Cehalet günahtır derler ama bazen insanın en büyük kozu olabilir. Masayuki bir ejderha ve bir iblis lordu tarafından kabul görmüştü de ruhu bile duymuyordu. Onun bu akılalmaz şansına bir kez daha hayran kalmadan edemedim.
Sonunda Masayuki’ye can simidini atan Mjöllmile oldu.
“Leydi Ramiris, lütfen yapmayın. Efendi Masayuki böyle bir talebe nasıl karşılık vereceğini bile bilemez, değil mi?”
Mjöllmile sıkı bir Masayuki hayranı olduğu için, bu konuşmayı bir şaka sanmış olmalıydı; Ramiris makul olmayan isteklerde bulunuyor, nazik kahraman ise ne tepki vereceğini bilemiyordu. Masayuki’nin gerçek tepkisinin Mjöllmile’i hayal kırıklığına uğratacağını düşünmüştüm ama sanırım kahraman becerisi burada devreye giriyordu.
Ya da belki de öyle değildi. Mjöllmile bir şekilde Masayuki’ye tüm kalbiyle inanıyor gibiydi. Bunu gören, hatta belki de hisseden Masayuki gülümsedi.
“Bu Mjöllmile, güvendiğim danışmanım ve Tempest’ın mali departmanının başı. Bir nevi maliye bakanımız diyebilirim.”
“Sizinle tekrar karşılaşmak büyük onur, Efendi Masayuki.”
“Ha-ha-ha! Çok naziksin, Mjöllmile.”
“Aman efendim, ben alt dünyadan gelme bir türediyim sadece...”
“Şey, dediğin gibi Ramiris, korkarım şu an sana katılamam. Mikami’ye, yani demek istediğim Rimuru’ya destek olacağıma dair çoktan söz verdim.”
Masayuki, Ramiris’in önünde hafifçe eğildi.
“Tahmin etmiştim,” dedi Mjöllmile. “Efendi Rimuru insanları kendi tarafına çekme konusunda gerçekten ustadır!”
Ben ne yapmıştım ki sanki? Ramiris de hemen ona katılmaya dünden razıydı.
“Madem öyle, elden ne gelir! Çok kurnazsın Rimuru, biliyorsun değil mi?”
“Hey,” diye gayet istifimi bozmadan cevap verdim, “erken kalkan yol alır.”
Sonra Veldora nedense böbürlenmeye başladı.
“Kwah-ha-ha-ha! Rimuru kadar güvenilir birini kolay kolay bulamazsın. Ramiris, bence onun önüne geçme sevdasından vazgeçmelisin. Ama şimdi Masayuki’yi dinleyelim! Devam etmemiz gerekiyor!”
Buradaki herkesin benim hakkımda ne düşündüğü konusunda şüphelerim vardı ama doğru ya, hâlâ tanışma faslındaydım. Gerçi bu biraz gereksiz görünüyordu; herkes zaten onun adını biliyordu.
“Pekala. Masayuki, sıra sende.”
“Tamam,” diyerek başını salladı. “Sanırım bazılarınız artık farkındadır ama adım Masayuki. Rimuru ile aynı dünyadan geliyorum ve şimdi birlikte çalışıyoruz. İnsanlar bana kahraman diyor ama lütfen bunun muhakemenizi bulandırmasına izin vermeyin.”
Sırtını dikleştirerek diğerlerine karşı tanıtımını yaptı. Aslında kendisine kahraman denmesinin bir şaka olduğunu söylemek istediğini hissediyordum ama Mjöllmile ona öyle bir hayranlıkla bakıyordu ki, sanırım bundan vazgeçti.
Her zamanki gibi duruma çabuk ayak uydurmuş, o soğukkanlı haline bürünmüştü. Hatta buna meydan okuyan bir tavır da denebilirdi. Geçen sefer tanışmış olabilirlerdi ama Veldora ve Ramiris ile bu kadar rahat şakalaşabilmek yürek isterdi. Gerçekten özel biriydi. Belki de bu, etrafındaki insanlar üzerinde etkili olan eşsiz beceri Seçilmiş Kişi’nin bir sonucu değildi; belki de büyük bir kısmı kendi kişiliğinden kaynaklanıyordu. Sadece bir eşsiz beceri ile bu kadar nüfuz sahibi olunabileceğine pek ihtimal vermiyordum.
