Gece boyunca uyandım.
Sonra tekrar uyudum.
Sanki bedenimle zihnim iki farklı boyuttaydı; biri iyileşmeye çalışıyor, diğeri düşler arasında kayboluyordu.
Ray ve diğerleri gittikten sonra olanları bölük pörçük hatırlamaya çalışıyordum.
Sürekli ufak kesitler görüyordum.
En derini de Lyra’yı gördüğüm andı.
Rüya olduğunu düşünüyordum. Ama ya gerçeklerse?
Uykulu uyanık hâlimde bazen pencerenin hafifçe titreyen camını görüyor, bazen duvardaki saatin tik taklarını duyuyor, bazen de birinin adımı fısıldadığını sanıyordum.
***
Sonunda sabah olmuştu.
Gözlerimi açtığımda odanın içine dolmuş yumuşak gün ışığını gördüm. Vücudum hâlâ kırık dökük gibiydi ama en azından artık kafamı kaldırabiliyordum.
Yavaşça doğruldum.
Göz ucuyla telefona baktım.
Saat dokuza geliyordu.
Annemler evde yoktu; işe gitmiş olmalıydılar.
İlk iş olarak banyoya sürüklendim.
Ilık bir duş, bedenimdeki ağırlığı biraz olsun yıkadı.
Üzerime temiz bir tişört geçirip aşağı inerken, kendimi daha iyi hissediyordum.
En azından ayakta durabiliyordum.
***
Tam mutfağa geçip bir şeyler atıştırmıştım ki...
Kapı çaldı.
Kim olabilir ki?
Yavaşça kapıyı açtım.
Ve oradaydı.
Lyra.
Elinde küçük bir poşetle, başını hafifçe yana eğmiş, utangaç bir tebessümle bana bakıyordu. “Günaydın...” dedi sessizce.
“Dün geldiğimde seni pek iyi görmedim. Birkaç şey aldım... merak ettim. Uğramak istedim."
Sesi hafifti.
Sanki geldiği için kendini suçlu hissediyor gibiydi. İçimde garip bir sıcaklık yayıldı.
Dünkü dalgın görüntüsünden sonra şimdi karşımda, kendi elleriyle getirdiği şeylerle, sessizce bekleyen biri vardı.
Kelimelerim boğazımda düğümlendi. Sadece kapıyı daha geniş açabildim:
"İçeri gelsene."
***
Lyra içeri girmişti. Daha kahvaltı bile yapmamıştım ve aklım hâlâ dün olanlarla doluydu.
O sırada Lyra da elindeki poşeti uzattı.
“Bu nedir?” dedim merakla.
“Çay. Daha hızlı iyileşmeni sağlar diye,” dedi. Lyra’nın gözlerine bakmak nedense kalbimin daha hızlı atmasına sebep oluyordu.
“T-teşekkürler.”
“Bugün daha iyi gibisin?” Lyra merakla bana bakıyordu.
“Evet. Uyandığımda ateşim düşmüştü.”
“Sevindim.” Lyra gülümseyerek bana bakıyordu.
Neydi bu aramızdaki garip tatlı hava?
“Madem çay almışsın, içelim mi?”
“O-olur.”
“Tamam sen içeri geç, ben hallederim.”
“İyi ama sen…” Lyra önemser bir bakışla bana bakıyordu.
“Merak etme, iyileştim gibi başımın çaresine bakarım,” dedim gülümseyerek.
“P-peki.” Tatmin olmasa da sözümü dinleyip içeri geçmişti.
Çayları hazırladıktan sonra içeri geçtim. Lyra otururken merakla etrafa bakıyordu.
Düşününce şu an yalnız başımızaydık.
Lyra ve ben…
Benim evimde.
***
Şok etkisini sonraya saklamaya çalışırken garipleşmemek için kendimle mücadele veriyordum.
Çayları getirip masaya koydum. Lyra etrafa bakmaya devam ediyordu.
“İlgini çeken bir şey mi var?” dedim gülümseyerek.
“Ş-şey yani yok desem yalan söylemiş olurum. Özellikle şuradaki pikap ilgimi çekti.” Lyra eliyle köşede babamın eski dönem sanatçılarından oluşan plak koleksiyonu köşesini işaret etmişti.
“Haa o mu? Babamın hobilerinden o.”
“V-vay… Şimdilerde zor bulunur bu eşyalar.” Şaşırdığı her hâlinden belliydi.
“Eh evet biraz öyle.”
Aramızda bir sessizlik oluşmuştu. Sanki konuşacak konularımız ölmüştü.
Oysa daha benim merak ettiğim bir şey vardı.
O telefondaki hatırlamadığım on dakikalık telefon arama geçmişi neydi? Gerçekten rüya değil miydi? Öğrenmem lazımdı.
***
“Lyra sormam gereken bir şey var,” dedim ciddi bir tonda. Lyra da anlamış olacak ki gözlerini bana çevirmişti.
“Evet?”
“Dün siz gittikten sonra seni aramışım görünüyordu. Ne konuştuğumuzu ya da ne olduğunu hatırlamıyorum da. Dün ne oldu?” Merakla Lyra’ya bakıyordum. O ise ifadesiz, keskin bir bakışla gözlerimi süzüyordu.
“Dün… biz gittikten hemen sonra beni aradın. Açtım ancak konuşmuyordun. Herkes eve dönmek üzere yola çıkmıştı bu yüzden diğerlerine de söyleyemedim.” Lyra anlık bir duraksamadan sonra devam etti. “B-bir eşyamı falan unuttum sandım ve geri döndüm. Yatakta öylece yatmış, ateşin çıkmıştı. Telefonun da elinde öylece uyuyakalmıştın.”
Yutkundum. Lyra en savunmasız anımda geri gelmişti ve beni o hâlde görmüştü.
“Çok rahatsızlık falan verdim mi? Umarım zorluk çıkarmamışımdır.”
Gerçekten ne yaptığımı bile hatırlamıyorum o kafayla. Bu nazik insana zarar verecek bir şeyin düşüncesi bile vicdan azabı çekecek gibi hissetmeme sebep oluyordu.
“Y-yok tam aksine neredeyse hiç uyanmadın.” Lyra utangaç bir cevap vermişti. Derin bir nefes verdim, rahatlamıştım.
“Sonra ne oldu?” dedim merakla.
“Bir süre daha yanında kaldıktan ve ateşinin düştüğünden emin olduktan sonra ben de ayrıldım.”
“A-anladım. Garip bir şey de söylemedim değil mi?”
Lyra anlık bir durdu. Ben de sorularımla haddimi aştığımı o an anlamıştım. Sadece “neden bana yalan söyledin?” sorusu kafamın içinden çıkmıyordu.
Oysa Lyra hafifçe gülümsemişti. Garip bir gülümsemeydi. Komik bulduğu ya da aşağılama gülüşü değildi. Sanki aklına bir şey gelmiş de gülümsemişti.
“Hayır, söylemedin.” Sesi derinden gelmişti. Sanki başka bir şey söylemişim de, o da bunu özellikle vurgulamak ister gibiydi. Ama neydi, hatırlamıyordum.
***
“İyi, çok şükür.” En azından kötü bir şey olmamıştı.
Aramızda yine ufak sessizlikler bir melodi gibi geçip gidiyordu.
“Bu arada Yuta.”
“Efendim?”
“Oyun mu oynuyorsun?” Lyra eliyle televizyona takılı oyun konsolumu işaret etmişti. Sohbet bir anda 180 derece dönmüştü.
“E-evet, arada sırada oynuyorum.” Şok etkisinde cevap vermiştim.
“Hmm, ne tür oyunlar?”
“Daha çok hikâye tabanlı. Arkadaşlarım gelince de dövüş oyunu tarzı. Sen oynuyor musun?”
“Konsol oyunu mu? Yok ya, ama kız kardeşim arada tabletten oynarken ona yardım ediyorum. Kek yapma, kıyafet giydirme gibi.” Gülümseyerek cevap vermişti.
“A-anladım,” dedim ben de gülümseyerek. Acaba nasıl bir kız kardeşi vardı?
***
Lyra merakla konsola bakmıştı. Acaba oyun oynamak mı istiyordu? Emin olmanın tek yolu vardı.
“Oynamak ister misin?”
“Ne?” Lyra şaşırarak bana dönmüştü. Sanırım düşündüğü şey bu değildi. “Yani fark etmez, olur,” dedi sonunda.
