Yarım Yamalak Bir Hafızanın İzleri

Sekiz Ağustos.

Sonuç olarak alacakaranlık vaktinde yağmur dindi. Bu durum beni biraz şaşkına çevirdi; "Bunun neresi rekor kıran sağanak yağış?" diye sormadan edemedim.

Eskiden piyano derslerine giderken sıkça kullandığım o yola uzun zaman sonra tekrar saptım. Kız kardeşim Şizuku’nun her zaman solumdan yürüdüğünü hâlâ net bir şekilde hatırlıyordum.

Saki'nin belirlediği yer, birkaç yıl öncesine kadar sık sık gittiğim kasabanın küçük konser salonuydu. Eskiden ailem beni oraya götürürdü; sonrasında ilkokul öğrencisi olmama rağmen oraya tek başıma gitmeye devam etmiş, hatta oranın müdavimi olan birkaç kişiyi bile tanımıştım.

O konser serisini çok severdim. Tamamı belediye başkanının kişisel zevkine göre seçilmiş sabit eserlerden oluşsa da her bir parçanın ağırbaşlı bir havası vardı. Bu durum benim çalış tarzımı da derinden etkilemişti.

Yine de kız kardeşimin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden sonra oraya bir daha hiç gitmedim.

Özellikle kaçınmaya çalışmamıştım ama farkında olmadan o konser salonuna çıkan yollardan uzak durmuştum. Bu kasabanın her köşesinde Şizuku’nun gölgesi vardı ve bu durum nefes almamı zorlaştırıyordu.

Saki neden beni böyle bir yere çağırmıştı ki?

Yürürken her zamanki nostaljik sokak manzaraları ve zihnimi kemiren düşünceler canımı yakmaya devam ediyordu. Sanki kız kardeşimin ölümüyle yüzleşmeye zorlanıyormuşum gibi vücudum zangır zangır titriyordu.

Mümkün olduğunca başımı önüme eğerek yürüdüm ve sonunda hedefim görüş alanıma girdi.

Resital başlamak üzereydi ancak küçük salondaki seyirciler o kadar seyrekti ki insan bu işletmenin bunca yıl nasıl ayakta kaldığına şaşırıyordu. Fakat seyircinin azlığı sayesinde içerideki o sessiz ve loş hava, icra edilen ağırbaşlı eserlerle mükemmel bir uyum yakalıyordu. O zamanlar bu atmosferi ne kadar çok sevdiğimi hatırlayınca içimi bir özlem ve burukluk kapladı.

Ürkek adımlarla salona girdiğimde, ileride o tanıdık uzun boylu kadın figürünü gördüm.

Sadece Saki’yi görmek bile az önce içimi kemiren ve beni neredeyse yıkacak olan o endişeyi bir anda dağıtmış, yerini yeniden kavuşmanın sevincine bırakmıştı. Kendi saflığıma acı acı gülümsedim ve yanına yürüdüm.

— Ah, Haşiba.

— Selam.

— Birdenbire seni buraya çağırdığım için kusura bakma.

— Sorun değil, dert etme.

"Aslında beni çağırmanı bekliyordum" gibi fazlasıyla vıcık vıcık bir lafı elbette söyleyemezdim. İçimdeki kıpırtıları bastırarak hiçbir şey olmamış gibi cevap verdim.

— Ama beni neden buraya çağırdın?

— Ah... Şey.

Saki bir an için kelimeleri toparlayamadı, ardından yüzünde mahcup bir gülümseme belirdi.

— Çünkü endişelendim. Bir daha Haşiba’yı göremeyeceğim diye korktum ve bunu düşününce aniden seni göresim geldi. Ama seninle yüz yüze düzgünce iletişim kuramadığım için seni buraya çağırmak istedim.

— Anladım.

Ben de aynı durumdaydım. Duygularını düzgün ifade edemeyen kendimden biraz nefret ediyordum.

— Neyse, içeri girelim mi?

— Olur.

Saki alışkın adımlarla salona girdi; belli ki o da buranın müdavimiydi.

Gişeye geldiğimizde, babacan tavırlı orta yaşlı bir adam ona samimiyetle "Saki" diye seslendi. Gişedeki görevlinin bile onu tanımasına biraz şaşırdım; o ise gayet rahat bir şekilde biletleri almaya koyuldu.

— Amca, iki bilet rica ediyorum.

— Buyur kızım. Yanındaki erkek arkadaşın mı?

— Ah, hayır...

Bu tuhaf soru karşısında bir şey söylemedim, sadece hafifçe başımla selam verdim.

— Okuldan bir üst dönemim, erkek arkadaşım değil; sevdiğim kişi.

— Ahah, anladım. Karşısında böyle şeyler söyleyebildiğine göre Saki epey cesurmuş.

— Dün ona itirafta bulundum zaten, o yüzden sıkıntı yok.

İkisi, benim nasıl tepki vereceğimi bilemediğim türden bu sohbete devam ederken yerin dibine giriyordum. Ayrıca sarsıcı bir gerçeği de fark etmiştim: Meğer dün bana itirafta mı bulunmuştu?

İki bilet alıp salona girdik. Sessizlik ve kendine has o gerginlik hissi... Konser salonlarına özgü bu havayı uzun zaman sonra tekrar soluyordum.

— Bilet parasını vereyim, ne kadar?

— Gerek yok, seni ben çağırdım. Hem zaten bana yarı fiyatına verdiler.

— Öyle mi?

— Evet. Belediye başkanı gençlerin de müziğin karizmasını hissetmesini istiyormuş. Öğrenci kartını gösterince yarı fiyatına öğrenci indirimi uygulanıyor.

— Anladım.

Öyle demişti ama Saki’nin az önce öğrenci kartı falan gösterdiğini görmemiştim.

— Ben yüzümle geçiyorum, benimle gelen Haşiba’ya da öğrenci indirimi uygulanıyor işte.

Düşüncelerimi okumuş gibi açıklama yaptı.

