Hayatımda ilk defa bir kütüphane gününden bu kadar memnun ayrıldım.
Ya da şöyle söyleyeyim…
İlk defa bir kızla geçirdiğim bir gün bu kadar doğal, bu kadar keyifli, bu kadar… rahat hissettirmişti.
Bazen duygular, en sade anların içine sızar ya. Bir tebessümün arasına, bir şiirin satırlarına veya kulaklıktan çıkan bir senfoninin notalarına…
Benim için o gün böyle bir gündü.
Ve galiba bir süredir o kadar karışık şeyler yaşamıştım ki… Bu farklılık bana fazlasıyla iyi gelmişti.
O günden sonra Lyra’yla konuşmalarımız biraz daha arttı.
Geceleri iyi geceler demek, sabahları "şu dersi çalışacağım, dua et bana" mesajları atmak neredeyse alışkanlığa dönüşmüştü.
Bu alışkanlık bile yeterince özeldi bence. Zaten fazlasına hakkım da yoktu.
Lyra hâlâ sevgilisi olan biriydi, değil mi?
Bana hiçbir zaman bundan bahsetmese de… Bu detay hâlâ zihnimin bir köşesinde duruyordu. Ve bu yüzden sınırımı biliyordum.
Yine de bazen içimden geçenleri söylememek zor oluyordu.
Bugünse farklı bir gündü.
Yasu müsait olmadığından Sayuri, Ray ve ben birlikte dışarı çıkacaktık. Herkesin heyecanla konuştuğu bir konser vardı: Lyola konseri. Gerçi o kadar kişinin Lyola hayranı olması şaşırtıcı değildi. O kız... sesiyle on binlerce insanın olduğu sahneyi başka bir evrene taşıyordu resmen.
"Yarın Lyola konseri var, şehir merkezinde," diye yazmıştım sohbet ortasında Lyra’ya.
“Biz birkaç kişi gitmeyi planlıyoruz.” Az sonra cevap geldi:
“Aa, cidden mi? Ben de gitmek çok istiyordum ama bu hafta çok yoğunum ya ” Gülümsemiştim.
O mesajdaki "üzgün surat" bile onun gerçekten gitmek istediğini belli ediyordu sanki.
Ama ben, sadece konser için mesaj atmıştım zaten.
Ne davet etmek istemiştim ne de birlikte gitmeyi hayal etmiştim.
Çünkü hayal kurmak…
Bazen gereksiz bir düşüştü.
O akşam, bileti kontrol ettim.
Yan yana gitme planı tam netleşmemişti, belki de bilet işi bana kalacaktı, belki de hep birlikte kalabalık bir grup olacaktık.
Ama her şey bir yana…
İçimde garip bir heyecan vardı.
Lyola’yı tekrar canlı dinleyecektim.
Acaba o zamandan bu yana neleri değiştirdi?
Yeni şarkılar bestelemiş miydi?
Yatağımda tavana bakarken düşündüm:
Ne garip,
Sesini dinlediğin birini hiç görmeden bu kadar hissedebiliyordum…
Konser günü kalabalığın arasında bir şekilde Ray ve Sayuri’yi bulmuştum.
Açıkçası kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. Yasu yanımda olsa neyse de, bu çiftin arasına karışmış tek başına bir erkektim ben.
Ray bunu kafasına takmıyordu çünkü böyle görmediğini açıkça söylemişti. Ama ya Sayuri?
İçten içe rahatsız olsam da onlarla buluşmuştum. Genel olarak gayet normal ve hoş karşılanmıştım.
Konser salonuna girişi bekliyorduk. Ufak sohbetler eşliğinde gözüm bir yandan da sıranın başına bakıyor, ne kadar insan kaldığına bakıyordum.
Ki ben öne bakarken,
Hiç beklemediğim bir şey oldu.
O kadar beklemediğim bir şeydi ki bir süre konuşurken bocalayacaktım.
“Yuta ve Ray?” dedi şaşkın bir ses tam arkamdan.
Ses yabancıydı. Tanıdık sayılmazdı. Merakla kafamı çevirmiştim.
İkinci turnike sırasında tam arka çaprazımda kalan kısımda bir kız ve arkadaşı vardı.
Bu kız Emi’ydi.
Üzerine şık siyah bir kombin giymişti. Şık görünüyordu.
Benim en son gördüğüm zamandan sonra epey bir değişmişti. Kilo vermiş, tarzı değişmiş, hatta makyaj yapmaya başlamıştı. Bir an Emi olup olmadığını bile tereddüt etmiştim.
