"Pekala," diyerek araya girdim ve Veldora’yı sakinleştirmek için hafifçe gülümsedim. "Şimdilik bu konuyu burada kapatalım."
İmparatorluk tehlikeliydi, bu konuda hemfikirdik; o yüzden artık önümüze bakma zamanı gelmişti.
Sırada Chloe'nin hatırlayabildiği kadarıyla Chronoa'ya dair anıları vardı.
İmparatorluk Veldora'yı mağlup ettikten sonra dünya Doğu ile Batı'nın karşı karşıya geldiği büyük bir savaşa sürüklenmişti. Doğu İmparatorluğu'nun üstünlüğüyle uzayıp giden bu mücadelenin tam ortasında Milim de harekete geçmişti. Benim ölümüm onu İmparatorluk'a karşı kışkırtmış olmalıydı ve düşmanlığını göstermekten hiç çekinmemişti. Bu durum Guy'ın araya girmesine neden olmuş ve dünya bir kez daha olabilecek en kötü eşleşmeye, Milim ile Guy'ın savaşına sahne olmuştu. Görünüşe göre Daggrull ve Luminus da savaş alanında karşı karşıya gelmiş, savaşın alevlerini daha da körüklemişlerdi.
İşte tam bu noktada Chronoa birine karşı savaşmış ve hayatını kaybetmişti. Ruhunun elverdiği son noktaya kadar savaşarak çatışmanın ortasına atılmıştı. Geriye sadece yıkım arzusu kaldığı için önüne çıkan güçlü zayıf demeden herkesi biçip geçmişti. Bu yüzden onu sonunda kimin alt ettiğini hatırlamıyordu.
"Ve dünyada Chronoa'yı alt edebilecek çok az kişi var, değil mi?"
"Guy olmalı."
"Ancak Guy yapabilir."
Luminus ve Leon bu sesli düşünceme hemen yanıt verdiler, ben de onlara katıldım. Guy ile Milim arasındaki savaşın nasıl sonuçlandığını bilmiyorduk ama Chronoa'yı öldürebilecek tek kişi gerçekten de Guy'dı. Ya da belki de değildi, kim bilir? Guy'ın amacının ne olduğunu hiç bilmiyorduk.
"Peki Chronoa'nın beni bu kadar desteklemesinin sebebi neydi?"
Chloe'nin anlattıklarına rağmen Chronoa ile aramda nasıl bir bağ olduğunu hâlâ çözebilmiş değildim. Ben öldükten sonra dirilmişti; yani hiç tanışmamış olmalıydık ama bana karşı bariz bir ilgisi vardı. Bu konularda pek hızlı kavrayan biri olmayabilirdim ama bunu ben bile fark edebilirdim ki zaten her şey en başından beri böyle değil miydi? Onu Chloe için çağırdığımda bana sıkıca sarılıp öpmüştü bile. İlk seferinde neden böyle bir şey yaptı diye düşünmüştüm ama herhalde Chronoa'nın kendince sebepleri vardı.
"Şey—"
"Çünkü beni sen kurtardın, Rimuru," dedi Chronoa, Chloe'nin yarım kalan cümlesini tamamlayarak. "Sadece etrafı yakıp yıktığım o gelecekteki dünyada beni kurtaran sendin. Buna eminim."
"Hey! Onu ben söyleyecektim!"
"Ah, bırak da en azından bu kadarını ben söyleyeyim. Ne de olsa ben de senim, yani aynı şey, değil mi?"
Dışarıdan bakan biri için Chloe oldukça belirgin bir çoklu kişilik bozukluğu yaşıyor gibi görünüyordu. Görünen o ki Chloe ne zaman gardını indirse Chronoa konuşmaya salça oluyordu. İkisinin de alışması gereken çok şey olduğuna emindim.
İkili sırayla konuşmaya devam etti. Chloe'nin (veya Chronoa'nın) hafızasına göre, gelecekte aslında o kadar da ölmemiştim. İmparatorluk beni yenmişti, bundan emindik ama bir şekilde hayata dönmeyi başarmış gibi görünüyordum. Ki bu... güzel bir şeydi herhalde? Kendim adına konuşamam ama sadık dostum Raphael asla hata yapmazdı. Görünüşe göre Raphael epey vakit kaybetmişti ama en sonunda beni hayatta tutmanın bir yolunu bulmuştu.
Ancak o zamana kadar dünya kökten değişmişti. Veldora yok olmuş, Tempest harabeye dönmüştü. Doğu ile Batı arasında devasa bir savaş patlak vermiş, iblis lordları birbirleri üzerinde üstünlük kurmak için kanlı mücadelelere girişmişti. Bu durumda, yaşananlar karşısında neler hissettiğimi tahmin etmek hiç de zor değildi. Ne de olsa bendim ve büyük ihtimalle hayatta kalan herkesi bulmaya adamıştım kendimi. Belki herkesi kurtaramazdım ama en azından yakın bağım olanlara yardım edebilirdim. Zaten tam olarak bunu yapmıştım ve sonunda Chloe ile Chronoa'yı bulmuştum.
Chronoa'nın anıları daha büyük soruları yanıtlamak için çok kopuktu ama her halükarda genel gidişatı kavramıştık. Chronoa ile karşılaşmış, onunla defalarca savaşmıştım ve onu tekrar kazanmayı başardığıma emindim. Ancak Chronoa'nın bana söylediği gibi, dünyanın kaderi o zamandan çoktan mühürlenmişti.
"Hepinizin tahmin ettiği gibi, Guy ile savaştım. Buraya kadar gelen olayları hatırlamıyorum ama Rimuru'nun orada olmadığına eminim. Sonra, tam ölmek üzereyken Rimuru bana sıkıca sarıldı ve bir sonraki an kendimi geçmişteki Rimuru ve Chloe'yi görürken buldum."
Yani Guy gerçekten de oradaydı; bu beni şaşırtmadı. Asıl soru Chronoa'nın ölümünden hemen önce tam olarak ne olduğuydu... ama zamanda geriye gidiş yolculuğunun orada başladığını tahmin ediyordum. Yine de bu durum Chloe'nin zaman çizgisine nasıl ulaştığını tam olarak açıklamıyordu. Belki de bunu ayarlamak için benim yaptığım bir şeyler vardı?
"O noktada bir iblis lorduna evrilmiş miydim?"
"Evet. Hatta şimdikinden çok daha güçlüydün."
Bir dakika, sadece bana bakarak bunu anlayabiliyor muydu? Şu anki halimle oldukça güçlü olduğumu düşünmek hoşuma gidiyordu ama Chronoa'nın birinin gücünü yanlış değerlendireceğine inanmak zordu. En yakın dostlarımı kaybetmenin beni çılgınca şeyler yapmaya ittiğini tahmin edebiliyordum. Tabii şimdi bunların benim için bir önemi yoktu ama düşünmemiz gereken bir İmparatorluk vardı. Belki de duruma daha iyimser yaklaşmalıydım. Mesela, hâlâ gelişmek için alanım vardı, o hesap.
Her halükarda, eğer o zamanki halim şimdikinden daha güçlüyse, Bilge yeteneğim o zamana kadar çoktan Raphael'e dönüşmüş olmalıydı. Eğer öyleyse, Chronoa'nın ruhundaki anıları genç Chloe'ye aktarmak gibi çılgınca bir şey yapmış olmasını tamamen doğal karşılayabilirdim.
Ha! Bunu inkâr edemiyorsun, değil mi?
Artık gelecekte ne olduğunu az çok kavradığımı hissediyordum. "Hey, sonu iyi biten her şey iyidir, değil mi?"
"Bu duruma göre oldukça rahat bir yaklaşım," diye çıkıştı Hinata.
"Ah, öyle deme," diye karşılık verdim, bana bıyık altından gülen Hinata'ya nazikçe gülümseyerek. "Gördüğün gibi Chloe gayet iyi ve Veldora da çoktan dirildi. Tek yapmamız gereken o ikisine göz kulak olmak, böylece kontrolden çıkmaları konusunda endişelenmemize gerek kalmayacak. Yani geriye çözülmesi gereken tek sorun İmparatorluk kalıyor, değil mi?"
"Kesinlikle," dedi Luminus. "Eğer Daggrull bana saldırmaya karar verirse onun icabına bakarım. Chloe'yi benim için kurtardın, bu iyiliğin karşılığını ödemek için yapabileceğim en az şey bu."
Luminus ve Chloe gerçekten de iyi anlaşıyor gibiydi. Şimdi imparatoriçenin gözündeki değerim tavan yapmıştı. Bu da demek oluyordu ki eskisinden çok daha iyi bir ilişki kurabilirdik.
Daggrull'un hırsları çözülmesi gereken bir diğer meseleydi ama Luminus ben istemeden bu yükü omuzlamaya razı olmuş, Batı'yı barış içinde tutmak için elinden geleni yapacağına söz vermişti. Batı Ulusları teknik olarak Luminus'un bölgesiydi; bazı bölgelerde Guy'ın güçleriyle ufak tefek çatışmalar oluyordu ama bu Guy için daha çok bir eğlenceydi, ciddi bir durum yoktu. Luminus bunun üzerinde durmaya değmeyeceğine karar vermiş olmalıydı. Bunun yerine asıl büyük sorun Daggrull'du ve bir süredir onunla ne zaman savaş çıkacağını merak ederek tetikte bekliyordu.
"Eğer gelecekte savaşmışsak," dedi Luminus, "İmparatorluk'un yapacağı her hamleden faydalanma ihtimali yüksek."
Bundan pek emin değildim. "Evet ama Daggrull'un oğullarının burada, Tempest'ta yaşadığını unutma. Bu kadar kolay güç kullanmaya yelteneceğini sanmıyorum."
Eğer Daggrull savaşa girecekse bunun bir sebebi olmalıydı.
"Ha? Daggrull'un oğulları mı? Bu doğru mu?" diye sordu Luminus şaşkınlıkla.
"Kesinlikle doğru. Şu anda Shion'un yanında sıkı bir eğitim alıyorlar," diye yanıt verdim.
"Öyleler," diye araya girdi Shion hemen. "Hâlâ öğrenecek çok şeyleri var ama son zamanlarda ekmeklerini taştan çıkarmaya başladılar. Bazen emeklerinin karşılığı olarak onlara kendi yaptığım yemeklerden ikram ediyorum, sevinç gözyaşları döküyorlar. Onları oldukça sevimli bulduğumu da eklemeliyim."
Sevinç gözyaşları mı? Ondan pek emin değildim. Yani tabii, hoşlandığın bir kız senin için yemek yaparsa bu herkesi mutlu ederdi... ama o yemeğin her şeyden önce yenilebilir olması gerekirdi. Yine de, eğer görünüşünü ve kıvamını görmezden gelirseniz Shion'un yemekleri şaşırtıcı derecede tüketilebilir bir hal almıştı. Yani belki de o konuda bir sorun yoktu? Eğer hallerinden şikayetçi değillerse benim de yorum yapmama gerek yoktu. Şimdilik öylece bırakalım.