Tanışma faslını bitirirken bunu daha sonra doğrulamaya çalışabileceğimizi düşündüm.
Hepimiz yerlerimize oturduk. Son toplantımız acil durum görüşmesi gibiydi ama bu sefer işler o kadar sıkışık değildi. Herkesin keyfi yerindeydi.
“Şunu söylemeliyim ki Masayuki, sen gerçekten müthişsin. Tüm başarımızı sana borçluyuz!” diye heyecanla bağırmaya başladı Ramiris, yerine oturur oturmaz.
“Unutmayalım ki,” diye ekledi Veldora, “Mjöllmile’in de bize çok yardımı dokundu. Dediğin gibi, belki de zindan yapısını çok basitleştirmemekle doğru olanı yaptık!”
İkisine de katıldım. Kafaları böyle bir araya getirmek başarıyı getiren şeydi, buna şüphe yoktu.
“Yardım edebildiğim için mutluyum sadece.”
“Evet, ben de pek bir şey yapmadım. Sizin güçleriniz olmasaydı bunların hiçbiri mümkün olmazdı!”
Bu karşılıklı nezaket gösterilerinden sonra labirentin durumunu tartıştık.
Satışlar harika gidiyordu, hem de çok harika. Bu durum Mjöllmile’i güldürüyor, ancak iş yükü bir yandan da ağlatıyordu. Üstelik kasabayı ziyaret edenler hanlarımızda konaklıyor, hancıların ve yakındaki tavernaların işlerini canlandırıyordu.
“İşte raporum,” diyerek bazı kağıtlar çıkardı Mjöllmile. Veldora ve Ramiris de ilgili göründüğü için birkaç kopya hazırlayıp onlara dağıttım. Herhangi bir sorun olup olmadığını anlamak için raporu hızlıca gözden geçirmeye karar verdim; ayrıntılı hesap kitap işlerini Raphael’e bırakacaktım.
Pekala. Bakalım elimizde ne var. İnsan formuna girebildiğim için şükrettiğim zamanlardı bunlar. Bir balçık olarak da kağıtları okuyabilirdim elbette ama ofis işleri için insan olmak çok daha elverişliydi.
Rapordaki verilere göre, yaptığımız ayarlamalardan bu yana labirentteki işler tıkır tıkır ilerlemişti.
“Görünüşe bakılırsa reklamlarımız işe yaramış.”
“Hem de nasıl! Her gün inanılmaz bir yoğunluk yaşıyoruz,” dedi Mjöllmile heyecanla onaylayarak.
Veldora ve Ramiris, anlayıp anlamadıkları belli olmasa da rapora bakıyorlardı. Büyük ölçüde en son istatistiklerimizin bir dökümüydü ama üzerinde durulan birkaç özel konu da vardı.
Bunlardan biri, Mjöllmile’in Yuuki’den onay almasıyla artık labirente giriş için kullanılabilen Maceracı Kartları, yani lonca üyelik kimlikleriydi. Bu kartlar doğası gereği sihirliydi; taşıyıcının hayati belirtilerini takip ediyor ve bu verileri bir kayıtta tutuyordu ki bu oldukça kullanışlıydı. Tıpkı bir özgür lonca merkezinde olduğu gibi, labirente sorunsuz bir giriş sağlıyorlardı; bu yüzden maceracıların alışması kolay olmuştu. Zaten lonca üyesi olmayan koruma veya paralı asker de yok denecek kadar azdı, bu yüzden uygulama oldukça pürüzsüz geçti.
Şu an için labirente giriş ücreti sefer başına üç gümüş sikkeydi. Kartlar özgür lonca tarafından üretiliyordu, bu da bizi üretim zahmetinden kurtarıyordu. Kendi ulusumuz da on gümüş karşılığında temel kartlar sağlıyordu; meydan okuyanların çoğu lonca üyesi olsa da ara sıra bu kartları da satıyorduk. Tüm bunlar birleşince, sadece giriş ücretlerinden bile bir hayli para topluyorduk.