“Emi?”
Ben şaşkınlık içinde onunla bakışırken, önümde Sayuri ile sohbet eden Ray arkasını dönmüş, yüzünde garip bir mutluluk ve şaşkınlıkla Emi’ye dönmüştü.
“Emi? Olaya bak!”
“G-gerçekten de…” Emi de tökezlemiş gibiydi. Ray’e bakıyor, bir yandan da ışık hızıyla gözleri beni kesip geri Ray’e dönüyordu.
“N’aber? Nasıl gidiyor?” Ray merakla sormuştu. Gözleri hafiften beni kesmiş gibi hissediyordum. Ortamın garipliğini bence sadece ben hissetmiyordum.
“İyi.” Dedi Emi. Başka bir şey dememişti. Sonra sessizlik olduğunu fark edince kendini devam etmeye zorlamıştı. “Sen?”
“Ben de iyiyim. Gördüğün gibi konsere geldik hehehe.” Ray tüm rol ve yapmacıklığını üzerine almıştı resmen. Onun böyle bir köprü görevi görmesi ve çabalamasına büyük saygı duyuyordum ancak kendimden utanıyordum. Daha bir kelime etmemiştim. Olgun bireyler değil miydik biz? Neden böyle suspus kalmıştık?
Aradaki kısa bir garip sessizlikten sonra Ray devam etti.
“O gün konuşmuştuk ama yanımdaki de Sayuri, kız arkadaşım.” Ray’in gözlerinde komik bir gurur vardı. Ancak ona yakışmıştı.
“Merhaba.” Dedi Sayuri selamlayarak. Emi de karşılık vermişti.
Çok garip ikinci sessizlikten sonra sıra da yavaş yavaş ilerlerken ağzımı bile açmadan izlediğimi fark ettim. Gerçekten eziktim ha?
Ray’in derin bir iç çektiğini duyduk. Kafasını aşağı indirmiş, hayal kırıklığıyla konuşmaya başlamıştı.
“Yok böyle olmayacak…” Ray bir anda kolumu kavramıştı.
“Ray ne yapıyorsu—“ Sonrasında aşırıya kaçmadan beni Emi’lerin olduğu tarafa itmişti.
Ben o tarafa sürüklenirken kendimi bir anda Emi’nin önünde buldum.
“İkiniz de çok garip davranıyorsunuz. Bu yüzden bir değiş tokuş yapalım. Emi’nin arkadaşı buraya gel.” Ray Emi’nin yanındakine seslenmişti.
“Ray ne yapıyorsun?” Emi kaşları çatık ama sinirli olmayan şaşkın bir halde ona bakıyordu.
“Hazır fırsattan istifade madem ‘aranızdaki sorunlar çözüldü’ o zaman doğru düzgün sohbet edin. Sıraya kaynak yapmak istemediğimden bir değiş tokuş yapıyorum.”
Şok içinde Ray’e döndüm. O ise yavaşça sırıttı. Bu çocuk var ya…
Sonrasında Emi’nin de arkadaşına onaylar gibi kafa sallamasıyla kız karşıya geçti. Ray’lerin sırası daha hızlı ilerliyordu. Onlar öne doğru ilerlerken.
“Benim adım Hana bu arada…” dediğini duymuştum.
Şimdi ise Emi ile yalnız kalmıştık. Arkamızda ve önümüzde sıra ilerlese de insanların az önceki olay dışında pek ilgisini çekmemiştik. Arkamızdaki küçük grup kendi aralarında sohbet ediyordu.
Garip sessizlik bir süre daha devam etti. Konuşmak istesem de nutkum tutulmuştu. Ancak bir şey yapmalıydım. Yapmak zorundaydım.
“M-merhaba.” Dedim gergin bir ses tonuyla. Neden bu kadar gerilmiştim ki?
“S-selam.” Emi de aynı şekilde kekeliyordu. Ancak onunki huzursuzluk mu başka bir şey mi anlayamıyordum.
Sıra gürültüler içinde ilerliyor, bizimkiler gittikçe uzaklaşıyorlardı.
Yok ya, yapamazdım galiba.
Normalde böylesi anlarda hep bir çıkış bulurdum. Ama şimdi... ne bir kaçış, ne de bir bahanem vardı.
Bu garip durum da böyle giderse hep ilerleyecekti.
Bu yüzden kendimi zorladım.
