Rüyanın Sonunda Sana Dair Özlemle

Yirmi Yedi Ağustos

"Tanıştığımıza memnun oldum, ben Tooru’yla çıkan Hinata Saki."

Saki’nin ses tonu oldukça netti. Gerginliğini bastırmaya çalışsa da cesurca karşılarına dikilmişti.

"..."

"..."

Oğullarının sevgilisinin aniden çıkıp gelmesi annemle babamı nutku tutulmuş bir halde bırakmıştı. Ağızları bir karış açık kalmıştı; bir sevgilinin önünde sergilenecek türden bir ifade değildi bu ama pek de önemi yoktu.

Sonunda Saki’yle birlikte kalan zamanımızı geçmişi temize çekmeye adamaya karar vermiştik. Alt tarafı bir rüyaydı, anı biriktirmeye gerçekten gerek var mıydı? Gerçi biraz şüpheliydim ama Saki "Yine de her şeyi yoluna koyalım" diye teklif edince ben de öyle yapmaya karar verdim.

İlk işim, ebeveynlerimle olan ilişkimi temize çekmekti.

"Baba, anne; bu benim kız arkadaşım."

Sözlerimle gerçek dünyaya dönen ailem, yüzlerinde hâlâ bariz bir şaşkınlıkla "Ah, merhaba, tanıştığımıza memnun olduk" diye gevelediler.

"Çok meşgul olduğunuzu duymuştum, böyle habersiz geldiğim için kusura bakmayın lütfen."

"Şey... Önemli değil. Tooru eskiden beri hep piyano çalar, eve hiç arkadaşını getirmezdi. O yüzden biraz şaşırdım..."

"Anne, arkadaş değil, sevgili."

"Doğru... Haklısın, öyleydi."

Annem şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez haldeydi, babamsa sessizliğini koruyordu. Son iki yıldır pek görüşmediğim aileme sevgilimi takdim etmek başta beni gerse de, onların benden daha telaşlı olduğunu görünce biraz rahatladım.

"Ben de Tooru’yla piyano sayesinde tanıştım."

En çok gerilmesi gereken kişi olan Saki, söze ilk giren oldu.

Utangaç bir tavırla nasıl sevgili olduğumuzu anlatmaya başladı. 'Neler saçmalıyorsun?' diye içimden geçirip ona bir bakış attım; sakinlikle uzaktan yakından alakası yoktu, sadece bir şekilde sohbeti devam ettirmek için çabalıyordu. Ailem ve kız arkadaşımın bir arada olduğu bu ortamda konuşmak zihnimi bir hayli yoruyordu.

Ancak Saki’nin tavrı zamanla tekrar dinginleşti, ailem de onun nazik karakterinden oldukça memnun kalmıştı. Bir de baktım ki annem ve Saki birlikte öğle yemeği hazırlamaya başlamışlar; bu tam da hayalini kurduğum o huzurlu tabloydu.

Eğer Shizuku da burada olsaydı... Diye düşünmeden edemedim.

Benim özlemini duyduğum, Shizuku hayattayken sahip olduğumuz o aileydi. Artık Shizuku öldüğü için eskisi gibi olmamız imkansızdı ama onun ölümüyle yüzleşmekten kaçmak istemiyordum artık; gerçeği kabul edip ailemle yeniden el ele vermek istiyordum.

"İyi bir kıza benziyor."

"Evet."

Bu yılın başından beri babamla ilk kez konuşuyordum.

Babamın piyano çalışını duymayı, annemin yaptığı yemekleri yemeyi hâlâ istiyordum. Adım adım da olsa, o sıcak yuvayı hâlâ arzuluyordum.

"Baba, artık Shizuku’nun meselesinden kaçmayalım."

"..."

Bunu duyan babamın yüzü, sanki acı bir şey yemiş gibi buruştu.

"Artık bir sevgilim var, bu yüzden bununla başa çıkabilirim, endişelenmenize gerek yok. Ama ben de eskisi gibi annemle babamla dertleşmek istiyorum."

"Tooru..."

"Shizuku öldükten sonra ben de çok acı çektim. Sizin neler hissettiğinizi anlamak istiyorum, bu yüzden aramızdaki mesafeyi yeniden kapatmak istiyorum. Yavaş yavaş olsa da fark etmez."

Bu, kalbimin en derinindeki arzuydu ve Shizuku’ya verebileceğim en kıymetli hediyeydi. Eğer ailesinin darmadağın olmasına sebep olduğunu bilseydi, ailesini her şeyden çok seven Shizuku kim bilir ne kadar üzülür ve öfkelenirdi.

"...Ama biz yarın işe dönmek zorundayız."

"Çok çalışmanızı istiyorum, işinizde başarılı olduğunuzu bilmek bir oğul olarak beni gururlandırır. Ama..."

İki yıldır içimde tuttuğum kelimeleri ağzımda evirip çevirdim. Bu Saki’nin bana sunduğu bir fırsattı, boşa harcayamazdım. Kendi yöntemimle bu hesabı kapatmalıydım.

"İşleriniz biraz durulunca geri gelin. Sizinle yine böyle birlikte yemek yiyip sohbet etmek istiyorum."

İçimdeki her şeyi babamın yüzüne karşı açık açık söyledim.

"...Pekala, tabii ki. Bir dahaki sefere mutlaka daha erken dönmeye çalışacağız."