— Buraya sık sık geliyor gibisin.

— Ortaokuldan beri geliyorum.

Ben de aynı şekilde ortaokul yıllarımda geliyordum. Belki de fark etmeden defalarca yan yana geçmiştik.

Piyano eşliğindeki parmak hareketlerinin net görülebileceği ama çok da yakın olmayan harika bir yer seçti. Eskiden geldiğimde ben de tam buraya otururdum.

Onun oturduğundan emin olduktan sonra, hemen yanına çökmek garip olur diye aramızda bir koltuk boşluk bıraktım.

Tam o anda, ağzımdan neredeyse "Merhaba" kelimesi dökülecekti ki beynim bu sahnenin tanıdık olduğu konusunda beni uyardı.

Bu dejavu muydu? Zihnimde o sahneyi net bir şekilde canlandıramadığım için üzerinde durmamaya karar verdim. Zaten Saki'nin hemen yanı başımda söylediği cümle dikkatimi tamamen dağıttı.

— Az önce söylediklerim gerçekti.

— Az önce?

— Dün sana gerçekten itiraf ettim.

Bunu söyledikten sonra Saki, benim ne hissettiğimi zerre umursamıyormuş gibi tekrar önüne döndü.

İcracı sahneye çıktığında salonda tek tük alkış sesleri yükseldi. Ben de dikkatimi müziğe vermeye başladım.

Programda altı eser vardı. Debussy’nin "Ay Işığı" ile başlayan dinleti, geçmişin büyük bestecilerinin şaheserleriyle devam ediyordu. Her seferinde aynı eserler çalındığı için bir program kitapçığı dağıtılmamıştı.

Fa ve bemol La notalarıyla başlayan ilk tını sessiz salonda yankılanınca, içerideki hava anında o sesle bütünleşti. Zihnimde, suyun yüzeyine vuran ay ışığını dalgınca izlediğim bir görüntü canlandı. Piyanist, bu sessizliğin içindeki puslu güzelliği notalara döküyordu.

Gayri ihtiyari yanıma baktığımda, Saki’nin de bana baktığını fark ettim. Gözlerimiz bir an için buluştu. Saki, sanki "Bana eşlik ettiğin için mutluyum" dercesine hafifçe gülümsedi. Bu durum kalbimin hızla çarpmasına neden oldu.

Bir konserin bu denli huzur verici ortamında, kalbi böyle güm güm atan tek kişi muhtemelen sahnedeki piyanist ve bendim.

Tüm parçalar bittikten sonra ancak sakinleşebildim. Müziği dinledikten sonra o kalan tortunun, yani yankının tadını çıkarmak, gerçek bir müzik zevkinin parçasıdır.

Yanımda gözlerini yumup yavaşça iç çeken Saki de aynı şeyi hissediyor gibiydi. Konuşmadık; aramızda o huzurlu sessizlik hâkimdi.

Seyirciler yavaş yavaş dağılırken biz yerimizden kalkmadık, o hissi son anına kadar soluduk. Salonda sadece ikimiz kaldığımızda nihayet dışarı çıktık.

— Bugünkü eserler arasında en çok dördüncüsünü beğendim.

Salondan ayrıldıktan sonra, çoktan geceye bürünmüş derin mavi gökyüzünün altında fikirlerimizi paylaşıyorduk. Başlangıçtaki o gergin hava dağılmıştı.

— Ravel gerçekten harika. Bence de bugünün en iyi parçasıydı.

Onu onayladığımda Saki merakla başını yana eğdi.

— O bestecinin ismi mi?

— Evet, Ravel Fransa’nın en önemli bestecilerinden biridir. Az önceki parça da onun başyapıtı olan "Ölü Bir Prenses İçin Pavane" idi.

— Ölen bir prensese mi ithaf edilmiş?

— Orası pek belli değil. Çeşitli rivayetler olsa da gerçeği sadece kendisi biliyordu. Hatta o an yaşıyor olsaydı, belki kendisi bile bilmezdi.

Bunu söyleyince yüzünde anlam verememiş bir ifade oluştu.

— Neden?

— Şey, duyduğuma göre Ravel hayatının son dönemlerinde hafızasını kaybetmiş.

— Hafıza kaybı mı...

— Evet.

Saki, sanki derin düşüncelere dalmış gibi "Hafıza kaybı" kelimesini mırıldandı.

— Ama Ravel böyle bir durumda olduğu için hakkında pek çok söylenti çıktı.

Onun o hüzünlü profilini değiştirmek isteyerek bir konudan bahsettim.

— Ne gibi söylentiler?

— Aslında biraz nesnel ve biraz da çaresiz hissettiren bir hikâye.

— Anlat bakalım, dinliyorum.

— Peki. Ravel elli yaşını geçtikten sonra hafıza ve konuşma bozukluğu yaşamaya başlamış. Bazı dahi besteciler arasında hayatı oldukça trajik geçenlerden biri olduğu söylenir.

— Hı-hı.

Saki ciddiyetle kafa sallayarak devam etmemi bekledi.

— Ama Ravel hafızasını kaybetse bile müziğin karizmasına kapılmaya devam etmiş. Dil bozukluğu yüzünden yazı yazamasa da o üstün duyma yeteneğiyle müziğin tadını çıkarabiliyormuş. İşte o günlerde Ravel çok özel bir parçaya denk gelmiş.

Birazdan anlatacağım şeyin can alıcı nokta olduğunu belli etmek için kasten derin bir nefes aldım.

— Ravel o parçayı duyduğunda "Daha önce hiç bu kadar güzel bir eser dinlememiştim" diyerek hayran kalmış.

— Hangi parçaymış o?

Saki tam beklediğim soruyu sordu. Küçük bir tatmin duygusuyla devam ettim:

— "Ölü Bir Prenses İçin Pavane". Ravel, kendi bestesini hiç istifini bozmadan dünyanın en güzel müziği olarak tanımlamış. Bu hikâyeyi duyduğumda onun ne kadar havalı biri olduğunu düşünmüştüm. Geçmişteki kendisine bu kadar nesnel bakabilmesi inanılmaz. Gelecekteki kendisinin bile hayran kalacağı eserler bırakmak... Gerçekten müthiş bir şey.