En fazla bir daha görmezdim. Utancımdan aylarca her gece uyumadan önce yastığı ağzıma bastırıp çığlık atardım ancak başka yapacak bir şey yoktu.
“Böyle çok garip oluyor, bu kadar gariplik fazla garip kaçıyor.” Dedim düz bir sesle.
İki kere garip kelimesi kullanmıştım. Gerçi çok fazla “garip” kelimesini kullanıyordum zaten.
Çok ufak bir sessizlik oldu. Sonra Emi konuşmaya başladı.
“Haklısın ya.” Dedi yüzüme dönerek. “Nasılsın, nasıl gidiyor her şey?” dedi. O kadar akıcı demişti ki sanki o da böyle sohbet etmek için çabalıyordu. Sevinmiştim.
“İyi sayılır, o zamanlardan bu yana değişen bir şey olmadı bende.” Dedim. Gerçekten de öyleydi. Ya da öyle olduğunu düşünüyordum. “Ya sen?” dedim. Gördüğüm Emi’nin konuşma şekli bile farklıydı artık.
“Bilmem” dedi rahat bir ses tonuyla. “Aynı durum bende geçerli değil sanırım.”
Dediği şey geçmişiyle ilgili bana bir laf mıydı yoksa genel miydi bilmiyordum. Sözleri nedense normalden derin gelmişti.
“Anlamıştım. Konuşurken hissettim.” Dedim rahat bir tonla. Artık daha farklı bir his hakimdi nasıl olsa ikimizde de.
“Bence sen de değişmişsin.” Dedi bana.
Ben mi değiştim?
Nerem değişti ki?
Arkadaş çevrem çok değişmemiş, ortamım değişmemiş, hatta düşünce yapım değişmemişti.
Sadece bir şey değişmişti o da henüz değişim diyemeyeceğim kadar erkendi. O da olamazdı.
“Nedir sence?” dedim merakla.
“Bakışların.”
Emi’nin sözü bir kurşun gibi boğazımdan vurmuştu beni. Kalakalmıştım.
“Bakışlarım mı?” dedim.
“Değişen şey gözlerin falan değil, bakışlarının arkasındaki sen.”
Eh, benim tanıdığım Emi böyle şeyleri bile demezdi zaten. Karşılıklı şaşırdığımızı iddia etmem yanlış olmazdı.
“Böyle de çok edebi oldu ha sanki?” dedim gülümseyerek. Sesimde bir dalga geçme falan yoktu. Sadece arkadaş gibi muhabbet etmeye çalışıyordum.
“Evet sanırım biraz öyle oldu pardon. Ama bence ikimiz de değişmişiz.”
“Sorun değil, kafama takmıyorum zaten.”
Emi hafifçe gülümsemişti. Sohbet etmek daha rahat bir hal almıştı.
Sıra iyice yaklaşırken sohbetimiz iyice arttı.
Liseden sonrası,
Emi’nin taşınması,
Üniversite hayatı…
Birçok şey hakkında konuştuk. Sadece aramızdaki sorunu konuşmamıştık.
Eh, konuşacak bir şey de kalmamıştı zaten. Çoktan çözülmüştü.
İçeri giriş yapmayı başardığımızda yan yana devasa konser salonuna bakıyorduk.
“Ben B tarafına gidiyorum.” Dedim.
Sonra öğrendim ki Emi de o tarafaydı. Hatta bizimkiler de çoktan oraya gitmişlerdi.
Tek sorun B bölgesi konser alanının en büyük kısmı, orta kısmıydı.
Uzun lafın kısası…
Telefonlarına bakmayan bu ahmakları alanda bulana kadar.
Hâlâ baş başa zaman geçirmemiz gerekecekti…
Kalabalık…
Ne kadar çok insan bir araya gelirse, o kadar yalnız hissediyordum bazen.
Konser alanına girmiştik. Dev sahnenin ışıkları henüz tam yanmamıştı ama insanların yüzlerinde aynı ışık parlıyordu: heyecan.
Ray ve Sayuri ise… yoklardı.
Onlarla birlikte girmemize rağmen kalabalığın içinde savrulmuştuk. Ne yana dönersem döneyim, aynı yüzlerin birbirine karıştığı, aynı isimlerin çığlık çığlığa bağırıldığı bir denizin ortasındaydım.
Yanımda ise… Emi vardı.
En son lise sıralarında yan yana oturduğum kızla, şimdi binlerce insanın arasında, aynı sahneye bakıyordum. Ne kadar tuhaf, değil mi?
