Düş Gibi Geçen Günler

On Ağustos

— Neden buraya geldik ki...

— Bu kadar gerilme canım.

咲葵’nin beni çekiştirerek götürdüğü yer, iki yıl öncesine kadar düzenli olarak devam ettiğim piyano kursuydu.

Sonunda onun dediğini yapmış, içimde ukde kalan yerlerin bir listesini hazırlayıp ona göndermiştim. O ise sadece tek bir cevap yazmıştı:

'Yarından itibaren pek çok yere gideceğiz, hazırlıklı ol.'

Onun tasfiye dediği şey; geçmişteki pişmanlıklarla yüzleşmek, onları kabullenmek ve ancak bu şekilde bugüne odaklanabilmekti. Satır aralarında bana, bir an önce geçmişin hesabını kapatıp karşına öyle çıkmam gerektiğini söylüyordu. Benim tarzım olmasa da, onun hatırı için bir kez olsun çabalamaya karar verdim.

Fakat 咲葵’nin, gitmeye cesaret edemediğim yerleri listenin ilk sırasına koyması gerçekten acımasızcaydı. Bu durum beni çaresiz bırakıyordu.

Bu piyano kursuna neredeyse on yıl boyunca gitmiştim. İki yıl önce bırakana kadar, geçmişteki benliğimin piyano ve ardından gelen pişmanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilirdim. Eğer bunu dile getirirsem, 咲葵 kesinlikle itiraz eden bir yüzle "Şu an, gelecek ve ben de varım!" derdi. Bunu düşünürken ona kaçamak bir bakış attım, tam o anda göz göze geldik.

— Ne... ne oldu?

— Ben de yanındayım ya.

Şaşırtıcı bir şekilde, sanki düşüncelerimi okumuş gibi gerçekten de o itiraz eden yüz ifadesiyle dudak bükerek bunu söyledi.

— Sen yoksa zihin falan mı okuyorsun?

— Hayır.

— O zaman nesin?

— Tou’nun kız arkadaşıyım.

— ...

Ona pes etmekten başka çarem kalmamıştı. Utancımı ve kızaran yüzümü saklamak için her zamanki halime bürünmeye çalıştım.

Yine de, biriyle bu kadar rahatça sohbet edebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu, 咲葵’ye ne kadar güvendiğimin bir kanıtıydı ve bu gerçek beni tarif edilemez bir mutluluğa boğuyordu.

— Ne sırıtıp duruyorsun öyle?

— 咲葵’nin sevgilisi olduğum için seviniyorum işte.

İçimden geçenleri doğrudan söyledim.

— Ben daha çok seviniyorumdur.

咲葵 bu cevabı verip yüzünü yana çevirdi. Bu hali o kadar komikti ki, kendimi tutamayıp hafifçe güldüm; ardından ikimiz de daha fazla dayanamayıp kahkahalara boğulduk.

Daha önce hiç tatmadığım bu tatlı huzur beni biraz sarsıyordu ama yine de kendimi çok mutlu hissediyordum. Demek mutluluk, insanın içini böyle kıpır kıpır eden bir hismiş.

Şakalaşırken hedefimiz olan piyano kursuna iyice yaklaşmıştık. Kurs dediysem, aslında öğretmenin eviydi. İçeriden gelen zayıf piyano tınıları, şu an üzerimde ağır bir gerginlik oluşturuyordu.

Shizuku öldüğünden beri buraya hiç gelmemiştim; piyanoyu bir nevi kaçarak bırakmıştım. Bu sonlanma şeklini bir türlü sindiremediğim için pişmanlık listeme eklemiştim ama öğretmenin beni görmek istemeyebileceğinden korkuyor, adım atmakta güçlük çekiyordum.

— Hadi, gidelim mi?

咲葵’nin önden yürümesi kalbime bir nebze su serpiyordu fakat önceden haber vermeden gelmiş olmamız, sanki davetsiz misafirmişiz gibi hissettirip beni sindiriyordu. Eğer öğretmen dersteyse ve beni göremezse, bu yolculuğun hiçbir anlamı kalmayacaktı. Zihnim mazeretlerle dolup taşarken, 咲葵 sabrı taşmışçasına kapı ziline bastı.

— Dur, bekle bir dakika!

Durdurmaya çalışsam da nafileydi; parmağı çoktan düğmeye basmıştı bile. Hemen ardından içeriden vakur ve sakin bir kadın sesi "Geliyorum," dedi.

— Tou, buraya gel.

咲葵 beni görüntülü diafonun önüne çekti. Mecburen, isteksiz bir tavırla konuşmaya başladım.

— Ben... Hashiba Tou...

Özgüvensiz sesimi duyunca, diafonun ardındaki kişi sanki nefesi kesilmiş gibi birkaç saniye duraksadı. Sonra telaşlı bir sesle "Bir saniye bekle lütfen," dedi.

Gerçekten de böyle aniden kapıya dayanmamalıydım diye hayıflandım ve suçluya, yani 咲葵’ye baktım. O da sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi ciddi bir ifade takınmıştı.

Birkaç dakikalık bekleyişin ardından kapı açıldı.

Karşımıza çıkan, kırklı yaşlarında, zarafetinden bir şey kaybetmemiş bir kadındı; tam da hatırladığım gibiydi.

Öğretmen gelenin ben olduğumdan emin olunca, duygulanarak elini ağzına götürdü ve şaşkınlık içinde kaldı. Hemen ardından küçük adımlarla yanıma gelip beni kucakladı.

— Gerçekten Tou-kun...

Öğretmenin bir arp gibi duru ve özlem dolu sesi kulağımın dibindeydi; sesi şimdiden titremeye başlamıştı.

— Benim.

— Senin için çok endişelenmiştim.

— Biliyorum...

Ben de kollarımı öğretmenin sırtına doladım.

Bana olan endişesini ve ona ne kadar huzursuzluk verdiğimi açıkça hissedebiliyordum.

— Her şey yolunda mı...?

— ...Evet.

Kucaklaşma sona erdiğinde, öğretmen çekinerek bana baktı. Durumumdan az çok haberdar olduğu için, ne kadar ileri gidebileceğinden emin olamıyordu herhalde.

Küçüklüğümden beri hep yanımdaydı; onunla geçirdiğim vakit belki de ailemle geçirdiğim kadardı. Benim için endişelenmesi ve benim ona karşı bu kadar mahcup hissetmemin sebebi, birbirimizi ikinci bir aile olarak görmemizdi.

Boğazım düğümlendi. Bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum ama kelimeler dışarı çıkmıyordu.

Geçmişle ve öğretmenle yüzleşmekten korkuyordum. Neden buraya geldiğimi sorgulamaya başladım, öğretmenin yüzüne bakacak yüzüm yoktu. Farkında olmadan bir adım geri çekildim. Tam o anda—

— ...!

Sırtımda bir el hissettim. Sanki "Yalnız değilsin," der gibi sıcak bir avuç içi beni hafifçe ileri itti.

Gizlice arkama baktığımda, 咲葵 "Korkma," dercesine başıyla işaret verdi.

Doğru ya, o yanımda olduğu sürece bunu başarabilirim. İçimden bunu tekrarlayıp söze başladım.

— Hocam, kardeşim... Shizuku hakkında haberiniz var mı?

— B-Biliyorum.

Bu konudan her zaman köşe bucak kaçtığımı bildiğinden olsa gerek, doğrudan konuya girmem öğretmeni daha da şaşırttı.

— Gerçekten çok üzgünüm, hala bunu kabullenebilmiş değilim. Bu pişmanlık muhtemelen bir ömür boyu kalbimde birikecek.

Öğretmen beni sessizce dinliyordu, ben de devam ettim:

— Hala çok pişmanım, Shizuku’nun adını anmak bile canımı yakıyor. Ama yine de bana bunca zaman emeği geçmiş olan size bir merhaba demek ve durumumu bildirmek istedim.

Sözlerim üzerine öğretmenin gözleri tekrar doldu. Parmak ucuyla gözyaşlarını sildi, minnetle başını salladı.

— Ve bana bu cesareti veren, bugün buraya gelmemi öneren kişi o.

Diyerek arkamda saklanan kızı tanıttım.

Öğretmenin bakışlarını takip ederek arkama döndüm. Adı birden geçince biraz şaşırmış görünüyordu ama sarsıldığını belli etmemek için gergin bir ifadeyle öğretmenin gözlerine baktı.

— Arkadaşın mı?

Öğretmen oldukça saf bir soru sordu. Normalde böyle bir soruyu 咲葵 hiç umursamadan yanıtlardı ama bugün onun yerine hemen ben cevap verdim:

— Hayır, o benim sevgilim.

Bu dürüst cevabı duyunca, öğretmen bugün yüzündeki en mutlu ifadeyi takındı. Yüzündeki gülümseme şefkat ve merhamet doluydu; tıpkı eskisi gibi. Göz kenarlarındaki çizgiler onun ne kadar nazik biri olduğunu gösteriyordu.

— Beni dinleyen, beni bu noktaya kadar getiren ilk sevgilim.

Tanıtımımdan sonra 咲葵 başını eğip kendini takdim etti: "Ben Tou ile görüşen Hinata Saki." Sanki kendi aileme kız arkadaşımı tanıtıyormuş gibi hissediyordum ama teknik olarak bu pek de yanlış sayılmazdı.

Öğretmen gülümseyerek onayladı ve anladığını belli eden bir tonda mırıldandı: "Hinata Saki... Demek öyle..."

— Kapıda kalmayın, içeri buyurun.

— Gerek yok hocam, sadece bir merhaba demek istemiştim, hemen döneriz.

— Ayol, hiç öyle şey olur mu? Eğer randevunuz varsa engel olmayayım ama vaktiniz varsa gelin bir şeyler için. Seninle daha çok konuşmak istiyorum, hem bak...