— Gerçekten öyleymiş.

Ben heyecanla anlatırken Saki’nin tepkisi tam tersine oldukça mesafeliydi. Konunun ilgisini çekmediğini düşünüp yüzüne kaçamak bir bakış attım ama o, saçlarını kulağının arkasına itmiş, gayet ciddi bir ifadeye bürünmüştü.

— Ben...

— Ne oldu?

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

她似乎有话想说,用倾诉的眼神望着我。

「我希望自己在羽柴心中的地位能像那首曲子一样……」

这句话难以理解且语意含糊。

「没有,还是算了,别放在心上。」

咲葵用不准追问的口气止住了我的嘴。

但我还是该在这一刻问出那句话的真正涵义才对。

为了避免气氛再次闹僵,我抛出另一个话题。

「谢谢你今天找我过来。」

我自然而然地道了谢。过去我总是逃避这个地方和音乐,是咲葵再次将我带领过来。尽管现在仍无法消除对妹妹的罪恶感,但能认清我依然喜爱音乐,也是因为有她的陪伴。

「我只是约你出来而已。」

「但若不是你开口邀约,我这辈子可能都不会再来了,所以很感谢你。」

我的口气无比真挚。

过去的每一天,我都极力避免接触他人释出的感情,其中也包含了感谢之情,我很害怕直接面对这种情绪。我总是怀抱着「我这种人哪有资格……」这种夹杂了绝望与罪恶感的心情,迟迟不敢与他人交心。

这样的我竟主动直接地表达感激,面对这份纯粹的情绪。

我对自己的成功感到高兴,也意识到自己对唯一一个能让我坦率面对心情的对象产生了无比的怜爱感。

换句话说,我果然很喜欢日向咲葵。

我想好好珍惜这份前所未有,纯粹又迫切的感情,也想告诉眼前的她:我对你是这种心情喔。

我走在平凡无奇的道路上,心想该如何对她表达,但不管如何拣选台词都道不尽我的一片真心。思及此,我认为简单的词语才是最佳选择。

眼前有座路灯,我知道走到路灯下能看清彼此的神情时再当面告诉她很装模作样,但不知为何那几秒就是让我急不可待。此刻我心中充满了近乎确信的某股冲动,认为当下就是最好机会。

「咲葵!」

这应该是我第一次确实喊了她的名字。我在脑海中想像她被我郑重其事的态度吓了一跳,有些吃惊地转头看我的模样。

但实际上并非如此,听见我喊她名字后,咲葵转过头用食指压住我的嘴唇,露出有些困扰又歉疚的表情。

「不行喔,不可以说。」

仿佛看穿了我的心绪。

尽管如此,这种制止对现在的我来说一点用也没有。感情无法用逻辑解释。虽然我总是在摸索最佳选择,此刻也将这股理念扔在一旁,说什么都想将现在的心情告诉咲葵。

「不,拜托你听我说。」

见我不同于以往,有违平日作风的强势态度,咲葵那双清澈的眼中浮现出惊愕与动摇。她再次用嘴型说出「不可以」,但这三个字还来不及化作声音传到我耳边,我就已经说出口了。

「我喜欢咲葵。」

我说得毫不犹豫,斩钉截铁,让她无法说出「没听见」的藉口。即使已经告诉过你了,但不管多少次,我还是要说喜欢你。

「咲葵,虽然你同意让我只在暑假期间以协助参加演奏会的名义陪着你,但我希望暑假结束后也能跟你在一起。」

而且除了好感之外,我连自己的愿望都一并说了,因为我觉得错过这次机会就再也说不出口。

假设过去也好,往后也罢,我都有无数次选择的机会,所以人生就是不断地选择取舍。以往我的选择都是为了自我防卫,也总是以此为基准作出选择。眼前这个女孩原先的困惑神情逐渐瓦解,仿佛下一秒就要落泪,我希望往后所作的每一个选择,都是为了能和她在一起。

所以我决定用这句话,当成为了和咲葵在一起的第一个选择。

「和我交往吧。」

这句爱的告白毫无创意又老套至极,我却觉得是最完美的说法。因为我想传达的心意,还是得归纳成这句平凡无奇的话语。

市郊的道路上充满寂静,感觉我的声音能响彻远方。

仿佛缓缓陷入寂静般,我的心也归于平静。虽然对自己亲口说的话有些羞耻,我却没有丝毫悔意。

「呜呜……」

起初听见的是微微低着头的她发出的呜咽声。她低下头,在路灯反射下散发微弱光芒的泪珠滴在她脚边,在地面上留下痕迹。

「咲葵……?」

「不,没有,没什么,我只是很开心。」

咲葵这么说,对我喜欢她并向她告白一事喜极而泣。

「听到这么直接的告白,哪有办法拒绝啊。」

随后她瞬间看了我一眼,又将脸埋进我的胸口,仿佛不想让我看到她的哭脸。她将双手绕到我背后把我整个人拉向她,接着又将下巴靠在我肩上,用轻柔的耳语低声说:

「我也对羽柴,不……透,我也喜欢你。」

听见这句话,我也自然而然用手臂圈起她纤瘦的背。

我跟咲葵就这样变成了恋人。

但我如果观察得更仔细,能看出她那一瞬间的表情不是喜极而泣的话,或许情况会有所转变吧。

[center]♫[/center]