Daggrull'un oğullarının bu ülkede olduğunu duymak Luminus'un yüzünde şaşkın bir ifade belirmesine neden oldu ama bu anlık bir durumdu. Çabuk toparlanıyordu.
"O halde bu doğru olmalı. Belki de Daggrull bir başkası tarafından zorlanıyordu... ama ne de olsa bu gelecekten bir olay, o yüzden geçmiş zaman kullanmak biraz saçma. Birileri tarafından zorlanıyor olabilir."
Gelecekte bir savaş çıkacaktı ama şu an için her şey oldukça barışçıldı. Daggrull'un topraklarını genişletme hayalleri kurması için bir sebebi olmalıydı. Walpurgis'te karşılaştığımızda o kadar da kötü birine benzemiyordu. Belki de durumu öğrenmek için Daggra ve kardeşleriyle konuşurdum. Eğer bir sorun varsa bunu konuşarak çözmekten memnuniyet duyardım; bu, savaşmaktan her zaman daha iyiydi.
"Tamam. Bu konuyu kendi tarafımda araştıracağım," diyerek Luminus'a güvence verdim.
"Bunu yapmanı bekliyorum. Ne de olsa boş bir savaşta dövüşmekle hiç ilgilenmiyorum."
Böylece Daggrull meselesini incelemeye ve kararı daha sonraya bırakmaya karar verdik. İmparatorluk ile iş birliği yapması berbat olurdu, bu yüzden her ihtimale karşı Luminus da ona göz kulak olacaktı. Louis ve Gunther da onaylayarak başlarını salladılar, bu yüzden görevin emin ellerde olduğunu hissettim.
"Geriye tartışılması gereken Guy kalıyor..."
"Eğer sakıncası yoksa bu konuda konuşmak isterim."
Guy'a gelecekte yapacağı şeyler için şimdiden sitem etmenin bir anlamı yoktu ama yine de endişelerim vardı. Durumu ona da açıklamanın en iyisi olacağını düşünüyordum. Tabii onunla ne kadar derinlemesine konuşmam gerektiği de ayrı bir muammaydı...
Ancak Veldora aniden lafa girdi. "Guy bir hakemdir. Şu an benim için hiçbir şey ifade etmiyor ama çok, çok uzun zaman önce beni yok etmiş olabileceğine dair hayal meyal bir his var içimde... ya da öyle bir şey. Kimse hatırlamadığına göre bunun pek bir önemi yok, değil mi?"
Bu küçük itirafa nereden başlayacağımı bilemiyordum. Guy'ın bir hakem olması ne demekti? Ve geçmişte bir ara savaşmışlardı ve Veldora "yok mu" edilmişti? Bu benim için tamamen yeni bir bilgiydi. Ayrıca hatırlamadığın için bir şeyin yaşanmamış sayılması küçük bir çocuğun bile arkasına sığınmayacağı kadar aptalca bir bahaneydi ama onun üzerine gitmek istemediğim için sessiz kaldım.
"Hoh," dedi Luminus. "Görüyorum ki Guy'ın da kendine göre akıllıca bir yönü varmış."
Leon bir an duraksadı. "Hakem mi?" diye mırıldandı. "Guy kesinlikle insanlığın yanında değil ama onlara düşman da sayılmaz. Eğer gelecekte Chronoa'yı öldürdüyse, o noktada Chronoa'nın yıkım arzusundan başka bir şeye dönüşmediğini ve Guy'ın da onu dünyanın varlığına bir tehdit olarak gördüğünü tahmin etmek zor değil."
"Peki bu Hakem meselesi de neyin nesi?" Konuya tamamen yabancı olan tek kişi bendim sanki.
Luminus, "Hakem," diye açıklamaya başladı. "Kahramanlar ve iblis lordlarından tamamen bağımsız, başka bir sisteme ait bir kavramdır. Görevleri dünyanın yok edilmesini önlemektir. Yaratıcı ve Yıldız Kral Ejderha olan Veldanava'nın bizzat sözcüsü oldukları söylenir."
"Aynen öyle. Ağabeyim olan Yıldız Kral bu dünyayı yarattı ve kimse ortalığı birbirine katıp her şeyi yok etmesin diye bu sistemi kurdu."
Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Demek Veldora tam da bunu yapmaya yeltendiği için yok edilmişti. Bu durum, gelecekteki o noktada kadim ejderhanın kesinlikle uyanmış olduğunu kanıtlıyordu. Veldora'nın bunu unutup unutmadığından emin değildim ama konuyu hiç açmamak en iyisiydi.
"Demek öyle. O halde Guy'ın şu an için Chloe'yi hedef alacağını sanmıyorum."
"Hı-hı. Yani, Chronoa'nın çıldırdığını hatırlıyorum ve iblis lordu Guy ile kişisel bir alıp veremediğim yok, o yüzden..."
Hinata ve Chloe de bu duruma ikna olmuş gibiydiler, gülümseyerek konuyu tartışıyorlardı. Kimse çıldırmadığı sürece, Guy ile karşı karşıya gelmekten kaçınabilirdik.
"Peki, bu durumda Guy ile konuşma işini Leon'a mı bıraksak?" diye sordum.
Leon, "Doğru olan bu," diye onayladı. "Ne de olsa benim ve Chloe'nin geleceği buna bağlı."
"Bir dakika Leon. Bu işe seni karıştırmıyorum." Chloe, o masum ve çocuksu haline rağmen, Leon'u böyle azarlarken gerçekten korkutucu olabiliyordu. Leon için biraz üzülmüştüm doğruluk payı vardı.
Leon aslında son derece yakışıklı ve havalı bir adamdı ama Shizu ile olan geçmişinin de kanıtladığı gibi, çoğu zaman kötü adam muamelesi görüyordu. Ancak kendini ifade etmekteki beceriksizliği ve sürekli yanlış anlaşılmaya müsait tavırları yüzünden, onun sadece çok büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyordum. Kısacası, Masayuki'nin tam zıttı gibiydi.
Chloe ona mahallenin cana yakın çocuğu, bir ağabey gibi davranıyordu. Romantik hiçbir his yoktu; görünüşe göre Leon kadınlar arasında her zaman popüler olmuştu ve belki de bu yüzden Chloe, Leon'un ona beslediği aşkı hiçbir zaman fark etmemişti.
Düşününce adama acımadan edemedim. Hayatımda ilk kez ona karşı biraz daha nazik davranmaya karar verdim.
Kısacası bu zirveye başarılı diyebilirdik. Her iki iblis lordu da beni destekleyeceğine söz vermişti. Sadece İmparatorluk'a karşı tetikte olmamız gerekiyordu, sonrasındaysa herkes kendi hamlelerini planlayacaktı. Ancak tam toplantıyı sonlandırmak üzereyken kapıdan sesler yükseldi:
"L-lütfen, bir dakika bekleyin! İçeride misafirleri var! Çok önemli bir toplantının ortasındalar!"
"Hadi ya? İçeri daldığımı fark etmenize şaşırdım doğrusu. Ama madem buradayım, bir selam vermemde sakınca yoktur herhalde?"
Koridordan gürültüler yükseldi. O ses, o kibirli tavır... Bu kesinlikle iblis lordlarının en güçlüsü olan Guy olmalıydı. Benim ruhum bile duymadan buraya kadar gelmeyi başarmıştı ve bunu yapabilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Sistem bildiriyor. Düşmanca bir niyet sezilmedi.
...Yoksa başından beri farkında mıydı? Şimdi bunu tartışacak zaman değildi. Aceleyle yerimden kalktım ama daha parmağımı bile oynatamadan Diablo sırıtarak kapıya doğru yürüdü.
"Selam!"
"Git buradan."
Bu kısa diyaloğun ardından kapıyı Guy'ın suratına kapattı.
Sessizlik
Bu kadarı da fazlaydı. Odadaki herkes olduğu yerde donakaldı.
Kapıyı tekrar açan Guy, öfkeyle bağırdı: "Hadi ama Diablo! Bunu kabul etmiyorum!"
"Tch! Çok önemli bir zirveyi sabote ediyorsunuz. Daha sadece bir gün geçti ve hazırlıklarımız henüz tamamlanmadı. Sizinle meseleleri enine boyuna konuşmak isteriz, bu yüzden lütfen davet edilene kadar gelmeyin."
Diablo kibar olmaya çalışıyordu ama Guy'ın karşısında kendinden son derece emin bir tavır sergiliyordu.
...Acaba birbirlerini tanıyorlar mıydı? Luminus ve Leon'un şaşkın bakışlarına bakılırsa, bunu düşünen tek kişi ben değildim.
Luminus alayla güldü. "İnanılmaz. Guy'a bir adım bile geri atmıyor. Gerçi Kara'dan daha azı beklenemezdi."
"Ne? Kara mı?!" diye bağırdı Leon. "Böylesine yüce biri neden Rimuru'nun hizmetinde?"
Ne ara?! Kulak kabarttığım kelimeler geleceğim için hiç de iyi şeylere işaret etmiyordu! Diablo "yüce" biri miydi? Kafasının estiği gibi davrandığı doğruydu ama... Hem bu "Kara" muhabbeti de neyin nesiydi?
Ben şaşkın şaşkın otururken ortam daha da karıştı.
"Efendi Rimuru, iyi misiniz?! Kız kardeşimden duydum ki..."
"Efendim, Kızıl'ın varlığını hissettim...!"
"Oho, savaş mı var? Eğer öyleyse, ben dövüşmeye hazırım!"
Önce Benimaru içeri daldı, ardından Soei geldi. Arkalarından Carrera belirdi ve neredeyse aynı anda Ultima da içeri daldı. Tam bir curcunaya dönmüştü ortalık.
Bu noktada, Guy'ı kovmak yerine içeri girmesine izin versem daha iyi olacaktı. Zaten onu davet etmeye hiç niyetim yoktu! Görünüşe göre tüm bunları daha sonra Diablo ile detaylıca konuşmam gerekeceki. Ama şimdilik düzeni sağlamam lazımdı.
"Herkes sakin olsun! Sen de geri çekil, Diablo."
Bu sözlerimle herkes nihayet biraz yatıştı. Ortam sakinleşince konuşmaya devam ettim.
"Planlamamıştım ama Guy, aslında benim de seninle konuşmam gereken şeyler var. Madem buradasın, zirveye katılabilirsin. Senin için de uygun mu?"
"Tabii ki. Harika olur hatta. Benim de seninle konuşmam gerekiyor."
Bu işi Leon'un halletmesini istemiştim ama planlar değişmişti. Guy'ın onayını aldıktan sonra diğer herkesi odadan çıkarmam gerekti.
"Tamam, endişelenecek bir şey yok. Bir durum olursa sizi çağırırım, şimdi işinizin başına dönün."
