Önceki görüşmemizin üzerinden birkaç gün geçmişti ki, sonunda bir parti 30. Katı geçmeyi başardı.
Bu Masayuki’nin ekibiydi ve tam da Mjöllmile ile planladıkları gibi, zindan içinde istikrarlı bir hızla ilerliyorlardı. Açıkçası her şey ayarlanmıştı ama halkın bunu bilmemesinden bir zarar gelmezdi. Üstelik Seçilmiş Kişi becerisi sayesinde Masayuki ne kadar büyük pot kırarsa kırsın, etrafındakilerin gözünde her zaman sütten çıkmış ak kaşık gibi görünüyordu. Daha iyi bir reklam ortağı bulamazdım.
Böylece labirentin içinde, 30. Katı koruyan ork lordu ile beş adamının katledildiğine dair görkemli bir duyuru yaptık. Sonuç tek kelimeyle elektrik vericiydi. İnsanların toplandığı han ve tavernalardan sevinç çığlıkları yükseldi.
“Maaa-sa-yuuu-ki! Maaaa-sa-yuuu-ki!!”
Sloganlar tüm şehirden duyulabiliyordu. Masayuki bu tezahüratlara rahat bir gülümsemeyle karşılık verdi. En hafif tabiriyle yüzü kaskatı kesilmişti ama kalabalığın gözüne bu, etrafa ışık saçan bir tebessüm gibi görünmüş olmalıydı. Masayuki’nin şanı ve popülerliği bir kez daha arşa çıktı. Bazı dükkanlar “Kahraman Masayuki’nin Otuzuncu Kat Anısına” indirimleri bile başlattı. Tüm bu heyecanla ve potansiyel kâr karşısında gözleri parıldayan tüccarlarla birlikte ortalık, en hafif tabiriyle, çok canlıydı.
Şimdi ise labirentin içine inşa ettiğimiz toplantı odasında başka bir görüşme yapıyorduk.
“Ah, halk seni her zamankinden daha çok seviyor, değil mi Kahraman?”
“Rimuru, lütfen benimle uğraşma. Gerçekten zorlanıyorum!”
Seçtiğim selamlama şeklinin havayı yumuşatmak için eğlenceli bir yol olacağını düşünmüştüm ama gerçekten de bunalmış görünüyordu.
“Hakikaten mükemmel bir performans! Muazzam! Heyecan verici!”
Mjöllmile da dayanamayıp söze dahil oldu. Üstelik gerçekten samimiydi, bu da Masayuki’nin hafifçe kıkırdamasına neden oldu. Şimdi anlıyorum; eğer herkes ona böyle tepki veriyorsa, bunun ne kadar yorucu olabileceğini tahmin edebiliyorum.
“Aslında pek bir şey yaptığım yok.”
“Ah, yine başladınız! Çok mütevazı bir şampiyonsunuz, Bay Masayuki.”
Masayuki’nin mütevazılık yaptığından şüpheliydim. Bir ork lordu, canavar olarak B-artı rütbesindedir ve adamları da B seviyesindedir. Tek bir B rütbeli canavar küçük bir köyün varlığını tehdit edebilirken, burada böyle canavarlardan oluşan küçük bir grup vardı; yani 30. Katı geçmek ciddi bir yetenek gerektiriyordu… Ancak Masayuki’nin partisi bu savaştan büyük bir sorun yaşamadan çıktı.
Jinrai’ye verdiğim Mithril Ekipman savunmasını artırmak için çok işe yaramıştı, bu yüzden partinin stratejisi canavarların dikkatini tamamen onun üzerinde tutmaktı; ki bunun etkili olduğu da kanıtlandı. Partinin geri kalanı da oldukça iyiydi, saldırılarını oldukça güçlü büyüler açığa çıkarmak için odaklıyorlardı. Bernie’nin element büyüsü, Jiwu’nun ruh büyüsü ve Masayuki’nin Seçilmiş Kişi temelli güçlendirme etkisi, yeteneklerini zirveye çıkarmak için birlikte çalışıyordu.
Masayuki bir şey yapmadığını söylüyordu ama dürüst olmak gerekirse, sadece orada durarak bile devasa bir rol oynamıştı.
“Yine de… Üstüme vazife değil belki ama daha iyi bir reklam yapamazdık. Sandıklardan özel bir seriye ait nadir eşyaların çıkması pek çok insan için oldukça cazip.”
“Değil mi? Bu fikir benden çıktı.”
Tüm seti tamamladığınızda özel etkiler açan ekipmanlar… Bu, Kurobe ile tartıştığım bir fikirdi ve bu tartışmanın anısı, onu Ogre Serisi denilen bir test seti yapmaya teşvik etmişti. 30. Katın patron odasındaki altın kutu size bu setten rastgele bir eşya veriyordu ki bu aslında oldukça şeytani bir yöntemdi.
Beş silah —balta, kılıç, yay, pala ve bıçak— ve beş zırh parçası —miğfer, göğüslük, eldiven, tozluk ve bot— vardı. (Kalkan dahil değildi.) Ne alacağınız tamamen şansa bağlıydı; bir Ogre Serisi eşyası alacağınız garantiydi ama bir silah mı yoksa bir zırh parçası mı alacağınızı bilemezdiniz.
Ayrıca, seri parçalarından birinin düşeceğinin de garantisi olmadığını unutmayın. Patronun koruduğu altın kutu, yüzde 2 ihtimalle nadir eşya düşürecek şekilde programlanmıştı. Ork lordunu saatte bir yenseniz bile, o kutu günde sadece yirmi dört eşya çıkarırdı; bu hızla her iki günde bir nadir düşürme yakalarsanız şanslı sayılırdınız.
Aslında bu, insanların psikolojisindeki kumarbaz tarafı dürtmek için mükemmel bir düşürme oranıydı. Hepsini toplamak istemek insan doğasında vardı; zaten sahip olduğunuz bir parçayı elde ederseniz, onu her zaman takas edebilir veya satabilirdiniz. Artık insanların labirentle yüzleşmek için bir nedeni daha vardı.
“Ve biz Ogre Tozlukları’nı bulduk.”
“Evet ve eğer beş zırh parçasının hepsini bulabilirseniz, bu size güçlü bir anti-büyü becerisi olan Büyü Karışması sağlar. 40. Kattaki patrona karşı çok etkilidir, benden söylemesi.”
Bu, bir süre önce Kabal’a hediye ettiğim Pullu Kalkan’ın sahip olduğu etkinin aynısıydı. O kalkan bu etkiyi tek başına veriyordu ama Ogre Serisi ile bunu açmak için tüm zırh setine ihtiyacınız vardı. Eşsiz bir ekipman ile nadir olan arasındaki fark buydu. Dürüst olmak gerekirse, Ogre Serisi, Charybdis’in kalkan benzeri pullarını işlerken ortaya çıkan yan ürünlerden kurtardığımız büyü çeliğinden yapılmıştı. Bu, zaten güçlü bir büyü engelleyici olduğu ve Tempest Yılanı’nın Zehirli Nefesi’ne karşı etkili olduğu anlamına geliyordu; umarım insanlar onları toplamak için heyecanlanır.
“Öyle mi?”
“Hı-hı. Bu yüzden insanların bundan sonra benimsemesini umduğum taktik, bir sonraki patronla kapışmadan önce tüm seti toplamak.”
Masayuki’nin ekibinin 30. Katı fethetmesiyle birlikte artık Ogre Serisi’ni resmen duyurmuştuk. Bilginin dünya çapında yayılması uzun sürmezdi ve eminim ki bu, daha fazla potansiyel meydan okuyucuyu labirentte şanslarını denemeleri için harekete geçirecekti.
Zindanda partilerin on kişiye kadar çıkmasına izin veriliyordu. İçeride ne kadar güçlü bir canavar grubuyla karşılaşırsanız karşılaşın, B rütbesi veya daha yüksek bir maceracı partiniz varsa, yenme şansınızın sıfır olduğu hiçbir şey yoktu. Önlerinde bir deneme yanılma süreci olacağından emindim ama bunu canavarlara karşı grup savaşları için bir eğitim olarak görürlerse, onlar için iyi bir deneyim olacağını düşünüyordum. Zaten sonraki katlar için ekipmanlarını güçlendirmelerini kesinlikle istiyordum.
Her şey plana göre gidiyordu. Hiçbir şeyi atlamamıştık.
“Bu senin fikrin, ha…? Yani seriyi tamamlamamız gerektiğini mi düşünüyorsun?”
“Güzel bir soru. Jinrai’ye verdiğim Mithril Ekipman da nadir bir parça. Özel bir niteliği yok ama Ogre Göğüslüğü’nden daha iyi savunma sağlıyor. Belki bu şekilde devam edip Tempest Yılanı’nı yenebilirsiniz.”
Yılan çetin bir düşmandı ama ondan sadece bir tane olacaktı. Bir partiyle üzerine giderseniz, stratejiniz muhtemelen grubun geri kalanı savaşırken bir yemi iyileştirmek üzerine kurulu olurdu. Bu grupta bu kişi Jinrai olurdu ve bu görevin üstesinden gelebileceğini düşünüyordum.
“Pekala. Bu durumda aşağı inmeye devam edeceğiz.”