早上起床、洗脸、吃早餐,光是做这些例行公事,心情就觉得无比畅快。

我有违平常的作风,动不动就嘴角上扬,在镜子里看见自己的脸时,甚至没办法一眼就认出那个满脸憨傻的人是我自己。

我交到女朋友了。

日向咲葵这个名字虽然有点浮夸,但她充满魅力,我可能还配不上她。

脑海各处不时会浮现出咲葵的身影,每一次都能让我的思绪愉悦起来。

但我还是无法消除对过去的罪恶感,怀疑自己是否真能如此幸福。不管我再怎么雀跃,这个念头依旧挥之不去,宛如擦不去的污垢般萦绕在脑海中。

我想将所有经历和根深柢固的罪恶感全部都告诉她,她可能会觉得我这个男人太沉重,对我敬而远之吧,但我似乎没有精明到可以同时带着好感和罪恶感跟她交往。

我像以前那样前往学校的音乐教室,今天是我约咲葵出来。

虽然提早抵达,但我心想可能会有人在,于是姑且敲了敲门。

「……」

等了几秒后无人回应,我便判断是我先到并打开门。

「……哇啊!」

结果一走进音乐教室,率先映入眼帘的是张开双臂摆出威吓姿势的咲葵,看来她似乎比我早到。

「……」

「……」

一阵沉默后,她的脸缓缓染上红晕。

咲葵摆出那个姿势应该是准备要吓我,结果她慢慢放下双手,最后还将脸别向一旁。

「你说句话啊!」

恼羞成怒了。

「你来了啊。」

「什么『你来了啊』!」

「你在干嘛?」

「我要吓你啊!看得出来吧!」

典型的恼羞成怒。

「为什么又要吓我啊?」

「因为交往后第一次约会居然是在音乐教室耶?我本来都准备好要稍微吓吓这个无趣至极的男朋友了,你却一点反应都没有啊。」

「啊,这……真不好意思。」

原来在咲葵眼中,我是把第一次约会选在学校的人啊,这完全是我的责任,我为只考虑到自己的肤浅思维深刻反省。

「但你为什么想吓我啊?」

「……我在影音网站上看到女朋友吓男朋友的影片,觉得很有趣嘛。」

很像是咲葵会对待男朋友的方式。我明明那么兴奋,却从没想过身为恋人该做点什么。我觉得这样的自己很丢脸。

「算了,我本来就觉得透很迟钝~」

咲葵将脸别向一旁,用赌气的口吻这么说。这副模样看起来可爱极了,让我不禁笑了起来。她可能有刻意提醒自己直接喊我名字吧,这也让我很开心。

看了我的态度,她把嘴巴嘟得更尖,也不肯跟我四目相交。

「抱歉抱歉,听到你喊我名字,我太开心了。」

「名字?」

「对啊,你不是喊我透吗?我想你是不是有意识地以恋人身份这样喊我。」

昨天我告白的时候,她也喊了我的名字,我想这段关系一定是从那一瞬间开始的吧。

「这种话不必特地说出来啦。」

「可是我很开心啊。」

「是喔~那真是恭喜你啊~」

咲葵说得气呼呼,嘴角却缓缓上扬,我可是看得一清二楚。

咲葵脸上已经完全看不出演奏会甄选失败的影子了,甚至像是完全不在意的感觉,所以我也没打算主动提起这件事。

「今天是因为有话想跟你说,想找个安静的地方才会选在这里,所以不能算是第一次约会。」

"Hayır, sebebi ne olursa olsun beni davet eden sendin Tou-kun, yani bu bir randevu."

"Amma inatçısın..."

Kendi kendime mırıldandığım bu şikayeti duyan Saki, bana keskin bir bakış fırlattı.

"Duydum ama! O zaman dönüşte beni başka bir yere götür, basit bir yer de olur. Ancak o zaman seni adamakıllı dinlerim."

Bu durumda o beni davet etmiş gibi olmuyor muydu? İçimde böyle bir soru işareti belirse de çok üzerinde durmamaya karar verdim. Saki'nin teklifini reddetmek için bir sebebim yoktu.

"Pekala. Ama lütfen söyleyeceklerimi dinle, bir fikrin olursa da çekinmeden söyle. Eğer bu yüzden benden ayrılmak istersen, bunu da dürüstçe dile getirmeni rica ediyorum."

Saki piyano taburesine, bense pencere kenarına oturdum; ciddi bir konuşmaya hazırdık.

"Daha ilişkinin ilk gününden ayrılık lafını ağzına dolama. Korkma, seninle öylesine takılmak için sevgili olmadım. Sevgiline biraz daha güvenebilirsin."

Saki'nin kararlı ses tonunu duyunca, kendi hislerimi ve yaşadıklarımı anlatmaya başladım.

"Teşekkür ederim. O zaman başlıyorum."

Hafızamı zorlayarak, anlatmak istemediğim o geçmişi mümkün olduğunca detaylandırarak Saki'ye aktardım. Bugüne kadar kimseye dökemediğim bu içimi, şimdi hayatımdaki en değerli kişiye anlatabiliyor olmak bana tarif edilemez bir huzur ve mutluluk veriyordu.

"İki yıl önce bir trafik kazası geçirdim. O zaman..."

Saki, yüzünde acı dolu bir ifadeyle beni dinledi. İki yıl önceki o kaza, kız kardeşim Shizuku'nun ölümü, sonrasında ailemin benden uzaklaşıp soğuması... Kaza anında onu kurtaramadığım için duyduğum o bitmek bilmez pişmanlık ve normalde Shizuku'nun yaşaması gereken bu hayatı tek başıma, sere serpe yaşıyor olmanın verdiği suçluluk duygusu.

Hepsini tek tek Saki'ye anlattım.

"..."

Saki sözlerim bittiğinde tek kelime etmeden yanıma geldi ve tereddüt etmeden beni kollarının arasına aldı.

Hiç konuşmadı. "Zor olmuş olmalı" gibi acıyan bir söz ya da "Bundan sonra ben yanındayım" gibi teselli cümleleri kurmadı. Muhtemelen benim arzuladığım şeyin içi boş kelimeler değil, somut bir eylem olduğunu biliyordu.

