş çıkarsa Testarossa’yı buraya geri çağırmak zorunda kalabilirim. Öyle bir durumda onlarla nasıl iletişimde kalacağı beni endişelendiriyor."

Böylesine geniş bir alana yayılmış bir güçle bağlantıyı nasıl koruyacaktı? Sihirli aramalar, iletişim kristalleri ve büyü çeliği kablolar kullanarak her ulusu ve büyük şehirleri birbirine bağlayan bir iletişim ağı kurmayı başarmıştık. Ancak bu altyapı henüz kasaba ve köy seviyesine kadar ulaşmamıştı; aslında bu, mühendisler birliğimizin yapacağı bir işti. Konuşlandırmadaki her müfrezede en az bir büyü kullanıcısı vardı, bu yüzden en azından sihirli aramalar mümkün olabilirdi ama...

Diablo, "Bu bir sorun teşkil etmeyecektir," dedi. "Moss, aynı anda yüzlerce müfrezeyi yönetebilecek kapasitededir."

"Evet, Soei de bana aynı şeyi söyledi," diye ekledi Benimaru. "Moss, istihbarat toplama konusunda onunla birlikte çalışıyordu ama görünüşe göre müfrezeler arası iletişimi de ek iş olarak yürütebiliyor."

Yapabiliyor mu? Ne kadar inanılmaz derecede kullanışlı bir iblis!

"O zaman onu birlik lideri yapmaya ne dersiniz?" diye bir teklif sundum.

"Ben... Eğer bunu yaparsak onun adına üzülürüm."

"Kesinlikle. Testa’nın mizacı düşünüldüğünde, bu onun için trajik bir durum olurdu. Elbette benim için pek bir önemi yok ama içimde hafif bir acıma hissi uyanmasına engel olamıyorum."

"...Pekala. Şimdilik Testarossa’yı geçici lider yapalım."

Sadece Benimaru değil, Diablo bile Moss için üzüntüsünü dile getirmişti. Satır aralarını yeterince iyi okuyabildiğim için adaylığımı geri çektim.

Şimdilik Batı Konuşlandırması asıl barışı koruma misyonuna odaklanacaktı. Olağanüstü durumlar haricinde, onları başka bir yere konuşlandırmak ancak son çare olarak yapılacaktı. Testarossa onlara liderlik edecekti ama bu geçici bir durumdu; uygun biri çıktığında onun yerini alacağını açıkça belirttim.

Sırada Sihirli Doğanlar Birliği vardı. Neden bunun için Benimaru’yu atamıyorum?

"Şahsen Efendi Rigur’u önermek isterim," dedi.

Ah, Rigur mu? Doğru, Rigur’un bir güvenlik gücünü yönetme deneyimi vardı ve A-Rütbe üstü gücü de hafife alınacak gibi değildi. Ancak aynı zamanda Rigurd’un yardımcısıydı ve koca bir orduyu yönetecek vakti olup olmadığından emin değildim.

Mümkünse bu savaşı sadece kendi düzenli ordumuzla çözmek istiyordum ama şu an için Doğu İmparatorluğu’nun ne kadar askeri güce sahip olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Casuslarımız yoldaydı ancak imparatorluk sınırları içinden henüz hiçbir istihbarat alamamıştık. Yine de askeri eğitim tatbikatları hakkında öğrendiğimiz kırıntılara dayanarak, mevcut tahminler en az üç yüz bin askerin konuşlandırılacağını gösteriyordu. Hatta bir milyondan fazla asker gönderme ihtimalleri bile vardı ki bu gerçekten devasa bir güç demekti.

İş o noktaya varırsa, Sihirli Doğanlar Birliği’ni kenarda tutma lüksümüz olamazdı. Bu doğrultuda Rigur’un komuta etmesinde bir sakınca görmüyordum ama yine de endişeliydim. Neredeyse hiç prova yapmamış, alelacele toplanmış bir orduyu yönetmek herkes için tehlikeli bir işti.

"...Hmm. Bunu gerçekten sana bırakmak istiyorum Benimaru. Ve geleceğimizde, bu karma güce Kızıl Sayılar diyebiliriz. Bu gücü tutarlı bir birlik haline getirmek için Kurenai Ekibi’nden bazı yüzbaşılar seçmeni istiyorum. Onları Dördüncü Ordu Kolordusu yapacağız ve doğrudan komutanlarının sen olmanı istiyorum."

Onlara kızıl diyecektim çünkü yollarına çıkan herkesi durduracaklardı. Anladınız mı? Uzun zamandır yaptığım ilk soğuk espriydi!

Doğru. Bunu sadece kendime saklasam iyi olacaktı. Ortamı germek istemiyordum.

Tüm bu saçma düşüncelere rağmen, toplantı devam ederken soğukkanlılığımı korumayı başardım.

"Pekala. Bu durumda görevi kabul ediyorum."

Görünüşe göre Benimaru ondan böyle bir şey isteyeceğimi tahmin etmişti. Hiç istifini bozmadan kabul etmeye hazır görünüyordu. Kendisi, adamlarının deneyimsizliğini kapatmasını sağlayan eşsiz beceri Doğuştan Lider’e sahipti; bu yüzden böylesine karmaşık bir grubu yönetmek için biçilmiş kaftandı.

Böylece Benimaru, başkomutanım olmasının yanı sıra yeni kurulan Kızıl Sayılar’ın da lideri olarak atanmış oldu. Geriye sadece Gönüllüler Ordusu kalıyordu.