“Anlaşıldı. Bol şans, tamam mı? Çünkü sahip olduğumuz en iyi reklam yüzü sensin!”
“Jinrai ve diğerleri bu konuda benden çok daha hevesliler ama evet. Canavarların eşya düşürmesinin işe biraz eğlence kattığını düşünüyorum. Bir sandık keşfetmek her zaman heyecan vericidir ama…”
Canavarların eşya düşürmesi şeklindeki basit fikrin kesinlikle yapılacak en doğru şey olduğu ortaya çıktı. İskeletler gibi bazı canavarlardan hasat edilecek herhangi bir malzeme çıkmıyordu ve büyü kristalleri de genellikle düşük kaliteli olup bozuk para değerindeydi. Ne kadar güçlü bir kaşif olursanız, bu tarz canavarlarla uğraşmak o kadar can sıkıcı hale geliyordu ama artık işler değişmişti. Partilerin eskiden gönülsüzce biçip geçtiği yaratıklar artık aktif olarak avlanıyordu.
Canavar malzemelerinin piyasada her zamankinden daha fazla dolaşmasıyla birlikte, daha iyi sonuçlar alamazdım.
Labirent yapımı canavarlara eşya vermek aslında oldukça basitti. Treyni liderliğindeki dryadlar bu konuda bize yardımcı oldular; yeni doğan canavarları alıp eşyaları onlara yutturuyorlardı. Canavarların labirentin herhangi bir yerinde ortaya çıkabileceği ve hepsini takip edemeyeceğiniz düşünüldüğünde bu kulağa zor geliyordu. Ancak aslında buna gerek yoktu.
Her kattaki büyü özü akışı özel borularla sağlanıyordu. Bu borular 5. Kattan itibaren belirli odalardan geçecek şekilde ayarlanmıştı ve bu odalarda sonradan çok sayıda canavar doğuyordu. Bunlara canavar inleri diyebilirdiniz. Labirenti yönetmek için Treyni ve dryadlar, her bir odaya belirlediğim eşyaları yerleştiriyor; canavarlar bunları yutuyor ve sonra dryadlar onları labirente salıyordu.
Labirentte üretilen tüm canavarları takip etmek bir dertti ama her kattaki canavar inlerine göz kulak olmak bu yükü büyük ölçüde hafifletiyordu. Normal koridorlarda kendiliğinden oluşan canavarlar herhangi bir eşya taşımazdı ama bu bir sorun değildi; zaten her bir canavarın bir şey düşürmesine ihtiyacımız yoktu.
Böylece, canavarların her katta eşya taşımasını sağlamak için makul derecede verimli bir yol bulmuştuk. Başlangıçta canavar inlerini bir tür tuzak olarak hayal etmiştim ama artık daha çok idari ağıllar gibiydiler. Tabii ki, bahtsız bir partinin tam da canavarlarla tıka basa dolu oldukları sırada bu odalara parmak uçlarında girdiğini görebilirdiniz… ama hey, bu da gerilimi artırıyor! Her köşede neyle karşılaşacağınızı asla bilememek, bu işin cazibesinin bir parçasıydı.
“Ve eksperler gece gündüz çalışıyor! Ekspertiz başına bir gümüş sikke alıyoruz ama her an kuyruk oluyor.”
Katledilen canavarlardan, birkaç gün dayanacak şekilde büyüyle işlenmiş meyve suyu veya süt şişelerinin yanı sıra araya karışmış birkaç düşük iksir bulabiliyordunuz. Tabii bu içeceklerin bazıları bir süre sonra bozulabiliyordu, bu yüzden ekspertiz şarttı. Ayrıca Kurobe’nin çıraklarının başarısız denemelerini, yani onlardan ucuza satın aldığımız hurda eşyaları da araya serpiştirmiştik. Bu, onlardan zarar ediyormuşuz gibi görünebilir ama bunlar bir nevi yakalama oyunu ödülleri gibiydi; daha fazla müşteri çekmek için kârımızı yeniden yatırıma dönüştürüyorduk.
Ödül demişken, elbette büyük ikramiyelerimiz de olmalıydı. Arada bir, Kurobe’nin asistanlarının elinden çıkma şaheserleri de ganimetlerin arasına karıştırıyorduk. Haliyle bu durum büyük bir yankı uyandırıyordu; labirentin içinde bulduğu eşsiz kılıcı veya başka bir ganimeti bütün şehre gösterip hava atanların ardı arkası kesilmiyordu. Tam da umduğumuz o bağımlılık yapıcı etkiyi yaratmıştık; artık insanlar, şeker küpüne üşüşen karıncalar gibi tekrar tekrar kapımıza dayanıyordu.
Böylece hem hazine sandıklarından çıkan ganimetler hem her on katta bir verilen para ödülleri hem de canavarların üzerinden düşen eşyalar sayesinde, müşterileri buraya bağlayacak pek çok unsur bir araya gelmişti.
Kısacası labirentte işlerin tıkırında olduğunu söylemek yanlış olmazdı. Haliyle kasabaya akın edenlerin sayısındaki artış da kaçınılmazdı.
“Ve 95. kat tıklım tıklım!” diye heyecanla atıldı Ramiris. Diğerleri de başlarını sallayarak onu onayladı.
Evet, 95. kattaki yeni han şimdiden büyük bir başarı yakalamıştı. Her katın merdiven başında, üzerinde oldukça yapay duran bir han tabelası ve kapısı vardı. Her birinin yanında da bir zil bulunuyordu; maceracılar zili çaldığında bir labirent yöneticisi geliyor, kapının ardında neler olduğunu ve buranın imkanlarından nasıl faydalanabileceklerini açıklıyordu.
İçeri girmek için bir gümüş sikke gerekiyordu; bu da labirent giriş ücretinden pek az değildi ama müdavimler için bu meblağ devede kulak kalıyordu. Yöneticinin tanıtımını dinleyenlerin çoğu, sonunda parayı bayılıyordu. Bunun da geçerli bir sebebi vardı: sürekli değişen labirent yapısı.
Koridorlar ve odalar iki üç günde bir yer değiştirdiği için, bir katı temizlemek göründüğünden çok daha zordu. Dev bir haritada kaybolmadan ilerleyebilen pek kimse yoktu ve elementçilerin element iletişimi becerisine fazla güvenmemeleri için de gerekli önlemleri almıştık. Bir katın içinden geçen en kısa rotayı bulmak artık başlı başına bir meydan okumaydı; sonuç olarak tek bir günde her on kattaki kayıt noktasına ulaşmak imkansız hale gelmişti. Bu yüzden şimdiye dek partiler koridorlarda kamp kurmak zorunda kalıyordu.
“Aslında daha önce hiç böyle açık koridorda uyumamıştım.”
“Öyle mi?” diye Masayuki’ye döndüm. “Nasıldı peki? Eğlenceli gelmiş olmalı.”
“Hah! Senin için öyle olabilir Rimuru ama soğuk ve sert taşların üzerinde uyursan her yerin tutulur, hatta morluklar içinde kalırsın. Bernie ve benim dışımdaki diğer iki çocuk buna alışkın gibiydi ama yine de…”
Bir kadın olmasına rağmen Jiwu bile bu zorlu koşullara itiraz etmemişti. Ancak Masayuki için canavar saldırılarına karşı nöbetleşe uyumak, cehennemden farksızdı.
“Anlıyorum. Zor olmalı.”
“Lütfen biraz içten acı bana, olur mu? Çünkü bir daha asla öyle bir şey yapmak istemiyorum, orası kesin.”
Dünya dışından gelmiş olsun ya da olmasın, günümüz çocuklarının çoğu için bu büyük bir çile olurdu. Tabii bir hazine odasını emniyete alıp orada kamp kurmak da bir seçenekti. Ama bazı canavarlar dur durak bilmeden koridorlarda volta attığı için yine de birinin nöbet tutması gerekiyordu. Bu şartlar altında, güvenli bir dinlenme alanı sunmak beklenmedik şekilde popüler olmuştu.
Bir de içeride bulunan ekipmanların ne yapılacağı meselesi vardı. Onları öylece bırakmak israftı çünkü planladığımız üzere, ilk bakışta çöp gibi görünen eşyaların arasından nadir bir parça çıkabiliyordu. Ancak uyku tulumu, birkaç günlük yiyecek ve yedek ekipman derken, çantada pek yer kalmıyordu.
Yer sıkıntısı baş gösterdiğinde, genellikle ilk feda edilen şey yiyecek olurdu. Erzak biterse geri çekilmekten başka çare kalmazdı; gerçi bazı canavarlar öldüklerinde yenilebilir ganimetler bırakıyordu. Su ise büyüyle halledilebildiği için çoğu kişi en asgari azıkla idare ediyordu. Eğer işler iyice sarpa sararsa, ölüp diriltme bileziği sayesinde yüzeye dönmek de bir seçenekti; bu durumda eşyalarınız gidiyordu ama açlıktan kıvranmaktan iyiydi.
Bu doğrultuda insanlar dönüş düdüklerinin değerini de yeniden anlamaya başlamıştı. Tüm eşyalarla birlikte yüzeye dönmeye yaradığı için, bunları satın alanların sayısı gitgide artıyordu.