Herkesin yüzünde bariz bir rahatlama belirdi. Arkadan, "Peh, Kızıl yine yapacağını yaptı. Şimdilik ona karşı hiç şansım yok..." ve "Hıh! Ben de birilerinin kafasını kıracağız sanmıştım," gibi hoşnutsuz mırıltılar duydum ama genel olarak durum kontrol altındaydı.
Diğerleri görev yerlerine döndü. Shuna kabul salonunda kalanlarımız için çay hazırlamaya gitti. O sırada sessizliği ilk bozan Leon oldu.
"Şimdi, bu ne anlama geliyor? Sarı'nın burada ne işi var?!"
Efendim?
Luminus, "Benim de bir sorum var," dedi. "Diğerinin Mor olduğunu tahmin ediyorum ama gözlerim bana oyun mu oynuyor? Onun oldukça kasvetli ve kinci olduğunu duymuştum, bu yüzden tamamen emin olamıyorum..."
Neler oluyordu? Sarı, Mor... Neden bahsediyordu bu insanlar?
Ah, bir dakika!
"Carrera ve Ultima'yı mı kastediyorsunuz? Onları buraya Diablo davet etti ama aslında sandığımdan çok daha yetenekliler..."
Açıklamaya çalışıyordum ama Leon ve Luminus sözümü bitirmeme izin vermedi.
"Carrera mı? Ve Ultima mı?! O ikisine isim mi verdin?!"
"Gerçekten inanılmaz. Demek Diablo yetmedi? Sırf kadimlerden daha fazlasını mı hizmetine aldın...?"
Leon ayağa kalkmış bağırıyordu. Luminus'un ise feleği şaşmış gibiydi. İkisi de gözlerini dikmiş bana bakıyorlardı.
"Evet, delilik değil mi? Ben de tam olarak bu yüzden buradayım, onun neyin peşinde olduğunu sorgulayacağım."
Guy bile bana anlamsızca bakıyordu. Peki ben ne demeliydim ki?
Ben ne cevap vereceğimi bilemez halde kıvranırken, Shuna elinde çay arabasıyla içeri girdi. İşine engel olmamak için hepimiz sustuk. Odayı kaplayan hoş koku sakinleşmemize yardımcı oldu.
Zihnim netleşince herkesin ne dediğini tartmaya çalıştım. Buradaki anahtar kelime, Luminus'un da belirttiği gibi, "Kadim" idi. Bu da demek oluyordu ki...
Anlaşıldı. İblisleri sınıflandırmak için kullanılan bir standarttır.
Doğru, doğru, bana bunun açıklandığını hatırlıyordum. Onlar "ilk" iblisler olarak tanımlanıyordu falan...
...Bir dakika, ilk iblisler mi?!
"Diablo, sen o ilk iblislerden biri falan değilsin, değil mi?"
Sıradan bir şeyden bahseder gibi, "Şey," dedi. "Evet, bu dünyada ilk doğan yedi iblis grubundan birinin lideriyim."
Aman Tanrım. İblis lorduna dönüşürken çağırdığım iblisin bu kadar büyük bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Çok güçlü olduğunu biliyordum ama bu durum tahmin ettiğimin de ötesindeydi.
"...Sen... bunu bilmiyor muydun?" diye sordu Leon.
Luminus alayla güldü. "İnanılmaz. Sende her zaman birkaç tahtanın eksik olduğunu düşünmüştüm ama bu kadarı da fazla..."
Leon ve Luminus'un bakışları adeta beni delip geçiyordu. Ama ne diyebilirdim ki? Eğer Diablo benimki kadar alelacele yapılmış bir çağrıya yanıt verdiyse, bu kadar muazzam biri olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.
Sanırım Raphael bile bu şaşkınlığımla sessizliğe bürünmüştü. Ancak asıl şaşırtıcı olan Diablo'nun gerçek kimliği değildi; Raphael benim bunu bilmediğime şaşırmış gibiydi. Sanırım Raphael, Kadim İblisler hakkında her şeyi bildiğimi varsayıyordu.
...Ama dur bir dakika. Thalion'un Göksel İmparatoru Elmesia'nın da kadimlerden bahsettiğini hatırlıyor gibiydim. Demek bu yüzden beni o kadar uyardı! Diablo'nun kim olduğunu anladığı için! Biraz daha dikkat etseydim ben de anlardım.
Olur böyle şeyler, değil mi? Kafanızda bir fikir oluşur ve ona sadık kalırsınız. Bildiğim her küçük detayı araştıracak ya da karşılaştığım herkese bunu soracak değildim ya. Raphael açısından bakıldığında ise bunu bana söylemesine gerek yoktu.
Tam bir tuzaktı. Hiç kullanmayacaksanız elinizin altında bir sözlük olmasının pek bir anlamı yoktu. Raphael son zamanlarda bana çok yardımcı oluyordu ama neyi bilip neyi bilmediğimi o bile kestiremiyordu. Ortağım ne kadar zeki olursa olsun, onu doğru şekilde kullanmadıktan sonra bir işe yaramıyordu. Bugün bundan bir kez daha dersimi almıştım.
Şaşkınlığımı görmezden gelen Diablo, salondakilere benimle nasıl tanıştığının hikayesini anlatmaya başladı. Görünüşe göre bu durum, benim Shizu ile karşılaşmama kadar uzanıyordu. Meğer Shizu ile Diablo birbirlerini tanıyorlarmış ve Diablo, Shizu'nun son anlarında onun varlığını hissettiğinde tesadüfen bu topraklardaymış. Diablo'nun o zamandan beri benden haberdar olması şaşırtıcıydı, gerçi amacının ne olduğu hakkında hala en ufak bir fikrim yoktu.
Soyumdaki alt iblisler beni Efendi Rimuru'ya hizmet etmek için görev yerimi terk etmekle suçladı. Bu itham beni derinden yaralıyor. Ama acele etmedim! Doğru anı bekledim ve sonunda Efendi Rimuru'nun çağrısına başarıyla cevap verdim!
Diablo memnun bir tebessüm kondurdu yüzüne.
Demek o çağrıya gelmesi tesadüf falan değildi. Her şeyi önceden planladığı için kaçınılmaz son gerçekleşmişti. Yaşadığım şoktan dolayı başıma bir ağrı gireceğini hissettim. Üstelik Diablo, akılalmaz bir itirafta daha bulunarak Beretta'yı o kadar kıskandığını söyledi ki, ruhum bile duymadan onu ortadan kaldırmaya yeltenmişti. Ancak, kendi ifadesiyle, Beretta'nın bedenini ben yarattığım için ona en ufak bir zarar vermeyi büyük bir israf olarak görmüştü. Beretta da ona, "Bu beden Efendi Rimuru'nun el emeği, eğer ona dokunursan kendisi hiç memnun kalmayacaktır," diyerek haddini bildirmişti.
Gerçekten çok yorulmuştum. Ne bitmek bilmez bir hikayeydi böyle. İçimden birileri şunu durdursun diye yalvarmak geliyordu ama Diablo nefes almadan konuşuyor, kimsenin araya girmesine fırsat tanımıyordu. Sonunda dayanamayıp söze girdim.
“Diablo… Diablo! Bu kadar yeter, tamam mı? Zirveye devam etmemiz gerekiyor.”
“Şimdi tatmin oldun mu?” diye destek çıktı Guy. “Senden bu kadar bahsettiğimiz yeter, Diablo. Şu asalak Deeno da burada, değil mi? Onu benim için buraya çağırabilir misin?”
Bu sözler nihayet Diablo'yu susturmaya yetti.
“Efendi Deeno'yu hemen buraya getireceğim,” diyen Shuna, önünde eğilerek sonunda odadan çıkma fırsatını değerlendirdi. Ya da kaçma fırsatını demeliydim, zira kalbim neredeyse duracaktı.
“Ama tam da en güzel yerine geliyordum…”
Diablo anlatmaya devam etmek istiyor gibiydi ama herkes onu görmezden geldi. Eğer boş boğazlık etmesine izin verseydik arkasından ne geleceğini kestirmek imkansızdı. Onu şu an susturmak tansiyonuma çok iyi gelecekti.
Tüm bu kargaşanın ortasında Guy bir sandalyeye yerleşmişti. Leon'un hizmetkarları yan bekleme odasından onun için bir koltuk getirmişti.
“Ah, ne kadar düşüncelisiniz,” dedi Guy.
Arlos ile Claude, Leon'un arkasında onaylarcasına başlarını salladılar. Guy'ı önceden tanıyor olmalıydılar, aksi takdirde onu kızdırmaktan o kadar korkarlardı ki yerlerinden bile kıpırdayamazlardı. Normalde Guy için benim bir şeyler ayarlamam gerekirdi ama beynim tamamen durmuştu. Bu iki şövalyenin varlığı adeta bir mucizeydi. Kim bilir, farkında bile olmadan Guy'ı öfkelendirebilirdim. Üstelik bana destek olması gereken sekreterim çenesini tutamazken, Shion da yanı başımda klasik bir "beni ilgilendirmez" havasıyla taş kesilmişti.
“Bununla ilgilenmek zorunda kaldığınız için üzgünüm,” dedim iki şövalyeye.
“Lütfen endişelenmeyin!”
“Durumunuzu anlıyoruz, Efendi Rimuru. İnsanları bu odadan uzak tutmaya çalışmakla meşgulsünüz, değil mi? Bu kadarcık işi bize bırakın.”
Arlos ve Claude gerçekten çok iyi insanlardı. Diablo ile Shion'un onlardan öğreneceği çok şey vardı.
“Siz ikiniz de şuradakiler kadar düşünceli olmaya çalışsanız nasıl olur?”
“Heh-heh-heh-heh… Galiba biraz fazla heyecana kapıldım.”
Diablo suçu Guy'ın beklenmedik çıkışına atmaya hazır gibiydi ama evet, bu durum onun için talihsiz bir ana denk gelmişti. Normalde böyle bir şeyi asla gözden kaçırmazdı.
“Anlaşıldı efendim!”
Şablonun diğer tarafında, Shion her zamanki gibi uslu bir öğrenci rolündeydi. "Evet öğretmenim!" demekten başka bir işe yaradığı yoktu. Sadece bu dersin aklında kalmasını umabiliyordum.
Guy, her zamanki kasıntı tavrıyla kuruldu koltuğuna. O sırada Shuna, yanında Deeno ve nedense Ramiris ile birlikte içeri girdi. Çok geçmeden zirve yeniden başladı.
İlk konumuz kadim iblislerdi.
“Eee, Deeno, bize sunacak bir bahanen var mı?” diye sordu Guy.
“Bahane mi? Ne hakkında?”
Deeno'nun cevabı o kadar doğaldı ki Guy'ı daha da çileden çıkardı.
“Bana numara yapma! Onun o üçüne isim vermesine neden engel olmadın?!”