Konsolu açtım. Şimdi hikâye oyunlarında biri izleyip biri oynardı, o yüzden en mantıklısı dövüş oyunuydu. Umarım hakkımda yanlış fikre kapılmazdı.
“Şimdi sana nasıl oynanacağını göstereyim…”
Oyunun genel mantığını anlattıktan sonra koldaki tuşları gösteriyordum.
“Kombo yapmak için B ve A tuşlarını…”
“Onlar hangisiydi?”
“Şunlar.” Elimle tam işaret ederken Lyra’nın parmakları da onlara değmişti ve istemeden parmaklarımız birbirine temas etmişti.
Lyra hafifçe irkilip parmağını geri çekti. Ben de aynı tepkiyi vermiştim.
“Pardon,” dedim panikle.
O da hemen “Sorun yok,” demişti.
Ve böylece oyunu oynamaya başladık. Lyra sandığımdan çok daha iyi oynuyordu. Hatta öyle iyiydi ki üçüncü elden sonra kaybetmeye başlamıştım.
Yaklaşık bir buçuk saatlik oyunun sonunda… Tamamen mağlup olmuştum.
***
Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde yere bakıyordum.
Ancak yine de çok eğlenmiştim.
“Hehehe, o zaman ben kazandım diyebilir miyiz?” Lyra gülümseyerek bana dönmüştü.
“E-evet… Büyük bir yenilgi aldığımı kabul edeyim. Çok iyi oynuyorsun,” dedim buruk bir gülümsemeyle.
“İyi oynayandan öğrendik de ondan.” Lyra gülümseyerek bana bakıyor, parmağıyla beni işaret ediyordu.
“Yok canım, ne alakası var,” dedim gülümseyerek.
Artık yüzünü görmekten bile tüm vücudum alev alıyor, gözlerine bakmam bile kalp atışlarımı kulaklarıma kadar hissetmeme neden oluyordu.
***
Lyra telefonundan saate baktı.
“Yuta, bugün öğleden sonra şehir dışına gideceğim. Bu yüzden yavaştan kalksam iyi olacak. Hem sen de iyileşmene devam etmelisin.” Aslında gittiğine üzülüyor gibiydi, ancak bunu pek belli etmemişti.
Oysa ben şaşırmıştım.
“Şehir dışına mı? Hem bugün öğleden sonraysa hazırlık yapman gerekmez miydi?” dedim.
“Dün akşamdan hazırlanmıştım. Seni de b-böyle bırakıp gidesim gelmedi.” Yanakları kızarmıştı.
Lanet olsun, önümde böyle kızaracaksan, kızaracak cümleler söylemesene? Beni de utandırıyordu.
***
“Ailen geldiğini biliyor mu ki?” dedim konuyu dağıtmaya çalışarak.
Lyra şaşırmıştı. Kafasından bir şey düşündüğünü belli ediyordu.
“O-onlara öğlene kalmadan geleceğimi söyledim.” Bocalamış, kekeleyerek cevap vermişti.
“Yani söylemedin…” Bu kız gerçekten ya çok saftı ya da çok sorumsuzdu. Hem sevgilisi vardı hem ailesine başka bir erkeğin “evine” kadar geldiğini söylemiyordu. İnanılır gibi değildi.
“H-her neyse!” Lyra ayaklandı. “Bugün diğer çaylardan da içmeyi unutma. İlaçların neredeydi?”
“Ş-şey, odamda.”
“Güzel. İlaçlarını da unutma.”
Annem gibi davransa da çok daha farklı bir his veriyordu.
***
Onu uğurlamak için dışarı, otobüs durağına kadar gelmiştim.
“Her iki saatte bir mesaj atacağım sana. İyi olduğunu bilmek için. Eğer dönmezsen arayacağım. Eğer ona da dönmezsen Ray’e söyleyeceğim.” Parmağıyla beni işaret etmiş, ciddi bir yüzle bana bakıyordu.
“Bu kadarına gerek yok sanki ya?” dedim endişeyle. Bir şey olmazdı bana.
“Gerek yok mu? Dünkü hâlini görseydin…” Lyra’nın gözünün önüne gelmişti sanki o an. Yüzü düşmüş, üzülüyordu.
Gerçekten tekrar fark etmiştim ki, Lyra’nın yüzünü üzgün görmeye katlanamıyordum.
İçim parçalanıyordu.
***
“Özür dilerim,” dedim yutkunarak. Gözlerimiz karşılaşmıştı. O çam yeşili gözleri, dün akşamki zümrüt rengi gibi hâlâ kafamın içinde dans ediyordu. “Daha dikkatli olacağım ve sen yazmadan yazacağım söz,” dedim gülümseyerek.
“Güzel.” Cevabıma tatmin olmuştu.
“Bu arada sen de vardığında bana yazmayı unutma. Ben de merak ederim. Gerçi benim şikayet edebileceğim kimse de yok tanıdığım da…” Dalga geçer gibi söylesem de bir yandan ciddi olduğumu da belli etmiştim.
Lyra şaşırmıştı. Gözlerimiz bir an ayrılmıyordu. Gülümsedi.
“Tamam, mutlaka yazacağım.” Ah tanrım, şu an ona o kadar sarılmak istiyordum ki.
O kadar çok kollarımın arasına almayı, o güzel kokan saçlarını koklamayı, vücudunun sıcaklığını hissetmeyi, nefes seslerini duymayı istiyordum ki.
Ona yakın durabilmeyi o kadar istiyordum ki.
***
O sırada otobüs gelmişti.
“O zaman görüşürüz.” Yüzünde garip buruk bir gülümseme vardı. “Haftaya tekrar dönmüş olacağım.”
“Tamam, iyi yolculuklar.” El sallayarak onu yolcu ettim.
Ve işte,
Yine o sessizlikle baş başa kalmıştım.
Kafamın içinde sadece düşünce gürültüsü kalmıştı... Aklımda Lyra'dan başka hiçbir şey yoktu.
İlk tanışmamız ne kadar komikti…
Sonra ilk kez yüz yüze, sürpriz bir şekilde karşılaşmıştık.
Birlikte kahve içmiştik.
Doğum günümde yanımda olmuştu.
Müzik konusunda yardımcı olmuştu.
Hep gelmek istediği festivale gelememiş, ama sonradan açıklayıp özür dilemişti.
Kaplıcalarda aramış, yeni yılın ilk günü gibi önemli bir günde buluşmak istemişti.
Teşekkür için kahve ısmarlamıştı.
Emi'yle ilgili sorunumu çözmüştü.
Her gece ve sabah düzenli sohbet ettiğim biri olmuştu.
Kütüphaneye birlikte gittiğim biri olmuştu.
Hastalandığımda yanıma kadar gelip,
Bana bakacak kadar iyi biri yanımda olmuştu.
Ondan öncesini düşündüğümde, ne kadar sıradan ve yalnızdım.
Geceler sessiz,
Gündüzler boğuktu.
İnsanlar ve duygular anlamsız,
Birine duygusal anlamda dokunmak o kadar cansız geliyordu ki.
Kalbim acıyordu.
Sevgilisi vardı.
Kendimi tutmuştum.
Bu duyguların yanlış olduğunu, böyle olmaması gerektiğini düşünerek dayanmıştım.
Garip davranmamak için kendimi frenlemiştim.
Ancak artık dayanamıyordum.
Susturmaya çalıştığım beynimde tek düşünce o olmuştu.
Kalbim ise artık susmak bilmiyordu.
Onsuz aylar geçmiş olmasına rağmen, şimdiden onu özlemeye başlamıştım.
Güzel gözlerini,
Anlam dolu bakışlarını arar olmuştum.
Kendimi bir pislik gibi hissediyordum. Ama artık kendime söz geçiremiyordum.
Keşke'ler ve olası senaryolar kafamın içinde dalgalanıyor, tsunami etkisi gibi üzerime üzerime geliyordu.
Bir hafta sanki ebedi bir zaman gibi gelmişti.
Kapının önünde, ayakkabılarımı bile çıkaramadan, içeri girer girmez yere yıkıldım.
Duyguları reddetmek, arka plana atmak, önemsiz gibi göstermek; düşüncelerimi bastırıp yok saymaya çalışmak artık anlamsızdı.
Tüm vücudum soğumuştu.
Sırtımı kapıya dayadım ve tavana bakıyordum.
Ben Lyra'ya sırılsıklam aşık olmuştum.
Bazı anlar vardır…
Hayatın o yavaş akan zamanında küçük bir dalga gibi çarpar insana. Ne tam bir fırtına olur, ne de sadece bir esinti gibi geçer.