Sonuç olarak, labirentin düşen eşyalara odaklanan yeni sistemi yüzünden insanlar yanlarında eskisinden daha az yiyecek taşımaya başlamıştı. Peki ya aşağıda bir hanımız olsaydı? Merdivenlere ulaşacak kadar gücünüz varsa, han orada sizi bekliyordu; bu da yiyecek veya uyku tulumu taşıma gereksinimini ortadan kaldırıyor ve çantanızı hafifletiyordu.
Evet, eğer bir han varsa pek çok kişi doğal olarak bundan yararlanmak isteyecekti. Labirent giriş ücretiyle aynı fiyata, yani üç gümüş sikkeye güvenli odalar sunuyorlardı; buna giriş ücreti de eklenince normal bir hanın iki üç katı fiyatına geliyordu ama en azından yanında bir öğün yemek de veriliyordu.
Bu üç sikke size, cinsiyete göre ayrılmış, kapsül otelleri andıran ve içinde yataktan başka pek bir şey bulunmayan odalardan birini veriyordu. Burayı çok da övmeyeceğim; paranızın karşılığında lüks falan almıyordunuz. İşletmeyi bazı trentlere yaptırıyordum; işler ise işbaşı eğitim programı kapsamındaki yeni personel tarafından yürütülüyordu. Temizlik, çamaşır, yemek, müşteri hizmetleri; işe aldığımız kişiler tüm bunları burada pratik edecek ve eğer yeterlilik gösterirlerse yüzeyde iş bulabileceklerdi.
Koşullar mütevazı olsa da hanın müşterisi eksik olmuyordu. Sonuçta paranızla labirentin ortasında güvenlik satın alıyordunuz ve kimsenin buna itiraz edecek hali yoktu. Ayrıca ek ücret karşılığında bazı ekstra hizmetler de sunuyorduk. Çamaşır yıkama: üç gümüş. Büyük bir kaplıca kullanımı: üç gümüş. Ekipman temizliği ve temel onarım: beş gümüş. Bunun gibi şeyler.
Bu hizmetlerin hepsi aslında epey popülerdi. Labirentte uzun süre savaşmak insanı kan ve ter içinde bırakıyordu. Hamam da büyük ilgi görüyordu; sanırım kadınlar etrafın kokmasına karşı daha hassas oldukları içindi bu. Her halükarda, yüzeye kıyasla fahiş fiyatlar olmasına rağmen kâr marjımız tavan yapmıştı.
Bu arada oda tutmadan da bu alanda mola vermenize izin veriliyordu. Sadece baskına uğramayacağınız bir tuvalete erişiminizin olması bile devasa bir cazibe merkeziydi. Masayuki bu konuya bakmamı önermişti ve baktığımda bunun herkes için aslında ne kadar yakıcı bir sorun olduğunu gördüm. Labirentte sifonlu tuvalet yoktu ve yolculuğun büyük bir kısmında ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide yürüdüğünüz için, çoğu zaman pantolonunuzun ıslanmasına ya da daha kötüsüne razı olmanız gerekiyordu.
Labirentin kendisinin temizlenmeye ihtiyacı yoktu gerçi. Ortaya çıkan canavarlar her şeyi bizim yerimize temizliyordu; özellikle de labirentteki balçıklar her şeyi yiyordu. İnsan atıkları, canavar leşleri, ne derseniz işte. Bu seviyedeki canavarlar bir maceracı tarafından öldürüldükten hemen sonra yeniden var oldukları için en azından hijyen bir sorun teşkil etmiyordu. Ayrıca labirentin düzeni her değiştiğinde Ramiris ortalığa saçılmış gereksiz çöpleri temizleyerek zindanın her daim tertemiz kalmasını sağlıyordu.
Tabii bu, insanların canavarlarla dolu bir koridorun ortasında pantolonlarını indirip işlerini görmekten hoşnut oldukları anlamına gelmiyordu. Ne labirent yönetimi buranın bir açık hava kanalizasyonuna dönmesini istiyordu ne de maceracılar buna meraklıydı. Tuvalet molasının ortasında bir canavarın saldırısına uğramak insanı ağlatacak kadar kötü bir durumdu; canavarlara karşı “mola!” diye bağırmak işe yaramıyordu. Hem küçük hem de büyük tuvalet için başınızda birinin bekleyip nöbet tutması gerekiyordu ve eminim birçoğunuz için arkadaşlarınız etrafınızı sarmışken koridorun ortasında tuvaletini yapmaya çalışmak, tam bir performans endişesi reçetesidir.
Belki hızlıca halletmek işe yarayabilirdi ama belki de yaramazdı. Bir canavar sizi fermuarınız açıkken yakalarsa ve o halde dövüşmek zorunda kalırsanız… Ya da daha kötüsü, apar topar toparlanıp savaşırken altınıza kaçırırsanız... Öğğ. Hayal bile etmek istemiyorum. Muhtemelen o an tek isteğiniz eve dönmek olurdu ama bu sefer de bir bahsi kaybetmiş gibi pantolonunuzdaki o koca ıslaklıkla Rimuru şehrinde dolaşmak zorunda kalırdınız.
Bir erkek belki bununla başa çıkabilirdi; ama bir kadının bu durumu nasıl göğüsleyeceğini düşünemiyorum bile. Bazıları için ölüm, bu utançtan daha evla olabilirdi. Maceracı partilerinin çoğunun karma cinsiyetli olduğu düşünüldüğünde, tuvaletle ilgili bu pratik sorunlar insanları hanımızı kullanmaya iten bir başka teşvik unsuru haline geliyordu.
Bu arada bazıları bu sorunu büyüyle çözmeye çalışıyordu. “Evsel büyü” kategorisindeki Temizlik ve Sağlık Yönetimi gibi büyüler, labirent içinde normal vücut fonksiyonlarını sürdürmenize yardımcı olabiliyordu. Özellikle Sağlık Yönetimi, vücudunuzun boşaltım ihtiyacını duyacağı zamanları ayarlamanıza olanak tanıyordu. Elbette belli sınırları vardı ama bu büyüyü kullanarak yaklaşık üç gün boyunca sorunsuz bir şekilde dayanabilirdiniz. Savaş sırasında etrafa atık saçmayı umursamayan bir manyak değilseniz, bu büyü maceracılık için olmazsa olmazdı.
Yine de Sağlık Yönetimi sonsuza kadar işe yaramıyordu. Labirentte çok uzun süre dolaşacaksanız sadece büyüye güvenmek riskliydi. Hal böyle olunca büyücüler ve benzerleri bile hanın hizmetlerinden faydalanmayı uygun bulmaya başlamıştı.
Yani labirent yönetimi şimdilik tam gaz ilerliyordu. Mjöllmile’in keyfine diyecek yoktu.
“Her şey mükemmel gidiyor,” dedi. “Kârımızda yükselen bir ivme var. Dağıttığımız eşyaların maliyetlerini çıkardığımızda bile marjımızdan fazlasıyla memnunum; şu an orijinal yatırımımızdan yaklaşık yüzde onluk bir getiri görüyorum. Hedefim yüzde yirmi ve eğer daha fazla müşteri çekebilirsek bunun gerçekleşeceğine inanıyorum.”
Hmm. Yani genel olarak tahmin ettiğimiz gibiydi. Eşyaların maliyetini değil de satış fiyatını rapor ettirdiğim için aslında daha da fazla kâr ediyorduk. Bir de işe dahil olan kasaba halkına maaş ödemediğimiz için, kazancın tamamı doğrudan kasamıza giriyordu.
“Görünüşe göre buraya daha fazla yatırım yapmaya başlayabiliriz.”
"Böyle devam edersek devlet ölçeğinde devasa kârlar görmemiz biraz zaman alabilir ama çok uzun sürmeden artıya geçeceğimizi düşünüyorum."
Tek derdim kâr etmek olsaydı, ürettiğimiz her şeyi fahiş fiyatlara satıp geçerdik. Ancak bir ulus olarak hayatta kalmak için bu kadarı yeterli değildi. Kasabada pek çok farklı işle uğraşan insanlar vardı; iş bölümünü düzgün yapmalıydık ki herkes kendi alanında elinden gelenin en iyisini yapabilsin. İşte bu yüzden, herkesin yaptığı işten memnun olduğu bir ortam kurmanın hayati olduğunu düşünüyordum. Bu ulusun hükümdarı olarak, burada yaşayan herkese bir iş, daha doğrusu bir yaşam amacı sunmak benim asli görevimdi.
"Doğru ama yine de hiçbir karşılık almadan çalışmaları içime sinmiyor..."
Mjöllmile dişlerini göstererek gülümsedi. "Blumund'daki ortalama maaşları bizim rakamlarla kıyaslarsanız, çalışanlarımıza bunu ödemek için fazlasıyla bütçemiz var. Tabii kabul ederler mi, orası ayrı bir mesele..."