Babam, içten içe duymayı beklediğim o cevabı veriverdi. Bu kadar net, bu kadar basitti işte. Ama onun yanımda olması sayesinde bu cevabı bekleyebilecek gücü bulmuştum.

Bu dünya yakında sona erecekti, bu yüzden ailemle tekrar bir hayat kurma umudum aslında yoktu ama artık önemli değildi. Sadece bu cümleyi duymuş olmak bile beni tatmin etmeye yetmişti.

Sonrasında annemle Saki’nin yaptığı yemekleri yedik, babamın piyano çalışını dinledik. Piyano sesi bana hep babamı hatırlatırdı, bu yüzden içim özlemle doldu. Saki ise profesyonel bir icrayı konser salonundan bile daha yakın bir 'özel koltukta' dinlediği için mest olmuştu.

Babam, Saki ve benim için o en bildik parçayı çaldı.

Babam öğrencilik yıllarında ailevi sebeplerden dolayı annemden ayrı düşmüş; bu parça da anneme duyduğu özlemle bestelediği kendi eseriymiş. Sonra müziksever kasaba belediye başkanı bunu duyunca, konser programına dahil edilmiş.

Kasabadaki o küçük konsere sık sık giderdik, sonunda çalınan altıncı parça işte buydu.

"Baba, bu parçanın adı ne?"

Bu, hem Saki’nin hem de benim çok merak ettiğimiz bir şeydi.

"Adı mı? Başkalarının yanında nadiren çalarım, zaten bu daha çok annenizle benim parçamız olduğu için özel bir ismi yok. Ama o zamanlar 'Another Time' ismini koymuştum. Biraz hava atmak için alışık olmadığım bir İngilizce isim seçmiştim, tam çevirisi 'Tekrar görüşmek üzere' demek. Annene bir gün yeniden kavuşmayı dilediğim için bu ismi vermiştim."

Sonunda o merak ettiğim ismi ve parçanın anlamını öğrenmiştim.

Bunu duyunca Saki’yle birbirimize bakıp gülümsedik.

— "Tam bize göre."

O gün Saki, "Ailenle geçireceğin bu özel zamanın tadını çıkar" diyerek erkenden eve döndü.

Dediği gibi, bütün günü ailemle geçirdim; onlar yokken olan biten her şeyi samimiyetle konuştuk.

Pek bana göre bir davranış olmasa da, en azından şu an onlarla yüzleşebiliyor olmak güzeldi. Bu dünyadaki ebeveynlerimi bir daha göremeyeceğim için, bu bir nevi vedalaşma vaktiydi benim için.

Böylece bir pişmanlığımı daha sindirmeyi başarmış, bu dünyadaki temizlik işini tamamlamıştım.

Otuz Ağustos

Bu rüyanın artık sonuna yaklaştığımızı bariz bir şekilde hissediyorduk.

Saki, bu dünyanın rüya gören ben ve kendisinin etrafında döndüğünü söylemişti; bu yüzden rüyanın sonu yaklaştıkça bizimle ilgisi olmayan şeyler bir bir yok oluyordu. Televizyonu açtığımızda görüntü gelmiyordu, tren seferleri iyice azalmıştı. Kasaba sanki canlılığını yitiriyor gibiydi, belki de sakinleri bile azalıyordu.

"Sıradaki iş, Shizuku’nun ukdesini temize çekmek."

Saki böyle diyerek bir yöne doğru yürümeye başladı.

"Nasıl yapacağız bunu?"

"Aslında Shizuku’nun hayalini gerçekleştirip Tooru’yla bir düet konseri vermek istiyordum ama Shizuku’nun yerini tutup keman çalamayacağım için bundan vazgeçtim."

Saki’nin ne kadar ince düşündüğünü ve her şeyi benim için nasıl da kolaylaştırdığını bir kez daha anladım. Benim geçmişimi temizliyorduk ama yapılması gereken her şeye o karar veriyordu; bu sefer de öyle oldu.

"Bu yüzden Shizuku için bir mezar yapmak istiyorum."

"..."

"Kendi başıma böyle bir şeye karar verdiğim için özür dilerim ama daha önce Shizuku için bir mezar yaptırmadığını söylemiştin ya... Bu dünyadaki Shizuku için yapılması gereken en doğru şeyin bu olduğunu düşündüm."

Gerçek dünyada Shizuku hâlâ yaşadığı için, Saki özellikle "bu dünyadaki" diye vurgulamıştı.

"Haklısın, öyle yapalım."

Saki yine sinirleneceğimden endişe edip çekinerek tepkimi ölçmeye çalışıyordu, ben de ona böyle cevap verdim.

Bütün bu sözlerinin benim iyiliğim için olduğunu biliyorken ona nasıl kızabilirdim ki?

"Gerçekten her an beni düşünüyorsun, teşekkür ederim."

Kızmak bir yana, bu sözler döküldü dudaklarımdan.

Söylediklerim karşısında donup kalan Saki’yi arkamda bırakıp yürümeye devam ettim.

"Ha? Ah! Bekle beni, öyle bırakıp gitme!"

Mezar dediysek öyle çok resmi bir şey değildi. Uygun boyutta bir taş aldık; onu Shizuku’nun anılarıyla dolu bir yere bir mezar taşı gibi dikecektik, o kadar.

Eskiden ailemle geldiğimiz dağdaki o küçük tepeye vardık. Uçsuz bucaksız gökyüzü ve denizin, batan güneşin kızıllığıyla birleştiği o manzara, belki de hayatımda gördüğüm en muazzam görüntüydü. Biraz uzak olsa da bu güzelliği görmek için gelmeye değerdi.