Öğretmen böyle deyince içeriden acemice, bolca hata içeren bir piyano sesi geldi.

— O çocuk Tou-kun’u görmeyi çok istiyordu.

Benden sonraki öğrencilerden biri olmalıydı. Ben hala kursa giderken beni örnek alıp piyanoya başlayan bir çocuk olduğunu hatırlıyordum; öğretmen muhtemelen ondan bahsediyordu.

Bu kadar ısrardan sonra gitmek olmazdı. Hafifçe arkamda duran 咲葵’ye bir bakış attım.

— Olur, aslında biz içeri girmeyi rica etmeliydik.

O, bakışlarıyla "Cesurca yüzleş," dediği için ben de usulca ona uydum.

— O zaman rahatsızlık veriyoruz.

Öğretmenin evi yerleşim bölgesinde oldukça büyük sayılan müstakil bir evdi. İçerideki şık mobilyaların tamamı, evin dış görünüşüyle uyumlu olacak şekilde beyaz tonlardaydı; bu durum, en içteki odada duran simsiyah kuyruklu piyano ile mükemmel bir zıtlık oluşturuyordu. Eskiden, öğretmenin bu evi ve mobilyaları alırken piyanoyu merkez alıp almadığını merak ederdim.

— Acaba bu evi alırken piyanoyu koyacağınız yeri mi önceden belirlediniz?

Benim yıllardır içimde tuttuğum bu merakı 咲葵 soruverdi. Bu kızın kesinlikle süper güçleri vardı.

— Evet, aynen öyle. Bunu fark etmen şaşırtıcı.

— Çünkü piyano her şeyden çok daha baskın görünüyor.

Yılların merakı giderildikten sonra çalışma odasında dört genç belirdi. Öğretmen bizi onlarla tek tek tanıştırdı.

Korktuğum gibi, az önce gerçekten de ders varmış. Normalde ders sırasında diafonun sesini kapatırdı ama nedense bugün açık kalmıştı ve gelen de ben olunca öğretmen çok şaşırmıştı.

— Belki de Tanrı’nın isteğidir.

Tanrı’ya pek inanmadığını bildiğim 咲葵 böyle deyince dayanamadım.

— Ne Tanrı’sı be, bu senin isteğin.

Böyle cevap verince 咲葵 acı acı gülümseyerek "Ne alakası var ya," dedi.

— Tou Abi?

Biz 咲葵 ile laflarken, kızlardan biri bana seslendi. Bu hitap şekli kalbimi küt küt attırdı. Çünkü bu dünyada bana "Abi" diyen sadece iki kişi vardı. Bir saliseliğine aklıma o diğer kişi, yani kardeşim Shizuku geldi.

Fakat ölenler bir daha bana seslenemezdi. Şimdi bana bu şekilde seslenen kişi başkaydı; bana duyduğu hayranlık yüzünden müzik öğrenmeye başlayan Kanon'du.

"Kanon her zaman Tou-kun'u bekliyor."

Öğretmenim bunu bir gerçeği bildirircesine söyledi.

Kanon buralarda oturan bir kızdı. Piyanoyu öğretmenimden öğrenmemiş olsa da arada sırada böyle oyun oynamaya gelirdi. Piyano konusunda yeteneği var mıydı emin değildim ama her zaman masum ve sevimli, kendine has özgün müzikler çalardı. Aksine Saki gibi kafasına göre çaldığı için bestecilik yolunda ilerlemeye daha uygundu.

Zamanla o da bana "Abi" demeye başlamış, kız kardeşim gibi bir varlığa dönüşerek hafızamda derin bir yer edinmişti.

"Kanon, son zamanlarda nasılsın?"

"Hı-hı!"

Bu neşeli ve hayat dolu cevap, gerçekten de hafızamdaki o kızın ta kendisiydi. İki yıl içinde çocuklar büyürdü, Kanon da istisna değildi; boyu biraz uzamıştı ama özündeki o hal değişmemişti. Bu bende tarif edilemez bir huzur hissi uyandırdı.

Daha sonra öğretmenimle geçmişten konuştuk, Saki de çocukların önünde piyano çaldı. "Keşke Shizuku da burada olsaydı" diye iç geçirip biraz hüzünlendim ama Saki’nin ara sıra bana attığı bakışlar çökmeme izin vermiyordu.

Onun çalışını dinleyen öğretmenim donakalmıştı. Görünüşe göre sergilediği olağanüstü ifade gücü karşısında büyük bir şaşkınlığa uğramıştı. Gururlu bir tavırla öğretmenimin kulağına eğilip "Ama piyano çalmayı tamamen kendi kendine öğrendi," diye fısıldadığımda, öğretmenim neredeyse çığlık atacak kadar sarsıldı. Emektar öğretmenimin bu tepkileri beni çok eğlendirmişti.

Kendime geldiğimde, neredeyse hiç acı duymadığımı, diken üstünde oturuyormuş gibi hissetmediğimi veya geçmişin karanlık anılarına kapılmadığımı fark ettim. Sadece saf bir özlem duygusuyla bu anın tadını çıkarıyordum.

"Teşekkür ederim."

Ona fısıldayarak teşekkür ettim.

Geçmişle hesaplaşmak derken kastettiği tam olarak buydu sanırım; bunu ancak şimdi iliklerime kadar hissedebiliyordum.

Akşama doğru vedalaştık.

Öğretmenimin "Bundan sonra ne zaman istersen gel," sözüne, "Tabii, bu aralar tekrar uğrayacağım," diye dürüstçe cevap verebilmem, bugünün ne kadar dolu dolu geçtiğinin kanıtıydı. Hepsi onun sayesindeydi, içten içe ona teşekkür ettim.

Böylece bir ukdeyi daha kapatmayı başarmıştım.

"Tou'nun bir lolikon olduğu hiç aklıma gelmezdi~"

Gündüz vakti insanlarla dolu olan trenin içinde, sevgilim bir anda bu sorunlu ifadeyi yumurtladı.

"Saçmalamayı kes, erkek arkadaşına böyle onur kırıcı unvanlar takma."

Saki muhtemelen geçen gün piyano kursuna gidişimizden bahsediyordu.

Bu tür rahat diyalogların artık "sıradan" bir hal aldığı bizler, bugün de geçmişle hesaplaşmak için harekete geçmiştik.

Bugün görünüşe göre, gençlik yıllarımda deneyimleyemediğim şeyleri yaşayacaktık. "Gençlik" teriminden daha muğlak bir kavram olmadığını düşünüyordum, bu kız neden bahsediyordu böyle?

"İlkokullu kıza karşı salya akıtmıyor muydun? Tam bir lolikon işte."

"Öyle bir şey yapmadım. Ee? Bugün nereye gidiyoruz?"

"İnkar etmen durumu daha da şüpheli kılıyor~ Bugün gençliği keşfetmeye gidiyoruz."

"Uzatma da tam olarak nereye gittiğimizi söyle."

Nereye gideceğimizi bile bilmeden peşine takılıp trene binmiştim. Üstelik bu saatte tenim, gün ortasının yakıcı güneşi altında cayır cayır yanıyordu. Uzun lafın kısası, sabahın köründe Saki’nin telefonuyla uyandırıldığım için ona biraz içerlemiştim.

"Mekan mı? Aslında tam olarak karar vermedik. Evet, bugün randevuya çıkıyoruz."

"Randevu mu?"

Bu şapşalca sorum, hafiften kalabalık olan trenin içinde yankılandı.

Çeşitli açılardan "Şu an dışarısı çok sıcak, tehlikeli," diyerek sunduğum bahanelerle Saki'yi ikna etmeye çalıştım. Yolun yarısında o da pes etmiş olacak ki, direnmeyi bırakıp şehir merkezindeki bir akvaryuma gitmeye karar verdik.

Dışarının kavurucu sıcağının aksine, klimaların püfür püfür estiği o loş iç mekan adeta huzur dolu bir dünyaydı. Benim gibi içe dönük biri için böyle yerler çok daha uygundu.

İçerisi devasa su tanklarıyla çevriliydi, dışarıdan gelen gün ışığı suyun içinde kırılarak masalsı bir manzara yaratıyordu. Saki de burayı çok sevmişe benziyordu; deniz canlılarına pek ilgisi olmasa da bu sessiz ve huzurlu ortamdan keyif alıyor gibiydi.

"Aslında ilk kez bir akvaryuma geliyorum."

"O zaman geldiğimize değdi, değil mi?"

"Evet ama benim amacım Tou'ya gençliğini yaşatmaktı, sonuçta ben eğleniyorum."

"Ne fark eder, ben de ilk kez bir sevgiliyle akvaryuma geliyorum ve ben de çok eğleniyorum."

"Hı-hı!"

Saki, yüzünde ışıl ışıl bir gülümsemeyle başını salladı.

Gerçekten de tanıştığımız ilk zamanlara göre çok daha fazla güldüğünü düşünüyordum. Başta onun çok soğuk ve mesafeli biri olduğunu sanmıştım ama durum hiç de öyle değildi. O gösterişli dış görünüşünün aksine ağzı bozuk biri de değildi; tam tersine nazik ve iyi bir kızdı.

Böyle duygusal düşüncelere dalmış halde onunla birlikte binanın içinde gezinirken aniden durdu.

"Hey Tou, bak!"

Kolumdan çekiştirerek ileriyi işaret etti. Birkaç penguen suyun içinde süzülüyordu ama benim dikkatimi çeken penguenler değil, onun kulağının dibiydi. Her zamanki gibi kahverengi uzun saçlarını kulağının arkasına itmişti ve açığa çıkan kulak memesinde parıldayan küçük bir ayçiçeği küpesi vardı.