Ama ruhunun bir köşesini, hiç beklemediğin şekilde sarsar.
İşte benim hayatım da böyle olmuştu. Sıradan monotonluğun kendisi sarsmıştı beni. Tatil bitmişti.
Yeni dönem başlamadan önceki o sessiz günlerde, hayatım tekrar durağanlaşmıştı.
Lyra'yla mesajlaşmalarımız yeniden artmıştı ama hâlâ... eskisi gibi değildi.
Olamıyordu zaten.
Kendime duyduğum pişmanlık,
Ona duyduğum aşkla adeta savaşıyordu.
Mesajını gördüğümde kalbim delicesine atıyor, anında cevap veriyordum.
Onunla telefonla konuşmak dünyada en çok keyif veren şeylerden biri olmuştu.
Herhangi bir sohbet,
Herhangi bir düşünce paylaşımı bile beni mutlu etmeye yetiyordu.
Doğru ya, aşık olunca aynen böyle oluyordu.
Artık onun uzakta olması bana zulüm gibi geliyordu.
İki hafta şehir dışında olduğunda bile
Evde ne yapacağımı şaşırmıştım.
İşte tam bu yüzden...
Kendimi fazladan meşgul etmeye çalışıyordum.
Ve bugün, bir konsere gidecektim. Tek başıma.
Öylesine…
Sadece müziğin arasında kaybolmak için. Sadece... kendimden uzaklaşmak için.
Lyola konseri tekrar şehrimize gelmişti. Artık hasta da sayılmazdım.
Sadece benimle gelecek kimse yoktu. Herkes meşgul gibi görünüyordu.
Aslında başta tek gitmeye isteksizdim. Ancak son zamanlarımı düşündüğümde…
Kafamı dağıtmak zorundaydım.
Konser günü sabahtan hazırlandım. Zaten bugün okulum yoktu. Lyra ile de dün akşamdan beri konuşmamıştık. Biraz meşgul olduğunu ve sonra yazacağını söylemişti.
Ve konser alanına gelmiştim.
Etraf yine her zamanki gibi çok kalabalıktı.
Biletim de…
Yine aynı kısımdaydı.
Yavaş yavaş içeri girerken, etrafı gözlemlediğimde buraya tek başına gelenin bir tek ben olduğumu fark etmiştim.
Herkes biriyle gelmişti. Ya ailesiyle, ya arkadaşlarıyla ya da sevgilileriyle.
Acaba Lyra ile konsere gelmek nasıl olurdu?
Müzik dinlerken sohbet eder, birlikte eğlenirdik.
Çıkışında bir yerlere oturur, her şeyden sohbet ederdik.
Belki artık haddimi aşmaya başlamıştım.
Ancak artık düşüncelerimi durduramıyordum.
Kafam durmuyordu, susmuyordu artık.
Zaten bu yüzden buraya gelmiştim.
Alana geçtiğimde ilk girenlerden olduğum için daha tam dolmamıştı bile.
En öne geçtim. Madem tek gelmiştim, ben de en iyi şekilde dinlemek istiyordum.
Yaklaşık bir saat sonra konser alanı tamamen dolmuştu. İnsanların sesleri her tarafta yankılanıyordu.
Hayran olduğum şarkıcı ise,
şimdi sahnedeki, yüzünün görünmediği siyah ışık perdesinin arkasındaydı.
Kalabalık çıldırmıştı.
Ben de o kalabalıktandım.
Kısa bir açılış konuşması olmuştu. Sonrasında da konser başlamıştı.
Yine her zamanki Lyola düzeniyle devam ediyordu. En son geldiğimdeki gibi aynı sırayla söylüyordu. Artık eski hatalarından eser yoktu, tamamen ustalaşmıştı.
Ülkenin en büyük ve en hızlı büyüyen şarkıcılarından biri buradaydı. Bu kadarının olması da normaldi.
Her renkten ışık sahnede gezerken, dumanlar, ufak kıvılcım efektleri ve inanılmaz sahne efektleriyle ortalık resmen yıkılıyordu.
O an kafamda gerçekten hiçbir şey kalmamıştı.
Kafamdaki tüm sesler susmuştu.
Uzun bir süre böyle devam etmiştik. Zaman su gibi akıp gitmişti.
Kısa bir ara verildiğinde derin bir nefes aldım, gelen mesajlara baktım. Lyra'dan mesaj gelmişti.
“Konserde misin?” yazmıştı.
Şaşırdım. İki gündür konuşmadan doğrudan bunu yazmasına şaşırmıştım.
“Evet, sen?” dedim.
“Ben de.” dedi.
Merakla etrafıma baktım. Acaba beni mi görmüştü?
Ama kimseyi göremedim. Sonra bir mesaj daha geldi:
“Nasıl sence?” konseri kastediyordu.
“Bence her zamanki gibi. Mükemmelin de ötesinde.” yazdım.
Cevap yazmadı.
Konser az sonra başlayacaktı. Işıklar yavaştan yeniden dans ediyordu.
Lyola henüz geri dönmemişti. Ancak ilginç bir şey oldu.
“Kız kardeşiniz arıyor.”
Ses bir kadın sesiydi. Belli ki Lyola'nın mikrofonu açık kalmıştı.
Ancak sonrasında olan şey buz gibi kesilip kalmama neden olacaktı.
“Öyle mi, şimdi sahneye çıkıyorum, acil değilse Noa konuşsun ben sonra dönerim.”
Ses düz bir şekilde çıkmıştı.
Kalabalıktan sesler geliyordu.
“Mikrofonu mu açık kaldı?”
“Noa mı?”
O sırada fark edilmiş olacak ki mikrofonu hemen kapattılar.
Dünya bir anlığına durmuştu benim için.
Noa mı?
Kız kardeş mi?
Ayrıca Lyola'nın sahne dışındaki sesi ne kadar farklıydı.
Bu sırada Lyola tekrar sahneye geldi. Kalabalık hiçbir şey olmamış gibi büyük bir çılgınlıkla onu selamladı.
Sesi tıpkı…
Ellerimden ve ayaklarımdan kan çekilmiş, buz kesmiştim.
Öylece duruyordum.
Kesik kesik nefes alıyordum.
“Neler oluyor?” diye düşünüyordum.
Yani…
Bunca zamandır…
Her zaman hayran olduğum şarkıcı…
Hatalarını belirttiğim anda düzelten şarkıcı…
Yazdığım şiire benzer yazan ve şiirden esinlendiğini belirten şarkıcı….
Piyano çalan şarkıcı…
“Millet ikinci tura hazır mıyız?”
Lyola coşkuyla kalabalığa cevap veriyordu.
Derin bir nefes aldım.
Lyra mıydı?
M-mümkün müydü böyle bir şey?
Kalbim sıkışıyordu. Nefes almak hiç bu kadar zor olmamıştı.
Kafamın üstünden hızla geçen ışıklar adeta onun etrafında toplanıyordu.
Yani…
Benim âşık olduğum kız…
Aslında hayranı olduğum şarkıcı mıydı?
Noa, kız kardeş ve bu aynı ses... Hepsi kafamın içinde tekrar edip duruyordu. Şok içindeydim. Başım dönüyor, bayılacak gibi hissediyordum.
Bunca zaman nasıl fark edememiştim? Benim gibi ses analizi yapmayı seven biri... Bunu nasıl fark edememişti?
Ben nasıl bir aptaldım ki bunu fark edememiştim?
Şehir dışına çıkması.
Konsere gelememesi.
Zaten bunları yapan şarkıcının ta kendisiydi.
Lyra aslında Lyola'ydı.
Bunu fark ettiğim anda vücudum elektriklendi. Nefes alamıyordum. Kendimi aptal gibi hissediyordum.
“Pekala o zaman…” Lyola coşkuyla sahne önünde seslenirken,
bir şey oldu.
Tavandan büyük bir spot ışığını taşıyan demir hızla yere, Lyola'nın olduğu yere şiddetle düştü.
Etraf bu düşüşün sesiyle yankılanmıştı. O kadar şiddetli düşmüştü ki, en önde duran bana bile rüzgarı gelmişti.
Tüm parçalar etrafa saçılırken sahnenin hemen önündeki ben refleksle eğilerek siper aldım.
Fakat bu parça düştükten sonra yukarıdan daha fazla gıcırtı sesi geldi.
Sahnede büyük bir çığlık kopuyordu.