Raporda ayrıca Ramiris tarafından labirent için üretilen üç eşya hakkında detaylar da vardı. İlk diriltme bileziği ücretsizdi; ne kadar yararlı olduğunu görebilmeleri için bir eşantiyon gibi veriliyordu. Ondan sonrakiler ücrete tabiydi; ancak iki gümüş sikke gibi oldukça makul bir fiyata satılıyordu. Özellikle de sizi sadece diriltmekle kalmayıp ölümünüze yol açan yaraları da iyileştirdiği düşünülürse bedava sayılırdı. Bir süre tartıştıktan sonra, kitlemize bir hizmet olsun diye fiyatı düşük tutmaya karar vermiştik. (Bu arada, diriltme bileziği takmadan labirente tekrar girmeye çalışırsanız bir uyarı anonsu devreye giriyordu. Orada kendinizi öldürtürseniz bu benim sorunum değildi ama yine de böyle bir şeyin yaşanması ağzımda kötü bir tat bırakırdı.)
Satın almayı kolaylaştırmak için bilezikler, ölülerin diriltildiği ön büronun hemen yanında satılıyordu. Hem bu strateji hem de vazgeçilmez bir eşya olması sayesinde peynir ekmek gibi satılıyorlardı; zindanın üç eşyası arasında açık ara en popüleri buydu.
Öte yandan, dönüş düdükleri tek bir kişinin anında yüzeye dönmesini sağlıyordu; kaybolduğunuzda gökte ararken yerde bulduğunuz bir lütuftu bu. Pek çok parti için bir nevi sigorta niteliğindeydi, bu yüzden fiyatı biraz yüksek tutulmuştu; düdük başına otuz gümüş. İnsanlar ucuza kaçıp sadece diriltme bileziklerine güvenmeye çalışıyordu ama buna pek akıllıca diyemezdim. Evet, o şekilde de girişe ışınlanıyordunuz ama ekipmanınızı ve diğer eşyalarınızı kaybedebiliyordunuz. Üzerinizdeki zırh kalıyordu ama ölüm anında elinizden kayıp giden her şey sonsuza dek yok oluyordu. Tabii ki kimse savaşırken ganimetleri kucağında taşımıyordu; muhtemelen onları geçici olarak koridora bırakıyorlardı. Bunları kaybetmek oldukça ağır bir ceza olabilirdi. Sırf girişe dönmek için bu riski göze alacak az kişi vardı, bu yüzden düdüklere de hatırı sayılır bir talep geliyordu.
Son olarak, kayıt kristalleri beklediğimiz kadar iyi satılmıyordu ama bazı müşterilerin bunları yüklü miktarlarda satın aldığını görüyorduk. Tanesi bir altın sikke, yani neredeyse bin dolar civarıydı; şüphe yok ki lüks tüketim malıydı. Neden olmasın ki? İstediğiniz zaman ve istediğiniz yerde zamanı geri almanıza olanak tanıyorlardı. Birçok kişi doğrudan canavarlara odaklanacağı için onları ucuza elden çıkarmak bizim için tehlikeli olabilirdi, biz de fiyatı tavana çektik.
Yine de bir talep olacağını düşünüyordum. Derin seviyelerde zorluk her katta katlanarak artıyordu; her on kattaki kaydetme noktaları kıta ötesi bir yolculuk gibi gelebilirdi. Bu yüzden onlardan kâr etmemizin biraz zaman alacağını sanıyordum ama bu sığ seviyelerde bile kullananlar vardı.
Ayrıca insanlara silah ve zırh kiralama denemeleri de yapıyorduk ama bu henüz kâra geçmemişti. Bunlar Kurobe tarafından üretilmiş, oldukça kaliteli mallardı ve birçok kişi öldükten ve ana silahını kaybettikten sonra bunları kiraladığı için geri dönüşler mükemmeldi. Doğru reklamla, yakında talebin artacağını öngörüyordum.
Yani genel olarak işler yolundaydı; ancak şu an başarılı olmamız yelkenleri suya indirebileceğimiz anlamına gelmiyordu. Aksine, her zamankinden daha ihtiyatlı olmamız gereken bir dönemdeydik.