Evet! Bu önemli bir konuydu, değil mi? "Onun" derken beni kastettiğini tahmin ediyordum ama bakın, eğer bu üçünün bu kadar baş belası olduğunu bilseydim onlara isim vermeyi aklımdan bile geçirmezdim. Artık iş işten geçmişti ama en azından birinin beni uyarmış olmasını dilerdim.
“Söyle bana, hangi akla hizmet seni ilk başta buraya gönderdiğimi sanıyorsun?”
“Şey… Turistik gezi?”
“Hayır! Bu bir istihbarat göreviydi! İstihbarat, anlıyor musun beni?!”
Bu atışmayı izlerken Guy'ın bile kendine göre dertleri olduğunu fark ettim. İçimde bir his vardı zaten ama Deeno'nun gerçekten bir casus olduğu kesinleşmişti. Yine de Guy'ın bunu herkesin önünde bu kadar açık söylememesini tercih ederdim.
“Ve sen! Sanki bu işte hiçbir parmağın yokmuş gibi davranma!”
Harika, şimdi de Guy acısını benden mi çıkarıyordu? Beni gözetlemesi için gönderilen adam tarafından azarlanmak hiç adil gelmiyordu ama bir bakıma bu durumun sorumlusu bendim. Kendimi savunmak istiyordum ama fevri bir tepki vermek akıllıca olmazdı. Karşımdaki Guy'dı, onun öfkesini üzerime çekmek asla iyi bir fikir değildi.
“Kwah-ha-ha-ha! Böyle ufak tefek şeyler için ne diye bu kadar celalleniyorsun, Guy? Onun önüne gelene isim takma konusunda epey köklü bir geçmişi var zaten!”
Veldora, beklenmedik bir şekilde beni savunmak için öne atıldı. Ona içimden bir "Aferin sana" gönderdim.
“Kes sesini, çocuk! Burada yetişkinler konuşuyor!”
“…P-peki.”
Luminus'un birkaç sert lafı onu anında susturdu. Başkalarına sataşmasını iyi bilirdi ama lafı yiyince hemen geri çekilirdi. Şimdi odadaki herkes de bunun farkına varmıştı. Yine de onun bu araya girişi, Guy'ın öfkesini bir anlığına benden uzaklaştırmaya yetti. Bu fırsatı değerlendirip hemen karşı atağa geçtim.
“Pekala, tamam, demek Deeno beni gözetlemek için buraya geldi? Şimdilik bundan şikayetçi olmayacağım ama Deeno'nun beni durdurmadığı için hatalı olduğu kesin. Ayrıca ona güvenip bu göreve gönderen kişinin de bir yönetici olarak sorumluluğu yok mu? Sen ne dersin, Guy?”
Sorumluluğu paylaştırıyordum işte. Tüm suçu tek başıma üstlenecek değildim, bu yüzden bir kısmını Deeno ve Guy'ın üzerine yıkmaya çalıştım. İlkinin suçlu olduğu zaten ortadaydı, şimdi tek yapılması gereken diğerini de işin içine çekmekti.
“Haklı, Guy. Hem sana söylemiştim, ona göz kulak olamam! Beni gerçekten çalıştırabileceğini düşünmene inanamıyorum!”
Deeno durumun farkına çabuk varmış olmalıydı çünkü planımı hemen kavradı ve bana arka çıktı.
“Yemin ederim, siz insanı deli edersiniz…”
Guy'ın sabrı taşmak üzereydi. Durumu yumuşatacak bir çıkış yolu ararken onu daha fazla kızdırmamak için ekstra özen gösterdim.
“Üstelik,” diye devam etti Deeno, “onu durduracak vaktim bile olmadı. Rimuru'nun o kadim iblisleri getirdiğini gördüğümde o kadar şaşırdım ki dilim tutuldu. Yani, tam üç taneydi! Diablo zaten her zaman biraz çatlaktı, onu anlayabiliyorum ama Testarossa'nın birinin emri altında çalışacağını hayal edebiliyor musun? Kimse edemez!”
“Orası doğru.”
Eyvah. Deeno işin içinden sıyrılmaya çalışıyor gibiydi ve Guy da bunu kabul etmek üzereydi. Gidişat hoşuma gitmemişti.
“Bakın arkadaşlar, Diablo onları işe yarayacaklarını söylediği için getirdi, ben de ona güvendim, tamam mı? Onların bu kadar güçlü varlıklar olduğunu hiç düşünmemiştim ve bana hizmet etmekten de gayet memnunlardı. Doğrudan Diablo'nun kontrolü altındalar, yani asıl sorumlu o. Elbette bir şey olursa sorumluluk bana da ait olacak ama insanın çalışanlarına güvenmesi çok doğal değil mi?”
Suçu Diablo'ya atarken daha yapıcı bir ton takınmaya çalıştım. Bu işi başlatan oydu, bu kadarı hakkıydı. Guy'ın öfkesini benim yerime üstlenmesini umarak gözlerimi ona çevirdim. Diablo, sadece kendisinin bildiği bir nedenden ötürü hevesle başını salladı.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Bana olan güveniniz beni her şeyden çok yüreklendiriyor. Beklentilerinizi boşa çıkarmamak için her zamankinden daha gayretli olmalıyım.”
“…”
Guy, Diablo'nun parıldayan gülümsemesine bir süre baktı ve sessizliğe büründü. Koltuğuna yaslanırken yüzünde bariz bir bıkkınlık vardı.
“Yani şimdi bu Diablo'nun suçu mu?” dedi kasılarak.
“Şey, tam olarak onun suçu sayılmaz…”
“Biz de bir nevi kurban sayılırız burada, biliyorsun değil mi?”
Ben mırın kırın ederken Deeno da bocalamaya başladı. Sadece Diablo o ışıltılı gururunu koruyor, her zamanki gibi neşeli görünüyordu.
“Pekala, bu adam,” dedi Guy eliyle Diablo'yu işaret ederek, “zaten ezelden beri kaçık teki, o yüzden bu saatten sonra buna söylenecek değilim. Deeno, eğer sen de Rimuru'yu durduramadıysan… Şartlar göz önüne alındığında bunu anlayabiliyorum.”
Oha, oha, işler çığırından çıkıyor…
“Ama sen, Rimuru!”
İşte başlıyoruz! İhale neden yine bana kaldı?!
“Ne olmuş bana?”
Soğukkanlılığımı kaybetmemeliydim. Guy'a karşı cesur olmalı, sanki hiçbir kabahatim yokmuş gibi davranmalıydım. Kararsızlığımı fark etmesini engellemek için bedenimin kontrolünü Raphael'e devrettim. Bu beni güvende tutardı. İçimde ne kadar panik yaşarsam yaşayayım, dışarıdan sakin ve soğukkanlı görünecektim.
“Bana maval okuma!”
Guy ardından beni öfkeyle azarlamaya başladı. Benim yüzümden dünyanın dengesi tamamen altüst olmuş, bilmem ne, artık dünya siyasetinin nasıl şekilleneceğini kimse kestiremiyormuş, bilmem ne… Durum epey ciddiydi ve vücut kontrolünü Raphael'e devretmek bile pek işe yaramıyordu. Galiba Guy düşündüğümden çok daha hesapçı biriydi.
“Dahası, senin yüzünden Mizeri'nin görevi de büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun hesabını da senden soracağım, anladın mı?”
Bilgim dışındaki bir şeyden nasıl sorumlu tutulabileceğimi anlamıyordum ama Guy faturayı bana kesmek istiyorsa öyle olsun demekten başka çarem yoktu. Sadece başımı sallayıp "Peki" diyerek geçiştirdim.
Azarlama faslı bitmişti ama Guy'ın söyleyecekleri henüz tükenmemişti.
Görünüşe göre Guy, tüm insanlığın kendisini düşman bellemesi için bilerek ve isteyerek düzenli aralıklarla felaketler yaratmayı adet edinmişti. Amacı, insanlığı her şeye gücü yeten tek bir düşmana karşı ortak bir korku etrafında birleştirmek ve kendi aralarındaki gereksiz iktidar savaşlarıyla vakit kaybetmelerini önlemekti. Granville güç sahibiyken Guy hiçbir eylemde bulunmamış, büyük hamleler yapmaktan kaçınmıştı. Ancak şimdi Granville, Luminus'a karşı topyekun bir saldırıya yeltendiği için güç dengesi tamamen altüst olmuş durumdaydı.
Böylece Guy, insanlığı tek bir anda dehşete düşürecek bir olayla yeniden bir araya getirmesi için Mizeri’ye emir vermişti. Mizeri'nin fikri, Konsey’i ve tüm üyelerini ortadan kaldırarak Batı Ulusları liderlerine bir iblis lordunun ne kadar korkunç olabileceğini bir kez daha hatırlatmaktı. Bunun, tüm liderleri barışçıl bir şekilde birleştirmeye yardımcı olacağını düşünmüştü.
"Yani Mizeri Konsey'e saldırdı ama orada Blanc’tan başkasını bulamadı. Şimdiki adıyla Testarossa demeliyim herhalde? Eski unvanına o kadar alışmışım ki ister istemez onu kullanmaya devam ediyorum. Her neyse, Mizeri, Testarossa ile karşı karşıya gelmekten kaçındı ve böylece planı suya düştü. Buraya kadar her şey güzel. Asıl sorun bundan sonrasında başlıyor. O kurnaz insanları korkuyla yönetemediğimiz sürece, şüphesiz kendi aralarında didişmeye başlayacaklar. Ve Rozzolar artık geçmişte kaldığına göre, tarih bize güç mücadelesinin sadece daha da yoğunlaşacağını söylüyor. Batı Ulusları bu saçmalıkla uğraşırken Doğu İmparatorluğu harekete geçerse ne olacağını sanıyorsun? Büyük kaybedecekler, işte olacak olan bu. Ve bu senin suçun, Rimuru! Şimdi bana bu konuda ne yapacağını söyle!"
Bak sen. Bunu hiç beklemiyordum. Guy, Batı Ulusları'nın kendi kendilerini yok etmesini engellemeye mi çalışıyordu? İnsan soyuyla hiçbir zaman pek ilgilenmiyor gibi görünürdü ama en azından kıyametin kopmasını engellemeye çalışıyor olabilirdi. Sanırım Hakem olarak görevi falan buydu. İnsanlığın dostu falan değildi ve yöntemleri oldukça şiddetli olabiliyordu ama bir bakıma motivasyonunu anlayabiliyordum.
Şimdi Batı Ulusları için yaptığım planları sorgulamam gerekiyordu. Testarossa ve Mizeri'nin birbirleriyle temas kurduğundan haberim bile yoktu ama şu noktada bunu açık edemezdim. Tek istediğim insanlığın bizi tanımasını sağlamak ve onlarla dostane ilişkiler kurmaktı ama...
Ona nasıl cevap vereceğimi düşünürken, Diablo benim yerime öne çıktı. Guy'ın yüzünü ekşitmesini görmezden gelerek, "Heh. Ne mi yapacak diye soruyorsun? Efendi Rimuru'nun tek arzusu, ideallerini gerçeğe dönüştürmektir," dedi.