Düşen parçadan korkan insanlar refleksle arkaya kaçıyordu.
Büyüleyici ortam bir anda yerini korkuya bırakmıştı.
İnsanlar dehşet içinde kaçarken, ben en önde, daha önceki şoku atlatamamış bir halde, ayaklarım taş gibi yerinde kalmıştım.
Lyola'nın mikrofonundan yansıyan bağırma sesleri geliyordu.
“Bu tarafa gel!”
“İyi misiniz?” arkadan ona sesleniyorlardı.
Sahne ekibi Lyola'yı kurtarmak için adım atmıştı. Ancak onlar tam sahneye çıkarken…
Bir parça daha düştü.
Bu sefer onların tam önüne düşmüştü.
Sahne resmen parçalanıyordu.
Bir anda etraf kıyamet senaryosuna dönmüştü.
Lyola toz ve parçalardan zar zor seçiliyordu.
Onu kurtaramamışlar, üstelik büyük olasılıkla yaralanmışlardı.
Lyola öylece sahnenin ortasında tek kalmıştı.
Bir parça sesi daha gelirken, artık izleyicilerin olduğu yerlere de spot ışıkları ve parçalar düşmeye başlamıştı.
Yaşadığım şaşkınlık ve dehşet şoku birleşince öylece kalmıştım ben.
Etrafımdaki herkes arbede içinde sahneyi terk etmişti bile.
Sonra bir şey oldu bana.
Bir an Lyra'nın yüzü aklıma geldi.
Korksa nasıl görünürdü acaba?
O an tekrar fark etmiştim.
Lyra'nın yüzünde gülümseme dışındaki her türlü ifade beni rahatsız ediyordu.
İşte tam o anda da ayaklarımın kendiliğinden hareket ettiğini fark ettim.
Hızla sahneye doğru atıldım. Var gücümle kendimi yukarı çekip sahneye çıktım. Arkadan biri bana bağırmıştı.
“Ne yapıyorsun! Tam üstüne düşmek üzere!” Arkadan gelen bu bağırışı aldırmadım.
Hızla Lyola'nın olduğu yere atıldım. Çevrede kimse yoktu, çünkü her tarafa parçalar düşmeye devam ediyordu.
Etraf bir anda kapkaranlık kaldı.
Elektrik kıvılcımları etrafta saçılıyordu. Duman ve toz kokusu etrafı sarmıştı.
Nefes alamıyor ve ne düşüneceğimi bilmiyordum.
Tek bildiğim aşık olduğum kişiyi kurtarma isteğimdi.
Siyah ışık sisteminin arkasına geçtim.
Karanlıkta Lyola'nın yere çömelmiş olduğunu gördüm.
“Lyra!” diye var gücümle bağırdım. Artık yanına gelmiştim.
Karanlıkta vücudunu seçebildim. Tam arkamıza bir parça daha düşmüş, tam sol bacağıma soğuk bir demirin battığını hissetmiştim.
Lyola’nın korkmuş çığlığını duydum.
Ancak sorun değildi.
“N-ne?” Lyola’nın korkmuş ve ağlamaklı sesi bir anda bana dönmüştü.
Nefes nefese, “Sorun yok,” dedim.
Yerde oturduğu için hemen bacakları ve sırtından kavradım. Kaldırdım.
Ayağa kalktığım gibi var gücümle koşmaya başladım.
Ne yaptığımı ben de bilmiyordum.
Vücudum korku içinde titrerken ve buz kesmişken.
Kafamda tek bir şey tekrar edip duruyordu.
“Lyra kurtulmalıydı.”
Ayağım acı içindeydi ama bu acı şu an hiçbir şeydi.
Arkamızdan büyük bir parça daha düşerken son anda sahneden dışarı adımımı atmıştım.
Dışarıda endişeyle bekleyen bir kişi dışında kimse yoktu.
Ayaklarım daha fazlasını taşıyamadan dizlerimin üzerine çöktüm.
Lyola hala kucağımdaydı.
Işıkla birlikte yüzü aydınlandı.
Gerçekten de Lyra’ydı.
Lyra ise benim aydınlanan yüzüme bakıyordu.
“Y-yuta?!?”
Lyra, beni görünce şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözyaşlarıyla sırılsıklam yüzü donakalmış bir ifadeyle bana bakıyordu.
Oysa ben her şeye rağmen gülümsedim. Onu kurtarmıştım ve kim olduğunu artık biliyordum.
“Merhaba Lyra.”
Bazen gürültünün ortasında öyle bir sessizlik olur ki, insanın yalnızca kalbi duyar sesi. Kulaklar uğuldarken, gözlerin önünden binlerce görüntü geçerken, tek bir bakış, tek bir nefes, tek bir isim… insanın tüm bedenini ele geçirir.
İşte o andaydım.
Lyra, daha doğrusu Lyola, kollarımdaydı. Vücudu hafifti. Belki de sadece benden küçüktü ama...
Şu an dünyanın tüm yükü gibiydi.
Çünkü... onu kaybetmekten korkuyordum. Ve korkunun ağırlığı inanılmazdı.
Bana bakıyordu.
Gözlerinde şaşkınlık, korku ve… bir tür tanınma vardı.
Sanki… bana bir şey söylemek istiyor ama dili tutulmuş gibiydi.
Lyra’nın elini yavaşça yüzüme değdirdi.
“Yuta…”
Sesi neredeyse fısıltıydı.
Ama içimde bir çığlık gibi yankılandı.
Nefes nefese, “İyi misin?” dedim.
Dizlerim titriyordu. Sol bacağım sızlıyordu. Ancak onun sesi, her şeyin üzerindeydi.
O sırada uzaklardan birinin koşarak geldiğini fark ettim.
Arkasında güvenlik görevlileri ve birkaç panik içindeki sahne çalışanı vardı.
Önce bağırdı, sonra daha da yaklaştı.
“Lyra?! Tanrım! Kimsin sen?!”
Kadın, menajeriydi herhalde, doğrudan bana yönelmişti.
Gözlerinde hem öfke hem panik vardı.
“Çabuk! Araca alın! Burada kalamayız!” diye bağırdı güvenliğe.
“Ama…” demeye kalmadan bir güvenlik görevlisi kolumdan tuttu. “Yaralı o. Onu da götürmemiz lazım,” dedi bir güvenlik görevlisi.
Menajer bana tekrar baktı.
Gözleri beni taradı.
Yüzümde kan, sol bacağımın durumu ortadaydı. Ama asıl korkusu başka gibiydi.
“Kim olduğunu bilmiyorum ama fazla konuşma. Hemen araca.”
Lyra tam o sırada, sanki dünyayı durdurur gibi konuştu: “Tanıyorum onu.” Menajer bir an duraksadı.
“Pekâlâ. Arabaya. Şimdi!”
Arkasını döndü ve telsizle birilerini bilgilendirmeye başladı.
Araca doğru yürürken, bize doğru koşarak gelen başka bir kız vardı. Tanıdık gelmişti.
Sesi panik ve endişe doluydu:
“Lyra... iyi misin?” Noa mıydı? Şok içinde dönüp baktım.
O kız…
Evet. O Noa’ydı.
Noa da Lyra’nın yanına vardığında hemen arkasındaki beni fark etmişti.
“Y-yuta?!?”
***
Hepimiz menajerin gündelik kullandığı siyah aracına binmiştik. Dışarıda polis ve itfaiye sesleri duyulmaya başlamıştı bile. Her yerde insanlar vardı, bağırışları duyuluyordu.
O sırada Noa ön koltukta çantasından çıkardığı peçeteyi bana uzattı. “T-teşekkürler,” diyerek peçeteyi aldım ve kanayan yarama tuttum. Çok ciddi bir yara değildi ancak en azından bir pansuman yapılması gerekiyordu. En fazla da tetanos aşısı olurdum. Çok da dert edilecek bir şey değildi yani.
Kafamı çevirdiğimde Lyra’nın bana ve yaraya büyük bir korku ve endişeyle baktığını gördüm.
“İyi misin Yuta? Özür dilerim ben…” Lyra yanımda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Ağlaması beni de bir anda panikletmişti.
Ne yapacağımı bilemez bir halde sağ elimle yavaşça omzuna dokundum.
Gülümseyerek, “Ben iyiyim Lyra, merak etme önemli bir şey değil bu,” dedim. Hala o kadar olaydan sonra bile beni düşünüyordu.
“Ama sen…” Cümle kurarken bile zorlanıyordu.
Tanrım, ağlayan birisini durdurmakta hiç iyi değildim.