Saki bana sarıldı ve parmaklarını saçlarımın arasından geçirerek başımı okşadı. Kendimden yaşça küçük bir kızın bana böyle davranması bir an için kendimi işe yaramaz hissettirse de, sunduğu o huzur duygusu karşı konulamazdı. İçimin derinliklerinden yükselen o sıcaklık, hem kalbimi sızlatıyor hem de beni gevşetiyordu.

"Yani Tou-kun, bu iki yıl boyunca hiç arkadaşlarınla gezmedin mi, hiç aşk yaşamadın mı?"

Benden ayrıldıktan sonra bunu sordu.

"Evet. Aşk meselesi sadece iki yılla sınırlı değil, hayatım boyunca hiç yaşamadım."

"Öyle mi... Demek hiç aşık olmadın."

Saki bunu söylerken biraz mahzun görünüyordu.

Saki'nin tecrübesi fazla gibiydi; benim bu yaşa gelip de hiç ilişki yaşamamış olmam ona dokunaklı gelmiş olabilirdi.

"Saki, peki ya sen? Hiç aşık oldun mu?"

Bu soruyu sormanın sadece içimi boşaltacağını bilsem de sormadan edemedim. Kalbimde bir yerlerde, belki o da yaşamamıştır diye umut ediyordum.

"Hm, oldu olmasına ama senin hayal ettiğin gibi resmi bir şey değildi. Dışarıdan göründüğüm kadar tecrübeli değilim."

Öyle dese de, birilerini sevmiş olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Düşüncelerimi okumuş olacak ki, Saki yüzünde muzip bir gülümsemeyle ekledi:

"Merak etme, Tou-kun benim ilk gerçek sevgilim."

Bu sözler kulağımın derinliklerinde yankılanan tatlı bir melodi gibiydi; o an Saki'yi bir karşı cins olarak görmekten kendimi alamadım. Bir sevgili için bu çok doğal olsa da, nedense içimi bir suçluluk kapladı; sanki ona karşı bir hata yapıyormuşum gibi hissettim.

"Geçmişimi duyunca benden tiksinmedin mi? Ya da ayrılmak istemiyor musun?"

"Bu yüzden ayrılmam ama bundan sonra senin sevgilin olarak sana nasıl davranmam gerektiği konusunda biraz başım ağrıyacak gibi."

Bahsettiği şey, geçmişime karşı duyduğum o suçluluk duygusuydu. Bu duyguyu tetiklemeden benimle nasıl bir ilişki yürüteceği gerçekten de zor bir meseleydi.

"Bir dahaki sefere bana kız kardeşinden bahset. Nasıl biri olduğunu bilmek istiyorum."

"Ha?"

Saki'nin kalpten gelen bu isteği beklediğimin çok ötesindeydi.

"Anlatmak istemezsen zorlamam ama madem Tou-kun için bu kadar değerli bir kardeşmiş, ben de onu tanımak isterim."

"Değerli... kardeşim mi?"

"Haksız mıyım? Değerli olmasaydı neden bu kadar ağır bir suçluluk yükünü sırtlanasın ki?"

Değerli ha... İçimdeki suçluluğa hiç bu kadar pozitif bir açıdan bakmamıştım. Onun bu düşünce tarzı, aklımın ucundan bile geçmeyecek ihtimalleri önüme seriyor; bana taze ve ilginç geliyordu.

Sonunda Saki daha fazla bir şey söylemedi. Belki geçmişim hakkında bir şeyler düşündü, belki de düşünmedi; ama anlattıklarımın aramızda negatif bir etki yaratmadığını görmek beni rahatlattı.

Sonrasında Saki, konuyu dağıtmak istercesine bir süre piyano çaldı. Hevesini alınca da yer değiştirmeyi teklif etti.

Okuldan çıkıp biraz yürüdükten sonra sakin atmosferli bir fast food dükkanı bulduk. Saki heyecanla "Hadi buraya gidelim!" deyince ben de ona uydum.

Basitçe siparişlerimizi verdikten sonra dükkanın köşesindeki bir masaya geçtik. Trenlerde, dükkanlarda ya da sınıfta; her zaman insanlarla iç içe olmayacağım köşeleri sevmişimdir.

"Yani sen okul çıkışında böyle başkalarıyla yemeğe de gitmiyordun, öyle mi?"

"Evet, gerçekten uzun zaman oldu."

Birisiyle fast food dükkanına gelmeyeli iki yıl geçmişti herhalde. Eskiden de pek arkadaşım yoktu ama en azından birlikte yemek yiyebileceğim birileri olurdu.

"Tamamdır, bundan sonra Tou-kun ile yapmak istediğim tam olarak böyle şeyler."

"Böyle şeyler mi?"

Söylediklerini kafamı yana eğerek tekrar ettim.

"Geçmişte suçluluk duyduğun için yapamadığın ne varsa, hepsini benimle yapacaksın."

Bunu duyunca başım döndü.

Suçluluk duygusuyla birlikte yaşamak değil, onunla yüzleşmek... Saki'nin anlatmak istediği buydu. Benim iki yıldır elimden gelmeyen bir şeyi böylesine rahat bir tavırla dile getirmesine hayran kalmıştım.

Bakışları sanki "Korkma, ben yanındayım" diyordu; bu bana inanılmaz bir güven verdi.

"Bundan sonra benimle birlikte 'hayatını temize çekeceğiz'."

"Hayatımı... temize çekmek mi?"

"Evet. İçindeki suçluluk duygularını birer birer sindireceğiz. Geçmişinle bağlantılı yerlere gidip hesaplaşacağız. Ve sen her şeyi olduğu gibi kabul ettiğinde..."

Saki burada kısa bir ara verip tekrar söze girdi.

"İşte o zaman yeniden sevgili olacağız. Tou-kun bu suçluluğu aştığında, ben de gerçekten senin sevgilin olabilirim."

"Saki..."

"Zorlukları birlikte aşamayacak bir sevgiliyi ne yapasın ki? Ben şahsen böyle bir durumu kendime yediremem. Ancak bu engeli aştığımızda kendimi Tou-kun'un sevgilisi olarak kabul edebilirim."