Onun gibi bir tüccar için bedava iş gücü kabul edilemez bir şey olmalıydı. Bunu anlayabiliyordum. Sorunu görmek için derin düşüncelere dalmaya gerek yoktu. İnsanların yemeğini, kıyafetini ve barınma ihtiyacını karşılıyorduk, herkes de halinden memnun görünüyordu... Ama bu yine de sağlıklı bir çalışma ortamı sayılmazdı. Zamanla hepsine bir şekilde emeklerinin karşılığını vermek istiyordum ancak Raphael işleri o kadar kusursuz yönetiyordu ki kimsenin muameleden şikayet ettiği yoktu. Yine de bu konuyu en kısa sürede Rigurd ve diğer yetkililerle konuşmaya karar verdim.
Halkım hiçbir karşılık beklemeden mutlulukla çalışırken, tanıdıklarım arasından biri kendi açgözlülüğüne çok daha sadık kalıyordu.
"Şey, bu arada, benim ödemem ne olacak?"
Ramiris soruyu sorarken gerginlikle yutkunmuştu. Bunca paradan bahsedince onu ekeceğimi sanmış olmalıydı. Endişelenmesine gerek yoktu; ben sözümü tutardım. Mjöllmile’e bir işaret verdim, o da kendi çapında bir gülümsemeyle başını salladı.
"Beklediğinize değecek," diye ilan etti, elinden geldiğince mühim biriymiş gibi görünmeye çalışarak. "Aslına bakarsanız, size epey dolgun bir miktar ödeyebiliriz!"
Ramiris tatmin olmuş bir şekilde sırıttı. "İşte budur!" diye haykırdı.
"Ha? Ne budur?"
"Benim çağım... Ramiris çağı sonunda geldi!"
Gerçekten gelmiş miydi? Pek emin değildim. Ama o sırada içeriye çay getiren Treyni, Ramiris’in bu kahkahalarına sıcak bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. Treyni’nin ona karşı her zaman fazla korumacı olduğunu düşünmüşümdür; sevgi bazen böyle boğucu olabiliyordu ama aralarındaki meseleye karışmaya niyetim yoktu.
"Peki bu ödemeden bana da düşecek mi?"
Vay canına, Veldora bile parayla ilgilenmeye mi başlamıştı? En son ihtiyacım olan şey buydu ama sonuçta ona bir borcumuz vardı. Mjöllmile’e tekrar onay verdim.
"Evet, elbette, sizin için de bir ödeme hazırladık. Leydi Ramiris'e verilecek olan miktarla aynı seviyede olması sizin için uygun mudur?"
Mjöllmile ile bunu önceden kararlaştırmıştık. Ne de olsa Veldora bu labirentin ustası rolünü üstleniyordu; aslında pek bir şey yapması gerekmiyordu ama zindan ortamının sürekliliğini sağlayan şey onun ki özüydü. Sadece büyü cevherlerini bizim için büyüçeliğine dönüştürmesi bile Tempest için muazzam bir kazanç sağlıyordu. Onu kandırmaya çalışmanın doğru olmayacağını biliyordum.
"Ah! Harika! Sana güvenebileceğimi biliyordum Rimuru. Senin ellerinde her zaman güvende olacağımı bir kez daha anladım."
"Sakın çarçur etmeyin o paraları, tamam mı?"
"E-elbette etmeyiz!"
"E-evet, tabii ki! Para biriktirmeyi ben de bilirim!"
Bilmek başka, yapmak başkaydı Ramiris. Ama ikisi de hallerinden o kadar memnun görünüyordu ki keyiflerini kaçırmamaya karar verdim.
"Ha-ha-ha! Tabii ki birazını gönüllerince harcayabilirler. Sonuçta para, harcamanın ne kadar eğlenceli olduğu bilindiği için biriktirilir!"
"Ooh, evet, kesinlikle!" diye onayladı Ramiris. "Ne kadar da isabetli bir tespit, Mjöllmile!"
Mollie, eğer Ramiris'i böyle şımartırsan bunun sonu gelmez. Treyni, onu nasıl yönetmemen gerektiğine dair harika bir örnek.
"Sanırım haklısınız. Hem o takoyaki tezgahında çalışma deneyimim de var. Artık çalışmanın ne kadar soylu bir şey olduğunu ve paranın ne kadar hayati önem taşıdığını görebiliyorum. Rimuru, benim için çok fazla endişeleniyorsun!"
Bunu söyleyecek son kişi sendin. O takoyaki tezgahı işini senin için ayarlayan bendim ve Mjöllmile bunu gerçekleştirmek için az dil dökmemişti. Senin tek yaptığın o şeyleri ızgarada çevirmekti!
Bunları dışa vurmamak için kendimi zor tuttum. Tecrübeden daha iyi bir öğretmen yoktur herhalde. Bırakalım istediklerini yapsınlar. İşler ellerinde patlasa bile, ondan bir ders çıkardıkları sürece sorun yoktu.
"Peki Mjöllmile, labirentin dışında durumlar nasıl?" diye sordum.
Kasabada işlerin hızlı ilerlediğini biliyordum ama asıl durum neydi? Merak ediyordum.
Mjöllmile bana doğru sırıttı. "Oldukça hareketli! Başka kelime bulamıyorum. Festival biteli çok oldu ama nüfusta ciddi bir düşüş görmedik. Şu an içeri girip çıkan tüccar trafiği oldukça düzenli ve bunun bir süre daha istikrarlı kalacağını düşünüyorum."
"Kasabanın ticaret için bir durak noktası olarak işlev görmeye başladığını söyleyebilir misin?"
"Kesinlikle. Tüccarlar burada iş yapmaya başlamak için bizzat yanıma gelmeye başladılar. Sürekli aracılarla da uğraşmıyorlar, bu yüzden Sör Rigurd'un bugünlerde programı epey yoğun. Özgür Lonca üyelerinden Batı Ulusları'nın büyük tüccarlarına kadar herkes burada dükkan açmak için başvuruyor."
O zaman işler sandığımdan da iyi gidiyordu. Kurucular Festivali'nin amacı çarkları döndürmeye başlamaktı ve insan çekmek açısından büyük bir başarıya ulaşmıştı. Şimdi ise keyif için kurduğum labirent kendi çapında iyi bir itibar kazanıyor, tüm ziyaretçilerimizin beğenisini topluyordu. Bundan sonra yapmamız gereken tek şey, para akışını canlı tutmak için ufak tefek ayarlamalar yapmaktı. İnsanların labirente meydan okumasını, para kazanmasını, sonra da bu parayı ulusumuzun mallarına; sadece hanlarımıza ve meyhanelerimize değil, silahlara, zırhlara ve diğer tüketim eşyalarına harcamasını istiyordum.
Diğer uluslardan gelen tüccarların bu süreçte büyük rol oynayacağına emindim. Özgür Lonca canavar materyallerini satın alıyor, parayı bize yatırıyordu. Yabancı tüccarlar kuşkusuz bize nadir ve egzotik eşyalar getirecekti ve günün sonunda kasabamız her zamankinden daha canlı olacaktı. Yeterli zaman geçtiğinde, tüm dünya bu ulusun mallarının ne kadar kaliteli olduğunu öğrenecekti. Sunabileceğimiz çok sayıda özel ürünümüz vardı; nadir yiyecekler ve içkiler, Shuna'nın geliştirdiği tüm o mutfak kültürü, Kurobe'nin atölyesinden çıkan ekipmanlar... Hatta Kaijin'in çırakları bile ürün yelpazesini genişletmeye yardımcı oluyordu. Bu daha başlangıçtı ve seçenekler gitgide artacaktı.
Tüm bunların haberi kısa sürede her yere yayılabilirdi. Reklam yapmasak bile müşteri çekmekte sorun yaşamazdık; sonuçta tüm dünya bizi kabul edecek ve gerekli görecekti. Bundan emindim.
Dahası, Kurobe'nin atölyesinde üretilen bazı ekipmanlar belirli dükkanlarda özel eşya olarak satışa sunulmuştu. Bu dükkanlarda dönen ekipmanlar şüphesiz dikkat çekecekti; farklı mağazalar farklı kalite seviyelerinde iş yapsa da, paranız varsa bunları kendiniz için satın alabiliyordunuz. Gerçi Nadir ve üstü seviyedeki ürünler sadece 95. Katta satışa sunulacaktı.
Bazı insanların bu ekipmanların kabiliyetinden şüphe duyabileceğini biliyordum ama bu büyük bir sorun değildi. Hemen şurada, aldığınız şeyi test etmenize olanak sağlayan bir yerimiz vardı sonuçta. Hatta orayı labirentteki insanlara kiralıyorduk ama henüz pek çok kişi bu fırsattan yararlanmamıştı. Her halükarda, o ekipmanları kullanıp ne kadar iyi olduklarını anlatmaya başlamaları sadece an meselesiydi.
Ulusumuza olan güveni tuğla tuğla örüyorduk. Güven, kârdan daha önemliydi. Güven kazanmak uğruna zarara girecek değildim ama genel toplamda artıda kaldığımız sürece bunu başarı sayardım. Amacımız sadece para kazanmak değil, ulusumuzun kabul görmesini sağlamaktı.
"Tam olarak hedeflediğimiz şey gerçekleşiyor gibi görünüyor. Tempest bir canavar ulusu olsa bile, tüccarlar kâr gördükleri sürece bize geleceklerdir. Labirentin ziyaretçi sayısı gitgide artıyor ve sanırım Batı Ulusları ile de bir bağ kurabiliriz."