Aynı sağ elimle Lyra’yı kendime çektim. Omuzlarımız yavaşça birbirine değdi.
“Sorun yok.” Sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Lyra direnmemişti bile. Arabada genel bir sessizlik vardı. Lyra’nın nefes alıp verişi yavaşlamıştı, duyabiliyordum.
Ve gerçekten de hiç konuşmadan hastaneye gelmiştik. İlk önce benimle ilgilenildi. Tabii Lyra’nın kimliğinin ifşa olma riski yüzünden herkes çok ciddi gerilmişti.
Ayağıma gerekli müdahale edildikten sonra aşı olmuştum. Bundan sonra üç kere daha aşı olmaya gelecektim.
Tabii olayların duyulma hızı da ışık hızındaydı. Bu büyük kaza çok büyük bir krize dönüşecek gibiydi.
Ancak işin en azından iyimser tarafı kimse Lyola, yani Lyra’ya düşman değildi. Tam aksine, onun savunucusu olmuşlardı.
Odadan çıktığımda dışarıda Noa beni bekliyordu. Çıktığımı görünce kafasını kaldırıp bana baktı.
“Sıkıntı var mı?” meraklı bir şekilde bana bakıyordu.
“Hayır, sadece pansuman yaptılar ve aşı olacakmışım.”
“İyi sevindim.” Sesi ruhsuz ve düz çıkmıştı. Yüzünde hala belli bir kasvet vardı.
Durdum. Noa menajerin yanında bu kadar rahattı, bunu merak etmiştim.
“Noa, sen Lyra’nın…?” Cümlenin devamını getirmeden bakışlarımla soruyu tamamladım.
“Menajerinin kızıyım.” O da anlayıp cevap vermişti.
“M-menajerinin kızı mı?” Şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Evet, aslında Lyra ile çok daha erken tanışmıştım.”
Demek o yüzden yılın ilk günü kafede daha yeni tanıştık demelerine rağmen bu kadar yakınlardı…
Birçok garip soru vardı kafamda.
O zaman bunca zaman hep gözetlenmiş miydik?
Ben de Lyra da?
Hatta düşününce o zaman bu Lyra’nın kimlik gizliliğini korumak için miydi?
“Kafanda sorular vardır elbet, ancak sonra konuşuruz bunları. İlk Lyra ve annem, yani menajerin, yanına geçelim.”
“T-tamam.”
Sonrasında menajerin yanına geçip yaklaşık yarım saat boyunca kendimi savunmam gerekti. Menajer az çok benden haberi olmuş ancak tam olarak bilmiyor gibiydi. Dikdörtgen gözlükleri vardı, üzerinde bir ceket, topuz saçlarıyla beni baştan aşağı ciddiyetle izliyordu.
Ne kadar stresli bir ortam olduğunu anlatamam.
Elime bir sözleşme tutuşturmuştu. Kısaca üzerinde yazan, Lyola kimliğini ifşa etmem durumunda çok ciddi yasal yükümlülükler getiren bir kağıttı.
“Hayır olmaz! Yuta zaten öyle bir şey yapmaz. Hem konser alanında yaptığını görmediniz mi? Hangi kötü niyetli insan böyle bir şey yapar?”
Nitekim ben imzalamaktan yana olsam da Lyra buna şiddetle karşı çıkmıştı.
“Sen olduğunu biliyor muydu ki 'sen' olarak kurtardı?” Menajer sertçe çıkışmıştı.
Üçü de bana dönmüştü.
Derin bir iç çektim.
“Kazadan saniyeler önce fark etmiştim. Lyola, yani Lyra’nın mikrofonu açıkken 'Noa' ve 'kız kardeş'ten bahsettiğini duymuştum.
İçeride anlık bir sessizlik olmuştu.
Menajer derin bir iç çekti.
“Peki, her neyse, buradan sonra sorumluluk bende değil, sende Lyra.” Menajer ayağa kalkmıştı. “Daha dışarıda kıyamet kopuyor bunu toparlamam lazım. Tanrım, hele o konser salonunu yapan firmayı bulacağım. Gözlerinden kan alacağım!”
Menajer tüm hiddet ve siniriyle burnundan soluyarak dışarı çıkmıştı.
Gerçekten de buradan sonrasını ona bırakmak en mantıklısı olacak gibiydi.
Şimdi içeride üç kişi kalmıştık.
Ve yine garip bir sessizlik olmuştu. Açıkçası şu anda Lyra’yı meşgul etmek istemiyordum. Zaten çok büyük bir travma geçirmişti. Belki de böyle bırakmak en iyisiydi.
Ancak olayın üzerinden bir saatten daha uzun zaman geçmesine rağmen kimse gelmemişti.
Yani kimse onu merak edip gelmemişti bile, en azından onu tanıyanlardan.
Bu da içimde bir şüphe uyandırmıştı. Neden kimse gelmiyordu?
“Senden bunca zaman bir sürü şey saklamıştık, kafanda bir sürü soru var, değil mi?” sessizliği bozan Noa olmuştu. Lyra da ben de ona döndük.
“Evet, var ama, şu an sırası mı?”
“Eh, kafa dağıtmak ve birbirinizi daha yakından tanımak için mükemmel bir zaman bence.” Noa da kapıya yönelmişti.
Biraz utanmış, kendimi de çok garip hissetmeme sebep olmuştu bu cümle.
Yine de Noa tam kapıyı açacakken aklıma hep takılan ve Noa’ya özel bir soru vardı.
“Noa?”
“Evet?”
Seslenmemle Noa durmuş bana dönmüştü.
“Sana da sormam gereken bir soru var.”
“Nedir?”
“Yılın ilk günü, neden beni bir nevi ‘kaçırmıştın?’”
Yani cevabın Lyra’nın erkek arkadaşıyla alakalı olduğunu biliyordum. Ancak bu 'erkek arkadaş' neden hala gelmemişti?
“Ha, o mu? Lyra için iyi bir çocuk olup olmadığını kontrol ediyordum.”
Kelimeler buz gibi başımdan aşağı dökülmüştü. Oysa bunu söyleyen Noa da bunu buz gibi bir tavırla söylemişti.
“İ-iyi çocuk derken?” dedim.
“Duyduğun gibi işte. Gerçi sonra sen Lyra’nın sevgilisi olduğunu söyledin. Ben de Lyra’ya sordum ve bu durumu sordum. O da bana senin onu konsere çağırdığını ve reddetmek için aklına sadece bunun geldiğini söyledi.” Noa, kelimelerinin hiçbir önemi yokmuş gibi ruhsuz bir tonda söylemişti.
“Hah?” Oysa bu, çok, çok büyük bir şeydi ve şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Dediğim gibi işte, uydurma bir şey.”
“U-uydurma mı? E-erkek arkadaşı yok mu yani?” Duyduklarıma hala inanamıyordum.
Yani bunca zaman… bunca olay yaşanması aslında doğal mıydı?
“Hayır, yok.” Noa bunu dedikten sonra Lyra’ya son bir kez bakıp kapıyı açıp dışarı çıkmıştı.
Hayretle Lyra’ya baktım. Aramızda garip bir sessizlik oldu.
Gözünde iki tür ifade vardı.
Utanmışlık ve korkmuşluk.
Derin bir iç çektim.
Bildiğim doğruların tam olarak ne kadarı bir yalandı?
Bazı sorular vardır...
Cevabı geç gelen değil, geç sorulan.
Belki de bu yüzden, insan bazen en çok kendinden saklar gerçeği. Çünkü duyduğunda değişeceğini bilir.
Lyra’nın yanında öylece otururken, onun bana söyleyeceklerini sadece merak etmiyordum.
Korkuyordum.
Çünkü bazı gerçekler, sevdiğin kişiyi sana yaklaştırmaz.
Aksine, aranızdaki mesafeyi gözler önüne serer. Çok büyük bir kriz atlatmıştık.
Ve beynim daha bunu sindirememişken, şimdi de… aşık olduğum kızın gerçekleriyle yüzleşecektim.
Hazır değildim. Hem de hiç.
Lyra’nın nefes alışları düzensizdi.
Benden bir karış uzakta ama... aynı zamanda ışık yılı kadar uzak gibiydi.
Konuşmak zorundaydım. Çünkü hiç yeri ve zamanı değildi. “Lyra… bu konuşmaları sonra yapalım,” dedim.
“Şu an tam yeri değil. Sen zaten—”
“Olmaz!”