Bakışlarım tamamen o küpeye kilitlendi. Onu gördüğüm o salise, bilincim yerinden kopuyormuş gibi bir boşluk hissi beni esir aldı. Zihnimde bir görüntü doğrudan yansıdı.

"..."

"Tou?"

Düzenli bir şekilde sıralanmış sayısız ayçiçeği, alacakaranlığın kızıllığı ve önümde duran bir kız... Bu sahneler bir anda zihnimde çaktı.

Gündüz düşü müydü? Ama bu ana dair hiçbir hatıram yoktu.

"Tou? Tou!"

"Ah, aa..."

Saki'nin sesi beni gerçekliğe geri döndürdü. Az önce gözümün önüne gelen o belirsiz görüntü bir anda duman olup uçtu; daha ne olduğunu kavrayamadan yok olup gitmişti.

"Saki, sen penguenleri seviyor musun?"

"Evet, öyle... Sen iyi misin?"

"İyiyim. Hadi, gezmeye devam edelim."

"Peki madem..."

Saki ile akvaryumun tadını çıkardık, ardından şık bir kafede hafif bir şeyler atıştırıp havadan sudan sohbet ettik.

Buna rağmen zihnimdeki o ağırlık gitmiyordu. O bulanık ve tanımlanamaz uyumsuzluk hissini bir türlü üzerimden atamıyordum.

"Aslında bugün havai fişek gösterisi var."

Güneş batmaya başladığında Saki kafede böyle dedi.

"Öyle mi?"

"Tepkin sanki hiç ilgini çekmiyormuş gibi. Karşındaki normal bir kız olsa senden nefret ederdi."

"Neyse ki sevgilim normal bir kız değil."

"Sonuçta senin gibi birinden hoşlanıyorum, değil mi?"

"Demek öyle."

Böyle boş muhabbetler ediyorduk ama dürüst olmak gerekirse havai fişek gösterisi gibi etkinlikleri pek sevmezdim. Hatta nefret ettiğimi bile söyleyebilirdim. Kalabalıktan zaten nefret ederdim ama en çok da o patlama seslerine dayanamazdım. Küçüklüğünden beri müziğe gömülmüş olan herkes muhtemelen benimle aynı şeyi hissederdi.

"Ee? Saki, gitmek istiyor musun?"

"Suratından düşen bin parça zaten, hâlâ gitmek istediğimi söyleyebilir miyim?"

Suratım o kadar mı asıktı? Telefonumun ekranındaki yansımadan kendime baktığımda, gerçekten de istemediği her halinden belli olan bir adam gördüm.

"Havai fişeklere gitmek istediğimden değil ama bu tam bir yaz randevusu hissi verirdi, o yüzden bir sorayım dedim."

"Anlıyorum. Eğer mutlaka gitmek istersen reddetmem ama benimle gitmek çok sıkıcı olur, kusura bakma."

"Yapacak bir şey yok o zaman, bize daha uygun bir şeyler bulalım."

Böylece kendimizi deniz kenarında bulduk.

Güneş battıktan sonra sahil hala birkaç turist barındırıyordu ama gündüz denize girenler çoktan geri çekilme hazırlıklarına başlamıştı.

Saki kumsala doğru yürüdü, ben de onu takip ettim. Tenhalaşmış kumsalda yürürken yerdeki kumların üzerinde ikimizin gölgesi beliriyordu. İki gölge, benimle Saki arasındaki mesafeyi temsil ediyor gibiydi. Aramızdaki o boşluk beni nedense huzursuz etti ve bir anlık dürtüyle elini kavradım.

"Ne yapıyorsun!"

"Böylesinin sevgiliye daha çok yakışacağını düşündüm. Eğer rahatsız olduysan özür dilerim."

Saki'nin şaşkın tepkisi bende suçluluk hissi uyandırdı ve hemen elimi çektim.

"Hayır, nefret etmedim. Aksine çok mutlu oldum, sadece aniden olunca şaşırdım."

Saki gülümsedi ve bıraktığım elimi bu sefer kendisi tutup sıkıca kavradı.

Önümüzde uzanan gölgeler artık birleşmişti, ellerimiz birbirine kenetliydi. Bu manzara içimi ürpertti; mutluluk bu olmalıydı.

"Sevgiliyiz, değil mi?"

"Evet, sevgiliyiz."

Bu apaçık gerçeği teyit ettikten sonra birbirimize bakıp güldük.

Çok mutluydum. Yanımda Saki varken ben de mutlu olabiliyordum. Bu gerçeği kesin bir şekilde hissetmek içimi sevinçle doldurdu.

Daha sonra dalga sesleri eşliğinde, hava tamamen kararana kadar kumsalda yürümeye devam ettik.

Yakındaki bir marketten takoyaki, yakisoba, tavuk kızartması gibi hazır yemekler ve el maytapları alıp kumsala döndük. Gece çöktüğünde sahilde kimsecikler kalmamıştı. Dalgaların sesiyle gelen deniz esintisi, gündüzden kalan o sıcak havayı dağıtmış, serin bir yaz gecesi manzarası sunmuştu.

Merdivenlere oturduk ve aldıklarımızı yemeye başladık.

"Kahverengi yiyecekler gerçekten çok lezzetli ya."

Saki’nin dediği gibi, havai fişek festivali konseptine uygun seçtiğimiz bu yemeklerin hepsi aynı renk tonlarındaydı.

"Öyle ama sen böyle söyleyince insanın canı pilav ve sebze çekiyor."

Konuşurken ağzıma bir takoyaki attım; yoğun sos ve mayonezin o ağır ama lezzetli tadı damağımda yayıldı.

"Ama sadece bunları alıp böyle dışarıda yemek bile insanı çok tatmin ediyor."

Sözlerimi bitirince büyük lokmalarla tavuk kızartması yiyen ona baktım. Yüzündeki o neşeli ifade, sanki alnına "mutluluk" kelimesi kazınmış gibiydi. İçimden bir dahaki sefere onu tezgahların kurulduğu gerçek bir yaz festivaline götürmeye karar verdim.

"Hey, biliyor musun?"

"Ne oldu, Mame-şiba mı yine?"

"Ah, Mame-şiba'yı ne özledim be! Hayır ya, konuyu bu kadar bariz bir şekilde saptırmaya çalışma."

Konuşurkenki surat ifadesi, fasulye kabuğundan kafasını uzatan bir Mame-şiba köpeğine o kadar benziyordu ki kendimi tutamayıp laf atmıştım.

"Eee, ne diyecektin?"

"Şey diyecektim... Hah, hatırladım. Takoyaki denince insanın aklına direkt yaz festivalleri ya da Kansai bölgesi geliyor, değil mi?"

"Evet."

"Duyduğuma göre Kansai'deki her evde bir takoyaki makinesi varmış!"

"Hadi ya."

Bunu duymak beni pek şaşırtmadı. Takoyaki onlar için her köşe başında bulunan sıradan bir yiyecek olduğu için evde kendi makinelerinin olması gayet doğaldı.

Sahi, eskiden Şizuku da takoyaki yapmak için tutturup dururdu, belki bizim...

"Bizim evde de bir tane olabilir."

"Hadi canım, ciddi misin!"

Saki, sanki çok özenilen bir şeymiş gibi harika bir tepki verdi.

"Sanırım var ya."

"Ne güzel ya..."

Diye mırıldandı ve bana haset dolu bakışlar fırlattı. O böyle bakınca ben de ancak şöyle bir teklifte bulunabildim:

"...Bir ara bize gelmek ister misin?"

"İsterim!"

Saki’nin yüzünde güller açarak hemen onaylaması beni mutlu etse de, bir yandan sevgilimi bu kadar erkenden eve davet ettiğim için duygularım birbirine karıştı.

"Ama annemle babam genelde evde olmuyor, sorun olur mu?"

Laf ağzımdan çıkar çıkmaz büyük bir pot kırdığımı anladım. Bu resmen suçluluk psikolojisiyle söylenmiş bir davet gibi tınlamıştı.

"Ah... Şey, olur tabii."

Yüzündeki ifadeyi yakalamaya çalışarak sözlerimi düzeltmeye yeltendim ama o sadece mahcup bir şekilde gülümsedi.

Görünüşe göre sadece benim niyetim bozuktu ve bu durum beni biraz huzursuz etti. Fakat o gerçekten de umursamıyor gibiydi; boş plastik kapları toplayıp ayağa kalktı.

"Hadi havai fişekleri patlatalım!"

Eline aldığı el havai fişekleriyle heyecanlı ve yerinde duramayan bir ifade takındı.

Onun bu halini görünce, az önce kendi kendime kuruntu yaptığım için ne kadar aptal olduğumu anladım ve ben de peşinden kalktım.

"Olur, fırsat bu fırsat kumsalda yapalım."

"Tabii ki."

Yanımda getirdiğim çakmak ve içi su dolu kovayla birlikte tekrar onunla yan yana kumsala doğru yürüdük.

Saki hemen el havai fişeklerini çıkardı, hatta çakmağı elimden kapıp en kaliteli görünen fişeği seçerek sırıttı.

"Bakıyorum da, sen en sevdiğin şeyi en başta kullananlardansın Saki. Yemek yerken de en sevdiğin lokmayı ilk yersin."

"Sevdiğin şeyi en başta aradan çıkarmak daha güvenli değil mi? Sonradan bir aksilik çıksa bile en azından o zevki tatmış olursun."

"Anlıyorum."

Ciddi bir tavırla kafa salladım. Aslında bu düşünce tarzı, pişmanlık duymama isteğimle bir bakıma örtüşüyordu. Ben de kalan diğer kaliteli fişeği çıkardım.

"Toru, böyle sorduğuna göre sen en sevdiğin şeyi sona saklayanlardansın, değil mi?"