Onca yılın sessizliğini, bir konser gürültüsü bastırıyordu şimdi.
“Görünürde yoklar,” dedim telefona bir göz attıktan sonra. “Baksana sen?”
Emi başını iki yana salladı. “İnternete girmiyor gibi, mesajım gitmemiş.”
Önümüzde parlayan ışıklar biraz daha güçlenmişti. İnsanlar hareketlenmeye, bağırmaya, heyecanlarını yükseltmeye başlamıştı.
Konser birazdan başlayacaktı.
Ray ve Sayuri’yi bulmamız bu saatten sonra mucize olurdu.
“Bekleyelim mi?” dedim.
Emi gözlerini sahneye çevirdi, sonra bana baktı.
“Belki burada kalmak daha mantıklıdır. Zaten onlar da bizi arıyordur.” Haklıydı.
Kalabalık çığlık attı. Sahne yavaşça kararıyor, perde aralanıyordu.
Ve işte…
Işıklar yandı.
Lyola, sahnedeydi.
Sahne ışıkları etrafında dairesel olarak dönerken, arka ekranda adının yazdığı dev bir görsel belirdi.
Herkes çığlık attı.
O sırada Emi’yle göz göze geldik. Kendimi o kadar yabancı ve garip hissetmiyordum. O an geçmişin izleri değil, sadece sahne ve heyecan vardı aramızda.
Lyola mikrofonu eline aldı.
“Millet, merhaba! bugün sizlerle olduğum için çok mutluyum!!!” Kalabalık adeta çıldırıyor, yer deprem olur gibi titriyordu.
İnanılmaz…
Lyola’nın sesi canlıydı, enerjikti. Ama her zamankinden biraz… daha yumuşak mıydı ne?
Ve konser başlamıştı.
Artık eski temposundan bile iyi bir Lyola vardı. Kalabalığın tepkisine çok iyi cevap veren, enerjiye enerjiyle delicesine karşılık veren bir Lyola vardı.
Gerçekten inanılmaz…
O an Ray ve Sayuri’yi kaybettiğimi ve yanımda Emi’nin olduğunu unutmuştum. Kalbim ateş almıştı adeta.
Şarkılar sorunsuzca, adeta kusursuzca geçip gidiyordu. Kalabalığın enerjisi bir an bile gitmiyor, bunu gören Lyola da büyük bir neşeyle şarkı söylüyor gibiydi.
O farklı tarzı ve sesini farklı kullanışı… Acaba gerçek sesi nasıldı?
Belting, growling teknikleri harikaydı.
Önemli anlardaki falsetto’su ise hayranlık duyulacak kadar çılgıncaydı.
Zaman böyle akıp giderken sonunda ufak bir ara oluştu.
“Bu geceye özel, yeni yazdığım bir şarkıdan kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum. Henüz tam değil ama sizlerle paylaşmak istedim. Bir şiirle başladı aslında… sonra melodisi geldi.” Kalabalık çıldırdı.
Lyola daha çıkmamış şarkısını ilk kez burada söyleyecekti?!?
Nasıl izin verilmişti buna?!?
Şaşkınlık içinde kalabalığın naralarına katılırken telefonumun titrediğini fark ettim.
Mesaj atan Ray’di.
“Ne yaptınız hallettiniz mi meselenizi?” yazmıştı.
Yani evet, benim engelli arkadaşım.
“Ben ne yaptım ya? Neyse neredesiniz? Göremedik sizi bir türlü.” Kafamı Emi’ye çevirdim. Gayet uysal ve rahat gibiydik.
“Ray yazdı.” Dedim rahat bir tavırla.
“Öyle mi, ne dedi?” Merakla telefonuma bakındı. Sanki hızlı samimi olmuştuk?
“Nerede olduğumuzu soruyor.” Dedim. Sonra da mesaj olarak “B kısmının ortadan biraz arkadayız.” Dedim.
“Öne doğru gelin, biz önlerdeyiz.” Yazmıştı. Aynen Emi’ye söyledim.
“O zaman öne doğru gitmeye çalışalım.” Diyerek cevap vermişti.
Biz de hazır böyle bir ara bulmuşken öne doğru ilerliyorduk.
İlerlerken büyük bir piyanonun sahne arkasındaki gizli alana götürüldüğünü görüyordum.
Lyola piyano çalarak şarkı mı söyleyecekti?!?
Evet, bunu kesinlikle en önden izlemem lazımdı.