Mjöllmile onayladı. "Kesinlikle işler tıkırında. Ve evet, ziyaretçi sayısı artmaya devam ediyor. İnsanlar buranın bir iblis lordu tarafından yönetilen bir canavar ulusu olduğunu bilmelerine rağmen yine de geliyorlar. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi, insanların bize güvendiğini söylemek yanlış olmaz."
Bana tamamen katılıyordu. Ama komik adamdı şu Mjöllmile. Az önce "bize" demişti. Buradan anladığım kadarıyla, insan olmasına rağmen meselelere tamamen bizim açımızdan bakıyordu. Buna sevindim.
Güven bir gecede kazanılmazdı. Damla damla birikir, kova kova boşalırdı; gerçek buydu. Belki insanları buraya çekmek için açgözlülüklerini tetikliyorduk ama güvene bağlanacak daha kolay bir şey yoktu. Eğer birinin arzularınıza hitap edip onları tatmin edebileceğini düşünürseniz, bu ona güvenmekle aynı kapıya çıkardı. Mjöllmile bunun en iyi örneğiydi; birbirimize arzu temelli bir güven ilişkisiyle bağlıydık.
İyi iş çıkarmak ve bunun karşılığında hak edilen kazancı elde etmek bence çok önemliydi. Ve tabii ki bu tek taraflı bir yol olursa zevki çıkmazdı. Madalyonun diğer yüzüne bakıp onlara güvenip güvenemeyeceğinizi de anlamanız gerekirdi. Şu an kendimizi bu konuda eğitmek için mükemmel bir ortama sahiptik. Mjöllmile gibi bir öğretmenimiz vardı ve ondan öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenecektim.
Sonra Ramiris ve Veldora’ya maaşlarını ödedim. İkisi de miktardan memnun görünüyordu. Onlara parayı çarçur etmemelerini söyledim ama nasıl kullanacaklarına dair en ufak bir fikirleri var mıydı acaba? Biz konuları tartışmaya devam ederken bu soru aklımı kurcalayıp durdu.
"Hey, şey, benim kişisel kullanımım için de bir alan ayarlayabilir miyiz?"
"Tabii," diye yanıtladı Ramiris, "ama ne için? Sen de mi araştırma yapacaksın?"
"Hayır, benim durumum daha çok geliştirme ile ilgili. Kurmayı denemek istediğim birkaç fikir var aklımda."
Araştırma konusunda Kurobe benden fersah fersah ilerideydi. Atölyesi kasabanın güneybatısında, bağımsızlığını ilan etmeye değer gördüğü çıraklarının dükkânlarıyla yan yanaydı. O bölge artık her yerden gelen silah ustalarıyla dolup taşıyordu; fısıltıları duyan soluğu orada alıyor, rekabet edebilmek için kendi ocaklarını ve tamir dükkânlarını kuruyordu.
Burası artık tam teşekküllü bir sanayi bölgesi haline gelmişti ve haliyle orada yapılan yeni keşifleri bir sır olarak saklamak giderek zorlaşıyordu. Zanaatkarlar arasındaki o samimi hava, herkesin elindeki yeni numaraları dostça birbirine anlatmasına neden oluyordu; bu da gizli proje yürütmeyi imkansız kılıyordu. Bu yüzden Kurobe’ye verdiğim emir netti: Kimsenin taklit edemeyeceği yeni silahlar ve zırhlar geliştirecekti.
Üstelik araştırma yaparken aslında fiziksel bir alana ihtiyacım yoktu. Yanımda koskoca Profesör Raphael varken sırtım yere gelmezdi. Benim asıl ihtiyacım olan, zihnimdeki taslakları hayata geçirebileceğim bir geliştirme tesisiydi.
“Tabii ki! Bugün hallederim.”
Ramiris yaranmak için can atıyordu.
Böylece en dipteki yüzüncü seviye, Veldora’nın devasa salonuyla başlayıp bir dizi araştırma tesisine ev sahipliği yapan odalarla devam edecek şekilde düzenlendi. Alanı savunmak (ve tabii ki sızıntıları önlemek) açısından bakarsak, buradan daha güvenli bir yer bulamazdım. Burası resmen düşürülemez bir kaleydi. Bundan sonra gerçekten önemli olan Ar-Ge çalışmalarını burada yürütmeliydim.
“İyi de Rimuru, orada ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu Ramiris merakla.
“Sır.”
“Ha? Ama gerçekten bilmek istiyorum! Sürekli acayip acayip şeyler çıkarıyorsun ortaya, o yüzden...”
“Hakikaten öyle,” diye atıldı Veldora. “Seninle benim aramda sır mı olurmuş!”
Harika. Buna kim karar verdi acaba? Hem Ramiris ile Veldora’nın arkamdan ne işler çevirdiğini de çok iyi biliyordum. Ama bu konularda her zaman çok ısrarcı oluyorlardı ve onları kandırmaya çalışacak enerjim de yoktu, bu yüzden bir cevap verdim.
“Beden yapıyorum. Treyni’nin kız kardeşleri için fiziksel birer kap sağlamayı düşünüyordum.”
Tabii bir de Diablo’nun istedikleri vardı. Eğer bin tane lazımsa, bunları tek tek elimle oymam mümkün değildi. Seri üretime izin verecek bir düzeneğe ihtiyacım vardı.
“Bu arada, bana ayırabildiğin kadar geniş bir alan ayır, tamam mı? Birkaç farklı şey denemek istiyorum.”
“Hemen geliyor! Sadık uşaklarım için her şeyi yaparım!”
Ramiris “uşak” kısmının üstüne basa basa söyledi ama yine de kabul etti. Heh heh... Planlarımın bir kısmını ona anlatmak iyi oldu. Artık her türlü şeyi deneyebilecek alanım vardı. Şimdiye kadar aklıma gelenleri yapmaya vaktim olmamıştı; şimdi bu fikirleri hayata geçirmeye başlayabilirdim. Bu düşünce dişlerimi göstererek gülümsememe neden oldu.
Sonraki birkaç günü geliştirme ekipmanlarımı kurarak, uzun zamandır ilk kez Raphael’in yeteneklerini sonuna kadar kullanarak ve Midem’in içindeki her türlü şeyi kopyalayarak geçirdim. Gelecek nesillere aktarmak istediğim hiçbir teknoloji elbette buna bel bağlayamazdı ama zaten bunları kimseyle paylaşmaya niyetim yoktu; bu yüzden tüm engelleri bir kenara itmiştim.
Derken kapının arkasından birinin bana seslendiğini duydum. Öf. Tam da havaya girmiştim—
Bildiri. Dış dünya ile birkaç gündür iletişim kurmadınız. Bir şeyler yaşanmış olma ihtimali var.
Düşününce, öğünleri de atlıyordum, değil mi? Raphael’in gözlemi bana kendi dünyama biraz fazla daldığımı hatırlattı. Ortada fol yok yumurta yokken bile Shion veya Shuna’nın endişelenmesi gayet doğaldı. Bir etrafı kolaçan etsem iyi olacaktı; zaten ara vermek için uygun bir noktadaydım.
Duyduğum sese cevap vererek araştırma merkezimden çıktım. Tahmin ettiğim gibi, Shuna ve Shion tam oradaydı.
“Efendi Rimuru, iyi misiniz?!”
“Çok endişelendim. Her gün keyifle yediğiniz yemeklere bile gelmediniz, ben de başınıza bir şey geldi sandım.”
Ah. Demek sahiden benim için telaşlanmışlardı.
“Kusura bakmayın. Düşüncelere biraz fazla dalmışım.”
“H-hayır, hiç önemli değil! Siz güvende olun da...”
“Shion haklı. O kadar çok çalışıyorsunuz ki, biraz daha izin yapmak isterseniz kimsenin gıkı çıkmaz.”
İyi olduğumu görünce yüzlerinde güller açtı. Şimdi kendimi biraz kötü hissetmiştim. Bana gerçekten çok değer veriyorlardı.
“Bundan sonra günde en az bir kez kendimi göstereceğim, söz.”
“Bu beni çok mutlu eder, Efendi Rimuru.”
Evet, hobilerime kendimi çok fazla kaptırmasam iyi olurdu. Birinin senin için endişelenmesi başlı başına bir kutsamaydı.
Pişmanlığın tadını çıkarırken, Shion sanki yeni bir şey hatırlamış gibi aniden konuştu.
“Bu arada, Efendi Mjöllmile dünden beri sizi arıyor.”
Ha?
“O zaman bana seslenseydi ya.”
“Seslendi ama cevap alamadı... Özür dilerim. Daha yüksek sesle bağırmalıydık.”
“Yok, şey, ben fark etmediğim için üzgünüm. Bir dahaki sefere bir kapı zili falan takarım.”
Shion bu konuda pek sarsılmış görünmüyordu; sanırım çok da önemli bir şey olduğunu düşünmemişti. Ama Mjöllmile’in ertesi gün hâlâ beni görmek için yanıp tutuştuğunu görünce o da biraz endişelenmiş ve durumu Shuna ile konuşmuştu. Görünüşe bakılırsa konu zindan işleriymiş ama Shion ne olduğunu bilmiyordu. Mjöllmile, Shion’a anlatsa da anlamayacağını mı düşünmüştü, yoksa bu Shion’un bilmesini istemediği bir şey miydi? Merak etmiştim.