"Öyle de denebilir."

"Çok belli zaten, tam senin tipin."

"Zevki en başta alırsam, sonrasında bir şeyler eksikmiş gibi hissediyorum."

"Hmm, o duyguyu da anlayabiliyorum..."

Saki, "Bu konuda hiç uyuşmuyoruz desene," diyerek güldü ama bu durum el havai fişekleri için geçerli olmayabilirdi. Sadece bir tahmindi ama en sona saklayacağımız fişek türünün aynı olduğunu seziyordum.

"Ama sanırım en sona saklayacağımız havai fişek aynı."

"Ah, o konuda haklısın. O zaman... Madem öyle, aynı anda söyleyelim mi?"

Hemen ardından "Bir, iki, üç!" diye saydı, ben de ona eşlik ettim.

"Senko Hanabi!"

"Senko Hanabi, değil mi?"

Aynı anda aynı kelimeyi söylemek garip bir şekilde rahatlatmıştı.

"Değil mi ya!"

"Aynen."

"Finali Senko Hanabi ile sessiz sedasız yapmak en güzeli."

"Kesinlikle, yaz mevsiminin ruhu bunda gizli."

"Kısacası, en çok Senko Hanabi'yi seviyorum."

"Ben de. Bak, sonuçta sen de en sevdiğin şeyi sona saklamış oldun."

"Aa, harbi öyle oldu. Ama asıl söylemek istediğim; keşke seninle hayatımın daha erken bir evresinde tanışsaydım Toru."

Saki bunu tereddüt etmeden söyledi ve hırsla çakmağı çakıp havai fişeğini ateşledi. Bu sözle öylece kalakalan ben de fişeğimi yakmak için "Çakmağı ver," gibisinden bir işaret yaptım.

"Al bakalım."

Saki isteğime farklı bir şekilde karşılık verdi. Ben ateşlemek isterken o kendi yanan fişeğini benimkine yaklaştırdı; elimdeki fişek bir anda etrafa parlak kıvılcımlar saçmaya başladı.

Ancak benim gözümde bu "ateş paylaşma" eyleminin özel bir anlamı vardı; açıkçası tıpkı öpüşmek gibiydi. Ergenlik çağında bir erkektim, onu karşı cins olarak görüyordum ve ilişkimiz rayına oturdukça bu tarz küçük detaylar zihnimde o malum eylemi çağrıştırıyordu.

Bu düşünceler eşliğinde onunla havai fişek oynadım. Gece denizinin yüzeyine yansıyan kıvılcımlara bakarken "Çok güzel," diye iç geçirdik. İki elinde aynı anda yanan fişeklerle neşeyle bana dönen Saki'yi görünce içim ısındı. Bu tarz "sevgililerin yapacağı şeyleri" her hissettiğimde bilincim daha da hızlanıyordu. Onun "gençlik borçlarını ödeme" dediği şey bu muydu?

Eğer bu bir borç ödemeyse, bazı küçük şeylere izin verilmeliydi. İçimde böyle bencilce bir düşünce belirdi.

Elimizdeki fişeklerin çoğunu bitirince geriye sadece Senko Hanabi'ler kaldı. Kumsalda çömelip elimizde narin fişeklerle sakinleşmeye çalıştık.

"Bitti bile ya... İki kişi için bu kadar fişek fazlasıyla yeter sanmıştım ama göz açıp kapayıncaya kadar tükendi."

"Çünkü sen aynı anda ikişer tane yaktın."

"Doğru, o da var."

Saki keyifle güldü ve bunu gayet doğal bir tavırla söyledi. O sadece bu anın tadını çıkarıyordu, bense ona karşı gizli niyetler beslediğim için kendimi ona karşı suçlu hissediyordum; ama bu kontrolü zor duygularla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.

"Sonuncular Senko Hanabi, değil mi?"

"Evet."

"Biraz klasik olacak ama, kimin kıvılcımı en son düşecek diye yarışalım mı?"

"Kabul ediyorum."

İkimiz de kendimizden emin bir ifadeyle, önceki fişeklerden çok daha hafif ve ince olan Senko Hanabi'leri elimize aldık.

"Kaybeden taraf, diğerinin bir isteğini koşulsuz şartsız yerine getirecek, nasıl?"

"Koşulsuz şartsız ha? Bahis bayağı büyükmüş, sonra pişman olursan karışmam."

"Asıl sen pişman olma Toru."

Ortamda gergin bir hava hâkimdi, ben de bu yarışta kendimce bir anlam bulmuştum. Belki beni kurnazca bulacaktı ama az önceden beri beni darlayan o karmaşık hisleri bu fırsatla çözebilirdim. Ne yapıp edip bu yarışı kazanmalı ve sevgililer arasında yapılacak cinsten bir şeyler istemeliydim.

Adil olması için aynı anda yakmaya karar verdik ve fişeklerimizi çakmağa yaklaştırdık. Saki ile aramızdaki mesafe doğal olarak kapandı; her zamankinden daha net duyulan nefes sesleri sinirlerimi gerdi.

Kendime sadece yarışa odaklanmam gerektiğini söyledim.

"Tamam, yakıyorum."

"Tamam."

Böyle küçük bir şey için bile bu kadar hırslanmamıza içimden acı acı gülümseyerek Senko Hanabi'yi ateşledim.

"..."

"..."

Ateşlenen fişekten küçük bir kor topu oluştu. Onu korumak için elimi rüzgara karşı siper ettim, Saki de aynısını yaptı. Sadece dalga seslerinin duyulduğu karanlık kumsalda, son derece ciddi bir mücadele başlamıştı.

Gözüm gayriihtiyari pürdikkat kesilen sevgilime kaydı; o an savunmasız halini gördüm.

Kalbim şiddetle çarptı. Onun bir kadın olduğunu iliklerime kadar hissettiğimde, kalbim varlığını kanıtlamak istercesine göğsümü dövmeye başladı. Bu sarsıntının dışarıdan fark edilmesinden korkarak elimdeki fişeği kontrol ettim, neyse ki bir sorun yoktu.

Geçici bir rahatlamanın ardından, sanki mıknatısa kapılmış gibi tekrar Saki'ye baktım. Üzerinde siyah kısa şort ve ortasında sevimli bir desen olan bir tişört vardı. Son derece sade bir kıyafetti ama çömelmiş hali ona tarif edilemez bir seksilik katıyordu.

Çömeldiği için ince ve uzun uzuvları daha da açığa çıkmıştı; öne doğru eğildiği için tişörtünün yakası iyice gevşemişti. Aşağı sarkan uzun kirpikleri ve nemli parıltısıyla dudakları, deniz kenarının o loş ışığında davetkar bir hava yaratıyordu. Gözlerimi ondan alamıyordum; sanki üzerinde büyüleyici bir güç vardı.

"Saki..."

Farkında olmadan kazanma hırsını bir kenara bırakmıştım. Karşımdaki bu dünya güzeli kıza duyduğum arzu gözümü kör etmişti.

Dengemi kaybettim ve vücudum Saki'ye doğru devrildi.

"Odaklanmaya çalışıyorum, yapma şöyle...!"

Sözleri bir anda kesildi. Aynı salisede, ikimizin elindeki Senko Hanabi'nin korları da kumsala düştü.

"Mm..."

Ortamda sadece onun şaşkınlıkla karışık kısık nefesi yankılandı, sonra her şey yine sessizliğe büründü. Daha doğrusu, o an kulağımda sadece onun nefesi vardı.

Ona iyice sokulmuşken güçlükle kendimi geri çektim.

Gece kumsalındaki tek ışık kaynağı da sönmüştü; artık sadece düzenli aralıklarla kıyıya vuran dalgaların sesi duyuluyordu.

"Sen... ne yapıyorsun..."

Boş bakışlarla Saki'ye baktım; yüzü gecenin karanlığında bile seçilecek kadar kıpkırmızı olmuştu. O ürkek ifadesini görünce bir kez daha dürtülerime yenik düştüm ve gölgelerimiz tekrar birbirine karıştı.

"Mm..."

Dudaklarımız arasından sızan o davetkar iniltiler beni daha da cesaretlendiriyor, hareketlerimi daha tutkulu kılıyordu. O da beni reddetmiyordu. Başta şaşırsa da en ufak bir direnç göstermedi; aksine bu kadar kabullenilmiş hissetmek beni öylesine mutlu ediyordu ki onu bırakmaya hiç niyetim yoktu.

Gecenin karanlığına sığınıp onu defalarca öptüm.

İşte o an, gerçekten sevgili olduğumuzu tüm benliğimle hissettim.

Kızgın yağın cızırtısı ve kızarmış unun o kendine has kokusu tüm odayı kaplamıştı.

Oluklu makinenin üzerinde, bambu şişlerle lokmalık topları çevirerek her birinin mükemmel bir küre şeklinde pişmesini sağlıyordum.

"Acıktım ya."

"Haklısın, ama çok iştah açıcı bir koku var."

"İşte Takoyaki dediğin böyle olur."

Geçen gün havai fişeklerle oynarken evimde bir Takoyaki partisi yapmak için sözleşmiştik. Saki bunun sadece bir bahane olduğunu, asıl amacının kız kardeşim Şizu'ya bir selam vermek olduğunu söylemişti. Onunla sevgilim olarak tanışmak istiyordu; daha da önemlisi, Şizu geçmişiyle yüzleştiği o süreçteki en kilit isimdi.

Az önce kız kardeşimin sunağının önünde kız arkadaşım sıfatıyla uzun uzun konuştu. Saki sanki Şizu tam karşısındaymış gibi konuşurken, oraya gidip aralarındaki bu kız muhabbetini bozmak istemediğimden o sırada Takoyaki hazırlıklarıyla meşgul oldum.