"Gerçekten çok güzel bir yer."

"Evet, burası ailemle olan anılarımın yeri."

"Anladım... Anıların yeri..."

Saki duygulanmış bir halde bu kelimeleri fısıldadı.

"Bir şey mi oldu?"

"Yoo, bir şey yok. Sadece keşke annenle baban da gelebilseydi diye düşündüm."

"Evet, onların işleri bitip döndüklerinde, bir dahaki sefere üçümüz birlikte geliriz."

Öyle bir zamanın gelmeyeceğini bile bile özellikle böyle söyledim. Çünkü eğer bunu hatırlayabilirsem, asıl dünyada mutlaka tüm aile dört kişi olarak buraya tekrar gelecektik.

Hatta günün birinde Saki’yi de yanımıza alıp beş kişi gelmek isterdim.

Tepede ufuk çizgisinin en güzel göründüğü noktayı seçip, Shizuku’ya ait o küçük alanı hazırladık. Üzerine adını kazıdığımız büyük taşı diktik; yanına Shizuku’nun sevdiği bir parçanın notasını ve en sevdiği o biraz pahalı olan kavunlardan koyduk.

"Bir lise öğrencisi için epey masraflı oldu bu, bilesin."

Shizuku’nun mezar taşına karşı böyle mırıldandım.

Kalbimin bir köşesinde hâlâ biraz pişmanlık ve suçluluk kalsa da, artık bir nebze olsun hafiflemiştim.

İçimden Shizuku’ya sordum: 'Artık yoluma devam edebilir miyim?' Elbette bir cevap alamadım ama içim sıcacık oldu.

'Tabii ki, beni hep kalbinde taşıdığın için teşekkür ederim.'

Sanki Shizuku’nun sesi kalbimin derinliklerine süzülmüştü.

"Saki, teşekkür ederim."

"Bu aralar dilinden düşmüyor bu kelime."

"Çünkü sana olan minnetim saymakla bitmez."

Shizuku’yla bu şekilde dürüstçe yüzleşebilmem ve ileriye doğru bir adım atmaya karar vermem tamamen Saki’nin sayesindeydi. Gelecekte bir gün, rüyalardan oluşan bu sahte dünyanın bile bir anlamı olduğunu düşünebilmeyi umuyordum.

"Artık dönelim mi?"

"Gün batımı da anılardan biri değil mi? Bakmayacak mısın?"

"Gerek yok. İzleyip de dönersek çok geç olur. Üstelik gelecekte buraya tekrar gelmek için kesinlikle fırsatımız olacak."

"Öyle mi diyorsun..."

İçim inanılmaz derecede ferahlamıştı. Shizuku’yla cesurca yüzleştikten sonra böyle hissedeceğimi hiç tahmin etmezdim.

Pişmanlıklarımı gerçekten hazmetmiş, kalbimi tamamen tertemiz bir hale getirmeyi başarmıştım.

Fakat aynı zamanda, sona adım adım yaklaştığımı da tüm benliğimle hissediyordum.

Tekrar o uzun yola koyulduk. Otobüs ve trene aktarma yapıp yaşadığımız kasabaya döndük ama Saki ve benimle doğrudan ilgisi olmayan her yer neredeyse tamamen boşluğa dönüşmüştü. Yollar ve raylar artık görünmüyordu; sadece ikimizin bindiği tren, bu bembeyaz boşluğun ortasında ilerlemeye devam ediyordu.

Hiçbir renge boyanmamış o saf beyaz dünya, bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel, bir o kadar da insanı kahredecek kadar acı verici bir manzara sunuyordu.

Yaşadığım dünya yavaş yavaş boş bir kâğıda dönüşüyordu.

"Gerçekten bitiyor."

"Evet..."

Ortamda sadece ikimizin sessizce yankılanan sesleri vardı.

En azından bu dünya son bulana kadar onunla birlikte olabilmiştim.

Hâlâ şeklini ve rengini koruyan o kasabaya bu şekilde geri döndük. Tanıdık bir yerde durduğumuzda sokaklar her zamanki gibi görünüyordu fakat az önce içinden geçtiğimiz o yol çoktan bembeyaz bir dünyaya dönüşmüştü bile.

Şu anki his, tam anlamıyla hayali bir rüyadan uyanmak üzere olmak gibiydi. Bu da buranın gerçekten de bir rüya dünyası olduğunu bana tamamen hissettiriyordu.

"Her şeyi temize çektim."

Böyle mırıldandım.

"..."

Ama o cevap vermedi.

Saki’nin bahsettiği hesaplaşmalar artık bitmiş olmalıydı. Geçmişimle tamamen hesaplaştıktan sonra benimle gerçekten sevgili olacağını söylemişti.

"Henüz bitmedi."

Başını iki yana salladı.

"Nasıl yani..."

"Henüz bitmedi."

"O zaman..."

"Evet, hâlâ temize çekilmesi gereken bir şey var."

Zaman artık günün dönmek üzere olduğu gece yarısı sularındaydı.

Gündüzün tüm gürültüsü bu gece vaktinde tamamen kesilmiş, geriye sessizlikle kaplı bir karanlık kalmıştı.

Sokak lambaları ve ay ışığı yüzüne vuruyor, onun güzelliğinden hiçbir şey eksiltmiyordu.