"Peki, Gönüllüler Ordusu ile ne yapmayı düşünüyorsun?"

Benimaru yüzünü ekşitti. "Ah, asıl sorun orada zaten."

Bu gönüllüler arasında çok sayıda insan vardı. Benimaru, komutan olarak bir canavar atamanın onların saflarında gereksiz bir hoşnutsuzluğa yol açabileceğinden endişeleniyordu.

"İyi nokta. Eğer canavarlar ülkesinde insanların yükselemediğine dair dedikodular yayılmaya başlarsa, bu imajımıza zarar verir."

"Böyle sığ düşüncelere sahip olanlar zayıf ve ezik insanlardır," diye araya girdi Shion. "Zaten asla bir baltaya sap olamazlar. Onlar için endişelenmenize hiç gerek yok!"

"Shion, ben... Tamam, belki benim için sorun değil ama bizi çok iyi tanımayan birine bu durum son derece gerçekçi görünecektir."

"Doğru. İnsanlar uğraşması oldukça kaprisli bir güruh olabilir."

Shion bundan pek hoşlanmasa da, bir marka imajını korumak çok önemliydi. Bu mesele yüzünden ayrımcı gibi görünmek saçmalık olurdu, bu yüzden konunun ciddi bir şekilde tartışılması gerektiğini düşündüm.

"Fakat bu rol için gerçekten uygun biri var mı?" diye sordu Diablo. Aslında yoktu. Benimaru’nun bu kadar sıkıntıya düşmesinin sebebi de buydu.

"Seni anlıyorum," diye yanıtladım. "Üstelik bunlar gönüllü. Onları planlamamıştık bile."

"Ama onları öylece boşta bırakamayız," dedi Benimaru.

Elbette bırakamazdık. İnsanların bize hizmet etme konusundaki bu hevesini takdir ediyordum ve bunun boşa gitmesini istemiyordum. Ancak onlardan gerçekten verim almak istiyorsak, başlarına yetenekli bir komutan geçirmeliydik. Bu Gönüllü Ordu, Kızıl Sayılar adıyla bilinen Sihir Doğanlar Birliği'nden bile daha derme çatmaydı. Onları tek bir yumruk haline getirebilecek kişiyi düşündüğümde ise aklıma Benimaru'dan başkası gelmiyordu.

Peki şimdi ne yapacaktık?

Benimaru, "Soei'nin birliğindeki Girard'a ne dersin?" diye bir fikir attı ortaya.

"Olamaz," diyerek kestirip attım. "Onu Englesia ile yaptığımız gizli bir anlaşma sonucu yanımıza aldık. Yüzünü herkesin içinde göstermek isteyeceğini hiç sanmıyorum."

Testarossa'nın onunla nasıl bir anlaşma yaptığını tam olarak bilmiyordum ama Girard'ın herkesin gözü önünde dolanması hiç de iyi bir fikir değildi. Tüm insanlığın gözünde bir hain olarak damgalanmıştı zaten. En azından resmi olarak öldüğünü varsaymazsak, bu durum herkes için kötü bir örnek teşkil ederdi. Onu kollamak gibi bir yükümlülüğüm yoktu ama bizim için sahneye çıkmasına da gerek yoktu.

"Güç açısından bir itirazım olmazdı ama pek gerçekçi bir seçenek değil, haklısın..."

Benimaru da bu fikirde pek ısrarcı görünmüyordu. Sanırım sadece aklına geleni öylesine söylemiş, hemen ardından yeni seçenekleri düşünmeye başlamıştı. Yine de bu işi sadece insanlarla sınırlandırmak tam bir baş belasıydı. Birkaç isim üzerinde durduk ama hiçbiri tam olarak içimize sinmedi.

O sırada Shion söze girdi.

"Belki de Haçlılar'dan biraz yardım isteyebiliriz?"

Benimaru ile birbirimize baktık, ardından gözlerimizi tekrar Shion'a çevirdik.

"Pek sanmıyorum."

"Yok, bu pek iyi bir..."

Ben bunun kötü bir fikir olduğunu söylemeye kalmadan Shion yeni bir öneriyle sözümü kesti: "O zaman Masayuki Bey'e ne dersiniz?"

Masayuki. Bu ismi duymak zihnimde şimşekler çaktırdı.

"İşte bu!" diye bağırdım.

Benimaru da aynı anda gürledi: "Harikasın Shion!"

Gönüllü Ordu'nun liderliğine Masayuki'yi getirmeye karar verdiğimiz an, tam olarak o andı.

Bu karara, elbette kendisine hiç danışmadan varmıştık ama neredeyse herkesin onaylayacağı türden bir seçimdi. Durumdan memnun olmayan tek kişi yine Masayuki'nin kendisiydi.

"Neden ben?"

Haberi verdiğimde elini şakağına götürüp başını öne eğdi. Ancak ona söyleyebileceğim pek bir şey yoktu. Ne kadar üzücü olsa da bu bir savaştı. İnsanların kişisel istekleri böyle zamanlarda önemini yitirirdi. Daha birkaç saniye önce tam tersini düşünüyor olsam da şu an Masayuki'nin ne hissettiğini önemseyecek durumda değildim. Sonuçta Gönüllü Ordu'yu onun ellerine bırakırsam her şey yolunda gidecekti. Böyle zamanlarda onun gibi bir müttefike sahip olmak paha biçilemezdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.