Sohbetini bitirip yanıma döndüğünde Saki oldukça hafiflemiş görünüyordu; belli ki kardeşime söylemek istediği her şeyi anlatmıştı. İçimden 'İlk kez gördüğün biriyle bu kadar ne konuştun acaba?' diye geçirsem de buna karşı çıkmadım.

"Toru, pişmişler galiba."

"Tamamdır."

Saki'nin sözüyle taze pişmiş Takoyakileri tabağa aldım. İçine pek çok farklı malzeme koyduğum için bazılarının rengi pek iç açıcı durmuyordu ama dükkanlardaki gibi bol sos ve mayonez gezdirince dışarıdan aradaki fark anlaşılmaz hale geldi.

"Bitti."

"Bazıları pek iştah açıcı durmuyor sanki."

"Tabakta bırakmak yok ama."

"Biliyorum, biliyorum, hepsini bitirelim. Ee? Nasıl paylaşıyoruz?"

Saki muzip bir gülümsemeyle, "Harika bir fikrim var~" dedi. Bu kadar özgüvenle böyle konuşan birinden normal bir fikir çıkmayacağını bilsem de yine de duymak istedim.

"Neymiş o?"

"Birbirimize seçtiğimiz bir taneyi yedirelim, eğlenceli olmaz mı?"

Kesin bir işler çeviriyordu. Bunun çok utanç verici olduğunu söyleyip vazgeçirmeyi düşündüm ama sonra geri adım atmış gibi görünmek istemedim. O an benim de aklıma iyi bir fikir geldi.

"Yani karşı tarafa kendi seçtiğin bir taneyi mi yedireceksin?"

"Evet aynen öyle."

Saki'nin sırıtan yüzüne bakarken ben de içten içe gülüyordum.

Muhtemelen ağzımı açtığım o utangaç halimi görüp eğlenmek istiyordu. Ben de onun bu teklifini kabul edip, sorunlu olan Takoyakiyi ona yedirmeye karar verdim. Hepsini ben yaptığım için hangi malzemenin nerede olduğunu ezbere biliyordum. Birkaç tane yemek istemediğim parça olsa da en beteri dışı tamamen yeşil olandı. Kısacası ana malzemesi vasabiydi; tek amacım ondan kurtulmaktı.

Göz ucuyla o yeşil parçaya kilitlenip hedefimi belirledim.

"Hadi başlayalım o zaman."

"Madem ben teklif ettim, ilk seçimi Toru yapsın."

Birazdan o vasabinin yakıcılığıyla o rahat tavırlarını yerle bir edeceğim diye düşünerek büyük bir hevesle hedefimi şişe geçirdim. Ben seçince Saki de hiç tereddüt etmeden bir tane kaptı.

Birbirimizin yüzüne bakıp ister istemez gülmeye başladık.

"Hadi bakalım, aaa de~"

"Aaa..."

Utancımı bastırıp seçtiğimiz Takoyakileri birbirimizin ağzına tıktık. Bakalım Saki nasıl bir tepki verecek? Merakla onu süzdüm.

"Hmm~ Çok buruk bu. Tadı pek iyi değilmiş."

Dediği tek şey buydu.

Buruk mu? Vasabiye verilecek tepki bu muydu ki? Şüpheyle ağzımdaki parçayı çiğnemeye başladım.

"Öhö—! Mmph!"

İnanılmaz bir acı ağzımdan burnuma doğru fışkırdı, çiğnedikçe daha da yakıyordu. Gözlerimden yaşlar süzülürken ona baktığımda, iki eliyle ağzını kapatmış, kahkahalarını zapt etmeye çalışırken gördüm onu.

"Sen... ne yaptın..."

Büyük bir azimle yutup bu cümleyi zor bela kurabildim. Benden farklı bir sebeple gözleri dolmuş olan Saki, gözyaşlarını silip patlayan bir kahkahayla cevap verdi:

"Ben bir şey yapmadım ki! Sadece benim yediğim maçalıydı, seninki ise vasabili."

Bunu söyledikten sonra sanki dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülmeye devam etti. Muhtemelen en başından beri bu oyunu kurmuştu.

"Pes, tamam pes ediyorum."

Ellerimi havaya kaldırıp teslim olduğumu gösterdim.

Sorunlu parça benim tarafımdan imha edildiği için geri kalanlar oldukça keyifli geçti. Sadece bir ara Saki o anı hatırlayıp "Gülmekten karnım ağrıdı" diye kıvranırken biraz zorlandı, o kadar.

Sonrasında odamda baş başa vakit geçirmeye başladık.

"Eşyalarını falan ayıklıyor musun hiç?"

"Yoo, hayır."

"Bence bir odanın bu kadar boş olması tuhaf. Ben ne kadar ayıklarsam ayıklayayım odam asla bu hale gelmez."

Doğruydu, Saki'nin odasında muhtemelen bir sürü makyaj malzemesi ve kıyafet vardı. Bir ara gidip görmek isterdim ama bunu dile getirmek pek uygun kaçmazdı herhalde.

"Bir dahaki sefere seni benim odama çağırayım."

"..."

"Ne oldu?"

"Saki, senin kesinlikle zihin okuma yeteneğin var."

"Demek öyle~ Toru benim odama gelmek istiyormuş meğer."

Neşeli bir tonla sorduğunda düşüncelerimin bu kadar kolay okunmasına şaşırdım. Ama haklıydı, bu yüzden dürüstçe kafamı salladım.

"O zaman bir dahaki sefere. Yapacak pek bir şey yok ama yine de gel."

Böylece geleceğe dair bir sözümüz daha olmuştu. Sadece Saki yanımda olduğu için, geleceği hep karamsar hayal eden ben bile umutlanmaya başlamıştım. Aşkın üzerimdeki etkisinin bu kadar büyük olması beni hayrete düşürüyordu.

"Bundan sonra beraber pek çok yere gidelim."

Saki aniden böyle bir şey söyledi.

"Nasıl desem... Uzak yerlere gidelim, bir sürü anı biriktirelim. Sadece zihindeki anılar da güzeldir ama hafıza dediğin şey değişkendir, her an çarpıtılabilir veya solup gidebilir. Bu yüzden somut anılar biriktirmek istiyorum."

"Güzel fikir aslında."

"İşte bu yüzden, bu bomboş odayı ikimizin anılarıyla dolduralım."

Hem bencilce hem de çok eğlenceli bir teklifti.

"Kızacağımı hiç düşünmedin mi? Burası benim odam sonuçta."

"Peki kızar mısın?"

"Şey..."

Kendi başına plan yapması biraz tuhaftı ama Saki'yle geçen anıları somut bir şekilde saklayabileceksem bu beni sadece mutlu ederdi.

"Mesela saati gezdiğimiz bir yerden aldığımız bir modelle değiştirelim. Odayı bu şekilde ikimizin anılarıyla döşeyelim. Perdeler olur, askılar olur, herhangi bir şey."

"Bence harika olur."

"Değil mi? Böylece ileride birlikte yaşamaya başladığımızda, tüm bu anıları o eve taşıyabiliriz. İşte planım bu."

Saki'nin her cümlesi umut doluydu.

Geleceğe dair bir umut. Daha önce içimde hiç barındırmadığım, benim için fazlasıyla göz kamaştırıcı bir his.

Ama o bunları söyledikçe, ruhumun derinliklerinde o umudun yavaş yavaş filizlendiğini, önümdeki dünyanın değiştiğini hissediyordum.

Daha sonra telefondan klasik müzik açıp gitmek istediğimiz yerleri sıraladık.

Odamdaki kısıtlı oyunlardan oynadık, kitaplığımdaki sevdiğim romanları ona tanıttım.

Saki ile beraberken zaman sanki katlanarak akıyordu. Güneş bu kadar çabuk mu batmıştı gerçekten? Sadece onunlayken yelkovan daha mı hızlı dönüyordu?

Farkına vardığımızda dışarısı zifiri karanlık olmuştu.

Oyun oynamaktan da sıkılınca, yapacak bir şey kalmadığından yatağa oturup popüler şarkılar dinlemeye başladık. Yapacak bir işimiz olmasa da "Eve gideyim" gibi bir kelime ağzımızdan çıkmıyor, aksine birbirimizden ayrılmak istemiyorduk.

Müzik dinleme bahanesiyle vakit geçirirken ikimiz de birbirimizi süzdüğümüzün, varlığımızdan etkilendiğimizin farkındaydık. Zaman geçtikçe göz göze gelme sıklığımız arttı. Her bakışmada göğsümün sıkıştığını, içimin yandığını hissediyordum.

Sonunda gözlerimiz kenetlendi ve ikimiz de bakışlarımızı kaçırmak istemedik. Müziğin artık araya girdiğini düşünmeye başladığım o salisede, şarkı bitmemesine rağmen müzik aniden kesildi.

Odaya çöken sessizlikte kalp atışlarım iyice belirginleşti, tüm dikkatim onun nefes alış verişine odaklandı.

Sessizliği ilk bozan Saki oldu.

"Daha önce... ailenin pek eve gelmediğini söylemiştin değil mi?"

Havai fişek gecesi ağzımdan kaçırdığım bir şeydi bu.

"E-evet, bugün de gelmezler muhtemelen."

"Anladım."

Sonrasında yine sustuk, çünkü artık konuşmaya gerek olmadığını ikimiz de biliyorduk.

Ona hep doğaüstü yetenekleri olduğunu söylesem de, şu an ne düşündüğünü tahmin etmek benim için çocuk oyuncağıydı. Saki için de durum aynıydı.

Birbirimizi çekercesine, birbirimize susamışçasına öpüştük. Bir kez, iki kez... Sayısı arttıkça öpücüklerimiz daha da derinleşti.