Şaşkınlığımı gizleyemedim. Bu kadar kararlı olacağını, sorunlarımı ciddiye alıp bir çözüm yolu arayacağını hiç düşünmemiştim. Bu gerçek beni tarif edilemez bir sevince boğdu.

"Yani o zamana kadar, aramızdaki bir ön sözleşme. Sevgililik ön sözleşmesi."

"Ön sözleşme ha."

"Aynen öyle. Ben elimden geleni yapacağım, o yüzden Tou-kun, sen de cesurca yüzleşmeye çalış, olur mu?"

Yani benden, kalbimdeki o suçluluk duygularına tek tek bakmamı istiyordu. Bu devasa meseleden kaçmak istesem de, en zorlu yapboz parçalarını birleştirmek kadar imkansız görünse de; eğer yanımda Saki varsa o parçaları bulabilirmişim gibi hissediyordum.

"Anladım. Yüzleşeceğim."

Saki benim için bu kadar kafa yoruyorken, ben de en baştan kaçmak yerine bu yolu denemeye karar verip sertçe başımı salladım.

Eve döndüğümde beni karşılayan o kimsesiz, loş sessizlik artık alışkanlık haline gelmişti. Shizuku'yu kaybettikten sonra annemle babamın şehir dışındaki işleri daha da yoğunlaşmıştı. Ben yoksam bu ev genellikle boş bir kabuktan farksızdı. Arada bir babam ya da annem beni karşılamaya çıksa da, her seferinde bir yabancılık, bir kopukluk hissediliyordu.

Ailenin paramparça olduğu gerçeği her geçen gün daha da gün yüzüne çıkıyordu. Evde otururken hissettiğim suçluluk eskisinden de fazlaydı ama artık bu düşüncelerle yüzleşmek zorundaydım.

Evin içindeki sunağın önüne gidip tek bir cümle fısıldadım.

"Gerçekten mutlu olmayı hedefleyebilir miyim?.."

Tabii ki soruma cevap veren olmadı. Bu cümle bile o devasa suçluluk hissini beraberinde getiriyordu.

Ölüp giden Shizuku'yu geride bırakıp tek başıma mutluluğun peşinden koşabilir miydim? Bu düşünce zihnimde silinmez bir iz gibi dönüp duruyordu.

Böyle bir mutluluğu arzulamak, gerçekten yapılabilecek en iyi seçim miydi?

Evde her zamanki gibi yalnızdım. Küveti doldurmakla uğraşmayıp hızlıca duş alarak günün terini attım ve kendimi odamdaki yatağa bıraktım.

Tavandaki bir noktaya gözlerimi dikip Saki'nin söylediklerini düşündüm.

—Sevgililik ön sözleşmesi.

İçimdeki suçluluğu kabul edene dek sevgilim olmayı onaylamayacağını söylemişti; ona ne kadar ağır bir yük bindirmiştim böyle. Buna rağmen yanımda kalacağına söz vermişti.

Her zaman yanımda olacağını, gerekirse her şeyi yapabileceğini söylemişti; ucu riske açık bir söz olsa da bunu dile getirmekten çekinmemişti. 'Senin için her şeyi feda etmeye hazırım' der gibiydi; sanki varlığımı onaylıyordu. Bu beni çok mutlu etti.

O sırada Saki'nin benden istediği bir diğer şeyi hatırlayıp not etmek için telefonumu elime aldım. Tam o anda, sanki yapacağım şeyi hissetmiş gibi bir mesaj geldi.

{Unutmuş olabilirsin diye tekrar hatırlatayım dedim. Geçmişi temize çekerken, o zamanki pişmanlıkların da hesaba katılması gereken unsurlar. Bu yüzden senden eski pişmanlıklarını tek tek listelemeni istiyorum. Çok detaylı olmasına gerek yok.}

Saki her seferinde önüme zorlu birer ödev koyuyordu. Her zaman en doğru seçimi yapmaya çalışmış olsam da, pişmanlıklarım iki elimin parmaklarını çoktan geçmişti. Kalbimdeki o nedamet dağları, şimdi gün yüzüne çıkmayı bekliyordu.

Yine de bunun gerekli bir kötülük olduğunu düşündüm ve hafızamda hâlâ yer eden o pişmanlıkları elimden geldiğince sıraladım.

Ara Nağme: Merhum Bir Prenses İçin Pavane

Ailemle pek yakın olmasam da onlarla ilgili birkaç hatıram var.

O bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki anı arasında, annemle babamın beni götürdüğü tek bir yer vardı; orası benim için en unutulmaz mekân haline geldi.

Gözlerimin önündeki her şeyi sapsarıya boyayan ayçiçeği tarlası, benim hatıralarımın sığınağıydı.

"Sen tam burada doğdun."

Annem böyle demişti.

O zamanlar bu sözün ne anlama geldiğini anlamamıştım ama belki de bu, anne ve babanın çocuklarına veda sözüydü; "Burası senin ait olduğun yer değil" demenin bir yoluydu. O günden sonra annemle babam adımı bir kez bile ağızlarına almadılar.

Buna rağmen, hafıza depomda orası hâlâ anılarımın en parlak köşesi olarak duruyor. Ailemin kendi istekleriyle beni dışarı çıkarıp birlikte vakit geçirdiği tek an olduğu için, oraya zihnimde hep güzelleştiren bir filtreyle bakıyorum.

Daha sonra defalarca beni tekrar ayçiçeği tarlasına götürmelerini istedim ama beni hiç umursamadılar. Sonuçta tren binmeyi öğrenip tek başıma hareket edebilecek yaşa gelene kadar o tarlaya bir daha gidemedim.

Onu oraya götürmek istememin sebebi, eminim ki o yeri hafızamdaki en güzel anı olarak sonsuza dek mühürleme arzusuydu.