Zindanın en ön safındaki parti iyi iş çıkarmaya devam ediyor, kimse dökülmeden daha da derine iniyordu. Diğer meydan okuyanlar arasında da bir heyecan dalgası yaratıyorlardı; çuvalladıktan sonra tekrar tekrar geri dönen insanlar vardı. Bu da satışlarımızı artırıyordu ve bu döngüyü devam ettirmemiz gerekiyordu. İnsanları tekrar tekrar gelmeye değer olduğuna ikna edebilirsek, günlük en az bin giriş olan ilk hedefimiz şaşırtıcı derecede ulaşılabilir görünüyordu.
“Mollie’nin raporuna bakılırsa, şu an tam bir başarı yakalamış durumdayız. Ama zafer sarhoşluğuna kapılamayız. Fark ettiğiniz bir şey olursa dile getirmekten çekinmeyin.”
Toplantıyı resmen başlatırken herkesin dikkatini toplamasını istedim. İlk tepki Ramiris’ten geldi.
“Ben!”
“Pekala. Ramiris?”
“Şu Element Haberleşmesi becerisini kullanan element uzmanını biliyorsun değil mi? Açıkçası, bilgi toplamak için ruhlara bu şekilde güvenilebileceği hiç aklıma gelmezdi! Ama istersen bu akışı bozabilir, onlara müdahale edebilirim. Ne dersin?”
“Müdahale etmek, ha...?”
Yollarına taş koymayı ben de istiyordum ama bu bana biraz korkakça bir hareket gibi geldi. Bu partinin izlediği yol tamamen usulüne uygundu; onlara karşı kötücül yollara başvurmak, kuralların ruhuna aykırı hareket ediyormuşuz hissi yaratıyordu. Sonuçta bu bir savaş veya ölüm kalım rekabeti değildi.
“Ama ruhlar buna zorlanmıyor, değil mi?”
“Hayır. Eğer bu kadar büyük bir destek sağlıyorlarsa, belli ki element uzmanıyla araları çok iyi.”
“O zaman müdahale etmesek daha iyi. Bu tarz işlerden pek hoşlanmam.”
“Anlaşıldı! Böyle diyeceğini tahmin etmiştim zaten, Rimuru.”
Ramiris hemen geri adım attı. Sanırım kendisi de pek taraftar değildi ama yine de konuyu açmanın iyi olacağını düşünmüştü.
“Hayır, yalan söylemek iyi değildir. Ama Ramiris, neden bir ruhsuz bölge oluşturmuyorsun? O Element Haberleşmesi, bölgeye kök salmış küçük ruhları dinleyerek çalışıyor, öyle değil mi? Eğer ruhlar orada olmazsa, beceri de işlemez, haksız mıyım?”
Hoppala. Veldora’dan beklenmedik derecede mantıklı bir çıkış geldi. Normalde bana pek bir hayrı dokunmaz ama bazen o da zekice şeyler söyleyebiliyordu.
“Rimuru, neden öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun?”
Üstelik çok da keskin bir dikkati vardı.
“Yok canım, sadece her zamanki gibi derin bilginden etkilendim Veldora,” dedim, hafifçe sarsılarak. “Gerçekten harika bir fikir!”
“Değil mi? Engin uzmanlığım bir kez daha günü kurtardı! Kuaaa-ha-ha-ha!”
Bu kadar saf olması ne güzel.
“Eee, Ramiris? Ne diyorsun?”
“Tabii ki yapabilirim! Ruhlardan benim için yer değiştirmelerini rica ederim, olur biter. Civarda bilinç sahibi tek bir ruh bile kalmazsa, Element Haberleşmesi hiçbir işe yaramaz!”
Bu iş görürdü işte. Belki de Veldora’nın önerisi sayesinde, şu element uzmanları hakkında bir şeyler yapabilirdik.
“Harika. Öyle yapalım. İşte tam da bu yüzden böyle beyin fırtınaları yapmanın harika bir fikir olduğunu düşünüyorum.”
“Evet, kesinlikle öyle. Gördüğün gibi, benim uçsuz bucaksız bilgeliğim—”
“Tamam, sıradaki. Başka gözlemi olan var mı?”