Kimsenin bizi görmeyeceği bu zaman ve mekanda, dudaklarımız her zamankinden daha tutkulu, daha huzurlu bir şekilde buluştu.

Birbirimizin kızarmış ve nefes nefese kalmış yüzlerini görebilecek kadar geri çekildik, bir an öylece bakıştıktan sonra tekrar sıkıca birbirimize sarıldık.

Sadece ikimizin olduğu o alanda kalmaya devam etmek istiyordum. Bu kez gözlerimi alan o ışığın bize engel olduğunu düşündüm ve o anda, nedense ışıklar sessizce sönüverdi. Elektrik mi kesilmişti? Sebebi önemli değildi; her şeyin tam da istediğim gibi gitmesinin verdiği o tatmin duygusu kalbimi dolduruyordu.

Şu an zihnimde sadece kollarımın arasındaki Saki vardı.

Ardından bir kez daha birbirimize derin bir öpücük kondurduk.

Şu an, daha önce hiç hissetmediğim kadar huzurlu hissediyordum. O eski karamsar günlük hayatım canlı renklere bürünmüş, sanki önümdeki dünya tamamen değişmişti. Artık geçmişte fark etmediğim yol kenarındaki küçük çiçekleri, gökyüzünün maviliğini görebiliyordum; ruhumda yeni bir yer açılmıştı.

Meğer dünya ne kadar da renkliymiş.

O yanımda olduğu sürece içim umutla dolabiliyordu. Geçmişten miras kalan suçluluk duygusu gibi negatif hisler henüz tamamen silinmemiş olsa da, artık daha pozitif bakabiliyor, Saki denilen bu kızla birlikte geleceğe göğüs germek istiyordum.

"Of... Akşam olmasına rağmen hâlâ çok sıcak."

"E ne de olsa yaz."

Market alışverişini yaptıktan sonra benim eve doğru yola koyulduk. O günden beri Saki sık sık bize geliyordu. Burası artık bizim ana üssümüz haline gelmişti. Odama, geçmişi temize çekme bahanesiyle sağda solda gezdiğimiz yerlerden aldığımız eşyalar doluşmaya başlamıştı.

"Yalnız iki elim de dolu benim... Tou'nun elleri ne işe yarıyor acaba?"

"Tamam, tamam."

Elindekilerin hepsini almak istedim ama Saki reddetti.

"Hepsini taşımamı istemiyor muydun?"

"Sadece yarısını almanı istiyorum."

"Olur tabii."

Hepsini taşıyabilirim halbuki diye geçirdim içimden ama yine de sadece yarısını aldım. Onları aldığımdan emin olunca Saki, boşa çıkan eliyle benim boşta kalan elimi tutuverdi.

"Tou'nun elleri, benimle el ele tutuşmak için var."

Saki sevgili rolüne iyice alışmıştı; bunları söylerken zerre utanmıyordu.

Tamamen doymuş hissediyordum. Onunla olduğum, yanımda olduğu her an beni tatmin ediyordu. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu, artık boş hayallerin peşinden koşmayacaktım; bu yüzden bu mutluluğun sonsuza dek sürmesini diliyordum.

Onunla tanıştığım bu yaz tatili, hayatımın en hızlı geçen ayı olmuştu. Ağustosun bitmesine bir hafta kalmıştı ve o, halledilmesi gereken iki şey daha kaldığını söylemişti.

Yaz artık sona yaklaşıyordu.

"Ben geldim!"

Sanki burası kendi eviymiş gibi, benden önce içeri daldı. Bu halini görünce Ya annemler evdeyse ne yapacaksın? diye acı acı gülümseyerek peşinden gittim.

Saki mutfağa geçip aldığımız malzemelerle yemek yapmaya başladı. Son zamanlarda mutfağın düzenini bile tamamen kavramıştı, ara sıra birlikte yemek yapıyorduk. Anne ve babası sık sık eve uğramayan biri olarak kendi yemeğimi yapmaya alışıktım, yemek konusunda fena sayılmazdım. Saki de o süslü görünüşünün aksine ev işlerinde oldukça becerikliydi.

Liseli bir çiftin beraber yemek yapması pek rastlanan bir şey olmasa gerek. Kimden kaynaklandığını bilmediğim bir suçluluk hissiyle, bugün de onun asistanı olarak işe koyuldum.

Bol yumurtalı omletimizi yedikten sonra yine odama çekildik.

Odam bizim huzurlu küçük dünyamız, artık sığınağım olmuştu. Eskiden evde vakit geçirmeyi pek sevmezdim ama sadece Saki'nin varlığı bile bu algımı tamamen yıkmaya yetiyordu.

Omletin tadı hakkında konuşurken Saki aniden konuyu açtı.

"Biraz pat diye olacak ama... Shizuku hakkında bir şey sorabilir miyim?"

Saki normalde yanımda çok rahattır ama ne zaman kız kardeşim Shizuku'dan konu açılsa mutlaka tereddüt ederdi.

Havadaki o ciddi kokuyu sezdim ve sorusunu göğüslemeye karar verdim.

"Tabii, ne istersen sor."

"Haddimi aşmak istemem ama... Şey, Shizuku'nun mezarı..."

Bu belli ki uzun zamandır aklını kurcalayan bir soruydu. Geçmişi temize çekmekten bahsedip harekete geçmemize rağmen, şimdiye kadar hiç Shizuku'nun mezarına gitmemiş olmamız gerçekten de tuhaftı. Geçmişi asıl temize çekmek, oraya her zamankinden farklı bir ruh haliyle gitmekle olurdu.

Ama bunu yapamazdım, bunun bir sebebi vardı.

"Shizuku'nun mezarı yok."

"Yok mu..."

Sebep buydu.

Shizuku öldükten sonra ailem daha uzak yerlere işe gitmeye başladı. Mezara bakmanın zorluğu, benim onu yaptıracak bütçemin olmaması gibi sebepler olsa da asıl neden, bu evde kimsenin Shizuku'nun ölümünü kabullenememiş olmasıydı. İçten içe hepimiz şunun farkındaydık: Bir mezar yaptırmak, o kişinin öldüğünü resmen kabul etmek demekti.

"Evet. Ailemle aram bu yüzden yavaş yavaş açıldı, tek başıma bir şey yapamazdım. Üstelik annemle babam onun gidişini asla kabullenemiyorlar. Shizuku'ya mezar yaptıralım demek çok zalimce geliyordu, bunu dile getiremedim."

"Anlıyorum..."

Saki ağır bir tavırla başını salladı. Bakışları hüzünlüydü ama içinde bir parça da anlayış vardı. Hatta bir an sanki dudakları sessizce "Tahmin ettiğim gibi," der gibi kıpırdadı ama herhalde bana öyle gelmişti.

"Kusura bakma, dile getirmesi zor bir şey sordum."

"Yok, sorun değil."

Saki'nin normalde beni ne kadar çok düşündüğünü biliyordum, bu yüzden o ana kadar bir şey dememişti. İleride eğer şartlar elverirse ona her şeyi anlatmak istiyordum.

"Lavaboyu kullanabilir miyim?"

"Tabii."

Saki bunu ortamdaki o gergin havadan bunaldığı için söylemişti muhtemelen. Biraz ayrı kalıp sakinleşmemiz için yapılan bir teklif olduğunu anlayabiliyordum.

Ben de o gelene kadar kendimi toparlamalıydım ki döndüğünde karşısında rahat bir Tou bulabilsin.

Ne zaman Shizuku konusu açılsa hava buz kesiyordu, bu sorunu er ya da geç çözmem gerekiyordu.

Zihnimde bu düşünceler dönerken bir şey gözüme çarptı.

Saki'nin her zaman yanında taşıdığı telefonuydu bu. İki telefonu vardı; birini fotoğraf çekmek ve arama yapmak için sonuna kadar kullanıyordu ama diğerini hep özenle saklar, bana asla göstermezdi. İşte o telefon şu an tam karşımdaydı. Normalde her yere yanında götürürdü, az önceki o gerginlikten kaçarken unutmuş olmalıydı.

Bütün dikkatim o telefona kilitlendi.

İçimde bir şüphe yoktu, Saki'ye sonuna kadar güveniyordum. Son zamanlarda hep beraberdik, şüphelenecek en ufak bir açık yoktu; bunun farkındaydım.

Ama tam da bu yüzden merak ediyordum. Neyi koruyordu, benden neyi saklıyordu?

Bunu düşünürken, gözlerimi alamadığım o telefon hafifçe titredi. Yeni bir mesaj gelmiş gibi bir titreşim sesiydi bu.

Merakıma yenik düşerek telefonu elime aldım.

"...Bu da ne?"

Ana ekranın tam ortasında [175:27] diye bir sayı dizisi gördüm. Altında mesaj kutusuna benzer bir şey vardı ve telefonda başka hiçbir uygulama yüklü değildi. Bir süre sonra sayıya tekrar baktığımda [175:26] olmuştu; sayı azalıyordu.

Kendi telefonumla karşılaştırdım. Benim telefonumda dakikalar birer birer artarken, bu telefondaki sayı [175:25]'e düştü.

Resmen bir zamanlayıcı gibi, diye düşündüm. Bir zaman sınırı gibi duruyordu.

Bu tuhaf telefon ilgimi çekmişti. Başkasının telefonuna bakılmayacağını bilsem de, o mesaj kutusu benzeri şeye tıkladım.

İçinde "Resital" yazan bir klasör vardı. Titreyen parmaklarımla klasörü açtığımda, içindeki dosyaların o resitaldeki çalma listesiyle aynı olduğunu gördüm. Yukarıdan aşağıya; "Ay Işığı", "Pathetique Sonatı", "Sevgi Acısı", "Ölmüş Bir Prenses İçin Pavane", "Veda Etüdü" isimleri sıralanmıştı. En sonda ise sadece "——" yazan isimsiz bir bölüm vardı; toplam altı mesaj sütunu.