Ne söyleyeceği konusunda endişeliydim ama benim de somut bir fikrim yoktu. İdealist argümanların Guy üzerinde işe yarayacağından şüpheliydim, bu yüzden durumu kurtarması için Diablo’ya ve onun o sonsuz güvenine güvenmiştim ama galiba beni hayal kırıklığına uğrattı, ha? Zaten kafamda elediğim o "yüce idealler" argümanıyla ortaya atılmıştı.
"Bununla ne demek istiyorsun?"
"Oh, çok basit, Guy. Sadece insanları korkutmak gibi yavan ve sıkıcı bir şey yapmanın hiçbir anlamı olmadığını söylüyorum. Elbette sana karşı daha boyun eğici olacaklardır ama bu onların yeteneklerinden en iyi şekilde yararlanmayı sağlamaz. Korku, zamanla uçup giden bir duygudur. Ne kadar büyük bir trajedi yaratırsan yarat, unutulmaya mahkumdur. Unutulduğunda ise geriye sadece öfke kalır."
"Hmm. Devam et."
"Öfke, zamanla nefrete dönüşür. İnsanları, kendilerine eziyet edenlerden öç almaya iter. İnsanlık, ne kadar zeki görünürlerse görünsünler, zekadan yoksun oldukları için bizimle aralarındaki güç farkının ne kadar mutlak olduğunu fark edemezler. Canavarlar veya benzeri şeyler tarafından kışkırtılırlarsa, hemen ellerini oldukça aptalca davranışlarla kirletirler."
"Doğru. Ben de bu yüzden onları temizliyorum. Çünkü ellerini kirletmelerine izin vermeye niyetim yok."
"Keh-heh-heh-heh... Ben de sana bunun nafile bir çaba olduğunu söylüyorum. İnsanın doğasındaki aptallık, hafızalarının silinmesine neden olur. Bir nesil yerini o kadar çabuk diğerine bırakıyor ki; bu konuda yapılabilecek bir şey yok. Ancak..."
Bir an duraksadı ve ciddi bir bakışla Guy’ı süzdü.
"Zenginliği sadece Rozzoların tekeline bırakmak yerine yeniden dağıtırsanız, ulusların belirli bir adalet çerçevesinde ilişkilerini yeniden kurmalarını sağlayabilirsiniz. Bu da yeni ekonomik ilkeler yaratır."
"Sonra?"
"Bu yeni ilkeleri, bu yeni seçenekleri onlara sunar ve kendi geleceklerini kendilerinin seçtiğini sanmalarını sağlayarak onları kandırırsınız. Böylece o budala insanlar bunu kendilerinin yarattığına inanırlar. Bu sistem, insan hafızasının aksine asla yok olmayan bir şeydir. İnsan dünyasını yarı kalıcı olarak yönetmenizi sağlar. Efendi Rimuru bunu yöneten kişidir ve ben de bunu kendi kişisel görevim olarak görüyorum."
Vay canına. Diablo mantıklı konuşuyordu. Yani temelde, kendileri inşa ederlerse ona daha iyi mi bakacaklardı? Ayrıca, aklımdaki şey gerçekten bu muydu? Buna benzer bir şeyler söylemiş olabileceğimi hissediyordum ama bu kadar görkemli bir şey olduğunu düşünmemiştim... Bir de bunun kesinlikle işe yarayacağı ön kabulüyle konuşuyordu ki bu biraz ürkütücüydü.
"Anlıyorum. Yani ekonomiyi elinde tutar ve karşılığında hiçbir şey istemeden güvenliklerini garanti edersen, zayıflar sana bağımlı hale gelecek? Her şeyin kansız savaşlarla çözüldüğü bir toplum. Evet, belki de Rozzoların altındaki hayattan daha iyi olur."
Guy, Diablo’yu yeniden değerlendiriyor gibi görünerek başını salladı.
"Elbette. Sadece seçkinlerin değil, kitlelerin tatmin olduğu bir dünya. Bunun sonucunda ortaya çıkan arz-talep zincirleri yeni olasılıklar da yaratacaktır. Ve Guy, Efendi Rimuru'nun umduğu şey tam olarak budur."
Pek haksız sayılmazdı galiba. Benim asıl sabırsızlıkla beklediğim şey, kültürün nasıl ilerleyeceği ve gelişeceğiydi. Herkesin keyif alacağı daha fazla kitle iletişim aracı görmek istiyordum; filmler, müzik, manga, romanlar. Bu tür sanatlar yaratmak, hayatta yeterince boş vakit bulabilmenizi sağlayacak bir temel gerektiriyordu. İnsanlara refahın tadını çıkarma şansı vermek istiyordum ki içlerindeki bu yeni, daha önce bilinmeyen yetenekleri keşfedebilsinler. Bundan fazlasını pek düşünmediğimi açıkça itiraf etmeliyim.
"Yani barışın ne kadar güzel bir şey olduğunu öğrendiklerinde, onu kaybetmekten mi korkacaklar?" diye sordu Guy, Diablo’ya.
"Kesinlikle. Tek kelimeyle, minnet kavramı. İnsanlar barışı koruduğu için Efendi Rimuru'ya minnettar kalacaklar ve böylece dünya çapında bu barışın korunmasına katkıda bulunacaklar. Bunun, hayal ettiğin korkuya dayalı yönetimden çok daha verimli olduğuna inanıyorum."
Ben daha ne olduğunu anlamadan ikisi birbirini tamamen anlamış gibi görünüyordu. Diablo’nun gelecek planını dinleyen Luminus ve Leon, hatta onların yardımcıları bile şaşkınlık ve merak dolu gözlerle bana bakıyorlardı. Bu kadar baskı altındayken, kimseye aklımdan böyle bir şey geçmediğini söylememin imkanı yoktu.
"Ama bunu yapacaksak, uzun vadeli bir bakış açısı ve bir sürü karmaşık hesaplama gerekecektir, değil mi? Bunu yönetmek zorundasın, yoksa başa çıkılamayacak kadar çok insanın etrafta türeyeceğini kolayca görebiliyorum. Şımarıp gidecekler. Tüm bu zahmete girmemi mi istiyorsun?"
Yapma Guy. Evcil hayvan beslemeye benzemez bu. Bir gün uyanıp da hamsterının bir düzine yavru doğurduğunu falan görecek değilsin ya.
"Ha! Efendi Rimuru'nun geleceği o kadar ilerisini göremeyeceğini mi sanıyorsun? Belki bunu yönetmek senin için çok zor olurdu ama Efendi Rimuru için bu, boş zamanlarında halledebileceği bir şey. Endişelenmeye gerek olmadığını söylemek sanırım yanlış olmaz."
Oha. Diablo neden bunu benim yöneteceğimi varsayıyordu? Demek istediğim, onunla dünyayı perde arkasından yönetmenin bir iblis lorduna yakışır harika bir yol olduğu hakkında konuştuğumuzdan emindim... ama bunu Guy ve diğer iblis lordlarının önünde söylersen, bana musallat olmazlar mıydı?
Gerçekten tedirgin olmuştum ama görünüşe göre olmamalıydım. Hatta:
"Öyle mi düşünüyorsun? Pekala, tamam. Hepsini sana bırakıyorum. Anlattığın kadar iyi gideceğinden gerçekten şüpheliyim ama başarısız olursan benim için hava hoş. Çünkü başarısız olursan, sadece öne çıkıp o budalaları ayıklamaya başlarım. Bakalım bunun sorumluluğunu alabilecek misin?"
Şaşırtıcı bir şekilde, Guy bana gülümsüyordu. Ve eğer iş buraya geldiyse, bunu kabul etmekten başka çarem yoktu. Az önce tamam dedikten sonra, şimdi durup dururken imkansız diyemezdim.
"Bence Diablo durumu biraz abarttı ama genel olarak haksız sayılmaz. Tabii ki biraz idealistçe ama işlerin bu şekilde yürümesi güzel olurdu gibi hissediyorum. Ve senin bu konuda ne söyleyeceğine bakmaksızın, dünya barışını kendi yöntemlerimle inşa etmeye çalışacağım."
Bu benim sözümdü. Ve böylece ne olup bittiğini tam olarak anlamadan, Batı Ulusları'nı yönetmek üzere Octagram tarafından resmen görevlendirildim.
Zirve merhamet gösterip tam orada bitseydi harika olurdu ama işimiz henüz bitmemişti.
"Rimuru," diye gürledi Leon, "sana bir uyarıda bulunayım. Eskiden Jaune olarak bilinen Carrera, anlık bir dürtüye kapılırsa nükleer büyü fırlatmaktan çekinmeyecek kadar tez canlı bir iblistir. Onu sıkı bir tasma altında tutsan iyi edersin, yoksa büyük emeklerle inşa ettiğin o başkent kül yığınına döner."
"Doğru," diye araya girdi Luminus. "Ve ben de şunu ekleyeyim. Daha önce de belirtildiği gibi, benim tanıdığım Violet, vahşetin canlı somutlaşmış hali olan kötü niyetli, kararsız biridir. Canavar ırklarının aksine, insan soyunu yok etmeye çalışmaz ama maymun iştahlıdır, her an fikrini değiştirebilir. Belki senin önünde cici bir genç kız gibi davranıyordur ama ben gardımı indirmekte çok tereddüt ederdim."
Verdikleri tavsiyeler içimi pek rahatlatmadı. Ve bunu açıkça söylemeseler de, Testarossa’nın Carrera ve Ultima’dan bile daha fazla bela olduğu anlaşılıyordu.
Bu iş kötüye gidiyor gibi görünüyordu. Aslında "gidiyor gibi" demek doğru olmazdı belki. Daha çok durum zaten kötüydü ve ben bunu ancak fark ediyordum. Artık Testarossa ve diğerlerinin Kadim İblisler olduğunu biliyordum ve diğer iblis lordları bana onların benim sorunum olduğunu söylemişlerdi. Eğer bir şey yaparlarsa bu benim suçum olacaktı... ve teknik olarak Diablo'nun emrinde olsalar da, onu suçlamak bana hiçbir şey kazandırmazdı.
Hatta Elmesia’ya onlarla ilgileneceğimi söylemiştim, bu yüzden teklifimi öylece geri çekemezdim. Zamanda geriye gidip o kalın kafalı halimi yumruklamak istiyordum ama bu kadar düşüncesiz olmanın cezası buydu herhalde. Bu adamları yönetmek, tüm insan toplumunu yönetmekten çok daha zor olacaktı ve bu düşünce gizlice, efkarla içimi çekmeme neden oldu.
Derken Ramiris, Deeno ve Veldora, sanki Guy'ın lafını bitirmesini bekliyormuş gibi ayağa kalktılar.
"Şey, biz burada biraz ayak altında kalıyor gibiyiz, o yüzden kalanını size bırakalım olur mu?"