En öne sıkışarak, insanların arasına sokularak varmıştık. Sürekli arkama bakıp Emi’yi kaybetmediğimden emin olmaya çalışıyordum.
Sonunda zor bela en önlere gelmiştik.
Ancak yoklardı.
“Öne geldik, neredesiniz?” yazdım.
“Neredeler?” Emi merakla etrafına bakınıyordu.
“Bilmiyorum. Yazdım ama görmedi.” Dedim.
Bu sırada sahne ışıkları yavaştan sönmeye başlamıştı. Gösteri başlamak üzereydi.
“Kararısa onları göremeyeceğiz.” Dedi Emi endişeyle.
Ray kancığı en önemli anda görmüyordu.
“Ne yapacağız?” dedim merakla. Yani onların yanında olmasak da çok bir şey değişmezdi ama yani arkadaşlarla vakit geçirmeye eğlenmeye geldik ya…
Telefon elimizde ulaşım var iletişim yok. Şaka gibi değil mi?
“Bir fikrim var.” Dedi Emi. Derken tedirgin olmuş, bana dönmüştü. O gerginlik adeta bana transfer olmuştu.
“Nedir?” dedim merakla.
“Beni omuzlarına al, yukarıdan bakayım.”
Emi’nin dediği bir şok gibi kafamdan aşağı çarpmıştı beni.
“O-o-omuzlarıma mı?”
Bir kızı omuzlarına almak aynı zamanda şey olması değil miydi…
“B-başka yapacak bir şey var mı da?” Emi utanarak ve istemeyerek söylediği belliydi. Açıkçası bunu diyebilmesi bile büyük cesaret isterdi.
Emi biraz daha kısa boylu ve artık zayıf sayılırdı. Taşımam zor olmazdı. Ama işte yani…
“A-ayrıca eğer düşündüğüm şeyi d-dert ediniyorsan merak etme, s-senin böyle bir şey yapmayacağını b-biliyorum. Bu yüzden böyle bir şeyi dedim zaten.” Emi konuşmak için mücadele vermişti.
Gerçekten cesurcaydı.
Eh, konserin yarısından fazlasına gelmiştik ve diğerlerini bulmak istiyorduk. Yoksa heba olacaktı.
Derin bir nefes aldım. Ben duygularımla hareket eden bir insan değildim.
Yavaşça eğildim ve Emi’yi sırtıma aldım.
İlk başta düşecek gibi olsak da hemen kurtarmıştık.
Bir yandan utanıyor, üstümde onu hissediyordum. Ancak şu an düşünmem gereken bir şey değildi bu ve yanlıştı da.
Düşündüğümden daha zayıftı. Ayağa kalktığımda dengede durmayı başarmıştık. İnsanlar bir yandan bizi süzüyordu.
Ancak tam da bu sırada müzik başlamıştı.
Lyola, sahnenin tam ortasındaki piyano taburesine oturdu.
Işık sadece onun üzerindeydi.
Sanki etraftaki binlerce kişi yok olmuştu da, sadece o ve o piyano kalmıştı geriye.
Parmaklarını tuşlara yerleştirdi.
Ve çalmaya başladı.
Melodi… tanıdıktı.
Notaların arasında bir ritim vardı.
Hafif, duygusal, nazik…
“Biraz daha yanlara gitmemiz lazım buradan göremiyorum!” Lyola’ya bakmaktan Emi’nin üstümde olduğunu unutmuştum.
“T-tamam.” Dedim ve yana doğru ilerlemeye başladım.
Bu sırada Lyola girişi yapmıştı.
♫ (Lyola vokali) ♫
Sesim titrerken sessizliğe, Bir iz bıraktın içimde gizlice. Gölgeye karışsam da bu sahnede, Kendimle buluşurum her hecede.
Sanki o kadar benzerdi ki…
…bizim yazdığımız şiirin notalara dökülmüş haliydi.
Kalbim atışını hızlandırdı. Yanımda Emi, sahneye odaklanmıştı ama ben… o an orada değildim.
O an…
Lyola’nın silüeti bizim tarafa kaydı. Zaten yakın da sayılır, sadece birazıcık aşağıda, hemen sağ tarafındaydık.
Ve Lyola bir saniyelik duraksama yaşadı.
Şarkının ortasında, tuşlara basması gerekirken bir an nefesini tuttu.
“Neler oluyor?” diyen insanların sesi etrafı sarmıştı bir anda.
Hala bizim olduğumuz tarafa dönük gibiydi.