Sesi o kadar sert çıkmıştı ki, istemsizce irkildim.
“Neden?” diye sordum. Gerçekten “şok etkisi” diye bir kavramı duymamış mıydı?
Birkaç saniye boyunca ikimiz de sessiz kaldık.
Lyra ellerini yumruk yapmış, dizlerinin üzerine bastırıyordu.
Gözleri kapalıydı. Titriyordu.
“Çünkü…”
Derin bir yutkunma sesinden sonra konuştu:
“Kurtardığın insanın gerçekten kim olduğunu bilmeni istiyorum.”
Sözleri içime buz gibi indi.
Yavaşça sandalyemi çektim ve onunla göz hizasına geldim.
“Bunları anlatmak seni biraz olsun rahatlatacak mı?” dedim tüm ciddiyetimle.
“Evet.” O da bu ciddiyet ve eminlikle bana bakıyordu.
“Peki. Dinliyorum.” Sözüm söz.
Onun hikâyesini sonuna kadar dinleyecektim.
Kendimi bu durumda nasıl bulduğumun ve sahnede yaptığım şeyin şokunu henüz atlatamamış, titriyordum.
Ancak güçlü durmalıydım. Çünkü başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
“Seninle ilk tanıştığımız günü hatırlıyor musun?” sesi nazik ancak meraklıydı.
“Evet.”
“O gün, senin görüşlerin ilgimi çekmişti.”
Bunu anlayabiliyordum. Ancak anlayamadığım bir şey vardı.
“Canım soğuk bir şeyler çekmişti. Yanımızda da yoktu. Ben de hemen müsaade isteyip en yakındaki markete gelmiştim.” Bu kız… Gerçekten bu kadar duyarsız mı?
“Noa’yı da…?”
“Menajerim tedbir amaçlı yanımda gelmesini söylemişti. Menajerim genel olarak yoğun birisi olduğundan bazı durumlarda tüm süreci doğrudan Noa’ya bırakır.”
Aramızda ufak bir sessizlik olmuştu. O konuştukça kafamda daha fazla soru beliriyordu.
Kafamın içinde bir şeyler yerine oturmaya başladı.
Noa’nın o garip tavırları...
Lyra’nın zaman zaman ortadan kaybolması...
Peki ya o gün kafede söylediği şey?
“Peki ya sevgilin olduğunu söylediğin...?”
“Sadece bir yalandı,” dedi boğuk bir sesle.
“Seni reddetmek için değil...
Sadece... biri bana yakınlaştığında savunma olarak kullandığım eski bir alışkanlık.
Yıllardır öyle söyledim herkese.
Rahatsız edilmemek için. Mesafe koymak için.”
“Mesafe koymak için mi?”
“Şarkı söylemeye ortaokulda başladım. Evde kimse ilgilenmedi. Annem babam kardeşim doğduktan birkaç yıl sonra ayrıldılar. Annem bir iş kadını ve... ilgisi hep başkaydı. Müzik dediğimde gülüp geçti. Ta ki öğretmenim, onu ikna edene kadar. Sonra yetenek testi geldi, albüm teklifleri geldi… ama sevgi gelmedi. Hiç.”
Bu durum şu anda neden aradan bu kadar zaman geçmemesine rağmen kimsenin gelmediğini açıklıyordu.
İçimden bir şey koptu sanki.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Bir kelime söylesem, sanki ağırlığını daha da artıracaktım.
Lyra devam etti:
“Küçükken ev çok soğuk olurdu. Ama ısı olarak değil. Kimse yok gibiydi.
Şarkı söylediğimde bile... tek duyan bendim. O yüzden... alıştım. Kendimle konuşmaya, kendi kendime yetmeye.”
“Kardeşin şu an hastanede olduğunu biliyor mu?” dedim merakla.
“Henüz söylemedik. Söylersek endişelenir ve zaten onu alacak kimse de yok.”
Nedense kendimi çok kötü hissediyordum. Ebeveynleri olup da böyle ortada bırakılmaları kalbimi acıtıyordu.
“Peki o zaman kardeşin ne yapıyor?”
“Onunla ben ilgileniyorum. Reşit olduktan sonra babam iyice uzaklaştı. Annem de zaten çoktan gitmişti. Şimdi ikimiz birlikte yaşıyoruz. Bazen Noa ve annesi de destek oluyor. Ama onun dışında... genel olarak sadece ikimiz varız.” Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Sözleri tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
“Y-yani, başka kimse yok mu?”
“Bir tek Noa’lar var. Çok küçükken ses öğretmenimin tanıştırdığı bir menajerdi Aoi. Zaten aynı binada oturuyoruz. Genelde ben ve kardeşimle çok ilgilenirler.” Lyra’nın yüzünde hafif bir gülümseme oluşmuştu. Gerçekten onlarla olmaktan mutlu olduğunu hissettim.
Hayran olduğum şarkıcı,
Hayranlıkla baktığım hoşlandığım kız, sanki yapayalnız kalmıştı.
Küçük kız kardeşi dışında kimsesi yok gibiydi.
Bunca zaman ayakta durmuş, şarkılar söylemiş,
Zaman ayırmış,
Her zaman gülümsemişti.
Şimdi bile kendi sorunu yerine benimle ilgilenmeye inatla devam ediyordu.
Ne kadar güçlüydü. Ne kadar da dirayetliydi.
Benle konuşurken bile asla mağdur gibi görünmüyordu. Tam bir savaşçı gibiydi.
“Peki, bunca şeye rağmen nasıl bana— bize zaman ayırabildin?” Bu kadar her şeyle ilgilenen birisinin nasıl olur da hala gülüp eğlenecek kadar motivasyonu kalırdı?
Kafam almıyordu. Lyra bir süre sustu.
Sonra o alışıldık, biraz utangaç, biraz da... sevgi dolu gülümsemesiyle başını kaldırdı. “Çünkü... siz geldiğinizde... bir şey değişti.
Sizinle ne kadar keyif aldığımı fark ettim. Normalde hiç böyle şeylerim olmazdı.
İlk defa, bana yaklaşan insanların... maskemin arkasındakini tanımaya çalıştığını fark ettim.
Sen... Ray, Yasu...
Bu sadece Noa ile olurdu. Onunla takılır, eve gelir kardeşimle ilgilenir ve tek hobim müzikle ilgilenirdim.
Sonra siz geldiniz…
Hiçbiriniz ‘Lyola’ya değil, bana bakıyordunuz.
Belki ben söylemediğimden, ancak yine de oradaydınız. Ve... ben o bakışı özlemişim.” Lyra’nın yanakları kızarmıştı.
Boğazım düğümlendi.
Gözlerine baktım.
Gözlerim doldu.
Bir sessizlik oldu.
Ama bu sefer acı bir sessizlik değil. Sanki kelimelere gerek kalmamıştı. “Ben de çok geç anladım, Yuta,” dedi kısık sesle.
“Bazen biriyle geçirdiğin zaman, onunla konuşmaktan çok daha fazla şey anlatır.
Ben sana birçok şeyi anlatmadım ama... en çok da senin yanında susmak iyiydi.”
Başımı eğdim.
“Ve ben... bu sessizliğin içinde seni çoktan sevmişim,” demedim. Ama kalbim, en yüksek sesle söylüyordu.
Lyra, başını eğmişti. Elleri birbirine kenetlenmiş, dizlerinin üzerinde duruyordu. Sanki göz göze gelmeye çekiniyordu.
“Yani…”
Sesi boğuktu.
“Gerçekten çok üzgünüm, Yuta.” Başımı iki yana salladım.
“O kadar zaman boyunca… neler yaşadığını bilemeden yanında durmuşum.”
Derin bir nefes aldım.
“Ve sen de hiçbir zaman gerçekten anlatmamışsın.”
Lyra başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama bu sefer ağlamıyordu.
“Çünkü... alışmıştım.
Yalnız başıma halletmeye, duygularımı bastırmaya, gülümseyip geçmeye. Çünkü bu hayatta başka türlü ayakta kalamazdım.” Bir an durdu.
“Ya da öyle sanıyordum...” Yavaşça yanı başına kaydım.
“Sana ulaşmaya çalıştığımda… çoğu zaman sen çoktan kendi duvarlarının içine kapanmış oluyordun, değil mi?” Ağzımdan çıkan cümle beni de şaşırtmıştı.
Gözleri büyüdü. Şaşırmıştı.
“Y-yuta…”
“Beni bir ‘rahatsızlık’ gibi görmemenden korkuyordum,” dedim. “Ama meğer sen benden bile daha çok korkuyormuşsun, değil mi?”