Yine de Diablo sandığımdan çok daha yetenekliydi. Böyle bir durumda kesinlikle dikkatimi çekmenin bir yolunu bulurdu. Hatta muhtemelen araştırma masama yanıma çökerdi. Düşününce bu, Diablo’yu Shion’dan daha bencil yapıyordu belki de—ama neyse, bu kadar yeter. Mjöllmile beni bekliyordu.
Shuna öğle yemeğim için sandviç kutusu hazırlamıştı. Shion da çay demledi. Maliye bakanımı beklerken ikisinin de tadını çıkarıyordum.
“Ah, Efendi Rimuru! Sizi arıyordum. Zindandan çok büyük haberler var!”
Ben tam keyif modundaydım ama Mjöllmile’in paçaları tutuşmuştu.
“Ne oldu? Nedir bu?” diye sordum, yine kullanıcı kitlesinin bir şeylerden şikayet edip etmediğini merak ederek.
“Efendi Masayuki’nin ardından, otuzuncu katı geçen bir grup daha çıktı.”
“O? Güzel. Beklediğimden hızlı oldu.”
“Bu kadar sakin olmayın Efendi Rimuru! Resmen aşağı doğru depar atıyorlar! Hatta neredeyse kırkıncı kata varmak üzereler!”
Hmm... Evet, belki de bu kadar lakayıt davranmamalıydım. Ama yine de bu kadar paniğe kapılacak ne olduğunu anlayamamıştım.
Mjöllmile’in bir sonraki cümlesi beni ikna etmeye yetti.
“Ve yöntemleri, şey... Zindan kurallarının etrafından dolanmayı resmen bir bilime dönüştürmüşler. Mesela...”
Anlatmaya başladı. Ve haklıydı. Bunu hiç tahmin edememiştim.
.........
......
Anlattığına göre bu parti, Ramiris’in zindan eşyalarını kullanmanın oldukça zekice yollarını bulmuştu.
Önce, yirminci kattaki patron canavarın önünde bir Kayıt Kristali aktifleştiriyorlardı. Tek bir kristal tüm parti için geçerliydi, bu yüzden patron hepsinin kökünü kazısa bile kendi belirledikleri o noktada dirilebiliyorlardı. Buraya kadar her şey beklenen sınırlar içindeydi, sorun yoktu. Ama sonra, görünüşe bakılırsa, zindandan dışarı ışınlanmak için bir dönüş düdüğü kullanıyorlardı. Ardından parti dağılıyor ve her üye kendi partisini kuruyordu; her biri de maksimum sınır olan onar kişiyle.
“Yani, o kadar insan...”
“Tam olarak öyle. Bu artık bir partiden ziyade küçük bir ordu gibi.”
Bir zamanlar on kişilik bir ekip olan grup, artık toplamda yüz kişiden oluşan on farklı parti haline gelmişti; her biri de bireysel olarak C-artı ile B-artı seviye arasındaydı. Görünüşe göre hepsi bir çeşit üniforma, üzerinde ortak bir tasarım ve belli bir amblem işlenmiş paltolar giyiyordu. Sıraya diziliyorlar, zindana formasyon halinde marş söyleyerek girerken etraftakilerin sinirlerini bozuyorlardı... İşte otuzuncu kat patronunun karşısına diktikleri güç buydu.
Kurallar, bir patronla aynı anda sadece bir partinin savaşabileceğini söylüyordu ancak burada aynı patrona meydan okuyan, sıralarını beklemek için kuyruğa girmiş on parti vardı. Ork lordu ve beş uşağı güçlü rakiplerdi ama bu ordu da hafife alınacak gibi değildi—ve hararetli bir savaşın ardından, grubun üçüncü partisiyle nihayet patronun işini bitirmişlerdi.
.........
......
“Sanki benzer bir şeyi daha yeni konuşmuştuk.”
“Aynen öyle. Bunlar Yeşil Öfke Takımı’nın ta kendisi.”
Hah, işte buydu. Eşleşen paltolara bakılırsa, bir soylu için çalışan bir grup olmalıydılar. Kayıt Kristallerine ayırdıkları bütçeyi düşününce tüylerim titredi. “Vakit nakittir” falan derler ama o kristallerin tanesi bir altın sikkeydi ve onlar bunları her yere fırlatıyorlardı.
“Hangi hamiye bağlı olduklarını biliyor muyuz?”
“Bunu Leydi Soka’ya araştırttım. Görünüşe göre hepsi 'Bozkırın Oğulları' adında, oldukça tanınmış bir paralı asker grubunun parçasıymış. Soka, destekçilerinin Englesia’dan olduğuna inanıyor.”
Bozkırın Oğulları mı? Hiç duymamıştım. Ama Batı Ulusları'nın kilit üyelerinden birinin gözünün zindanımızda olduğunu duymak sürpriz olmuştu. Hatırladığım kadarıyla onlara bağlı ailelerden biri Kurucular Festivali'ne katılmıştı... Ama ana soylu hatlarından kimse yoktu sanırım. Belki geç başlamışlardı ya da belki başka bir niyetleri vardı...?
“Pekâlâ, hmm. Nasıl desem? Resmen parayı basıp ilerliyorlarmış gibi geliyor, bu da pek hoş bir izlenim bırakmıyor ama kuralları da çiğnemiyorlar.”
Can sıkıcı bir şekilde, onları durdurmak için bir nedenimiz yoktu. Mjöllmile’in endişesini anlıyordum ama bu noktada yapabileceğimiz pek bir şey yoktu.
“Kârımız artıyor, evet. Şu an bu konuda bir şikayette bulunmak yersiz olabilir. Ama böyle giderse, tuzaklarla doldurmak için o kadar zaman harcadığınız katlar göz açıp kapayıncaya kadar fethedilecek gibi görünüyor...”
Demek Mjöllmile, ben burada kendimi odaya kapatmışken birinin tüm zindanı bitireceğini düşündüğü için beni ararken kafayı yemişti?
“Seni biraz telaşlandırmışım, ha? Neyse, endişelenme, her şey yoluna girecek. Zaten asıl olay 40. seviyeden sonra başlıyor. Ayrıca fırtına yılanının onları bir süre yerlerine çivileyeceğini düşünüyorum. Yeşil Öfke ekibinin harika bir takım çalışması vardı; savaşçı parti olarak A-eksi seviyesinde olduklarını söyleyebilirim. Ancak bireysel olarak her biri B civarındaydı, bu yüzden güçlü menzilli saldırılara karşı uzun süre dayanabileceklerinden şüpheliydim. Fırtına yılanı, A-eksi grubunun en güçlü canavarlarından biridir; on tane B-artı seviyesindeki dövüşçü bile bir tanesine karşı zafer kazanmakta zorlanabilir.”
“Haklısınız ama Hanımefendi Ramiris ve Lord Veldora’nın söylediklerine bakılırsa, Yeşil Öfke liderinin gerçek becerilerini gizlediğine inanmak için nedenlerimiz var...”
Ha?
Doğru, bir videodaki birine Analiz ve Değerlendirme becerisini tam olarak uygulayamam. Şey gibi—
Bildiri. Bir savaşın hareketli görüntüsü üzerinden Analiz ve Değerlendirme ile kesin majikül sayımı hesaplanamaz.
...Doğru, Raphael beni bu konuda uyarmıştı. Ben sadece o video görüntülerini kullanarak, Özgür Lonca'nın canavar sıralamalarına göre bir derecelendirme yapmıştım; bu yüzden o partinin tam olarak ne kadar güçlü olduğunu kesin bir doğrulukla söyleyemezdim. Ne de olsa, gerçek becerim kesinlikle S seviyesinde olmasına rağmen, lonca tarafından ben bile sadece B-artı olarak derecelendirilmiştim. Seviyeler bazen yetenekle bu şekilde örtüşmeyebiliyordu. Ve eğer birileri becerilerini kasten gizliyorsa, bu konuyu ele almayı düşünmemiz gerekiyordu.
“Sanırım bu konuyu Veldora ve ekipten duysam iyi olacak.”
“Elbette. Onlara çoktan haber verdim bile, hadi yanlarına gidelim!”
İşte Mjöllmile farkı. Beni bulana kadar herkesi çoktan ayağına çağırmıştı. Başımı sallayarak yerimden kalktım.
Zindanın toplantı odasına geri dönmüştük, her zamanki ekip oradaydı.
“Geciktin, Rimuru!” diye azarladı beni Veldora.
“Evet! Şuna bak ne hale geldi! Lider sensin, artık lider gibi davranmaya başla!” diye ekledi Ramiris.
Lider ben miyim? Bunu yeni duyuyorum. Ama şu an bunun bir önemi yoktu.
“Eee, durumlar nasıl görünüyor?” diye sordum.
“Durum vahim,” diye yanıtladı Ramiris. “Şu an 38. seviyeye kadar sızdılar.”
Bana ilerleyişlerinin bazı görüntülerini göstermeye başladı. Küçük, şeffaf bir kutunun içine yansıtılan görüntüleri benimle birlikte incelerken oldukça telaşlı, hatta yerinde duramaz bir hali vardı. Etki, kendi başlarına hareket eden üç boyutlu minyatürleri görmek gibiydi. Bunu doğrudan Analiz ve Değerlendirme ile inceleyememek ne kötüydü...