"Evet. Yapmam gereken önemli işler var. Vester da beni bekliyor zaten, sonra görüşürüz Guy!"
"Kesinlikle. Ben de zindan muhafızlığı görevlerime dönsem iyi olacak. Ah, bir ejderhanın işi asla bitmiyor! Kua-ha-ha-ha!"
Sanki kırk yıldır birlikte çalışıyorlarmış gibi tam bir uyum içinde, arkalarına bakmadan kaçmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Özellikle Deeno, daha fazla azar işitmemek için hayatında bir gün bile var olmamış çalışma ahlakından dem vuracak kadar hevesliydi.
"Ha? Çalışmak mı? Sen mi? Bu şaka komik bile değil."
Guy tabii ki bunu gözden kaçırmadı ve yapıştırıverdi cevabı. Ancak Ramiris hemen savunmaya geçti.
"Hayır, hayır, doğru söylüyor! Deeno artık benim asistanım! Vallahi bak!"
Guy şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı. Deeno’nun tek bir sözüne bile inanacak değildi ama Ramiris ona arka çıkınca eli mahkum kabul etti.
"Deeno... çalışıyor mu? Ona nasıl bir büyü yaptın Rimuru?!"
Şaşkın bakışları bu kez bana döndü. Cevaplaması zor bir soruydu.
"Hiçbir fikrim yok! Ama bizim ülkemizde kural belli; çalışmayana ekmek yok. Ben de sadece bu kuralı uyguluyorum. İşin içinde büyü falan yok."
Elimde öyle bir büyü olsaydı zaten bu kadar uğraşmazdım. Ses tonumdan bunu anlamış olacak ki Guy konunun üzerine daha fazla gitmedi.
Böylece Ramiris ve iki kafadarı odadan adeta süzülerek çıktı. Shuna’nın getirdiği çayları ve ikramlıkları tam bitirdikleri anı seçmişlerdi, zamanlamaları kusursuzdu. Onlardan da bu beklenirdi zaten.
"Peki, öyle olsun," diye mırıldandı Guy. "Deeno’ya söyleyeceğimi söyledim. Umarım bu sefer bana işe yarar bir bilgi getirmeyi becerir."
Yine aynı odadayken böyle ulu orta konuşmamasını dilerdim. Aramızdaki casuslardan bu kadar açıkça bahsetmesi işleri zorlaştırıyordu ama Guy’a çenesini kapamasını söyleyecek halim de yoktu. Yine de iyi yanından bakmak gerekirdi. Masanın altından birbirimizi tartmaktan çok daha iyiydi.
Ben de konuyu değiştirdim.
"Güzel. Buraya kadar sadece Testarossa ve diğer ilk iblisleri sormak için mi geldin?"
Sadece bunun için olsaydı Guy çoktan evine dönmüş olurdu. Gitmediğine göre başka bir karın ağrısı daha vardı. Başıma yeni dertler açılmasını hiç istemiyordum ama sormadan da bir yere varamazdık.
"O da aklımdaydı, evet, ama bir sorum daha var." Guy koltuğuna yayılıp odadakilere tek tek baktıktan sonra gözlerini Leon’a dikti. "Geçenlerde kendilerine Ilımlı Palyaçolar diyen bir grupla karşılaştım."
"Öyle mi?"
"Senin de bir dönem iş yaptığın grup, değil mi?" diye sordu Guy, Leon’a.
Leon başını sallayarak onayladı. "Evet, onlar."
Bir dakika. Guy’ın şüphelerini bu kadar rahatça onaylamıştı ama bu acayip önemli bir konuydu!
"Dur bir dakika, yani Yuuki’yi de mi gördün?" diye sordum Guy’a.
"Hı-hı."
Kısa süre önce Soei’ye Özgür Lonca merkezini ve bölge şubelerini araştırmasını söylemiştim. Dünkü karşılaşmamızın Yuuki’nin planı olmadığından neredeyse emindim, bu yüzden kendi merkezine döneceğini düşünmüştüm. Dikkat çekmek istemeyeceği için Soei’nin adamlarına olası lonca binalarını gözetlemelerini, kılık değiştiren ya da dublör kullanan biri olup olmadığına bakmalarını emretmiştim. Henüz bir haber alamamıştım ama Yuuki’nin benim adamlarım yerine Guy’ın ağına takılacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
"Peki, senin Yuuki ile bir bağlantın var mı?" diye üsteledim.
"Ha? Saçmalama," dedi Guy. "Doğu’ya kaçmaya çalışıyorlardı, ben de yollarını kesip kulaklarını biraz çektim."
Guy ve Yuuki’nin suç ortağı olabileceğinden şüphelenmiştim ama yanılmışım demek ki. Bu içimi rahatlatsa da Guy’ın asıl amacının ne olduğunu hâlâ çözebilmiş değildim.
"Onu öldürmedin mi?" diye sordu Leon.
Ben de bunu merak ediyordum ama daha da önemlisi, Yuuki Batı’daki konumunu bırakıp Doğu’ya mı kaçmaya çalışıyordu? Büyük oynamaktan çekinecek biri gibi durmuyordu ama bu, onun için bile inanılmaz derecede cüretkar bir karardı. Guy’ın gazabına uğrayacak kadar şanssız olması kötü olmuştu tabii. Guy "kulaklarını çektiğini" söylediğine göre canını bağışlamıştı ama onu canından bezdirdiğine de şüphe yoktu. Yuuki için üzülecek değildim, hak etmişti.
"Hayır, öldürmedim. İlk başta onu yakalayıp sana borçlandırmak istedim ama sonra işler değişti."
Guy, Yuuki ile karşılaşmasının nasıl bittiğini anlatmaya başladı. Böylece kimsenin ruhu duymadan ne işler çevirdiğine dair, hâlâ biraz bulanık olsa da, daha net bir fikre sahip olduk. Raphael’in de tahmin ettiği gibi, Ilımlı Palyaçolar’ın arkasındaki asıl patron ve işveren oydu.
Yuuki’nin şimdiye kadar yaptığı iyi kötü her şeyi tek tek masaya yatırdık:
Birincisi, Macera Cemiyeti’ni geliştirip Özgür Lonca haline getirmişti.
İkincisi, Konsey’in fiili yöneticileri olan Rozzo ailesiyle bağlar kurmuş ve onların kirli işlerini halletmişti; buna Leon ile aralarındaki aracılık da dahildi.
Üçüncüsü, Clayman’i bir iblis lordu olarak desteklemiş, hatta onu perde arkasından parmağında oynatmıştı.
Dördüncüsü, Doğu İmparatorluğu’nun yeraltı dünyasını yöneten karanlık örgüt Echidna Kulübü’nü çökertip yerine gizli Cerberus cemiyetini kurmuştu.
Yasal dünyada Özgür Lonca’yı kurmuş, yeraltında ise organize bir suç lideri haline gelmişti. Echidna Kulübü’nü ilk defa duyuyordum ama yeraltı dünyasında devasa bir güce sahip olduğu belliydi; bilgi Leon’dan geldiğine göre şüphe etmeye gerek yoktu. (Bu arada Masayuki’nin çökerttiği Orthrus köle pazarı da Cerberus’a bağlıydı, yani o işte de Yuuki’nin parmağı olduğuna emindim.)
Yuuki’nin çalışma yöntemi hep aynıydı: Var olan organizasyonları çökertip kendi tekeline alıyordu. Söylemesi kolaydı ama bunu hayata geçirmek inanılmaz derecede zordu ve o, tüm bunları on yıldan kısa bir sürede başarmıştı. Ona sadece "yetenekli" demek hafif kalırdı. Bir dahi olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmazdı.
Yine de o aşırı özgüvenli tavırlarından hiç hoşlanmıyordum. Ne kadar yetenekli olursan ol, karşındakinin gücünü doğru tartamamak ölümcül bir hataydı. Guy’a bir bakış bile başının ne kadar büyük bir belada olduğunu anlamasına yetmeliydi. Yine de Yuuki bu sefer kaçmayı başarmıştı; onun hakkında olumlu bir şey söyleyecek olsaydım, bu kesinlikle akılalmaz şansı olurdu.
Yaşadığını öğrenmek bende karmaşık duygular uyandırdı. Ne de olsa aynı memleketten geliyorduk ve gerçekten ölmesini falan istiyor değildim. Ama bir yandan da yaptığı her şeyi öylece sineye çekemezdim. Dışarıdan sevimli, cana yakın bir adam gibi görünüp arkadan Rozzo ailesini, hatta Leon’u bile piyon gibi kullanmıştı. Yetmezmiş gibi Hinata ile beni savaşa sürüklemek için Ilımlı Palyaçolar’ı üzerimize salmıştı... En kötüsü de tüm bunları dünya fethi gibi, gülüp geçemeyeceğim kadar çocukça bir hayal uğruna yapmış olmasıydı.
Peki ama Guy neden Yuuki’nin gitmesine izin vermişti? Doğrudan sormaya karar verdim. Cevap verirse ne ala.
"Pekala. Kaçmasına izin verdiysen, aklındaki plan tam olarak ne?"
"Ah, hepsi sadece bir oyun," dedi ifadesiz bir sesle.
Bu bağlamda oyunun ne anlama geldiğinden emin değildim ama o, benim şüphelerimi görmezden geldi.
Anlattığına göre Doğu İmparatorluğu yakında harekete geçecekti ve Yuuki, canını bağışlaması karşılığında gidip Doğu’da işleri karıştırmayı teklif etmişti.
"Şey... Yani Batı Ulusları’nın yıkılmasını istemiyor gibisin. Ama neden?" Bunu uzun zamandır merak ediyordum. Ancak Guy’ın cevabı beklediğimden de şaşırtıcı oldu.
"Çünkü onları yıkılmamaları için yönetmek benim görevim. Yani, orada çok fazla insan olmasını istemiyorum ama neyse. Benim asıl görevim, tüm insanlığı iblis lordlarının yönetimi altına sokmak."
Guy’ın bahsettiği oyun buydu demek ki. Ve bu yönetimi tamamladığında zafer onun olacaktı.
"İyi de o zaman neden Leydi Mizeri’nin Konsey’i yerle bir etmesine izin verdin?"
Eğer tam Doğu saldırıya geçtiğinde tüm konsey üyelerini öldürseydi, Batı Ulusları ölümcül bir darbe alırdı. Ülkelerin hiçbiri birbiriyle iş birliği yapamaz hale gelirdi. Savaş daha başlamadan bitebilirdi.
Guy bu soruma kıkırdadı. "Sadece 'Mizeri' desen de olur," diye geçiştirdi. "Mizeri’ye Batı’yı tek bir çatı altında toplaması için izin verdim."
Bu da ne demekti şimdi...?
Anlaşıldı. Muhtemelen Batı’ya dehşet salarak onları yönetmeni kolaylaştırmak istedi.