"..."

En üstteki "Ay Işığı" yazısına tıkladım.

Karşıma bir metin dizisi çıktı. Bir günlükten ziyade, tarzı daha çok bir romanı andırıyordu.

Yazı aynen şöyle başlıyordu:

'......Onu ilk gördüğümde ortaokula yeni başlamıştım.

Okul toplantılarında herkesin önünde piyano ile okul marşını çalardı. Bir gün yine bir sabah töreninde kürsüye çıkıp takdir belgesi almıştı. Benden bir yaş büyüktü ve ben daha okula yeni girdiğimde o çoktan okulun yıldızı olmuştu.

Piyanoyu çok iyi çalıyordu, her parçayı kalabalığın önünde büyük bir rahatlıkla icra edebiliyordu. Bu kadar özgüvenli ve ışık saçan hali çok yakışıklıydı. Üstelik çaldığı müzik insanın ruhunu dinlendiriyordu, buna bayılıyordum; bu yüzden kısa sürede ona hayran olmuştum.'

Bu, birinci ağızdan yazılmış bir hikayeydi. İnternet romanlarını andırıyordu.

Devamındaki metinler de aynı şekilde ilerliyordu. Muhtemelen başrol olan kız, hayran olduğu çocukla tesadüfen tanışıyor, aralarında bir bağ kuruluyor ve yavaş yavaş yakınlaşıyorlardı; her yerde görebileceğiniz türden sıradan bir hikaye gibiydi.

Fakat okudukça içimi tuhaf bir his kapladı. Kağıda dökülen bu olayları sanki ben bizzat yaşamışım gibi hissediyordum.

Hikayede kız ve erkeğin küçük bir resitale gidip müzik dinledikleri sahneye geldiğimde, sadece yaşanmışlık hissi değil, zihnimde daha önce gördüğüm o hayal gibi sahneler bir bir canlanmaya başladı.

Bu tekinsiz duygu hiç doğal değildi ama kendimi kaptırmış bir şekilde okumaya devam ettim. Belki de bu yüzden Saki'nin odaya dönen ayak seslerini fark etmemiştim.

Dördüncü parça olan "Ölmüş Bir Prenses İçin Pavane" kısmını bitirdiğimde kapı açıldı ve Saki olduğu yerde donup kaldı.

"Tou...?"

Saki'nin bakışları elimdeki telefona çakıldı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, vücudu hafifçe titriyor gibiydi. Sanki bir şeyden korkuyordu.

"Gördün demek..."

"...Bu telefon da neyin nesi?"

Saki duraksadı. Söyleyeceği kelimeleri net bir şekilde duyabilmem için kasten sessiz bir atmosfer yarattı ve ardından o cümleyi kurdu.

"Eğer geçmişteki seçimlerini değiştirebilseydin, ne yapardın?"

Böyle dedi.

"...Eğer bu dünyanın bir zaman sınırı olduğunu söyleseydim, ne yapardın?"

Interlude: Veda Şarkısı

Felaket, hazırlıksız olduğum bir anda geldi.

İnsan kaderinin bir göz kırpmasıyla nasıl değişebileceğine ve böylesine mantıksız bir ana bizzat şahit oldum. Belki de içimde bir yerlerde yavaş yavaş solup gidecekti ama o sahne yine de çok acımasızdı.

Her şey onunla ayçiçeği tarlasına gitmemizden birkaç gün sonra yaşandı. Her zamanki gibi konsere gitmiş, onunla tesadüfen karşılaşmış gibi yapıp birlikte eve dönüş yoluna koyulmuştuk.

"Kız kardeşin mi...?"

"Evet, kız kardeşim. Keman pratiğini yeni bitirmiş, eve dönerken benimle buluşacak. Hinata, kardeşimle tanışmak ister misin?"

Sevdiğim adamın ağzından adımı, "Hinata" diye duymak bile göğsümü nefes alamayacak kadar sıkıştırıyordu. Ama bu hiç de rahatsız edici bir his değildi; aksine, huzurlu ve taze bir heyecan filizlendiriyordu içimde.

Ancak sebep sadece bu değildi. Sevdiğim kişinin kız kardeşiyle, yani ailesinden biriyle tanışma fırsatının aniden doğması beni hem geriyor hem korkutuyor ama aynı zamanda mutluluktan uçuracak kadar sevindiriyordu.

Artık eski çekingen halimle bu tür büyük fırsatları kaçıracak değildim. "Onunla tanışmayı çok isterim!" diyerek duygularımı doğrudan ifade edebiliyordum.

"Güzel o zaman. Aslında buralardaki bir kafede buluşmak için sözleştik."

Yolun geri kalanında bana kardeşi Shizuku’dan bahsetti.

Kız kardeşi ondan iki yaş, yani benden bir yaş küçüktü. Keman eğitimi alıyordu ve hayali abisiyle birlikte aynı sahnede çalmaktı. Araları çok iyiydi, bazen birlikte alışverişe bile çıkarlarmış.

Anlattıklarının çoğu Shizuku ile olan o derin kardeşlik bağına dair olsa da, onun ağzından bilmediğim şeyleri duymak beni heyecanlandırıyordu. Her ne kadar Shizuku’nun yerini çalmak isteyen bir kıskançlık hissi baş gösterse de, aşkın ilk evrelerindeki biri olarak bunun ne kadar doğal bir duygu olduğunu anlayabiliyordum.

Üstelik araları o kadar iyiydi ki, kız kardeşinin "Bu kız abimin sevgilisi mi?" diye sorguladığı sahneleri hayal etmeye başlamış, bu karşılaşma için içten içe bir beklentiye girmiştim.

Onunla yolda yürürken kardeşine olan sevgisini dinliyor, bir yandan gülümseyerek ona kulak veriyor, bir yandan da çeşitli hayaller kuruyordum. Bunlar sıradan, günlük hayatın birer parçası olmalıydı.

Onun var olduğu o huzurlu, her zamanki gibi geçen sıradan hayatım...

— Peki o tetikleyici neydi? Yanlış giden neydi? Ben mi bir şey yaptım? O mu bir şey yaptı? Yoksa Shizuku mu?

Ne yaparsanız yapın yine de gerçekleşebilirdi, hiçbir şey yapmasanız da. Her şey sadece kaçınılmaz bir sonuçtu. Şans, tesadüf, iyi niyet, düşmanlık veya kötü niyet... Hiçbiri buna müdahale edemezdi. Ortada bir seçim hakkı da yoktu.

Var olan tek şey gerçekti.

"İşte o, Shizuku."

Onun işaret ettiği yere baktığımda, yaya geçidinin karşı tarafında minyon bir kız gördüm. Benimle aynı ortaokulun üniformasını giyiyordu ve sırtında büyük bir şey taşıyordu; muhtemelen bir keman kutusuydu. Kız, onu net bir şekilde görebilmemiz için elini havaya kaldırıp kuvvetle sallıyordu.

Kız kardeşinin de onun gibi ağırbaşlı biri olduğunu sanmıştım, bu yüzden bu canlı tavırları beni biraz şaşırtmıştı.

Kırmızı ışıkta beklerken, yanımdaki o ve karşıdaki Shizuku, sanki yeniden kavuşmanın sevincini yaşıyormuşçasına gülümsüyorlardı. İçten içe bu güzel aile ilişkisine imrenirken, ışığın yeşile dönmesiyle birlikte bekleyen diğer insanlarla beraber biz de hareketlendik.

— Tam o anda.

Aniden bir terslik olduğunu hissettim. Altıncı hisse inanmazdım ama bu duygu ona çok benziyordu. İçimdeki alarm zilleri acı acı çalıyordu.

Bakışlarımın hedefinde yaya geçidini bir an önce geçmek için koşan Shizuku vardı. Gayriihtiyari sola baktığımda—

"Tehlikeli...!"

Bu benim sesim miydi? Yoksa onun mu?

Hızını hiç kesmeden Shizuku’ya doğru son sürat gelen kamyonu gördüğümde, yanımdaki o ve ben, refleks olarak ileri fırladık.

Sonrasına dair bir anım yok. Sadece şiddetli bir darbe ve göğsümü sıkıştıran ağır bir sızı hissettim.

Ardından bu hisler de bilincimle beraber uzaklaştı.

Ancak çarpışmadan bir saniye önce, omzuma bir başka darbenin daha sertçe vurduğu gerçeği hafızama kazınmıştı.

Bir sonraki uyanışım hastanede oldu.

Gözlerimi açtığımda sağlık görevlileri bir şeyler söyledi, sonra yüzlerinde memnuniyetsiz bir ifadeyle ebeveynlerim odaya girdi, bir ara polisler bile geldi. Ama onlarla ne konuştuğumu hatırlamıyorum; belki de sadece kopuk kopuk birkaç kelime edebilmiştim.

Sadece sürekli "O nasıl?" diye soruyordum ama kimse soruma cevap vermiyordu.

Hastanenin ayarlanmış o ideal sıcaklığı ve nemi, aksine bana yapay bir soğukluk gibi geliyordu. Vücuduma iyi gelen o hastane yemeklerinin hiçbir tadı yoktu. Hastane hayatı zaman algımı felç etmişti, yavaş yavaş yaşadığımı hissetmemeye başladım.

Karamsarlığa kapılmamak ve daha fazla yara almamak için eskisi gibi duygularımı kalbimin derinliklerine gömdüm. Hiçbir şey hissetmemeye karar vererek günleri birer birer devirdim.

Anlaşılan trafik kazası yüzünden vücudumun alt kısmı felç kalmıştı.