O zayıf ışığın altında, yüzüne çöken hafif hüzünlü bir ifadeyle konuştu:

"Bir de ben varım."

Tarih değişti.

Telefonundaki kalan süre de aynı anda o noktaya ulaştı: [24:00].

Son gün gelip çatmıştı.

Otuz Bir Ağustos.

"Toru, al bunu."

Yaz tatilinin son günü, yazın bitişi, rüyanın sonu, dünyanın son günü.

Bu güne ulaştığımızda bile vakit geçirme şeklimiz öncekilerden farksızdı. Dışarı çıkıp alışveriş yaptık, her zamanki gibi birlikte yemek hazırladık ve yedikten sonra havadan sudan keyifle sohbet ettik. Bu sıradanlık bana huzur ve mutluluk veriyordu.

"Sıradan zamanlarda gitmediğimiz uzak yerlere gitmek özel olsa da, geçmişte birlikte inşa ettiğimiz o günler de çok özeldi. Bu yüzden şimdiye kadar biriktirdiğimiz bu özel anların tadını son ana kadar çıkarmak istiyorum."

Saki’nin sesinde hafif bir özlem vardı. Belki de sona yaklaşmak ona geçmişteki her şeyi hatırlatıyordu. Çünkü Saki’nin hafızasındaki benimle geçirdiği zaman, benim kendi hafızamdakinden çok daha zengin ve uzundu.

"Ah, ama güneş batmadan önce gitmek istediğim bir yer var."

"Nereye?"

"Söylemiştim ya, kendi meselemi de temize çekmem gerek."

Bunu dedikten sonra Saki’nin beni götürdüğü yer, eskiden sıkça gittiğimiz okulun müzik sınıfı ya da o konser salonu değildi; biraz uzaktaki bir çiçek tarlasıydı.

"Aman, neyse ki tren hâlâ çalışıyordu."

"Ama yol boyunca manzaralar neredeyse tamamen boşluktan ibaretti."

"Sence de kar manzarasına benzemiyor mu?"

"Kar yağmasından ziyade, sanki karlar yerden gökyüzüne doğru yükseliyor gibiydi."

Gözlerimizin önündeki manzara yavaş yavaş boş bir kâğıda dönüşmeye başlıyordu. Bu dünyaya kaydedilmiş olan görüntüler birer parçacık halinde gökyüzüne süzülüyor, geride hiçbir iz bırakmıyordu. Bu manzara ne kadar güzel olsa da, bir o kadar da yalnızlık doluydu.

Fakat şansımıza, gitmek istediği o çiçek tarlası sapasağlam yerinde duruyordu. Burası Saki’nin kalbinde derin bir iz bıraktığı için yok olmamış olmalıydı.

"Belki de birazdan tren bile yok olacak ve burası bu dünyadan geriye kalan son yer olacak. Buna razı mısın?"

"Olurum tabii. Saki’nin sevdiği bir yer olduğu sürece benim için hiç fark etmez."

Sadece Saki’nin yanımda olmasını istiyordum, fazlasında gözüm yoktu. Ondan başka hiçbir şey istemiyordum.

"İki yıl önce Toru’yla buraya birlikte gelmiştik."

"Öyle mi?"

"Evet, sanırım ilk randevumuzun olduğu yerdi."

"O zaman burası gerçekten bir anı mekanı."

"Evet, anı mekanı."

Saki, etrafta açan o upuzun yaz çiçeklerine bakarken gözlerini hafifçe, hüzünle kıstı.

"Saki, ayçiçeklerini sever misin?"

"Hımm... Nasıl desem, biraz karmaşık bir durum olsa da sonuçta ismimin kökeni burası, o yüzden seviyorum sanırım."

Himari Saki, açan ayçiçeği. Gökyüzüne doğru uzanan bu yaz çiçekleri, güneş ışığının altında taze ve parıltılı bir ışık yayıyordu. Yine de bu çiçek tarlasında yürüyen Saki çok daha göz kamaştırıcı görünüyordu. Bu ismin ona çok yakıştığını düşündüm.

"Kendi ismini seviyor musun?"

"Evet, seviyorum."

"Öyle mi?"

"Çünkü Toru geçmişte bu ismi bana defalarca seslendi."

Saki hiç utanmadan, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bunu söyledi.

"İki yıl önce aramızda mesafe varken soyadımla hitap ediyordun, şimdiyse sevgili olduktan sonra tatlı tatlı ismimle çağırıyorsun. Bu beni çok mutlu ediyor, o yüzden ismimi çok seviyorum."

"Ben de... öyle."

Saki’nin bu sözleri beni fena halde utandırmıştı, sadece kuru bir cevap verebildim. Eskiden isimlerin sadece insanları ayırt etmek için kullanılan bir araç olduğunu düşünürdüm. Ne zamandan beri bir başkasının ismini bu kadar samimi bir şekilde telaffuz eder olmuştum?

"Eskiden ayçiçeklerini ve kendi ismimi sevmezdim, senin sayende onlara ısındım."

"Ne güzel. Ama ben de Saki’nin benim ismimi söylemesini dinlemeyi seviyorum."

Ben de içimden geçenleri doğrudan söyleyince, Saki yüzünde muzip bir sırıtışla "Hıııı~" diye ses çıkardı. Sanırım bu durum çok hoşuna gitmişti.

Madem öyle, ben de doya doya söyleyecektim.

"Saki."

"Toru."

"Saki."

"Toru."