Gözleri doldu.
Yutkundu.
“Çok korktum, Yuta…
Gerçekten bağ kurarsam… biri bir gün giderse, geriye hiçbir şey kalmaz diye düşündüm.
O yüzden… hep mesafe koydum. Herkese.” Tam önümde yine ağlamaya başlamıştı.
Boğazım düğümlendi. Sanki boğazıma bir düğüm oturmuştu.
Havaifişek festivalinde tek başına kalışını, konsere gitmek isteyip gidemeyişini, yazdığı mesajları…
Bir araya getirince, Lyra’nın hayatı koca bir yalnızlık günlüğü gibiydi.
Ama bunu anlatırken yüzünde bir “acı” ifadesi yoktu.
Bir “alışkanlık” vardı.
Ve bu, her şeyden daha çok canımı yakıyordu. Yavaşça konu değiştirdi:
“Aslında… müzik benim için bir kaçıştı. Sahnedeyken biri gibi davranmam gerekiyordu. Ama o biri ben değildim.” Omuzlarını hafifçe silkti.
“Lyola başkaydı. Işıklı, parlak, cesur. Ama Lyra… sadece sessizce düşünen, bazen ağlayan, bazen korkan bir kızdı.”
Elimi uzattım.
“Ben… hangisini tanıdığımı bilmiyorum.”
Bir an sustum. Benim için fark etmezdi. Çünkü ben…
“Ama sen hangisiysen… ben onu tanımaya hazırım.” Onu zaten tanıyordum.
Gözleriyle gözlerim buluştu.
O an...
İçimde bir şey kırıldı.
Sanki “acıyor” dedi.
Ama dışarıdan tek duyduğum şey… “Teşekkür ederim.” oldu.
Küçük, kırık bir sesle söyledi bunu. Ama içimde dev bir yankı yaptı.
Yavaşça ona yaklaştım. Artık mesafeler daha da ızdıraplı geliyordu. Yavaşça kolumu arkaya uzattım. Uzatmamla Lyra’nın beni çekip sıkıca sarılması bir oldu. Onun üzerine düşmeden onu göğsümün arasına aldım.
Gözyaşları ile kollarımda ağlıyordu.
O an...
Onu sadece tanımak değil, korumak istedim.
Sadece bir şarkıcıyı değil.
Yalnız büyümüş, maskeler takmış, hayatta kalmaya çalışmış o kızı…
O sessiz Lyra’yı…
Görünmeyen ama gerçek olanı.
Ve işte,
Tanımadığım o yabancı,
Beni bunca zaman anlayan tek insan.
Artık gerçekten tanımaya başladığım tek insan olmaya başlamıştı.
Sonrasında Lyra ile ilgili bir sürü şey daha öğrendim.
Yanımızda şarkı söylememesinin nedeni sesinden tanınma riskindenmiş.
Etkinliklere bu kadar istekli olup katılmaya çalışmasının sebebi, çok yoğun olduğu ve başka bir şey yapamadığı içindi. Ailesi de ilgili olmadığından hep bu tür ufak şeyleri çok seviyor ve değer veriyor.
Hatta havai fişek festivalinde bana yazmasının sebebi de çok gitmek istemesi ancak gidecek kimsesi son dakika Noa’nın müsait olana kadar olmamasıymış.
O tam önümde konuştukça ne kadar çok şeyi gözden kaçırdığımı fark ediyordum.
Onun gibi ayakta duran biri için biz, sonradan hayatına girenler, ona ne kadar önemli olduğunu hissettiren insanlardık.
Yalan söylediği için suçlu olduğunu düşünmedim.
Yaşadıklarından dolayı mağdur rolüne de bürünmüyordu.
Sadece kabul etmişti…
İkimizin de sulu göz olduğu bu zamanları atlattıktan sonra sonunda bir nebze olsun rahatlamıştık.
Aramızdaki sorunları az çok çözdüğümüz, belki de hayatımın en yoğun duygusal gününü yaşıyordum.
Odadan çıktığımızda, sessizlik peşimizi bırakmadı.
Ama bu sefer...
O boğucu, dikenli sessizlik değildi.
Sanki konuşmadan da anlaşabileceğimiz bir sessizlikti. Lyra yanımda dik duruyordu.
Her zamanki hali gibi olması yavaşça gülümsetti beni.
Koridorun sonunda Noa bekliyordu. Bizi görünce kollarını kavuşturdu ve sanki içten içe bir zafer kazanmış gibi hafifçe gülümsedi.
“Konuşmanız bitti mi?”
Başımızı salladık. Lyra hâlâ gözlerini yere dikmişti ama omuzlarındaki gerginlik biraz da olsa çözülmüş gibiydi.
Ben de hâlâ dizlerimdeki hafif titremeyi durdurmaya çalışıyordum. Noa, arkasına dönüp pencereden dışarı baktı.
“Haberiniz olsun... birkaç gazeteci hastane girişine gelmiş bile. Büyük ihtimalle birazdan buraya sızmaya çalışacaklar. Bence hemen ayrılın.”
Lyra irkildi. Demek ki fark edilmiştik bir şekilde.
“Eve dönsen iyi olur Lyra.” Noa ciddi ve sessiz bir ses tonuyla söylemişti. Ben hemen atıldım:
“Sana eşlik ederim.”
Göz göze geldik. Bu sefer kaçmadı.
Ve bu küçük bakışta, sanki “tamam” dedi içinden. “Artık yalnız değilim” dedi. Noa kısaca başını salladı.
“Arka çıkıştan çıkın, ben arabayı oraya çektiririm. Adresini Yuta’ya yazarsın zaten.” Sonra bana döndü.
“Onu eve ulaştır. Gerekirse... içeri kadar.”
Söylemesine gerek yoktu. Zaten öyle yapacaktım.
Lyra’nın yüzüne sadece bir maske taktırmışlardı, yüzünü saklaması amaçlı ve arka taraftan çıkış yapmıştık.
Yol boyunca çevrelerde kimse yoktu.
Telefonlarımız bile çalmıyordu.
Konuşmuyorduk, sessizce oturuyorduk.
Havada garip bir dram vardı sanki. Ancak rahatsız etmiyordu. Acı verici olmadığı kadar, normal de değildi.
Lyra kafasını cama çevirmiş, öylece dışarıyı izliyordu. Camdan yansıyan gözlerinin belli belirsiz yansımasını görebiliyordum.
Elim telefona gider gibi oluyor, sonra şu an sırası değil diyerek geri bırakıyordum.
Bizi götüren şoför de hiç konuşmadan öylece sürüyordu. Acaba menajer ona ne yapmıştı da böyle gergin görünüyordu?
Arabadan indim. Sonunda varmıştık, gerçi kısa bir yolculuk olmuştu.
Tam karşımda Lyra’nın yaşadığı bina vardı.
Büyük çok katlı bir binaydı. Önünde güvenlik kulübesinden otoparkına kadar.
Epey lükstü… Bu sırada Lyra’nın yanımda durmuş bana baktığını fark ettim. “Ne oldu? Şaşırdın mı?” dedi. Gülümsediğini gözlerinin kısılmasından anlayabiliyordum.
“Evet demek isterdim ancak bugün şaşırma hakkımı fazlasıyla harcadığımı düşünüyorum.” Dedim gülümseyerek. İyisiyle kötüsüyle bir gün geçirmiştim ve ayakta duracak halim yoktu. Ancak bunu ona gösteremezdim.
“Ben olsam ben de şaşıramazdım herhalde…”
Bu sırada kapıdan içeri girdik. Lyra'nın giriş sisteminden geçtikten sonra ona eşlik ettim.
Asansöre yöneldik. Gerçekten çok fazla kat vardı. Acaba kaç daire vardı bu binada böyle?
Lyra da 12. Katta oturuyordu. Epey yüksekti.
Kapının önüne gelmiştik.
Herhangi bir sorunla karşılaşmamıştık.
Hatta hiçbir sorunla karşılaşmadan bu kadar rahat dönebilmek fazlasıyla ilginç gelmişti bana.
Lyra kapıyı çaldı. İçeriden uzaklardan gelen bir “Geliyorum!” sesi duyuldu. Bir kız sesiydi.
“O zaman ben yavaştan gidiyorum.” Dedim Lyra’ya dönerek. Artık benimle iş bitmişti.
Kapı açıldı.
Küçük bir…
Lyra’nın kopyası açmıştı kapıyı.