Veldora’nın daha fazla gaza gelmesine izin veremezdim. Devam etme vaktiydi. Bir sonraki sözü alan Masayuki oldu.
“Acaba yenilen canavarların içinden maceracılar için eşya düşebilir mi?”
Canavarların arkada eşya bırakması... Video oyunlarında sıradan bir durum olsa da gerçek hayat perspektifinden bakınca biraz gizemli kalıyordu. Zaten bizim canavarlarımızdan zanaat malzemeleri ve sihirli kristaller çıkıyordu. Bu kadarı yetmez miydi?
“Buna neden ihtiyacımız olsun ki?” diye sordu Veldora.
Masayuki’nin cevabı basitti. “Ha? Şey, yani, iyileştirme iksirleri şaşırtıcı derecede pahalı. Üst seviye maceracılar paraya kıyabildikleri için bunları sürekli kullanıyorlar ama çoğu insan yaralanma riskini göze almaktansa savaştan kaçmayı tercih ediyor. Bir de, zindanda ölürseniz hiçbir yara almadan diriltiliyorsunuz ya, bu yüzden birçok kişi iksir harcamak yerine doğrudan pes edip oradan çıkmayı seçiyor. Ben de diyorum ki, canavarlar öldürüldüğünde içlerinden alt seviye iksir veya benzeri şeyler düşse de herkes bunlara ulaşabilse nasıl olur?”
Hmm... Haklı bir noktaya parmak basmıştı. Ülkemizin iksirleri bir nevi reklam işlevi görüyordu ve kullanım alanları genişlemeye başlamıştı ama pek de ucuz sayılmazlardı. Hatta fiyatlar yüzünden satışlar durgunlaşmaya başlamıştı. Tempest içinde bir alt seviye iksir dört gümüş sikke tutuyordu; üst seviye olanlar otuz beş, tam iyileştirme sağlayanlar ise doğrudan satışa sunulmasa da eğer satsaydık muhtemelen beş yüz gümüşün, yani beş altın sikkenin üzerinde bir fiyata sahip olurdu. Öte yandan, şehrimizdeki en ucuz hanın geceliği yemek hariç üç gümüş, akşam yemeği ve banyo dahil beş gümüştü. Yoldan geçen tüccarların kaldığı daha düzgün bir oda ise yemekler dahil ortalama on gümüş civarındaydı.
Diğer tarafta, D seviye bir maceracı zindanda bir gün çalıştıktan sonra ortalama on beş gümüş sikke kazanıyordu; eğer daha verimli olmak için bir partiyle çalışırlarsa belki yirmi. Şimdilik bu miktar fena değildi; günü kurtarmaya yetiyordu ama herhangi bir acil durum için para biriktirmeye imkan tanımıyordu. Hastalandıklarında veya ciddi şekilde yaralandıklarında ihtiyaç duyacakları tedavi, ya da herhangi bir sosyal güvenlik ağı, tamamen hayal dışıydı. Üstelik silahlarının bakımını yapmaları, kırılanların yerine yenisini almaları ve daha kaliteli ekipmanlar için para biriktirmeleri gerekiyordu.
Kısacası, düşük seviyeli canavar avcıları kıt kanaat geçiniyordu. Daha iyi bir hayat istiyorlarsa tek çareleri becerilerini parlatmaktı. Ve böyle bir hayatta, dört gümüş sikke harcamak ağır bir yatırımdı. Giriş ücreti için de kenara para koymaları gerekiyordu ve bir iksirin bütçelerini aşmasını gayet iyi anlıyordum... Evet, biliyorum, hepsi içinden büyük bir ganimet çıkacak bir hazine sandığının peşinde ama buldukları şey onları bir anda zengin etmeyecekti.
“Oyunlarda bu çok yaygındır, evet. Ne demek istediğini anlıyorum Masayuki ama... Canavarlar zindanın içinde doğal olarak oluşuyor, bu yüzden üzerlerinde eşya taşımalarını sağlamak zor olabilir...”