"..."

"..."

Aramızdaki bu sessizlik hem tatlı hem de can yakıcı cinstendi. Bizi öyle bir utandırmıştı ki ikimiz de kızaran yüzlerimizle aniden kahkahayı bastık. Artık bu utanç hissi bile inanılmaz bir mutluluk kaynağıydı.

"Bana baksana."

"Efendim?"

"Şu klasik 'eğer' sorularından birini sorabilir miyim?"

"Sor bakalım."

Saki heyecanla bana doğru sokuldu. Onun bu enerjisine kapılsam da bir an önce sorması için onu teşvik ettim.

"Eğer yarın dünyanın sonu olsaydı ne yapardın?"

Bu soruyla birlikte ayçiçeği tarlası bir anda derin bir sessizliğe büründü.

Çok acımasız ve bir o kadar da gerçekçi bir soru sormuştu.

Normalde olsa "Böyle bir şey durup dururken nasıl olsun?" diyerek konuyu kolayca geçiştirebilirdim. Ancak gerçekten de bu imkansız durumu yaşayan bizler için bu, sorulabilecek en hassas soruydu.

"Şey... Peki Saki ne yapardı?"

"Önce ben sordum, o yüzden önce sen cevap ver~"

"Ama şu anki durumu düşününce bu soruya cevap vermek çok zor."

"Ben de o yüzden soruyorum ya."

Şu an gerçekten ne yapmak istediğimi düşünmeye başladım.

Anılarla dolu yerleri gezmek, özel bir yerlere gitmek, önemli insanlarla vedalaşmaya hazırlanmak ya da hiçbir şey düşünmeden normal bir şekilde günü geçirmek.

Zihnimde birkaç seçenek belirse de hiçbiri tam olarak doğru cevap gibi hissettirmiyordu. Eskiden olsa bu soruya rahatça cevap verebilirdim ama işin içine bizzat girince karar vermek çok zordu.

Fakat...

"Evet."

Başımı salladım. Kalbimde tek bir cevap vardı.

"Karar verdin mi?"

"Verdim."

"Tamam, alalım cevabı!"

Saki, ne diyeceğimi çoktan tahmin etmiş gibi yüzünde bir gülümsemeyle elini uzatıp beni bekledi.

"Saki, senin yanında olmak isterdim."

Günün sonunda tek arzum yine buydu.

"Bu kadarı yeterli. Saki yanımda olduğu sürece her şey tamam."

Kendi söylediğim sözleri kalbimde tekrar tekrar tartıyor, bu cümlenin ağırlığını derinlemesine hissediyordum.

Bu yüzden, dünyanın sonundan önce onunla bu şekilde birlikte olabilen ben, kesinlikle bu sahte dünyadaki herkesten çok daha mutluydum.

"Ben de."

Saki bu sözüyle beni onayladı.

"Toru’yla birlikte olabildiğim sürece bu bana yeter."

"Öyle mi..."

"Evet."

"..."

"..."

"...Haha."

"...Hehe."

İçimden, son zamanlarda böyle karşılıklı ne kadar çok güldüğümüzü düşündüm. En azından bu dünya sona erdiği ana kadar onun bu gülüşünü hafızama kazımak istiyordum.

Sonsuz gibi uzanan sarı ayçiçeklerinin dünyasında ikimiz baş başa vakit geçirdik. Hiçbir şey yapmasak da bu kadarı yeterliydi. Bizim tek amacımız bu anı paylaşmaktı.

"Bana iki yıl öncesini anlatsana."

Yavaş yavaş kızıla boyanan gökyüzünün altında Saki yüzünde parlak bir gülümsemeyle bana döndü. Saçlarının arkasına attığı kulağındaki o ışıltılı küpe göz alıcı duruyordu.

"İki yıl öncesi mi..."

Saki biraz utanarak hafifçe gülümsedi, gözlerini geçmişe dalar gibi özlemle kıstı.

"Burada Toru'ya aşkımı itiraf etmiştim."

Bu durum Saki’nin telefonunda da yazıyordu ama bunu bizzat onun ağzından duyunca, olayın gerçekten yaşandığını ancak şimdi hissedebiliyordum. O zamanlar nasıl bir ruh halindeydim acaba? Geçmişteki kendime imrenmeye, hatta onu biraz kıskanmaya başladım.

"Sonra bak, bu küpeyi de Toru bana burada hediye etmişti."

Kulak memesindeki o küçük, sevimli ayçiçeği şeklindeki küpeyi göstermek ister gibi saçlarını tekrar kulağının arkasına attı. Saki’nin bu alışkanlığını gerçekten çok seviyordum.

"Sahi mi?"

"Evet ama o zamanlar henüz ortaokuldaydım, kulağım bile delik değildi."

"Ben de onu klipsli küpe falan mı sanmıştım?"

"Herhalde."

Saki, bunun da çok güzel bir anı olduğunu söyler gibi hafifçe gülümsedi.

"Sonunda sırf bu küpeyi takabilmek için gittim kulağımı deldirdim. Aslında kendi halinde, hiç dikkat çekmeyen biriydim ama bu halimin o küpeye yakışmayacağını düşündüm. Gerçekten çok büyük bir cesaret gerekiyordu benim için."

"Seni zora sokmuşum, kusura bakma."

"Sorma valla. Sayende, o küpeye layık biri olabilmek için deli gibi çabaladım."

Sitem eder gibi bir tonla konuşsa da sesinde en ufak bir iğneleme yoktu.