Belki de o anı zihnimde çarpılıp yitip gitmeden, oradan nefret etmeye başlamadan önce, onunla geçirdiğim zamanı eski hatıraların üzerine yazmak ve kalbimde bu yer için bambaşka, özel bir köşe ayırmak istemiştim.

Şimdi saat sabahın sekizi. Buluşma saatini kararlaştırmadığımız için en yakın istasyona erkenden gittim; böylece o ne zaman gelirse gelsin hazır olacaktım.

Gerçekten gelecek mi? Gelirse bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünür mü? Her zamanki halimi görünce hayal kırıklığına uğrar mı? Bugün giydiklerim tuhaf mı duruyor? Bu tür düşünceler zihnimde dalgalanıp duruyor, içimde bir endişe doğuruyordu ama yine de...

"Çok heyecanlıyım."

Farkında olmadan ağzımdan dökülen bu sözler, en samimi duygularımdı.

"Neyi heyecanla bekliyorsun?"

Onun bir anda önümde bitivereceğini hiç tahmin etmemiştim.

"..."

"Çok mu beklettim?"

Endişeli bir tavırla yüzüme bakıyordu. Onun bakışlarını üzerimde hissedince, zaten normalde de yere bakan başımı daha da öne eğdim.

Ne yapacağım, ne yapacağım... Tam karşımda duruyor. Tek taraflı ricamı geri çevirmeyip gerçekten benimle buluşmaya gelmiş. Buluşma saatini söylememiş olmama rağmen ne kadar da erken gelmiş böyle. Ah, bir cevap vermem lazım.

"Şey, hayır, ben de daha yeni geldim."

Ben ne diyorum ya? Bu resmen bir randevuymuş gibi olmadı mı? Utanç duygusu bir anda içimi kapladı.

Kabaran endişem yerini gerginlik ve şaşkınlığa bıraktı, kalbimi darmadağın etti.

"İyi bari. Buluşma saatini bir türlü hatırlayamadım, seni de çok bekletmek istemedim, o yüzden erkenden bir bakayım dedim. Bu kadar erkene mi sözleşmiştik?"

"Hayır, şey, özür dilerim... Ben sana saati söylemeyi unutmuşum."

"Öyle mi? O zaman sen de mi benim gibi erkenden geldin?"

"E-evet... Öyle..."

Cevabımı duyunca keyifle gülümsedi. "Demek öyle~" Bu gülümsemenin sadece bana özel olduğunu düşünmek, içimde tarif edilemez bir mutluluk pınarı uyandırdı.

"Bugün nereye gidiyoruz?"

"Şey... Şey..."

"Oraya varana kadar sır mı kalacak?"

"...Olur mu?"

"Eğlenceli olur, tamamdır."

Bana her nazik davranışı ruhumu besliyor, beni doyuruyordu. Sesi beni her zaman tatmin ediyor, piyanosu günlük hayatımı dolduruyor, varlığı kalbimi tamamlıyordu.

Bu his kesinlikle aşk olmalıydı. İçimdeki bu masum duyguyla onun yanında yürümeye başladım.

"Hadi gidelim o zaman."

Onunla birlikte trene bindik. Şehir merkezine giden trenler öğrenci ve çalışanlarla tıklım tıklımdı ama aksi yöne giden tren neredeyse bomboştu, sanki bize özel kiralanmış gibiydi.

"Şehir merkezine gitmiyoruz demek?"

"Evet, biraz uzak bir yere gideceğiz."

Aramızda az bir mesafe bırakarak koltuklara oturduk. Tren ağır ağır ilerliyordu. Yolcu azlığından mıydı nedir, hızı normalden daha yavaş geliyordu. İçimden şöyle geçirmeden edemedim: Acaba bu tren de mi daha yeni uyandı, hâlâ uykulu mu?

Böylece iki tren ve bir otobüs aktarmasından sonra nihayet varacağımız yere ulaştık.

Burası daha önce defalarca geldiğim bir yerdi ama yolculukta yanımda o olduğu için sanki her zamankinden çok daha çabuk varmışız gibi hissettim.

"Çiçek tarlası mı?"

Onun saf merak dolu sorusuna başımla onay verdim.

"Ayçiçeği tarlası."

"Tam bir yaz havası var, çok güzelmiş."

Erkeklerin çiçek tarlalarına pek ilgi duymayacağını sanmıştım ama yüzünde en ufak bir sıkılma belirtisi yoktu; aksine gözleri heyecanla parlıyordu.

"Burası benim için çok özel bir yer. Bir gün özel biriyle buraya gelmeyi hep istemiştim."

Laf ağzımdan çıkar çıkmaz bir hata yaptığımı anlattım. Dilimin kemiği olmalıydı, bunu bir itiraf olarak algılaması işten bile değildi.

"Anlıyorum, o zaman beklentimi yüksek tutayım bari," dedi hiçbir şey olmamış gibi. Duygularımı fark edip de mi görmezden geliyordu, yoksa hiç mi anlamamıştı?

Yan yana dizilmiş binlerce devasa ayçiçeğinin oluşturduğu o görkemli manzarayı görünce nutku tutuldu. Güneş ışığına susamışçasına göğe uzanan o çiçekler, sanki yazın kavurucu sıcağının tadını çıkarıyor gibiydi.

"Müthiş bir yer burası!"

Bunu söyledikten sonra ayçiçeği denizinin içine daldı. Piyano çalarkenki o sakin ve keskin halinden eser yoktu; bu çocuksu ve canlı hali beni çok mutlu etti. Onun henüz bilmediğim bir yönünü görmek paha biçilemezdi.

Bir süre koşturup eğlendikten sonra yüzünde ter damlaları ve tatlı bir yorgunluk belirdi. Büfeden aldığım misket gazozunu ona uzattım. Teşekkür edip bir dikişte bitirdi.

Boş şişenin içindeki misket tıkırtıyla yuvarlandı.