Çok tatlı, yeşil gözleri parıldayan, saçlarını bağlamamış, ev pijamasıyla kapıyı açan bir küçük kardeşti.
“Hoş geldin abla— bu da kim?” heyecanlı ve mutlu gözler beni gördüğünde bir anda şaşkınlık ve ciddiliğe bürünmüştü.
Endişesiz olduğuna bakılırsa acaba olanlardan haberi yok muydu?
Sahi, kimdim ben?
Arkadaş mı?
Dost mu?
Başka bir şey mi? Neyim ben?
Bir an sessizlik oldu.
Hatta sessizliğin ana sebebi Lyra’ydı.
Çünkü ben tam gitmeye yeltenmiş ve bayılacak gibi hissederken, Lyra bir anda sağ elimi tutmuştu. Parmakları parmaklarıma değiyor, avuçlarımız birbirine temas ediyordu.
Sesi gayet düz ve netti: “Benim kurtarıcım.”
Sonrasında ben de kardeşi de aynı tepkiyi verdik: “Ne?”
***
Kendimi bir anda içeride bulmuştum.
Lyra beni bırakmamış, içeri yanında sürüklemişti.
Sonrasında da olanları sakin kafa ile kardeşine anlattı. Ancak olayı tam anlatması yüzünden bu küçük kız fazla korkup ağlayarak ablasının kucağına atlamıştı.
“Tamam Lina, geçti diyorum artık sana.”
“Ama abla…”
“Hem bak, Yuta beni kurtardı.”
“Yuta mı?”
Daha küçük kardeşiyle tanışmadığımızı fark ettim. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, içeri girmemiz, ardından daha dinlenmeden salonda Lyra'nın kardeşine olayı anlatması derken, Lina ile sadece bakışmak dışında doğru düzgün tanışma fırsatımız olmamıştı.
Zaten benim ismimi duyduğunda garip bir şekilde bana bakmıştı. Nedense beni tanıyor gibi gelmişti.
“Senin şu hep bahsettiğin Yuta mı—“
“E-evet evet, dışarıda topluca takıldığımız Y-y-yuta!” Lyra bir anda Lina’nın sözünü kesmiş, yüzü kıpkırmızı olup panikle konuşmuştu. Neden bu kadar utanırsın ki?
Oysa Lina bana döndü. Yüzünde ürkütücü bir gülümseme vardı.
“Demek seni o konserde o kurtardı ha?” ürkütücü gülüşü devam ediyordu.
“Evet.”
“Sen olduğunu biliyor muydu?”
Yine iki kafa bana dönmüştü. Hadi ama Lyra, bunun cevabını hastanede vermemiş miydim, sen neden döndün ki?
“Kazadan hemen önce fark ettim.” Dedim. Dejavu yaşamıştım sanki. “Hmm…” Lina beni süzdükten sonra devam etti. “Tanışmamıştık bu arada. Ben Lina, 11 yaşındayım. Ablam senden çok bahsetti. Tanıştığımıza memnun oldum.”
“Lina!” Lyra tekrar aynı ifade ile kardeşine sesini yükseltmişti. Nedense böyle çok tatlı görünüyordu.
“Ben Yuta. 19 yaşındayım ve ıı…” başka ne diyecektim ki, diyecek bir şey var mıydı? “memnun oldum.” Dedim.
Üçümüz bir süre daha sohbet etmeye devam ettik. Açıkçası bu küçük kızın bu yaşta bu kadar olgun konuşması ancak bir o kadar da ablasına düşkün olması çok farklıydı.
Sonunda güneş batmak üzereydi. Bu süre boyunca tatlı acı bir şekilde eğlenmiştik. Açıkçası her sohbette onlarla sohbet etmekten o kadar memnun oluyordum.
Telefonuma bildirim gelmişti. Annem:
“Eve geldik. Konserde kaza olmuş, ne yaptınız?” Annemin bu rahatlık seviyesi normal miydi yoksa durumun ciddiyetinde mi değildi bilmiyorum. Ayrıca tek gideceğim dememe rağmen çoğul ifade kullanması da ayrı trajikomikti. Başımıza bir şey gelse ruhları duymayacaktı cidden… Ben:
“Sıkıntı yok. Birazdan gelirim.” Yazdım. Evet artık eve gitmem lazımdı. Her ne kadar gitmeyi istemesem de ruh halim artık daha fazla beni “normal” tutamayacak gibiydi.
Müsaademi isteyip ayağa kalktım. Beni yolcu etmeye kalktılar.
“Abla banyodan tokamı getirir misin?” Lina bir anda kapının önünde ben ayakkabımı giyerken bunu rica etmişti.
“Şimdiye kadar takmadın, neden şimdi istiyorsun?” Lyra şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Getir işte ya! Düzgünce yolcu edelim. Hem komşulara düzgün görünelim.” Lina mızmızlanır gibi cevap vermişti.
“Sen var ya… Peki…” Lyra da sessizleşerek cevap verip banyoya doğru yöneldi.
Tam bu sırada Lina dirseği ile beni hafifçe dürttü.
“Yuta abi?”
“Ha, abi mi?” Ne oldu da bana bir anda “abi” demeye başlamıştı.
“Haftaya bugün ablamın doğum günü.”
“N-ne?” Bunu kesinlikle beklemiyordum.
“Duydun işte, ayrıca bana numaranı ver.”
“H-ha ne—“
“Veer işte!!!” Lina telefonunu çıkarıp önümde uzattı. Apar topar telefonumu çıkarıp eşleşmeyi sağladık.
“Güzel, haftaya ne yapacağımızı konuşabiliriz.” Lina ürkütücü gülümsemesini yine takınmıştı. Bu kızın aklından ne geçiyordu böyle?
“Lina şimdi nereden çık—“
Bu sırada Lyra gelmişti. Sözümü yarıda kesmek zorunda kaldığımdan garip bir ortam oluşmuştu. Yüzünde gayet düz bir ifadeyle “Ne konuşuyorsunuz?” dedi.
“Hiçbir şey, sadece sohbet ediyorduk. Değil mi?”
“Hıhı evet.” Dedim. Cidden üzerimdeki bu baskı hiç bitmeyecekti değil mi?
“Öyle, hadi ben gittim. Dikkatli git abi.” Lina bana el sallayıp içeri doğru yöneldi.
“A-abi mi?” Lyra şaşkınlıkla arkasından ona baktı. Sonra bana yöneldi. “Kardeşim için üzgünüm. Azıcık şımarabileceği ortam buldu mu ne varsa yapar.” Lyra’nın yüzünde ufak bir gülümseme oluştu.
“Sorun değil. Bence çok cana yakın birisi.”
“Evet, öyle.”
Her ne kadar tokayı kapıyı açmak için istemiş ve gitmiş olsa da… Kapıyı açmak için arkamı döndüm.
“O zaman görüş—“
Göğsümden bir anda sıkıca sarmalandım. Elleri tam göğsümde birleşmişti. Lyra kafasını sırtıma bastırmıştı.
“Teşekkür ederim Yuta. Teşekkür ederim.” Sesi sessiz ancak derindi. Tüm içtenliğini hissediyordum.
Öylece kalmıştım. Ne yapmalıydım?
Duygusal olarak kritik birisine destek vermek onu daha kötü ya da daha bağımlı yapmazdı değil mi?
Ya yaparsa?
Derin bir nefes aldım.
Yaparsa yapsın.
Ben ona zaten bu durumdan bile daha bağlı konumdayım.
Artık kendimi kısıtlamak için bir sebebim yok.
Ellerini yavaşça tuttum. Kendimden azıcık uzaklaştırıp arkamı döndüm.
Hızla ona geri sarıldım. Kafasını göğsüme yasladım.
Lyra karşılık vermemişti. İtiraz etmemişti.
Şampuan kokusu, saçlarının pamuk gibi yumuşaklığını ellerimde hissediyordum.
Bunca zaman ona sarılmak istemiştim. Sıcaklığını hissetmek, yanında olduğumu bilmesini istemiştim.
“Artık birbirimize teşekkür etmeyi bırakalım. İkimiz de yaptığımız şeyden bir karşılık beklemiyoruz.”
Aslında beklediğim bir karşılık vardı. Aşkımı ilan edebilmek.
Ancak bunun için henüz hazır değildim.
Lyra’nın sessizce bir “tamam” dediğini duydum.
Artık Lyra’ya daha yakındım.
Artık onu tanımaya başlamıştım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.