"Sonradan giyimime kuşamıma dikkat etmeye, saçımı boyatıp makyaj yapmaya başladım. Sırf o küpeye yakışan biri olabilmek için."

Sonunda farkına bile varmadan böyle süslü püslü biri oldum işte, diyerek şakayla karışık gülümsedi.

"...Sırf bir küpe için mi?"

"Sırf bir küpe için."

Gerçekten dünyayı yerinden oynatacak bir fedakarlık.

"Böylece güzelleştim. Çevremdekilerin tepkilerine bakınca bunu yavaş yavaş hissetmeye başladım."

"Çevrenin tepkilerine mi?"

"Evet. Senin çok acı çektiğini biliyordum, bu yüzden tek başıma o suçluluk duygusundan sıyrılıp arkadaş edinmeye cesaret edemedim. Hiç arkadaşım yoktu."

Görünen köy kılavuz istemezdi. Saki’nin yüreğindeki suçluluk duygusu benimkiyle aynı, hatta belki benden de ağırdı. Yine de pes etmeden, büyük bir sabırla beni beklemişti.

Ancak o, sanki bu zorlukları hiç yaşamamış gibi gayet rahat bir tavırla anlatmaya devam etti:

"Ama dönem arkadaşım olan erkekler sık sık benimle konuşmaya çalışırdı. Şey... Bazen laf atanlar falan da olurdu işte. Onların bu tepkilerini görünce gerçekten güzelleştiğimi anladım."

Saki buraya gelince aceleyle açıklama yapma gereği duydu.

"Ama endişelenme sakın! Başka hiçbir erkekle sevgili olmadım, arkalarından da gitmedim!"

"Sorun değil, endişelenmiyorum."

"Çünkü her seferinde 'Benim sevdiğim biri var!' deyip hemen kaçıyordum."

Anlattıkça ikimiz de acı acı gülümsedik. Ben de "Beni bu kadar uzun süre beklediğin için teşekkür ederim," diye karşılık verdim. Onun gösterdiği bu çabanın ve çektiği sıkıntıların karşılığını nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum, elimden sadece böyle teşekkür etmek geliyordu.

"Bir de şey var... İki yıl önce tam burada..."

Bu bilerek yaratılan sessizlikte, bilincim tamamen Saki’nin kontrolü altına girdi. İnce ve uzun parmağını dudaklarına götürdüğünde, benim de bakışlarım gayriistiyari oraya kaydı.

"İlk kez öpüşmüştük."

"..."

Gözlerimi Saki’nin dudaklarından ayıramadım. Onunla daha önce defalarca öpüşmüş olmamıza rağmen, durumun böyle vurgulanarak söylenmesi beni nedense feci şekilde heyecanlandırmış ve germişti.

"Bu yüzden tam burada..."

Saki’nin bu cümleyi fısıldarken kıpırdayan dudaklarındaki her hareketi hafızama kazıyordum.

"...seni bir kez daha öpmek istiyorum."

"...Olur."

Cevap verdikten sonra, sanki görünmez bir çekime kapılmış gibi doğal bir şekilde birbirimize yaklaştık ve dudaklarımızı birleştirdik.

Bu çok yakın mesafede, gitgide ısınan nefesini hissetmek kalbimi güm güm attırıyordu. Dudaklarımızı bir anlığına ayırdıktan sonra, birbirimize duyduğumuz açlıkla yeniden kenetlendik. Bu öpücük, birbirimizi hafızalarımıza tamamen kazımak ister gibi derin ve uzundu.

"Çok mutluyum..."

Saki’nin gözlerinin kenarı hafifçe büküldü, yanakları kızardı ve gözleri doldu. Onun bu kırılgan halini görünce hiç düşünmeden onu kollarımla sardım.

"Seni seviyorum."

"...Ben de seni seviyorum."

Sürekli birbirimize olan hislerimizi fısıldadık.

Gözyaşlarımın bu itirafla birlikte akıp gitmesini engellemek için gözlerimi sımsıkı kapattım, dişlerimi sıktım.

Gece iyice çökmüştü.

Saki’nin telefonuna baktığımda ekranda "3:47" rakamları görünüyordu. Bu dünyanın zaman sınırına sadece dört saat kalmıştı.

"Bizden o kadar uzakta olmalarına rağmen, ayı ve yıldızları ne kadar da net görebiliyoruz."

Bu sözlerin altında aslında "Uzaktaki kasaba bile tamamen yok olup beyaz bir boşluğa dönüştüğü halde" anlamı yatıyordu.

"Evet, herhalde bu da özel bir ayarlamadır. Sonuçta güneş tamamen yok olsaydı çok feci olurdu."

"Demek öyle..."

Karanlık gökyüzünde asılı duran ay ve yıldızlar, o ışıkların altında yıkanan sonsuz ayçiçekleri... Gerçekten rüya gibi, büyüleyici bir manzaraydı. Bankta oturup birlikte gece gökyüzünü seyrederken, sanki biz kendimiz de birer ayçiçeğine dönüşmüştük.

"Böyle bir gecede, o konser parçasını dinlemeyi çok isterdim."

"Sahi ya... Ama artık tren falan kalmadı değil mi?"

Aslında planımız ayçiçeği tarlasında doya doya vakit geçirdikten sonra yaşadığımız kasabaya dönmek ve bizim için en unutulmaz yer olan o konser salonunda son ana kadar beklemekti. Ancak bizi geri götürecek tren de, istasyon da çoktan bu dünyadan silinip gitmişti.