...Öneri. Eğer özne Ramiris’in eşsiz becerisi Labirent Ustası ile etkileşime geçme izni alırsam, daha doğru ve ayrıntılı bilgi toplamak mümkün olacaktır.
Ooo! Raphael’den nadir bir teklif. Denemeye değer görünüyordu. Sorayım bari.
“Ramiris, eğer senin için de uygunsa bir ricam olacaktı.”
“Ha? Bu resmiyet de neyin nesi?”
“Aslında Labirent Ustası becerine müdahale etmeyi umuyordum, sen ne dersin?”
“Müdahale mi? Tam olarak ne yapacaksın?”
Ne mi yapacaktım? Ben de pek emin değildim.
“Şey, bilirsin işte, müdahale işte. Bu zindan hakkında daha fazla bilgi toplamak istiyordum, o hesap.”
Gerçeği ondan gizlemeye çalışarak bu kısmın çoğunu uydurdum.
Bildiri. Bu genel olarak doğrudur.
Vay be, bu işte iyiyim. İlk defa Profesör Raphael’in açıklamasını gerçekten anladım.
“Yani, benim için sorun değil ama bunun üstesinden gelebileceğine emin misin?”
“Şey, neden benim için endişeleniyorsun ki?”
“Sadece, bilirsin işte, incelenmesi gereken çok fazla bilgi var. Ben bile hepsini tam olarak kavrayamıyorum, bu yüzden genellikle oluşturma işlemini bitirdikten sonra zihnimden atıyorum.”
Hmm? Bir dakika. Çok fazla veri olduğunu söyledi ve muhtemelen haklıydı. Zindanda aynı anda binden fazla meydan okuyucu vardı, buna her katın verisi ve diğer her şey dahildi; üstelik 95. seviyede kalıcı sakinlerimiz de vardı. Tüm bunları aynı anda kavramaya çalışmak—
Anlaşıldı. Bu bir sorun teşkil etmeyecektir.
Oh, peki. Görünüşe göre bir sorun olmayacakmış.
“Hmm, sanırım iyi olacağım...?”
“Neden soru sorar gibi söylüyorsun?”
“Şimdi, şimdi Ramiris, her şeyi Rimuru’ya bırakarak emin ellerdesin demektir. İkimizin de endişelenmesine gerek yok!”
Ben endişe içindeydim ama Veldora, Ramiris’i bana güvenmesi için ikna edecek kadar nazikti.
“Pekala, tamam! O zaman sana Labirent Ustası becerime sızma hakkı veriyorum!”
Ramiris bana dokundu ve o anda zindana anında erişim sağladım.
Bildiri. Özne Ramiris’in eşsiz becerisi Labirent Ustası'na bağlanıldı. Bilgiler toplanıyor.
Sabırsız görünen Raphael anında harekete geçti. O an... Hmm? Belki de beynimden bir sürü verinin aktığını hissettim? Ama hiç acımadı. Kendimi her şeye hazırlamış, gerilmiştim ama bu biraz hayal kırıklığı oldu.
Bildiri. Yeşil Öfke ekibi üzerindeki Analiz ve Değerlendirme tamamlandı. Liderleri A seviyesinin üzerinde ancak diğerleri hakkındaki değerlendirmem öncekine göre pek farklı değil.
Raphael bir anda ihtiyacım olan bilgiyi buldu. Güvenilirlik dediğin böyle olur. Sonra Analiz ve Değerlendirme becerisinin hala çalıştığını fark ettim. Dikkatini çeken bir şey mi olmuştu?
Anlaşıldı. Zindan içinde gerçekleşen tüm savaşlar analiz ediliyor...
...Sanki "beni rahatsız etmeyi bırak" dediğini duyar gibi oldum. Ki bu mantıklıydı. Benim gibi sıradan bir tipin profesörün düşüncelerini anlamasına imkan yoktu. Eminim yine görkemli bir şeyler planlıyordu ama şimdilik onu kendi haline bırakacağım.
Toplantımıza geri dönersek.
“Anlıyorum...”
“Bir şey mi öğrendin, Rimuru?”
“Çok hızlıydı. Olmadı, değil mi?”
Veldora bir yana, Ramiris bana şüphe dolu bir bakış fırlattı. Beni sinir etse de bana inanmakta güçlük çektiklerine eminim.
“Biliyor musunuz,” dedim biraz böbürlenerek, “bu adam A-artı civarında biri.”
Ramiris’ten gelen diğer bazı görüntüleri açtım ve daha kolay görülmesi için görüntüyü büyüttüm.
“Ha?!”
Bu odadaki herkesi şaşırttı, en çok da Ramiris’i. “Şey, Rimuru? Neden benim becerimi bu kadar iyi kullanıyorsun?!”
“Ha-ha-ha! Şey, bana müdahale etme hakkı verdin, sanırım bu yüzden.”
“Şaka yapıyorsun! Ben bile görüntüleri sadece sabit bir konumdan gösterebiliyorum. Birini burada takip edebilmem için önce onu şahsen tanımam gerekiyor...”
Görünüşe göre Ramiris sadece zindan yöneticilerinin elinden geçmiş olan görüntülere erişebiliyordu. Nedenini anlayabiliyordum; tüm bu verileri derinlemesine yönetmek baş döndürücü bir işti.
“Şey, şimdilik bu konuda daha yetenekli olduğumu varsayalım,” dedim onu yatıştırmak için, gözlerim görüntüye dönerken.
Takip ettiğimiz A-üstü maceracı, Yeşil Öfke ekibine liderlik eden element büyücüsüydü. Eğer bu lider bu kadar büyük bir gücü saklıyorsa, muhtemelen kullanabildiği daha fazla elementel vardı. Eğer üst düzey olanlara erişimi varsa, kendi gücünün birkaç katına sahip olacağına güvenebilirdiniz.
“Hohh. ‘A-üstü’ derken canavar standartlarından mı bahsediyoruz?”
“Doğru. Bence Özgür Lonca, derecelendirmeleri kabaca hangi seviyedeki canavarı yenebileceğinizi düşündüklerine göre atıyor ama...”
Ancak bu, herhangi bir güvenlik faktörünü göz ardı ediyordu. Bence tam olarak standartlar, birkaç maceracının o seviyedeki bir canavarla karşı karşıya gelmesi senaryosuna dayanıyordu.
“Pekala, ya biz?”
“Siz mi...?”
Masayuki’den emin değildim. Görünüşüne bakılırsa D seviyesinin alt sınırında olurdu ama eşsiz becerisi bu dünyanın dışındaydı; bu yüzden hepsini bir araya getirince rahatlıkla A aralığına girerdi. Ancak bunu söylemek muhtemelen Masayuki’ye yanlış fikir verecekti, bu yüzden bu konuda sessiz kalmaya karar verdim. Şimdilik gerçeği biraz bulandırmak daha iyiydi.
“Jinrai’nin A seviyesi çizgisini ucu ucuna geçtiğini söyleyebilirim ama bir fırtına yılanını tek başına yenip yenemeyeceğinden pek emin değilim. Yine de eğer tam Ogre Serisi setine sahip olsaydı, bu onun için çocuk oyuncağı olurdu.”
Mithril Zırhı onu Zehirli Nefes'e karşı tam olarak koruyamazdı; bir düşman olarak fırtına yılanı onun için kötü bir eşleşmeydi. Canavarların aksine, insanların doğasında pek çok zayıflık vardır; ve bu bir video oyunu olmadığı için, şu veya bu saldırıya karşı zayıf olmak ölümle yaşam arasındaki farkı belirlerdi. Temel gücü onu rekabetçi kalsa bile, doğru zamanda gelen doğru bir zehir onu hala kolayca öldürebilirdi.
“Vay canına. Jinrai gerçekten bir şeymiş, ha?”
“Evet. Gerçi becerinin onu hemen hemen her yönden güçlendirdiğini düşünüyorum. Sonra... başka kimin vardı? Jiwu ve Bernie? İkisini de A-eksi olarak nitelendiririm.”
Harika bir partiydi. Kesinlikle dengeli. Belki de Masayuki’nin kusurlarının hiçbir zaman yüzeye çıkmamasının nedeni buydu.
“Evet, kesinlikle güvenebileceğim yoldaşlarım var.”
“Ha-ha-ha! Ve onlardan ne kadar daha güçlü olduğunuz düşünülürse Efendi Masayuki, kesinlikle A-üstü birisiniz. Ne de olsa bizzat Efendi Rimuru sizi bir Kahraman olarak onayladı!” Mjöllmile, Masayuki’ye bakarken saygıdan başka bir şey hissetmiyordu.
Keşke duracak kadar nazik olsaydı. Masayuki gülümsüyordu ama her an gözyaşlarına boğulacakmış gibi görünüyordu.
“Ama sorun sadece Yeşil Öfke lideri değil,” dedim. “Şu takımdaki bu adam bir A; şu adam bir A... Bozkırın Oğulları mı deniyordu onlara? Kesinlikle buraya bir haydutlar galerisi toplamışlar.”