"Misket gazozu da tam yaz havası katıyor~"

Bunu söyleyip soluklanan ona baktım. Gazozu içen boğazı, sıvadığı kollarındaki kaslar, benimkinden çok daha geniş olan omuzları, benden biraz daha uzun olan boyu... Karşı cinse özgü bu detayları bir bir fark ettikçe, ruhumu sarsan kalp atışlarım daha da hızlandı. Bu duyguyu ona iletme isteğim iyice güçlendi.

Biraz atıştırdıktan ve dondurma yedikten sonra, onun deyimiyle o "yaz havasını" iliklerimize kadar hissedip tekrar ayçiçeklerinin arasına döndük.

Öğlen olmadan gelmiştik ama ne ara akşam olduğunu anlamamıştım, güneş batmaya başlamıştı. Tepedeyken yakıcı bir ışık saçan güneş, alçaldıkça kızıl bir renge büründü; sanki dünyaya bir nezaket sunuyordu.

Acaba eğlendi mi? Tam bunu düşünürken o benden önce davrandı.

"Bugün eğlendin mi?"

"Ha...?"

"Pek arkadaşım yoktur, o yüzden bir kızla baş başa gezince bir sorun çıkar mı diye endişelenmiştim."

"Hayır, hiç de bile... Çok eğlendim. Asıl ben, senin benimle böyle bir yere gelmekten memnun olup olmadığını merak ediyordum..."

"Çok memnun kaldım. Normalde hayatım sadece piyanodan ibaret, böyle bir yerin varlığından bile haberim yoktu. Bana burayı gösterdiğin için teşekkür ederim."

Söylediği sözler ve alacakaranlığın atmosferi kalbimi renklendirdi. Başkalarının yanında her zaman kapalı ve renksiz olan kalbim, şu an onun sayesinde aşkın renklerine boyanmıştı.

Kendimi çok huzurlu hissediyordum ve bu mutluluğun sonsuza dek sürmesini diledim.

Sonra içimde bir dürtü uyandı.

"Belki unutmuşsundur ama eskiden bana piyano çalmayı öğretmiştin."

"Hatırlıyorum."

Sesi her zaman gardımı düşürmeme yetiyordu.

"Senin sayende bir şeyler değişti. Artık her günüm çok keyifli geçiyor, arkadaşlar edindim."

Yüzünde hafif bir gülümsemeyle beni dinliyordu.

"Şey, o yüzden, önce sana teşekkür etmek istedim."

"Rica ederim."

Ama söylemek istediğim bu değildi. İtiraf etmek istediğim şey çok daha derin, içime kök salmış ve kurtulamadığım o yoğun duyguydu.

"Ama, ama sana karşı hissettiğim şey sadece minnet değil, yani..."

Söyle gitsin, artık dayanamıyorum. İçinde tutamadığın bu duyguları serbest bırak. Bunları düşünerek ellerimi sıktım, başımı hızla kaldırdım ve bağırdım:

"Seni seviyorum...!"

Bu cümlenin ağzımdan bu kadar kolay çıkacağını hiç düşünmemiştim.

Bu güçlü haykırış ayçiçeği tarlasında yankılandı. Kelimeler çiçeklerin arasından süzülüp uzaklara gitti, rüzgâr tarafından yakalandı sanki.

Rüzgâr esti geçti, ardından derin bir sessizlik çöktü.

Yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. Ne düşünüyordu acaba? Gözlerimi sımsıkı yumdum, ellerimi daha da sert sıktım; tırnaklarımın avuç içime batması kalbimdeki alarm zillerini çalıyordu.

"Hinata Saki."

Adımı söyledi. Ona hiç söylemediğim o ismimi.

"Ha...?"

Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

"Adın açan ayçiçeği anlamına geliyor, başını böyle öne eğmemelisin."

Etrafımızdaki gökyüzüne bakan ayçiçeklerini işaret ederek bunu söyledi.

"Adımı nereden biliyorsun...?"

"Çünkü seni o kadar önemsiyorum ki, başkalarından soruşturup öğrenecek kadar merak ettim."

Yüzü batan güneşin kızıllığına bürünmüştü, her zamankinden daha nazik bir gülümseme vardı dudaklarında.

"Aslında sevgili olmak ya da ilişki yaşamak gibi konulardan pek anlamam ama seni daha yakından tanımayı çok istiyorum."

Duymayı en çok dilediğim söz buydu. Şimdiye kadar kimse benimle ilgilenmemişti ama en hayran olduğum kişi beni tanımak istediğini söylüyordu.

"Beni sevdiğini söylediğin için teşekkürler, çok mutlu oldum. O yüzden bundan sonra da böyle birlikte başka yerlere gidelim. Eğer istersen, lütfen bunu kabul et."

"Az önce dükkândan almıştım" diyerek bana bir şey uzattı.

"Tamam... Olur..."

Tarif edilemez bir saadet dalgası tüm benliğimi sardı.

Bunu kontrol etmem imkansızdı. İtiraf ettikten sonra bu baş belası ve devasa duygu selinin diner sanmıştım, ancak karşılık bulunca aksine daha da kabarıp büyüdü.

Mutluluktan, utançtan ve alacakaranlığın kızıllığından kıpkırmızı kesilen yüzümü saklamak için göğsüne sokuldum. Atılıp onu öptüğümde beni geri çevirmedi.

Bana hediye ettiği şey ayçiçeği şeklinde iğneli bir küpeydi. Muhtemelen klipsli küpe sanıp yanlış almıştı. Henüz ortaokul öğrencisi olduğum için tabii ki kulaklarım delik değildi; bu yüzden liseye başlamadan önceki bahar tatilinde kulaklarımı deldirmem gerekecekti.

Sırf o zamanlar bana yanlışlıkla iğneli küpe aldığı için, o küpelere yakışabilmek adına giyim tarzım da giderek daha gösterişli bir hal aldı.

Ancak hayatımda bu denli büyük bir iz bırakan, iğneli ve klipsli küpeyi ayırt edemeyecek kadar düşüncesiz olan o çocukla, o günden sonra bir daha asla birlikte dışarı çıkamadık.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.