Hatta bu ayçiçeği tarlası bile sınırlarından başlayarak yavaş yavaş yok oluyordu. Dünya gerçekten de sonuna yaklaşıyordu.

"Yine de bu dünya bence çok şefkatli."

"Şefkatli mi?"

"Evet. Bu güzel manzarayı son ana kadar koruyor, en önemlisi de Toru’nun son ana kadar yanımda kalmasına izin veriyor."

"Eğer gerçekten şefkatli olsaydı hiç yok olmazdı. Sonsuza dek birlikte olacağımız bu güzel rüyayı görmemize izin verirdi."

"Haklısın... Galiba..."

Sessizliğe gömüldüm.

Ağzımı açarsam yanlışlıkla dilimin ucuna gelen o acı gerçekleri kaçıracak gibiydim. İkimiz de bu yolu gülümseyerek tamamlamak istiyorduk, bu yüzden düşüncesizce konuşmamalıydım.

Bu sessizlikte, Saki ile ellerimizi birbirine kenetlemiş, sımsıkı tutuşuyorduk.

"00:17"

Etraf gizemli bir ışık huzmesiyle kaplandı.

Işık, görüş alanımızı sapsarıya boyayan sayısız ayçiçeğinin arasından süzülüyor, bu dünyanın son kalan parçasını da yutmaya hazırlanıyordu.

"Zaman geldi galiba."

"...Evet."

Bir titreme. Seslerimiz, birbirine değen omuzlarımız, sanki bu gerçeğe direnmek ister gibi zangır zangır titriyordu.

İçimi büyük bir endişe kapladı. Saki’yi kollarımın arasına alıp sımsıkı sarmak istedim ama bir yandan da onun bu son halini gözlerime iyice kazımak istiyordum. Bu yüzden sadece elini daha da sıkı tuttum. Onun da aynı şekilde elime güç vermesi, beni biraz olsun kendime getirdi.

"Toru, şu an mutlu musun?"

"Çok mutluyum."

"Çok şükür. Ben de çok mutluyum."

Kendi sesinin titremesine aldırmadan böyle söyledi. Bunun onun sesini son kez duyuşum olabileceğini düşünmek içimi burkuyordu.

"Toru, özür dilerim."

"Neden özür diliyorsun?"

"Haklıydın. Eğer seninle hiç karşılaşmamayı seçseydim, sana bu kadar acı çektirmezdim."

İçimden "Neler söylüyorsun öyle, senin yüzün benden çok daha fazla acı çekiyormuş gibi görünüyor," diye geçirdim. O güzel çehresi, her an ağlayacakmış gibi büzülmüştü.

"Aptal aptal konuşma."

"Ama, ama ben..."

Saki başını öne eğerek ürkekçe konuştu.

"Ben bu rüyayı dilediğim için Toru bu kadar acı çekiyor. Üstelik Shizuku da..."

"..."

"Bir türlü cevabı bulamadım. Toru ile birlikte olmak istediğim için kaç kez pişmanlık duyduğumu bilemezsin. Kendi kendime hep 'Bu gerçekten doğru mu?' diye sordum durdum ama hiçbir cevap bulamadım..."

Sadece benim pişmanlıklar içinde kıvrandığımı sanıyordum ama yanımdaki Saki kesinlikle benden çok daha ağır bir yük taşıyordu. Belki de bu rüya dünyasında yaşanan her şeyin sorumluluğunu kendi üzerine yıkmıştı.

Kimseye içini dökemediği için bu acıyı tek başına omuzlamış olmalıydı.

Saki her zaman o derin yalnızlıkta beni beklemişti.

"Belki yine pişman olacağım. Sonuçta bu rüyayı her şeyi tamamen kabullenmiş bir şekilde bitirmem imkansız."

"Hı hı."

"Ama Saki, senin seçimin yanlış değildi."

"Toru..."

Bu sözlerimin Saki’nin içindeki o ağır hesaplaşmaya bir son vermesini umarak kelimelerimi özenle seçtim.

"Ben seninle hiç karşılaşmamış olmayı asla istemezdim. Eğer seninle böyle karşılaşmasaydım, geçmişimle yüzleşemezdim. Bu kadar yoğun ve güzel duyguları, bu mutluluğu asla tadamazdım. Böyle düşününce, şu an çektiğim acı bile bana tatlı ve değerli geliyor."

"...Ne biçim laf o öyle, resmen boş teselli."

Saki bunu söylerken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

O da her şeyi tamamen sineye çekemiyordu elbet ama bu sözlerimi duyunca o ağlamaklı ifadesi biraz olsun dağıldı. Umarım bu sözlerim onun kalbine bir parça olsun huzur verebilmiştir.

Derken o hafif gülümseme şaşkın bir ifadeye dönüştü. Saki birden "Aaa, doğru ya!" diye seslendi, sanki çok önemli bir şeyi hatırlamış gibiydi.

"Ne oldu?"

"Bir sözü unuttum ben."

Söz mü...? Bu sonuna gelmiş dünyada, henüz tutulmamış bir söz mü kalmıştı yani? Benim hiç böyle bir şeyden haberim yoktu.

"Hani o canım, en baştaki sözümüz!"

Şaşkınlıkla kafamı yana eğdiğimi görünce Saki sitemkar bir tavırla, "İnanmıyorum, resmen unutmuşsun~" dedi.