Hayır, daha net…
Kafası aşağıya eğilmiş, sanki bana bakıyordu.
Ve sonra devam eder gibi oldu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ancak, bir iki kelime daha ettikten sonra tekrar durdu.
“Millet! Şu anlık bu kadarını gösterebilirim. Gerisi artık çıkış yaptığı zaman!”
Kalabalık bir yandan coşkuyla alkışlıyor, bir yandan ise bitirmeden kesilen şarkının hayal kırıklığına uğramış insanların sesleri duyuluyordu.
Ben ise…
Anlam veremediğim bir boşlukla… sadece izledim.
“Gördüm onları!” Emi heyecanla kolunu kaldırıp eliyle işaret etmişti. “Onlar da beni gördü sanırım.” Yavaşça Emi’yi indirdim.
Açıkçası böyle görünmemiz daha da büyük sorun olacak gibi hissediyordum…
Gerçekten de öyle olacaktı.
Ancak yine de konser sonuna kadar devam etmiş,
Sonuna kadar hep birlikte eğlenmiştik.
Emi ile aramızdaki buzlar daha da erimiş,
Hep birlikte daha keyifli zaman geçirmiştik.
O günden sonra Emi ile arada sırada tekrar yazışmaya başlamıştım.
Sanki eski bir arkadaşımı tekrar kazanmıştım.
Lyola konseri de…
Aralarında gittiğim en güzel konser olmuştu. Ancak anlamlandıramadığım şey bundan da ziyade, Lyola’nın silüetinin bana bakışı olmuştu.
İçimden bir ses büyük parçayı göremediğimi söylüyor.
Diğer kısmım ise kendimi büyütecek kadar abartmamam gerektiğini söylüyordu.
Hangi tarafa inanacağım barizdi, değil mi?
Hayat bazen durur.
Ne ileri gider, ne geri döner. Sadece... ağır ağır akar.
Final sınavlarından ve konserden sonra hayatım işte tam da böyle olmuştu. Tatildi. Herkes ya geziyor, ya da sosyal medyada “Gezi” falan yapıyordu.
Ben mi?
Ben sadece dinleniyordum.
Ve sanırım... düşünüyordum. Lyra'yla son zamanlarda konuşmalarımız azalmıştı.
Öyle azalmıştı ki bazen "acaba ben mi mesafe koyuyorum?" diye bile düşündüğüm oluyordu.
Sonra telefonu elimde saatlerce tutarken, o taraftan bir mesajın gelmediğini fark ediyordum.
Sebebini bilmiyordum.
Belki de bilmek istemiyordum.
Ve tam da bunları düşünürken, tabii ki hayatımın en klasik hamlesi devreye girdi:
Hasta oldum.
Hem de öyle "hapşırdım geçti" gibi değil.
Acil servise gidip serum bağlanan, eve dönünce yatağa yığılan türden.
Artık hiçbir şey hissetmiyordum.
Ne açlık, ne yorgunluk, ne de heyecan.
Sadece yorganın altında bir hayalet gibiydim.
Evde 39 santigrat derece ateşimle öylece yatıp keşfette video kaydırırken bir mesaj telefonuma düştü.
“Bugün seni ziyarete geleceğiz, uygun musun?”
Yazan Ray’di. “Geleceğiz” dediği için de muhtemelen tek gelmeyecekti. “Uygunum ama gelmenize gerek yok.” Yazdım.
Açık konuşmam gerekirse yataktan çıkasım bile yoktu, bu yüzden evde annemler akşama kadar gelene kadar bomboş yatmayı yeğlerdim.
“Yok, ölüp kalmayacağını bilmiyoruz. Hem, sadece ben ve Yasu değiliz. Bir kişi daha var.”
Ray’in mesajı ile hafifçe doğruldum.
“Kim?”
“Gelince görürsün. Gerçi böyle desem de kim olduğunu anlamışsındır zaten.”
Evet, gayet net bir şekilde anlamıştım.
Ancak neden?
Ve hasta olduğumu nasıl biliyordu?
Onları geri çevirmek istiyordum ancak Lyra’nın gelecek olması sürpriz olmuştu. Ve açıkçası bu aramızda ani oluşan soğukluğu merak da ediyordum. Ancak yine de ziyarete geliyordu.
Battaniyemi yüzüme kadar çektim. Nedense kendimi hem heyecanlı hem endişeli hissetmiştim.
Umarım evi çok dağıtmamışımdır.