Ziyaretçilerimizi, en başta talep etmedikleri şeyleri onlara altın tepside sunarak aşırı şımartmak bir hata olurdu. Yardım etmek istiyordum ama bence önce kendi ayakları üzerinde durabilmeleri gerekiyordu. Özgür Lonca zaten bu yüzden vardı. Ülkemiz açısından bakarsak, burada yaşamayan insanlara sosyal yardım sağlayamazdık. Pek hoş bir durum değildi ama hayatta kalmak için güçlü olman gerekiyordu—
“Bence bunu yapabiliriz,” diye araya girdi Ramiris, tam ben içimden havlu atmışken.
“Gerçekten mi?”
“Tabii ki. Doğar doğmaz eşyayı yutmalarını sağlarız, olur biter!”
Eğer bu mümkünse, önümüzde yeni kapılar açılırdı. Belki hazine sandıklarını daha kullanışlı eşyalarla doldurur, canavarların ise maceracılar için daha çöp sayılabilecek şeyler düşürmesini sağlardık. Çöp olsun ya da olmasın, alt seviyeler için yine de bir gelir kapısı olurdu; ben de zaten bu alt seviyelerin geçinebilecek bir şeyleri olmasını istiyordum. Kusursuz bir dünyada insanlar emeklerinin karşılığını almalıydı ve ben de bunu mümkün olduğunca gerçekleştirmek istiyordum.
“Pekala, o zaman sorun yok. Eğer canavar avlayarak daha fazla gelir elde etmelerine yardımcı olacaksa, eminim bizim için daha da sıkı çalışacaklardır.”
Ayrıca bunun, canavar türevli malzemelerin ticaretini canlandırmak ve ülkemiz için bir başka cazibe merkezi oluşturmak gibi yan etkileri de olurdu. Elimize biraz daha fazla para geçtiğinde, bunun bir kısmını sosyal yardım programlarına aktarabilirdik. Hastalık konusunda ne kadar ileri gidebiliriz bilmiyorum ama ciddi yaralanmalar? Bu konuda destek olabilirdik. Eğer Japonya’da genel sağlık sigortası olabiliyorsa, Tempest için de benzer bir şey hayal değildi. İnsanlar buna adaletsiz demesin diye, böyle bir sistemi ülkemizin gelişiminin erken aşamalarında hayata geçirmek istiyorduk. Mümkünse bunun bir an önce olmasını dilerdim.
Asıl sorun, tam olarak kimleri Tempest vatandaşı sayacağımızı belirlemekti. Zindan maceracıları, yoldan geçen tüccarlar ve benzerleri doğal olarak vatandaş değildi. Belki de artık tüm vatandaşlarımızı kaydetmenin ve hak sahipliğini herkes için daha net hale getirmenin vakti gelmişti. Tempest şu an gelişmekte olan bir ülkeydi, bu yüzden her türlü göçmeni hoş karşılıyorduk; ancak ülkemiz olgunlaştığında, vatandaş olmayanları sınırlarımızdan dışlama hareketleri başlayabilirdi. Bir ulus, bir bakıma büyük bir yardımlaşma topluluğuydu; kimse tek başına yaşayamazdı, bu yüzden birbirimize hayatta kalma konusunda yardım etmek için topluluklar oluştururduk. Ülkemize sülük gibi yapışan asalaklara ihtiyacımız yoktu ve buraya ait olma hissi taşımayan hiç kimseyi kucaklamak istemiyordum. Nihayetinde, farklı düşünce ve ilkelere sahip insanların aynı toplulukta bir arada yaşaması zordu.
Temel olarak, eğer bir vatandaş bir devlete aitse, o devlet için çalışma yükümlülüğü vardı. Karşılığında ise o devletten belirli hizmetler alabilirdi. Bununla birlikte, insanların hiçbir devlete ait olmama, vatandaşlık görevlerinden muaf olma ve tam, kısıtlanmamış özgürlüklerini koruma hakkı da vardı. Tempest’ın bir parçası olmak istiyorsanız, buyurun gelin; istemiyorsanız, yine de hoş gelmiş bir misafirsinizdir ama bir vatandaşın alacağı tüm hizmetleri size sağlayamam. Yakında bu farkı netleştirmemiz gerekecek, sanırım bu konuyu Rigurd ile detaylıca konuşmam lazım.