Yani olay şöyle miydi? Bir iblis lordu Konsey’i katledecek, herkes paniğe kapılacak, sonra ben araya girip onlara yardım edeceğim ve onlar da can havliyle benim korumamı kabul edecekler. Bu uğurda birkaç kişi ölse de sorun değil, öyle mi?
Anlaşıldı. Muhtemelen öyle.
Anlıyorum. Oldukça ekstrem bir yöntemdi; yangın çıkarıp kahraman gibi söndürmeye benziyordu. Guy ve Mizeri’nin farklı niyetleri olduğunu düşünüyordum ama tüm bunları benim için mi yapmışlardı?
Yoksa değil miydi? Belki de sadece beni kullanmak istiyordu, böylece Batı Ulusları’nı onun yerine ben yönetecektim. Bilmediği şey, benim zaten Batı’da çoktan derin bağlantılar kurmuş olmamdı. Bu kadarını önceden planlamamıştım ama Testarossa’nın desteği sayesinde Konsey neredeyse tamamen avucumun içindeydi.
Yine de Guy’ın amacı insanlığı yok etmek değildi. Tam tersine. O aptalları kendi kendilerini öldürmemeleri için düzgünce yönetmek istiyordu. Ve eğer bu işi ben üstlenirsem, Guy için bundan daha iyisi olamazdı. Tam olarak istediği şey buydu aslında.
Guy hakkında kesin olarak anladığım bir şey vardı: İşini acayip baştan savma yapıyordu. Kabul etmeliydim ki bu işi ondan çok daha iyi kıvırırdım.
"Tamam. Yani Batı’nın kontrolünü tamamen elime almam senin için sorun yaratmıyor, öyle mi?" dedim.
"Hiç sorun değil. Haddini bilmezin biri çıkıp arıza çıkarmadığı sürece benim için hava hoş."
Harika o zaman. İşler beklediğimden çok daha hızlı çözülmüştü ama madem kartlar böyle dağıtılmıştı, Batı Ulusları’nın yönetimini devralmak en mantıklısıydı.
"O halde memnuniyetle kabul ediyorum. Madem anlaştık, kuzeydeki Englesia sınırlarında dolanıp durmayı kesersen çok sevinirim."
Diğerlerinin anlattığına bakılırsa, Guy’ın adamlarından biri kuzeyde düzenli olarak ortalığı birbirine katmaktan keyif alıyordu. Razul oranın koruyucusuydu ve maalesef Shion onu öldürerek harika bir iş çıkarmıştı. Acil durum ilan edildiğinden, Thalion’lu Elmesia asayişi sağlamak üzere bir grup Magus şövalyesi göndermişti. Bunun için ona teşekkür etmem pek doğru olmazdı ama aynı iş için ordularını tekrar göreve çağırmak da inanılmaz bir bencillik olurdu. Batı Ulusları’nı ben yöneteceksem, onları korumak da bana düşerdi; bu da savunma bütçesine bir yığın para akıtmam gerektiği anlamına geliyordu. Bundan gerçekten kaçınmak istiyordum. Dünya tam olarak Razul gibi yeteneklerle dolup taşmıyordu sonuçta.
"Bu konuda endişelenmenize gerek yok. Bu tür önemsiz meseleleri de Testarossa’ya bırakabiliriz."
Diablo, tüm endişelerimi yok eden o şeytani gülümsemesiyle bana baktı. Ama bunun gerçekten sorun olup olmayacağını soramadan araya başkası girdi.
"Doğru, evet. Kuzeydekilerin de biraz nefes almaya ihtiyacı vardı zaten, eminim. Bırakın ne istiyorlarsa onu yapsınlar."
Guy bile Diablo’ya hak vermişti. Bu durum, iblislerin düşüncelerinin benim gibi sıradan insanlar için ne kadar anlaşılmaz olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.
Böylece Diablo’nun önerdiği gibi, Englesia’daki tüm iblis faaliyetlerini Testarossa’nın ellerine bıraktım. Guy’dan da söz almıştım, bu yüzden herhangi bir çatışma daha başlamadan önlenecektir diye düşündüm.
Sonuç olarak artık Batı’nın hükümdarıydım ama hâlâ halletmemiz gereken birkaç pürüz vardı.
"Eee, Rimuru, Doğu İmparatorluğu’nun sorumluluğunu sana bırakabilir miyim?"
Luminus’un sorusu bana şu diğer meseleyi hatırlattı.
"Yani, İmparatorluk bir hamle yapıyor derken, askeri anlamda mı bahsediyorsun?"
Her ihtimale karşı sormak istemiştim. Guy, dünyadaki en aptalca soruyu sormuşum gibi başını salladı.
"Son zamanlarda," diye açıkladı Hinata, "İmparatorluk peş peşe askeri tatbikatlar düzenliyor. Bu konu Konsey’de de gündeme geldi."
Eğer durumun farkındaysa, çoktan bazı karşı önlemler düşünmüş olmalıydı. İmparatorluk’un büyük bir orduyla istilaya girişeceğini sanmıyordum; seçebilecekleri üç rota da fethedilmesi imkansız derecede zor yollardı, bu yüzden pek gerçekçi bir seçenek gibi görünmüyordu. Kayıpları umursamadıkları sürece, İmparatorluk’un Batı’yı hedeflemesinden elde edeceği kazanç çok azdı.
Nihayetinde bir istila harekatı, karlı bir girişim olmak zorundadır. Yiyeceğiniz, kaynağınız veya yaşayacak yeriniz yoktur, bu yüzden bunlara sahip olan diğer uluslara saldırırsınız; ancak kendi sorunlarınızı çözebilirseniz, artık kan dökme riskine girmeye gerek kalmaz. Tabii ki sorunları çözmek hiçbir zaman o kadar kolay değildir. Zengin bir ulusun yoksul bir ulus için canını dişine takması için hiçbir neden yoktur, bu yüzden yardım istendiğinde, çatışmanın tohumları tam da orada atılır. Zengin ulusların kendilerini savunmak için hazırda bir ordu bulundurmalarının nedeni de budur; potansiyel istilacılara kolay bir zafer elde edemeyeceklerini hissettirmek önemlidir.
Elde edilecek kar dökülecek kana değmeyecekse, kimse elini savaşla kirletmez. Peki, insanlar başka neden savaşa girmek ister ki?
Anlaşıldı. Ne olursa olsun kazanacaklarına dair sarsılmaz bir inançları olduğu için.
Aklıma gelen tek şey buydu.
Konsey’i ben kontrol ediyordum, bu yüzden üyelerinden birinin bana ihanet edeceğini hayal bile edemiyordum. Belki de Doğu, daha önce benzeri görülmemiş harika bir askeri teknoloji ya da savaş stratejisi geliştirmişti… ya da gizli bir kozları vardı.
"Hinata?"
"Biliyorum. Az önce bana Cüce Krallığı’nın yapısını sormuştun değil mi? Şey, oradan bir ordu geçirmek imkansız değil."
Niyetimi anlamakta hiç gecikmemişti. Cüce Krallığı tarafsızdı ve Gazel’in geçiş izni vereceğinden şüpheliydim ama bir ordunun Batı’yı istila etmek için kullanabileceği en güvenli rota burasıydı. Hatta…
"Aslında ilk başta bu fikri göz ardı etmiştim ama önce Dwargon’a saldırma ihtimalleri var mı?"
"Kıkırdar. Ne kadar da utanmazsın. Bu konuyu araştırmamı istedin çünkü zaten öyle düşünüyordun, değil mi?"
Oha, Hinata beni övüyor muydu? Bunu daha yeni düşünmüştüm ama neyse. Akışına bırakalım.
"Biliyordun demek? Şey, eğer böyle bir ihtimal varsa, üzerine gidelim derim."
Gazel ile iletişime geçmeye ve bir plan yapmaya karar verdim. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse, bu sadece can sıkıcı bir durum olmaktan çıkıp tam bir felakete dönüşürdü; ama bunu sadece dileyerek geçiştiremezdik. Tempest artık Konsey’in askeri gücünü elinde tuttuğuna göre, savaşın tüm yükünü göğüslemek bizim görevimizdi.
"Sen buralarda olmasaydın, biliyorsun ki Granville ve Luminus İmparatorluk ile karşı karşıya gelecekti."
Guy, durum artık kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi konuşuyordu. Ancak İmparatorluk ordusunun büyüklüğü bir soru işaretiydi ve bu senaryoda, saldırıyı savuşturacak olanlar Rozzo’ların müttefik orduları, Hinata’nın Haçlıları ve Lubelius’un hazır kıta ordusu olacaktı. Kim kazanırsa kazansın, Guy’ın umurunda değildi. Peki o zaman neden Yuuki’nin teklifini kabul etmişti? Sadece kendi planları olduğunu tahmin edebiliyordum. Sanırım o tuhaf kelime, yani oyun, bunu anlamanın anahtarıydı ama bana doğrudan bir cevap verecek değildi.
"Ben de destek sağlayacağım ama senden emir almamı bekleme, tamam mı?" dedi Hinata.
Bunu anlayabiliyordum. Hinata’nın ön safları bizzat yönetmesi için hiçbir neden yoktu.
"Bunun bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğinden hâlâ tam olarak emin değilim ama bir çaresine bakacağız. Hinata, İmparatorluk istilasıyla bizi tamamen gafil avlarsa diye hazırlık yapın."
"Anlaşıldı. Tüccar kılığına girmiş ajanlarının da icabına bakarız."
Kabul ederkenki gülümsemesi biraz ürkütücüydü. Ama bu iyiydi. Artık bir şey istememe gerek kalmamıştı.
"Rimuru," dedi sıkıntılı bir ses tonuyla Luminus, "eğer yenilirsen, savaşmak bize düşecek. Bunun gerçekleşmemesi için ne gerekiyorsa yapmanı tavsiye ederim."
Buna inanabiliyordum. Kayıplarla uğraşmak ve yıkılan katedrali onarmak arasında mekik dokuyan Luminus, bir savaşa odaklanacak durumda değildi. En azından Hinata’nın desteğini aldığım için mutlu olmalıydım.
"Benim asıl endişem, Yuuki’nin iş birliğini sağlayıp sağlayamayacağım..."
Aramızdaki husumet çok derine dayanıyordu. Farmus Krallığı’nı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış, bu da Shion ve birliği için her türlü dehşete yol açmıştı. Clayman’i parmağında oynatıyordu ve zamanı yeterince geriye sararsanız, ork lordu döneminde Geld’in önderlik ettiği isyanda bile parmağı vardı. Birinden her şeyi unutmasını ve geçmişi geçmişte bırakmasını istemek, insanların harcı değildi.
"Bizim için mi endişeleniyorsunuz, Efendi Rimuru?"
Shion bazen böyle keskin zekalı olabiliyordu; ben hiçbir şey söylemesem bile beni neyin huzursuz ettiğini hemen anlayıveriyordu.
"Yani, biraz. Şimdiye kadar yaşanan onca şeyden sonra ona birdenbire güvenmeye başlayacak değilim."