35 – 2
Aradan yaklaşık iki saat geçmişti ki kapı çaldı.
İlaçlar etkisini göstermiş ateşimi düşürmüştü.
Ancak yine de vücudum aşırı halsizdi. Zaten o yüzden...
Evimin kapısı çalındığında da, ayakta durmak için duvara tutuna tutuna yürümüştüm.
Kapıyı açtım.
Karşımda Ray, Yasu ve... Lyra vardı.
Ellerinde bir sürü poşet, garip bir ifadeyle bana bakıyorlardı.
“Geçmiş olsun salak,” dedi Ray gülerek.
Yasu’nun da ağzında yarım bir gülümseme vardı.
Lyra ise…
Sadece gözleriyle bana bakıyordu.
“T-teşekkürler.” Dedim. Afallamıştım. “Buyurun içeri gelin.” “Müsadenizle…” üçü de içeri girmişti.
Şimdi onları bir misafir gibi ağırlamam mı gerekiyordu?
Şu anki halimde ne yapacaktım?
Hem Lyra da gelmişti…
“Yemek yedin mi?” Ray merakla bana dönmüştü.
“Hayır.”
“Sabah ne yedin?”
“Şey… hiçbir şey.”
“Ne? Hasta halinle bir de yemek mi yemiyorsun? Mal mısın oğlum sen?” Ray hayretle bana bakıyordu. Diğer ikisi de sessizce konuşmayı takip ediyordu.
“Kalkacak gücüm yoktu.” Dedim düz bir tonda. Aslında biraz vardı ama çok üşenmiştim.
Derin bir iç çekti.
“Mutfak müsait mi?” Yasu elindeki poşetlerle mutfağa yöneldi.
“Evet.”
“O zaman sen içeriye geç bizi bekle.”
“T-tamam…” Üçü mutfağa geçerken beni öylece salona yollamışlardı.
Sanki misafir gibi davranılan ben olmuştum…
İçeride otururken üçünün sesleri geliyordu. Bir şeyler pişiriyorlardı.
İçeriden Ray’in sesi duyuldu:
“Lyra burada daha bir şey kalmadı, kalanını biz Yasu ile hallederiz. Sen içeride Yuta ile ilgilenir misin?”
Bunu duymak bile nefesimin kesilmesine ve gereksiz bir heyecana sebep olmuştu.
“T-tamam.” Lyra mutfaktan çıkarak yanıma gelmişti. Tam karşıma oturmuştu.
Konuşmuyorduk. Lyra kaçamak gözlerle bana bakıyor, baştan aşağı endişeyle süzüyordu.
“Nasıl gidiyor?” dedim. Sohbet açmam lazımdı. Emi’de de işe yaramıştı.
Oysa Lyra sessiz kalmıştı.
Sessiz…
Sessiz…
Birkaç saniye sonra yutkunarak ve kekeleyerek cevap vermişti.
“İ-iyi sayılır.” Nedense yüzünü de çevirmişti. Sonra devam etti. “Sen nnasıl oldun?”
Gülümsedim. Neden böyle bir gariplik vardı anlamadım ve az sonra ben stresten bayılacaktım ama yine de konuşabiliyordum. (Umarım bayılmam)
“Eh, daha kötü zamanlarım olmuştu.” Dedim rahat bir tonda. Koltukta biraz yayılarak oturmuş, karşımda oturan bu tatlı ve masum görünen kıza bakıyordum.
Sessizlikler konuşmalarımız arasında adeta dans ediyordu. Her bir konuşmada, her bir diyalogda bir sükûnet sarıyordu etrafı. Yine de bölük pörçük devam ettik.
Diğer ikisinin gelmesi de uzun sürmüştü. Bu kadar uzun süren şey neydi acaba?
Lyra ile konuşurken konu geçen gittiğim konsere gelmişti.
“Konser nasıldı?” diye sordu merakla.
“Güzeldi, hatta daha doğrusu mükemmeldi.” Gerçekten de en güzel Lyola konseriydi. Piyanosu, sesi, müzikali… her şeyi mükemmeldi.
“Öyle mi? Sevindim.” Oysa normalde bunu dediğimde gözleri parlayan Lyra’nın yüzü düşmüştü. Düz ve üzgün çıkmıştı sesi.
Sessiz kalmıştım. Daha detaylı konuşmak istiyordum ancak Lyra’nın vücut dili konuşmamam gerektiğini haykırıyordu sanki bana.