...Gördünüz mü? Bazen ben de ciddi şeyler düşünebiliyorum.
“Öyle mi dersin? O halde belki işin içine bazı yabancı iksirler veya özellikleri bilinmeyen silah ve zırhlar da karıştırabiliriz? Hani, bulduklarında yüksek değerli olup olmadıklarını anlayamasınlar diye?”
Ah, doğru ya. Hala toplantıdaydık. Aceleyle Masayuki’nin önerisini değerlendirdim. Hmm. Nereye varmaya çalıştığını anlıyorum sanırım.
“Ah, yani giriş katında ekspertiz yaptırana kadar kullanamayacakları, tanımlanmamış araç gereçler ve ekipmanlar gibi mi?”
“Evet, evet! Yani demek istediğim, etkisini bilmediğin bir iksiri herhalde öylece içmezsin.”
“Olsun, belki içenler çıkar. Hatta araya birkaç zehir şişesi karıştırırsak, bu bizim için başka bir zindan tuzağı olur. İnsanlara eşya tanımlatmayı alışkanlık haline getirmeleri konusunda bir uyarı da olur. Hadi öyle yapalım.”
“Lanetli ekipmanlar zorlayıcı olabilir ama sihirli silahlar harika olurdu. Düşünsenize, bir şeyi çöp sanıyorsunuz ama ekspertiz yaptırınca gerçek yüzü ortaya çıkıyor.”
“Bu çok iyi! O zaman kimse çöpleri öylece atamaz ve onları tanımlatmak için zindandan çıkmaları gerekir.”
Masayuki ve ben, video oyunu bilgilerimizle iyice havaya girmiştik. Bunu gerçekten uygulamaya koyma fikri heyecan vericiydi; bizi kulak misafiri olan Ramiris ve Veldora da olaya dahil olmaya başlıyordu.
“Eğer bir şeyin gerçek doğasını gizlemek istiyorsanız, illüzyon büyüm kesinlikle işe yarayacaktır!”
“Kua-ha-ha-ha! Ah, meydan okuyanların sevinçle zıpladıklarını, sonra da yıkımla acı çekişlerini izlemek ne kadar da keyifli olacak. Şimdi işler daha da heyecanlı bir hal alacak!”
Evet. Kesinlikle havaya girmişlerdi.
“Hmm... Evet, çöp ekipmanlar değerli alan kaplayacağı için insanlar bunları bir an önce kasabada satmak isteyecektir. Bu da dönüş düdüğü satışlarını artıracaktır!”
İşte Mjöllmile’den her zamanki gibi ayakları yere basan bir yorum gelmişti. Haklıydı da. Kimse henüz ekspertiz yapılmamış silah ve zırhları öylece çöpe atmaya kıyamazdı. İnsanların aklına bu fikri bir kez soktuğumuzda, zindanda kamp kurup büyük ganimet peşinde koşanlar stratejilerini ister istemez gözden geçirecekti. Giriş ücreti aldığımızı düşünürsek, içeri girip çıkan maceracı sayısı ne kadar artarsa kârımız da o kadar katlanırdı.
Üstelik burada tek eğlenen biz olmayacaktık. Ekspertiz yapılmamış eşya tabirinin çekici bir yanı vardı. Sonuçları beklerken insanın kalbinin küt küt atmasına, o heyecana engel olması imkansızdı. Gözünün önünde çöp sandığın bir şeyin hazineye dönüşmesi... Ya da sonunda gerçekten çöp çıksa bile, artık onu kendinden bir parça gibi sahiplenmen. Sandıklara öyle aşırı miktarda büyük ikramiye koymamıza gerek yoktu; bu doğrultuda aralara biraz daha düşük seviye ikspir ve benzeri şeyler serpiştirebilirdik. Bu durum alt kademe müşterileri desteklemeye yardımcı olurdu, tabii yine de çöp ile hazine arasındaki o ince dengeyi iyi ayarlamamız gerekiyordu.
"Pekâlâ. Madem öyle, işe koyulma vakti geldi."
Masayuki, "Sistem güncellemesi yapma zamanı geldi desene," diye karşılık verdi.