"Sana söz vermemiş miydim? Eğer bana sonuna kadar yardım edersen, senin bir dileğini koşulsuz şartsız gerçekleştirecektim."

"...Ah!"

Sahi, böyle bir şey söylemişti. Yanılmıyorsam tam olarak "Bana sonuna kadar yardım edersen, senin bir isteğini ne olursa olsun yerine getireceğim," demişti. Hoşlandığın bir kızın ağzından duyunca insana hem çok tatlı hem de bir miktar zehir gibi gelen o sözler...

"Ama senin bahsettiğin şey o konsere katılabilmek değil miydi?"

"Ben 'konsere katılabileceksin' demedim ki, 'bütün yaz tatili boyunca bana yardım edeceksin' dedim. Tohru yaz tatilinin son anına kadar yanımda kaldı, bu yüzden bir dilek dilemeye hakkın var!"

Abartılı bir tonla bunu üsteliyordu.

"Dilek demek."

"Aa, bak böyle bir anda benden edepsizce bir şey istemek yok, tamam mı?"

"Öyle bir şey söylemem ben!"

Benim bu nadir telaşlı halimi görünce eğlenmiş olacak ki, Saki neşeyle kahkaha attı.

"O zaman..."

"Karar verdin mi?"

"Evet, ama gerçekleştirmesi biraz zor olabilir."

"Ne istersen isteyebilirsin."

Bunu söylese de, o an aklıma gelen sözler gerçekten de çok acımasız ve sorumsuvcaydı.

Bu yüzden söyleyip söylememek konusunda çok kararsızdım.

"Bu dünya bittiğinde ve gerçek dünyaya döndüğümüzde."

"Evet."

"Beni beklemeye devam etmeni istiyorum."

"..."

"Bunun çok bencilce bir istek olduğunu biliyorum ama Saki ile geçirdiğim o zamanları bir kez daha yaşamayı her şeyden çok istiyorum."

"...O da ne demek şimdi?"

Biraz hevesi kaçmış gibi bir ses tonuyla mırıldandı.

"Ben zaten öyle yapacaktım ki."

"Nasıl yani..."

"Sen söylemesen bile seni sonsuza dek beklemeyi düşünüyordum."

"..."

Onun bu mükemmel cevabı karşısında yenilgiyi kabul ettim, tek bir kelime bile edemedim. Saki'den de bu beklenirdi zaten, gelecekte de bu kıza asla diş geçiremeyeceğimi anladım.

İyi ki onunla karşılaşmıştım, iyi ki o kişi Saki'ydi.

"Benimle karşılaştığın için teşekkür ederim."

"Asıl ben teşekkür ederim."

Böylece birbirimize tekrar sarıldık.

Onun sıcaklığını hissedebileceğim son anların bunlar olduğunu düşününce içimi derin bir çaresizlik kapladı. Başlarımızı birbirimizin omzuna yasladık, zoraki takındığımız gülümsemeler yavaş yavaş yüzümüzden silindi.

"Artık bitiyor..."

"...Evet... Az kaldı..."

"...Ah..."

"...Hıh..."

Kendimi tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım ama artık bunu umursayacak durumda değildim.

Bu dünya gerçekten hiç de nazik davranmıyordu bize. Madem bir şeyleri elimizden alacaktı, neden gözyaşlarımızı alıp götürmüyordu ki? Sanki gülümsememiz zorla çalınmış gibi, yüzümdeki o tebessüm çok eğreti duruyordu.

Gözyaşlarım bir türlü durmak bilmiyordu.

"...Saki, Saki... Beni bırakma... Sonsuza dek yanımda kal..."

"Evet... Evet... Her zaman senin yanında olacağım... Tohru..."

İçimde bir umut belirdi, ne olur bu rüya hiç bitmesin istedim.

Ne olur bu dileğimi de duyup gerçekleştirsinler diye yalvardım.

Ancak bu arzum gerçek olmadı.

Hemen yanımızda duran telefon titremeye başladı.

00:01

Sadece bir dakika kalmıştı.

Onu artık bırakamazdım. Ayrılma korkusuyla ona daha da sıkı sarıldım.

"...Seni gerçekten çok seviyorum... Çok seviyorum..."

"Ben de seni seviyorum Tohru... Her zaman, çok ama çok sevdim...!"

"Evet... Evet..."

Dünya artık sonuna yaklaşıyordu.

Bunu, bedenimin en derinlerine kadar ulaşan o kesin hisle anlıyordum.

Zaman tükenmişti.

Söylemek istediğim o kadar çok şey varken zihnim hiçbir önemli kelimeyi bir araya getiremiyordu.

Bu yüzden hiçbir şey düşünmeden harekete geçtim.

Onu aniden kollarımın arasından serbest bıraktım. Neredeyse tamamen beyaza bürünen bu dünyada dudaklarımızı birleştirdik ve son bir söz fısıldadım.

Bu dünyada duyulan son ses.

Bu dünyadaki son itiraf.

Bulunduğumuz duruma o kadar çok uyuyordu ki bu sözler, gözlerimizin içi gülerek birbirimize baktık.

Sonunda gözlerimizden yaşlar süzülse de, yüzümüzde yine de bir gülümseme vardı.

Geriye sadece bu sözün yankısı kaldı ve dünya sona erdi.

Bu uzun rüya, nihayet perdesini kapattı—

"Tekrar görüşmek üzere."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.