Lyra bir tereddüt yaşıyor gibiydi. Bir şey diyecek gibi olup susuyordu. Sonunda kesik ve hızlı bir nefes aldı ve tekrar devam etti.
“Konserde Emi ile de karşılaşmışsın.” Dedi.
Bu garip atmosfer neydi bilmiyorum. Ancak garip bir kasvete dönmüştü ve garip giden konuşma daha da garipleşiyordu. Lyra’yı ilk defa böyle görüyordum.
“Şey evet. Sırada denk gelmiştik. Sonra Ray’in bir nevi ‘arabuluculuğunda’ aslında barışmış olduk.” Düşününce o aptal gerçekten de hayatımda aramın bozulan tek insanla da barışabilmemi sağlamıştı.
“Ne düşünüyorsun peki?” Lyra’nın sesi düz ve keskindi.
“Ne konuda?” dedim merakla. Soruyu anlayamamıştım.
Lyra’nın yutkunma sesini duymuştum.
“Sana karşı hisleri var mıydı? Ya da senin d-durumun—?” Devrik bir cümle kurmuştu ve aslında direkt benim de düşündüğüm konuya girmişti.
Demek ki merak etmişti. Sonuçta mesajlardaki olgunluğa rağmen garip bitmişti ve orada da düzeltiliyor gibi olmuştu.
“Ha yok ya sanmam. Ben de ona karşı bir şey hissetmiyorum ki daha önce de hissetmemiştim.” Dedim. Nedense kendimi garip bir sorgu aşamasında hissediyordum.
Lyra gözlerime baktı. O kadar derin baktığını hissettim ki sanki cevapları ağzımda aramıyordu.
“O zaman neden Emi’yi omuzlarında—“
“Geldik millet! Yemekler hazır hadi hep beraber yiyelim!”
Ray Lyra’nın sözünü kesmişti. Tam da anlaşılmamıştı zaten ne dediği. Lyra susmuş, içine sönmüştü.
“İyi ama hastayım size de bulaşırsa?”
“Hmm, doğru dedin. O zaman sen bu sehpada ye, biz de masada yeriz.”
“T-tamam…”
Yemekler yenmiş, kısa bir sohbet edilmişti. Ben de tekrar çok yorgun hissediyordum. Anlamış olacaklar ki kısa süre sonra ayrılmaya karar verdiler.
Ben onları yolcu etmek için kapının önündeydim.
“Dikkat et kendine.” Yasu omuzuma yavaşça vurmuştu.
“Aynen öyle, dikkat et ölme.”
“Tamam, ederim.”
Aradaki sessizlikten sonra sıra Lyra’ya gelmişti.
“Kendine iyi b-bak.” Endişeli gözlerle bana bakıyordu. Nedense bir şeyden memnun olmamış gibiydi ama şu an düşünecek pek halim yoktu.
Vedadan sonra zor bela üst kata çıkıp yatağıma uzandım. Telefonumu elime aldım. Ateşim çıkmak üzereydi ve çok uykum vardı.
O halimle tam ne yaptım bilmiyorum.
Lyra ile mesajlarıma baktığımı hatırlıyorum en son.
Sonra nedense kırmızı bir “aramayı sonlandır” butonu ve üstte ilerleyen saniyeleri görüyordum.
Sanırım yanlışlıkla Lyra’yı aramıştım.
“O-olamaz, kapatmalıyım…”
Ancak kapatamamıştım. Öylece yattığım yerde zıpkınlanmış gibi kımıldayamıyordum.
Öyle kısa bir uykuya dalmış olmalıydım.
Gözümü sadece bir kere açtığımı hatırlıyorum.
Sırtüstü yatıyordum. Üstümde seremediğim yorganım vardı. Batmaya başlamış güneşin kızıllığı içeri giriyordu.
Bana büyük bir ciddiyet ve endişeyle bakan birisi vardı. Sol elimde bir sıcaklık hissediyordum.
Gözümü hayal meyal açtığımda gördüğüm şey, zümrüt gibi yeşil parlayan gözlerdi.
Ve bu gözler direkt olarak bana bakıyordu.
Lyra tam yanı başımdaydı.
“Yuta, bana neden yalan söyledin?” gibi bir şey dediğini hatırlıyordum. O sırada gözlerinin dolu olduğunu düşünüyorum çünkü o parlayan gözler bir boğuklukla mücadele ediyordu.
Sonra tekrar gözlerim kapanıyordu.
Sahi,
Onun burada ne işi vardı?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.