Aslında ona hiç güvenmiyordum. Ve eğer aniden bir savaş patlak verirse, güvenemediğiniz bir müttefikten daha fena bir köstek olamazdı.
"Yuuki gittikten sonra nasıl bir hamle yapacağı hakkında hiçbir fikrim yok," diye umursamazca ekledi Guy. "Pek de umurumda değil gerçi. Eğer tüm bunları benim için halledebilirsen, harika olur."
Bunu duymak, sonunda Yuuki’yi kendi gücümün bir parçası olarak görmenin imkansız olduğuna karar vermeme yetti.
"Kek-hek-hek-hek-hek… O halde Soei’den onun hareketlerini incelemesini isteyeceğim, sadece incelemesini," dedi Diablo.
"Zahmet olmazsa, lütfen."
Şimdilik Yuuki hakkında bu kadar konuşmak yeterliydi. İşlerin nasıl gelişeceğini görmemiz gerekecekti. En azından, bir özür dilemeden onunla kanka olacak değildim. Burada bir ülke yönetiyorduk, bu yüzden ne yaptığına bağlı olarak arayı düzelteceğimizi hayal edebiliyordum; ama hiçbir şey karşılığında onu affedecek kadar geniş ufuklu değildim.
"Bu durum senin için uygun mu, Shion?"
"Elbette! Size karşı gelirse onu ezip geçerim, eğer sizinle barışırsa da onu bir güzel benzettikten sonra affederim!"
Sadece bunu yaparken onu öldürme, dedim içimden. Yine de öldürürse bunu bir kaza olarak kabul ederdim. Yuuki beni ya da Shion’u öldürmek istemiyordu, bu yüzden bunun bilerek olmadığını garanti edebilirdim.
Böylece Yuuki meselesini geleceğe erteledik.
Guy’ın aklında bir şey daha vardı; aslında asıl mesele buydu. Kahraman Chloe hakkındaydı.
"Granville’in görevinin, Luminus’un kendi topraklarında gizlemek için o kadar uğraştığı şeyin kilidini açmak olduğunu biliyorum. O şeyin kontrolden çıkmadığından emin olmak için izliyordum ama Diablo sürekli 'Sen bunu Rimuru’ya bırak,' deyip durdu, ben de..."
O yüzden işlerin nasıl gittiğini görmek için buraya gelmeye karar vermişti.
Diablo bunu ne zaman söylemişti ki? Sonra hatırladım; Diablo savaş sırasında bir süreliğine ortadan kaybolmuştu, değil mi? Kendi kafasına göre küçük bir müzakere yürütmüş olmalıydı. Bu durumdan hoşlandığımı söyleyemezdim ama tam bir ustalık eseri olduğu ortaya çıkmıştı. Eğer Guy o savaşa dahil olsaydı, nelerin yaşanabileceğini kimse kestiremezdi.
"Aslında az önce bu konuyu konuşuyorduk ama madem buradasın, neden senin için her şeyi kısaca özetlemeyeyim?"
Zirvenin kontrolünü ele almaya ve her şeyin üzerinden bir kez daha geçmeye karar verdim. Leon ve Luminus’un istemediğim bir şeyi söyleyeceklerini sanmıyordum ama yine de her ihtimale karşı temkinli olmakta fayda vardı. Gerçekten önemli olan şeyler, yani Chloe’nin zaman yolculuğu ve yaptığı sayısız döngü, en iyisi gizli kalmalıydı. Üstelik Guy’a söylemediğim sürece, bunu bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
"...Böylece çıldıran Chronoa’yı yendik ve bu işi tamamen çözdük."
Hikayem böylece suçun çoğunu Chronoa’ya yüklüyordu ama bunu sadece Chloe’yi korumak için yapmıştım. Chloe’nin aslında Chronoa olduğundan bahsetmeye başlarsam, işler daha da karmaşık bir hal alırdı, bu yüzden bunu Guy’dan saklamak istiyordum.
"Pekala. Oldukça çetin bir savaş olmuş gibi görünüyor. Sana bir şey sorabilir miyim o halde?"
"Elbette. Ne istersen."
"Şuradaki kız bariz bir şekilde bir Kahraman. Bana bir açıklama yapmak ister misin?"
Eyvah. Bunu saklamaya çalışmıştım ama Guy kandırılamayacak kadar zekiydi.
"Şey, o savaşta, bu kızın içindeki gizli bir güç uyandı..." Tamamen saçma da olsa, inandırıcı bir hikaye uydurmaya yeltendim.
"Yalancı."
Bu plan da suya düşmüştü. Savaşın sıcağında güçlerini keşfetmek kesinlikle klasik bir fantastik hikaye ögesiydi ama bu bahanenin işe yaramasına imkan yoktu.
"Şey, gerçeği söylemek gerekirse..."
Ben kararsızca duraklarken Leon araya girdi: "Buradaki Chloe, hedefli çağırma yöntemimle yıllarca aradığım kişinin ta kendisi. Bir şekilde orada bulunuyordu ve onun sayesinde hepimiz kurtulduk."
Leon’un lafı nereye getirmeye çalıştığına dair en ufak bir fikrim yoktu ama bu işin içinden sıyrılmak istiyorsam onun açtığı yoldan gitmekten başka çarem de yoktu.
Ben daha lafa giremeden Luminus araya girdi. "Gerçekten de öyle. Ben de oldukça şaşırdım ama bu Chloe’nin, mühürleme için en uygun kap olduğu ortaya çıktı."
Şimdi de hikayeye kendi yorumunu katıyordu. Yani bütün bunları birbiriyle tutarlı hale getirmek bana mı kalmıştı?
"Mühürleme kabı mı?" diye sordu Guy, şüphe dolu gözlerle doğrudan bana bakarak.
Benim de sormak istediğim tam olarak buydu ama artık ona karşı dürüst olma şansımız kalmamıştı. Devam etmek zorundaydım.
"Evet. Leon’un anlattığına göre, hedef aldığı kişinin gücünü çalıp kendi içine mühürleyen eşsiz bir yeteneğe sahipmiş. İnanması zordu ama sonuç gözümüzün önünde dururken başka çaremiz kalmadı."
Nasıl olmuştu ama? Topu Leon’a atmıştım, şimdi devralma sırası ondaydı. Fakat Luminus daha hızlı davrandı.
"Kesinlikle haklısın. En değerli gizli silahımı kaybettiğimi söylemekten üzüntü duyuyorum ama kontrolden çıkmış, etrafı yakıp yıkan bir ölüm makinesine katlanmaktansa bunu kabul edebilirim."
Gerçekten canı sıkılmış gibi görünüyordu. Hem de fazlasıyla. Muazzam bir oyunculuk sergiliyordu, neredeyse onu ayakta alkışlayacaktım. Şimdi Leon’un bu işi bağlaması gerekiyordu.
"...Nedenini anlayabiliyorum. Guy, dünyada sen de dahil olmak üzere pek çok güçlü oluşum var. Chloe’yi bu yaklaşan tehditlere karşı korumak istiyordum ama onunla karşılaşır karşılaşmaz gücünü kullanacağını hiç düşünmemiştim. Bu konuda ben de en az senin kadar şanssızım."
Leon içini çekti. Bu çökmüş hali hiç de yapmacık durmuyordu. Eğer en iyi kadın oyuncu ödülünü Luminus alacaksa, en iyi erkek oyuncu ödülünü de onunla paylaşmalıydı.
Her şeye rağmen artık elimizde tutarlı bir hikaye vardı. Chloe, Chronoa’yı mühürlemiş ve böylece bir kahraman gücü elde etmişti.
"Hmm. Siz üçünüz beni kandırmaya çalışmıyorsunuz, değil mi?"
"Asla," diye yapıştırdım cevabı.
Leon da ona katıldı. "Her zaman insanlara karşı fazla şüpheciydin."
"Kesinlikle," dedi Luminus. "Gereksiz ayrıntılara takılmayı bırak artık."
Hep birlikte Guy’ın şüphesinin üzerine çullandık. Bu anlık uyum, sanırım hepimizin Chloe’ye ne kadar değer verdiğinin bir göstergesiydi.
"Ama onun kahraman güçleri elde ettiğini görüyorsun, değil mi? Onu öylece kendi haline mi bırakacaksın?" diye sordu Guy.
Leon oturduğu yerden kalktı.
Guy gülerek ekledi, "Endişelenme, ona dokunacak değilim."
"Güzel o halde. Eğer ona zarar vermeye kalkarsan, önce karşında beni bulursun."
Leon tekrar yerine oturdu. Odadaki hava bir anlık gerilmişti ama Guy’da en ufak bir düşmanlık belirtisi yoktu. Leon’un düşüncesizce bir şey yapmasından korkmuştum ama şaşılacak derecede sakindi. Bu beni biraz rahatlatsa da bir sonraki an iliğime kadar donduğumu hissettim.
Bir kılıç parıldadı.
Guy’ın elinde nereden çıktığı belli olmayan uzun bir kılıç belirdi ve doğrudan Chloe’nin ensesine doğru inmeye başladı. Saldırısının hızı kesinlikle doğaüstüydü. Bir milyon kat hızlandırılmış algı yeteneğim bile bana zamanında yetişemeyeceğimi söylüyordu; Leon ve Luminus için de durum aynıydı. Gözlerimizin önünde gerçekleşmek üzere olan bu faciaya bakamayıp yüzümüzü dehşetle başka yöne çevirdik.
Fakat hemen ardından salonda berrak bir çelik sesi yankılandı.
...?!
Küçük Chloe bir anda büyümüş, Guy’ın darbesini karşılamak için kimsenin kınından çektiğini görmediği bir kılıcı savuruyordu. Üzerindeki giysiler bile kahraman zırhına dönüşmüştü; kutsal ruh zırhını sanki her zaman kullanıyormuş gibi büyük bir doğallıkla kuşanmıştı.
"Merhaba, iblis lordu Guy. Seni ilk kez kanlı canlı görüyorum; gerçekten de çok güçlüymüşsün."
"Ahaha! Sen de fena sayılmazsın. Demek adın Chloe? Bu gücü kullanabilen, ben de dahil olmak üzere çok az insan var."
Guy ve Chloe birbirlerini samimiyetle selamladılar ama ben bir türlü sakinleşemiyordum. Az önce ne olduğunu kesinlikle anlayamamıştım. Aşırı gelişmiş algı yeteneğimle bile hiçbir şey görememiştim. Bunun sıradan bir yüksek hız hamlesi olmadığı ortadaydı; etraftaki hava bile titreşmemişti.
Bu büyüydü... ya da başka bir şey. Böyle anlarda yardım alabileceğim mükemmel bir ortağım vardı. Raphael, durum raporu lütfen!
Bildiri. Bilinmiyor. Chloe Aubert adlı öznenin eylemlerinin analizi ve değerlendirilmesi başarısız oldu.
Gerçekten mi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.