Doktor, fizik tedaviye devam edersem tekrar yürüyebileceğimi ve normal bir hayat sürebileceğimi söylüyordu ama artık insanlara olan güvenimi yitirdiğim için bu sözleri olduğu gibi kabul edemiyordum. Sadece "sorun teşkil etmeyecek" kadardı; eski haline dönmeyecekti, değil mi? Bu şüphe içimde giderek büyüyordu.

Asıl önemli olan onun durumuydu.

Ben bu haldeysem, kaza anında hem Shizuku’yu korumaya çalışan hem de ileri fırlayan beni kurtarmaya çalışan onun yaraları benden daha hafif olamazdı. Kimse bana durumu hakkında bilgi vermediği için en kötüsüne hazırlıklıydım.

Bir gün, yine hiçbir şey yapmadan zaman öldürürken, onun sayesinde edindiğim arkadaşlarımın ziyaret taleplerini bile bahanelerle geri çevirmişken, tüm motivasyonunu yitirmiş olan ben, anlık bir dürtüyle tekerlekli sandalyeye oturup asansörle en üst kata, çatıya çıktım.

Hastanenin çatısı oldukça genişti; bir keresinde yanlışlıkla girdiğim okulun çatısından bile daha ferah görünüyordu. Okulun aksine burası hastaların kullanımı için tasarlandığından böyle hissettiriyor olmalıydı.

Çatının bir köşesindeki bankta birisi oturuyordu. Birini görünce önce geri dönmek istedim ama o kişide uzun zamandır hayran olduğum, bakışlarımla sürekli takip ettiğim o adamın gölgesini gördüm.

Elimde olmadan o gölgeye doğru ilerledim. Tüm duygularımı terk etmiş olsam da, ona duyduğum endişeyi bir türlü söküp atamamıştım. Onu asla unutmamıştım.

Ona benzeyen figüre yaklaştıkça, hatırımdaki o kişi olduğuna dair inancım arttı. Bankın yanında koltuk değnekleri duruyordu. O da yaralanmıştı ama en azından benim gibi tekerlekli sandalyeye mahkum kalmaması içimi rahatlattı.

"Afedersiniz..."

Yanlış kişi olmaması için dua ederek seslendim.

Bana doğru döndü. Hafızamdaki o nazik gülümsemesi ve tanıdık sıcak sesiyle "Tünaydın," dedi. Bu tuhaf mesafeli tavır, beni tekrar gördüğü için utandığından mıydı?

"Yanına oturuyorum."

Yeniden kavuşmanın sevincini bastırarak yanına gittim, fakat...

"...!"

Benim tepkimi görünce, kasten o elini kaldırıp bana gösterdi. Hayır, orada artık "el" denebilecek bir uzuv kalmamıştı...

"Uyandığımda bu haldeydi."

Acı acı gülümsedi ve avucu olmayan o elini havaya kaldırdı.

Konuşma tarzındaki o yabancılık hissi de devam ediyordu. Bu tavırlar içimde uğursuz bir önsezi uyandırdı.

"Shizuku iyi mi?"

Artık bir daha asla piyano çalamayacaktı. Bu düşünce içimi pişmanlıkla doldursa da aklımı kaybetmemem gerektiğini kendime hatırlatarak, onun dışında merak ettiğim o diğer kişiyi sordum. Ve...

"Shizuku sadece hafif yaralanmış."

Bunu söyledi ama bir sonraki cümlesi beni acımasızca gerçekliğe fırlattı.

"...Sen Shizuku’nun arkadaşı mısın?"

"...!"

Nutkum tutuldu.

Kalbimin derinliklerine gömdüğüm duygular birer birer dışarı sızdı, gözyaşı olup yanaklarımdan süzülmeye başladı. Uzun süredir bastırdığım her şey bir anda boşalıyordu.

"Özür dilerim! Yanlış bir şey mi söyledim?"

Telaşla benden özür diliyordu. Onu bu halde görmek içimi hem derin bir sevgiyle hem de tarif edilemez bir acıyla doldurdu.

— Benimle ilgili tüm hatıralarını kaybetmişti.

"Ben senin gelecekteki sevgilinim."

Gözlerim yaşlı olsa da kararlı bir sesle böyle dedim.

İşte o gün, güçlü görünme rolüme başladım.

O günden sonra hastanede sık sık görüşüp sohbet etsek de, kim olduğumu hala hatırlamıyordu.

Hatta onunla tanıştıktan sonraki o zaman diliminin bir rüya olduğu söylenseydi, buna inanmak benim için daha kolay olurdu. Onunla tanışmış, hobiler edinmiş, arkadaşlar kurmuş ve aşık olmuştum.

Geçmiş hayatıma baktığımda, bu kadar yoğun anıların olması imkansızdı. Benim için her şey bir mucize gibiydi; rüya gibi geçen günlerdi. Bu yüzden eğer tüm bunlar gerçekten bir rüyaysa, içim daha rahat olurdu.

Ancak onunla geçirdiğim o zamanların bir rüya ya da yalan gibi silinip gitmesi... İşte bu beni her şeyden çok yaralıyordu.

Hafızasını kaybetmiş olması, o günlerin yaşandığını kanıtlayabilecek tek kişinin ben olduğum anlamına geliyordu. Tek taraflı iddialarımı kimse ciddiye almayacak ve geçmişimiz sonsuza dek yok olup gidecekti.

Bu düşünceler sürekli zihnimi kurcalıyordu. Onu her düşündüğümde, karşılaştığımızda beni unutmuş olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimde ve şimdiki zaman ile geçmiş arasındaki o uçurumu iliklerime kadar hissettiğimde, içimde neden böyle oldu... sorusu filizleniyordu. Kendime geldiğimde ise bu duygunun artık görmezden gelemeyeceğim kadar taştığını fark ediyordum.

Farkına bile varmadan bu his, Keşke o gün o kaza yaşanmasaydı... şeklindeki bir pişmanlığa dönüştü ve bir anda çökmüş olan ruhumu tamamen kemirip bitirdi.

Bir gün tekerlekli sandalyeden hastanenin muşamba kaplı zeminine düştüm. Uzaktan hemşirelerin telaşlı seslerini ve aceleci ayak seslerini duysam da bilincimi yitirdim. Karşı konulamaz bir uyku hali üzerime çöktü; bu, sanki rüyalar alemine çekiliyormuşum gibi bir histi. Bir insan ölürken böyle mi hisseder acaba? diye boş boş düşündüm.

— Bu gerçekten de bir rüyaydı.

Uyandığımda hastanede değil, en az orası kadar can sıkıcı olan evimdeydim. Hareket ettiremediğim bacaklarım mucizevi bir şekilde serbestçe hareket edebiliyordu; neler olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu.

Elimin altında daha önce hiç görmediğim bir telefon vardı. Dışarısı karanlık ve sessizdi, muhtemelen gece yarısıydı.

Öylece telefonu açtım, tarihin bir eylül olduğunu gördüm. Saat kısmında ise 17517:13 gibi akılalmaz bir sayı dizisi duruyordu.

Mevcut durumu ve bu telefonu anlamlandırmak için zihnimi zorladığım sırada aniden şiddetli bir baş ağrısı saplandı. Aynı anda zihnime bir görüntü akın etti.

Acıya dayanıp semptomların hafiflemesini beklerken hafızamdaki çelişki karşısında donakaldım. Bu, kelimelerin tarif etmekte yetersiz kaldığı, mantık dışı bir histi.

Zihnim paramparça olmuştu; aynı ana ait iki farklı hatıra vardı.

Birincisi, kaza anında kamyonun çarpmak üzere olduğu Şizu'yu kurtarmak için onunla birlikte öne atıldığımız ve kazaya uğradığımız hatıraydı. Diğeri ise Şizu'ya kamyonet çarpmak üzereyken ikimizin de olduğumuz yerde kalıp sadece izlediğimiz hatıraydı.

Parçalı ve bulanık olsa da zihnimde bu iki zıt ve çelişkili hatıra aynı anda varlığını sürdürüyordu.

"Bu da ne...?"

Bu anıya tutunarak günlerimi geçirdim ve harekete geçtim. İlk hedefim onun nerede olduğunu bulmaktı.

Ancak bu çabam da çok geçmeden anlamını yitirdi.

Hayatta olduğunu çabucak öğrendim. Onun da benim gibi sapasağlam ve yarasız beresiz olduğunu görünce bir anlığına rahatladım; ama bu sadece dış görünüşüyle sınırlıydı.

Onu bulduğumda gözlerim dehşetle açıldı. O eski nazik halinden eser kalmamıştı; donuk ve bitkin bakışlarla boşluğa, uzaklara bakıyordu. Onunla konuştuğumda bile sadece "Sen kimsin?" dedi. Durum eskisine göre çok daha kötüydü.

Yerel bir haberi okuduktan sonra her şey açıklığa kavuştu.

Hanai Şizu, Kamyon Çarpması Sonucu Hayatını Kaybetti.

— Gerçekler tersine dönmüştü.

O sırada gizemli telefona bir mesaj geldiğini fark ettim.

İçinde bulunduğum duruma dair ufacık bir ipucu bile olsa bulma umuduyla tereddüt etmeden mesajı açtım. Karşılaştığım şey beni şaşkına çevirdiği kadar ürküttü de.

Geçmişteki seçimlerini değiştirebilseydin ne yapardın?

Sen ve onun kazaya uğramadığı bir olasılığı görmeyi arzuladın.

Ne kadar büyük fedakarlık gerekirse gereksin, bunu canıgönülden diledin.

İşte bu senin arzuladığın dünya.

İşte bu senin arzuladığın rüya.

Anlamsız, olsa da olur olmasa da, ama yine de uğruna yanıp tutuştuğun o sahte dünya.

Bu zaman sınırlı rüyaya girmek ister misin?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.