“Olamaz! Bu kadar çok yüksek seviyeli insan mı?”
“Hmm... Benim sorun edeceğim bir şey yok...”
Evet, eğer Bozkırın en iyi üyeleri bir parti kursaydı, 50. seviye bile onları uzun süre durduramazdı.
“Bovix ve Equix de A seviyesinde ama eğer bunlardan biri özellikle bu iki adama karşı dövüşürse, bu çetin bir savaş olur. Ve Yeşil Öfke liderini de Bovix ile aynı çizgiye koyardım.”
“O kadar güçlü mü?”
“Evet. Yani, buradaki şu ikili, sadece bedensel yeteneklerini kıyaslarsak Jinrai’den yaklaşık iki kat daha güçlüler; savaş becerilerini değil.”
İki Bozkır seçkini de üst düzey bir büyü-doğumlu seviyesindeydi. Gelmud’dan (bu isim beni eskilere götürüyor) daha zayıf ama kesinlikle alt rütbeli şövalyelerden birinden daha güçlülerdi. Bu arada Yeşil Öfke lideri de başlı başına bir sınıftı; emin değildim ama savaştaki beceri seviyelerinin oldukça yüksek olduğuna bahse girmeye hazırdım.
“Görünüşe göre önden koşup onları kurduğum tuzaklara karşı uyarmaları için büyülü canavarlar çağırıyorlar. Kesinlikle profesyoneller.”
“Evet, böyle giderse hazırladığım katlara ulaşmaları an meselesi.”
Hmm?
Ramiris'in bu duruma daha çok sevineceğini sanıyordum. Bunca gerginlik de neyin nesiydi? Bu partinin tüm tuzaklarımı atlatması pek hoşuma gitmese de, o ve Veldora meydan okuyanlarla yüzleşmek için can atıyorlardı. Ramiris'in genel huzursuz tavrı ve bu heyecanı birleşince, acaba altından başka bir bit yeniği mi çıkıyordu?
"Söylesene, sen bir şeyler mi saklıyorsun?" diye doğrudan sormaya karar verdim.
Veldora ve Ramiris, bu durumu nasıl idare edeceklerini kestirmeye çalışarak birbirlerine baktılar. Muhtemelen ihale Ramiris'e kalmıştı, çünkü ilk konuşan o oldu.
"Şey, senin içeriye kapandığın o üç gün içinde..."
Anlattığı hikaye benim de başımı ağrıtacak cinstendi.
Açıkladığına göre, Hinata’nın şövalyeleri anlaştığımız üzere 51. seviyeden başlayarak eğitimlerine koyulmuşlardı.
Ramiris, 51 ile 60. seviyeler arasını kendi tuzaklarıyla donatmış ve elbette şövalyeler işlerini yaparken onları heyecanla izlemişti. 60. seviye patron canavarı olarak seçtiği Adalmann, devasa bir ölümsüz ordusu çağırmıştı; sonsuz zombi akınlarının olduğu koridorlar, oksijensiz odalar (ölüler nefes almak zorunda değildi sonuçta) ve bunlardan çok daha gaddarca şeyler icat edilmişti.
"Gerçekten kendime güveniyordum, biliyor musun? Ama o aptal şövalyeler yollarına çıkan her şeyi kutsayıp durdular. Oksijensiz oda onları bir süre durdurdu ama arkadaki ekip hemen ön saftakileri diriltti ve yollarına devam ettiler..."
"Bu zorluk için ellerinde mükemmel araçlar varmış, ha? Eh, bazen böyle olur."
Anlatmaya devam eden efkarlı Ramiris'i teselli etmeye çalıştım.
Çok geçmeden şövalye grubu 60. seviyedeki patrona ulaşmıştı. Adalmann onları bekliyordu ama o da tam olarak şövalyelerin üzerinde uzmanlaştığı türden bir rakipti.
Düşününce, sonuçlar aslında gayet mantıklıydı. Kendi öz gücü olmayan bir hortlak olarak Adalmann, ancak çağırabildikleri kadar güçlüydü. Şövalyeler ise onun tek başına alt edebileceğinden çok daha dişliydi. Ancak aynı zamanda Adalmann, şövalyelerin gözünde bir nevi "kıdemli devlet adamı" gibiydi. Sanırım onların önünden öylece kaçıp gidememişti. Umarım bu deneyimi fazla aşağılayıcı bulmamıştır.
"Çok karalar bağlamamıştır, değil mi?"
"Bağladı hem de nasıl..."
Ah. Tahmin etmiştim. Sonra gidip ona bir moral konuşması yapsam iyi olacaktı. "Peki sonra ne oldu?"
"Adalmann'ı yendikten sonra," dedi Veldora, "benim tuzaklarımın olduğu katlara daldılar. Yukarıdan onları izliyor, karşılaşacakları acı ve kargaşaya kıs kıs gülüyordum ki..."
"Ve bizim ustanın tuzaklarını bile bir şekilde atlattılar! Kaygan zeminler, illüzyon duvarları, Mutlak Karanlık Koridoru, ölüm ışınları... Bazılarını ben bile akıl edemezdim ama hepsinin içinden yürüyüp geçtiler!"
Veldora ve Ramiris durumu anlatırken dişlerini gıcırdatıyorlardı.
Altmış bir ile yetmiş arasındaki katları Veldora keyfine göre dekore etmişti. Tuzakları birkaç kurban vermişti, evet, ama anında ölmedikleri sürece şövalyeler onları hemen iyileştirip eski hallerine döndürebiliyordu. Üstüne bir de kendi deyimleriyle Diriltme Bileklikleri sayesinde, ekip hiçbir zaman gerçekten tehlikedeymiş gibi davranmamıştı.
Ben de o katların çok zor olduğunu sanıyordum. A seviye veya üstü bir partiyle, herkes aynı anda ölmediği sürece her zaman toparlanabiliyorlardı. Bir his bana zorluk seviyesini biraz daha ayarlamamız gerektiğini söylüyordu.
"Ama Elementel Devim gerçekten iyi dövüştü!" dedi Ramiris. "Tüm meydan okuyanların kökünü kazıdı, hatta..."
Vay canına. Bir şövalye partisini darmaduman edebiliyorsa, bu hafife alınacak bir şey değildi. Ama zaten sadece ağırlığı bile büyük bir tehditti. Kılıçlara veya büyüye karşı bağışıklığı vardı, bir tavşan gibi çevikti ve ağırlığı tonlarla ölçülüyordu. Herkesin kabusu olurdu.
Öyleyse Ramiris neden bu kadar kederliydi?
"Görünüşe göre şövalyelerin o patrona karşı zorlandığını görmek Leydi Hinata'yı biraz sinirlendirmiş," dedi Mjöllmile dişlerini göstererek gülerek. "Bir noktada, partideki şövalye komutanlarından Sör Fritz arkadaşlarına 'Leydi Hinata'nın bile bu düşmanı alt edebileceğinden emin değilim' demiş."
Hmm. Evet, eğer Hinata oradaysa —üstelik öfkeli bir Hinata— hiçbir Elementel Dev onu durduramazdı. Aslına bakılırsa...
"Şey, peki Hinata ne kadar ilerledi...?"
"E-evet, şey..."
"Sorun da bu ya zaten!"
Duyduklarım beni gerçekten şoke etti. Hinata tek bir gün içinde doksan beşinci seviyeye kadar inmişti. Onu 61. seviyede fark etmiş olsak bile, bu inanılmaz bir hızdı.
Elementel Dev'in işini çabucak bitirmiş, onu olduğu yere sabitleyip Parçalama kullanarak tamamen yok etmişti. Çok geçmeden 80. seviyeye ulaşmış ve oradaki patronu neredeyse tek bir darbeyle devirmişti.
"Çırağım Zegion şu an koza evresinde, bu yüzden yerinden kıpırdayacak durumda değildi," diye açıkladı Veldora. "Apito daha önce uyandı ama o kızın hızına yetişemedi, haliyle pataklandı."
"Evet, efsane bir dövüştü! Bir kraliçe eşek arısı olarak Apito'nun çevikliği onu canavar krallığının zirvesine yerleştiriyor. O Hinata denen kadına bir darbe indirmek için elinden geleni yaptı ama kadın hepsini savuşturdu," dedi Ramiris.
Hmm. Mevzu Hinata olunca bunu tahmin edebiliyordum. Gerçekten güçlü biri. Onu yenmeyi nasıl başardığım hâlâ benim için bir muammaydı.
"Ve durmadı, devam etti! 81 ile 89. seviyeler arası Kumara'nın müritleri tarafından yönetiliyor ama kadın hepsini tek tek devirdi."
"Doğru, Kumara da hâlâ çok genç olduğu için 90. seviyenin patronu olarak Beretta'nın hizmet vermesine izin verdim ama Hinata onu da yendi!"
"Ah... Bana Beretta daha da güçlenmiş gibi gelmişti ama sanırım yanlış kadına bulaşmış," dedim.
"Hı-hım. İnanılmaz bir şey," diye yanıtladı Ramiris. "İnsanların Hinata'ya neden Kahraman demediğine inanamıyorum."
Ve böylece Hinata o günlük bu kadar yeter diyerek doksan beşinci kattaki şık süitine yerleşmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.