Tüm bunları daha yeni kararlaştırdığımızı düşünürsek, "vakit geldi" demek pek yerinde sayılmazdı ama son sistem güncellemesi gayet pürüzsüz geçmişti.
"Bana uyar!" Ramiris, sanki neden bahsettiğimizi biliyormuş gibi başını salladı. Ona meraklı bir bakış fırlatınca hemen gözlerini kaçırdı. Sanırım bu küçük sinsirella sadece akıntıya kapılıp gidiyordu. Mjöllmile'nin kafası karışmış görünüyordu, Veldora ise yine o her zamanki kulak tırmalayan kahkahalarından birini patlatıyordu ama bunu dert etmedim. Masayuki ile birbirimize bakıp onayladık.
Ertesi akşam oldu.
Günlerim artık ciddi işlerle dolup taşıyordu. Vaktimin çoğunu kasabadaki projeleri denetleyerek geçiriyordum; hayır, sadece keyif çatmak için yürüyüş yapmıyordum, ciddiyim. Her gece özel ofisimde raporları teslim alıyordum. Rigurd işlerin büyük bir kısmıyla ilgileniyordu ama yine de hatırı sayılır bir miktarının bizzat benim onayımdan geçmesi gerekiyordu. Bu yüzden hükümet binasında kendime bir ofis kurmuştum.
"Efendi Rimuru," dedi Shion, elindeki kağıt destesini bana uzatırken. "Mjöllmile Bey'den gelen raporunuz burada." Gerçek bir sekreter gibi canla başla çalışıyordu. Açıkçası şaşırtıcıydı.
"Evet, teşekkürler," dedim ve raporu alırken sesime otoriter bir ton vermeye çalıştım. Mjöllmile, dünkü toplantıda konuştuğumuz işlere çoktan başlamıştı bile.
"Her şey yolunda gidiyor," diye mırıldandım.
Diablo başıyla onayladı. "Bunu duyduğuma sevindim."
"Daha şimdiden meyhane satışlarımız yüzde on arttı. Anlaşılan düşük seviyeli maceracıların elinin bollaşması tüm halkımızın yararına oluyor."
"Kesinlikle. Tam da öngördüğünüz gibi Efendi Rimuru."
Diablo bir yandan nazikçe çayımı doldururken bir yandan da beni onaylamaya devam ediyordu. Aslında tam olarak öyle öngörmemiştim ama aşağı yukarı umduğum sonuç buydu. Daha mutlu olamazdım. Diablo her zamanki gibi beni gözünde fazla büyütüyordu fakat bu sefer buna takılmadım.
Çayımdan bir yudum aldım. "Ha? Bunun tadı bir farklı. Yaprakları mı değiştirdin?"
"Beğenmediniz mi?"
"H-hayır, güzel ama..."
Tadı kötü değildi, sadece alışık olduğumdan biraz daha buruktu.
"H-hemen değiştiriyorum!" dedi Diablo, bir anda paniğe kapılarak. Ama aslında hiç gerek yoktu. Gayet iyiydi, bir sorun yoktu.
Sadece Shuna çay hazırlama konusunda her zaman en iyisini yapardı... Bir dakika...
"Hey, yoksa bu...?"
"Evet, baş sekreteriniz bizzat hazırlamak için ısrar etti. Ben de zehir içermediğinden emin olmak için tadına baktım."
Peki, öyle olsun bakalım.
Shion'un bu kadar iyi çay hazırlaması şaşırtıcıydı. Asıl büyük sürpriz ise Diablo'nun onunla iş birliği yapmış olmasıydı.
"Bu konuda Shion'la beraber hareket edeceğin hiç aklıma gelmezdi."
Zaten zehir bana işlemezdi, bu yüzden Diablo'nun sadece tadına baktığını varsayıyordum ama bu bile durumu daha şaşırtıcı kılıyordu.
Gülümseyerek cevap verdi: "Başka çarem yoktu. Efendi Benimaru her gün onun tadımcısı olmaktan köşe bucak kaçıyordu. Bu sayede hayatımda ilk kez kendimi hasta hissetme deneyimini yaşadım, böyle bir fırsat bulduğum için şanslıyım."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.