Sen Tam Olarak Kimsin?

Kulaklığı şaşkınlıkla takarken Lyra da videoyu başlatmıştı. Yaşlı bir orkestra şefi selam verip yerine geçti.

Ve müzik başladı.

Derin bir klarnetle.

Trompetler ve trombonlar, melodiye destek çıkar, enerjilerini katarcasına.

Aralarında garip bir kapışma vardı sanki.

Sonrasında obualar, flütler, tuba ve yaylı çalgılar eşlik etmeye başladı. Yavaşça akan tempoda, her bir kulvardan gelen müzik sırasıyla baskınlaşıyordu.

Ardından aniden gelen o solo piyano…

Ve davullar eşliğinde yükselen,

Genel bir enstrüman cümbüşü…

“Rhapsody in Blue,” diye fısıldadım.

Lyra bana döndü. Gülümsüyordu.

“Evet, sence öğretmenimiz neden bunu seçmiş olabilir?” diye sordu merakla.

“Klasik ve caz müziğin birleşimi olduğu için sanırım…” dedim aynı ses tonumla.

Timpani ve perküsyon da çıkışta etkiliydi.

Demek ki onlar bu tür analizlerden sorumluydu.

Benim gibi sadece “şarkıcının vokal sesi” üzerinden yapılan incelemeden çok, çok daha fazlasıydı bu; altından kalkamayacağım bir şeydi.

Yaklaşık on altı dakikalık müziği, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden öylece izlemiştik. Hiç konuşmadan, dikkatimiz hiç dağılmadan.

Adeta bir sanat eseriydi. Hele o piyanist… sanatın da ötesine geçmişti sanki…

Müzik bittiğinde kulaklığı yavaşça kulağımdan çıkardım.

***

“Eee, ne düşünüyorsun?” Lyra fısıldadı.

Kafamı ona çevirdiğimde hiç beklemediğim bir şeyle karşılaştım.

Lyra ile çok yakın oturmuştuk.

Daha doğrusu, kulaklık yüzünden olsa gerek, yüzlerimiz çok yakındı.

Kafamı çevirdiğimde bir nefes ötemde kalıyordu. Benim ona doğru iyice yaklaşmamdan o da şaşırmış, utanmış gözleriyle sorusunu unutmuş gibi şaşkınca bana bakıyordu.

Hemen geri çekildim. Ne zamandır böyle duruyorduk? Hiç fark etmemiştim. Müziğe fazla kaptırmıştım kendimi…

“P-pardon.”

“Sorun d-değil.”

Kıpkırmızı kesilmiştik. Çok garip bir ortam oluşmuştu. Çevremizde masalar ve insanlar olsaydı muhtemelen herkes bize bakardı ama neyse ki yalnızdık.

***

“Konumuza dönecek olursak, bence her anlamda çok, hmm, nasıl denir bilmiyorum ama aslında ütopik bir eser.”

“Ütopik mi?”

“Yani evet… Mesela ne tam bir caz, ne de bir klasik. Her farklı enstrümandan, farklı bir ritimden bağımsız şekillerde yeni bir eser üretme çabası var gibi. Ve bu da… var olan normları yıkıp kendince bir düzen kuruyor sanki.”

Çok gereksiz edebiyat yaptığımı hissettim. Yine de Lyra bana bakarken daha çok şaşırmış görünüyordu.

“Evet, tam olarak öyle aslında. Çok ilginç bir şekilde yorumlasan da çok doğru.”

Sonrasında da bir süre daha eser hakkında konuştuk. Bu konulara çok hakim olmasam da Lyra tarafından zarifçe övüldüm.

Aslında fena da değildim sanki. Yine de küçüklükten beri müzikle uğraşanlara göre benim tespitlerim hiçbir şeydi. Bunu en iyi Lyra’dan anlıyordum.

Konuşmamız bittiğinde, yavaştan yerimize dönüp ders çalışma vakti gelmişti.

***

“Gösterdiğin için teşekkür ederim. Gerçekten zor ve derin odak gerektiren bir dersmiş.” dedim. Aslında sohbet etmek de çok sarmıştı beni.

“Rica ederim. Siz ne gibi dersler görüyorsunuz?”

İstemeye istemeye kalkmak üzereyken konuştu Lyra. Sormasına memnun olmuştum açıkçası.

“Klasik ortaokul ve lisede gördüğümüz şeylerin çok daha zorları temelde.” dedim.

“Hmm, ne gibi mesela?” Lyra meraklı ve irdeleyici bir şekilde soruyordu. Sıra bana gelmişti belli ki.

Çantama uzanıp fizik defterimi aldım.

“Mesela burada…” elimde tuttuğum fizik defterinin sayfalarını çevirmeye başladım. “Fizikten mesela güç ve akım kanunları, yasalar, Newton kuralları…” diye biraz saydım.

“Of, çok korkunç görünüyor.” dedi Lyra kederli bir şekilde.

“Eh evet, biraz öyle.” Gülümsedim. “Mesela matematiği de göstereyim.”

Elimle çantamdaki deftere uzandım. Elime aldıktan sonra açmaya başladım.

***

“Mesela burada—” Birden donakaldım. Yanlış bir şey vardı.

Ve bu yanlış şey tam da önümdeki defterdi.

Evdeki defterlerim aslında birkaç yıldır kullandığım defterlerdi. Genel olarak az kullandığım için aynı defterlerle devam edebiliyordum.

Ve tamamen aynı görünen defterlerim vardı.

Ben de bir salak olduğum için üzerlerine ayırt edici herhangi bir şey koymamıştım.

Sonuç mu?

Sabah aceleyle çantamı hazırlarken, evde kendi kendime yazdığım şiirler ve iç monologlarla dolup taşan defteri matematik defteri diye yanıma almıştım.

Ve önümde açılan sayfadaki şiir daha da ironikti:

“Hayatıma Giren Sürpriz Bahar.”

Sayfayı gördüğüm anda gözlerim kocaman açılmış, panikle defteri kapamıştım.

Ancak…

Lyra da görmüştü artık.

***

“Ş-şey… ne oldu?” dedi, defteri bizden uzaklaştırırken. Yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı ama sesi çok sakin çıkmıştı.

“Yanlış defteri almışım yanıma, pardon. Defterleri karıştırmış olmalıyım…” dedim. Tam bir aptaldım ha.

“Onu anladım, onda sıkıntı yok da…” Lyra anlık bir duruldu. Bir şeyleri ölçüp tartıyor gibiydi.

“Sen şiir mi yazıyorsun?” Kafasını bana çevirdi. Meraklı, şaşkın gözleri parlıyordu.

Ahh, çok utanç verici olacaktı şimdi. Ergenlikten beri yazdığım bu garip defteri daha önce kimseye göstermemiştim. İlk açılan şiir de tam ortasında yer alan ve çok eski olmayan bir şiirdi. Harika…

Ancak yalan söyleyecek halim yoktu. Görünen şey gün gibi ortadaydı.

“Yani, düzenli olarak değil ama arada sırada yazıyorum. Dediğim gibi bu çok önemli bir şey değil—”

“Bakabilir miyim?!?”

“Ha?”

Lyra aşırı istekli ve samimi haliyle gözlerini gözlerime dikmişti. Birden bana daha da yaklaşmıştı. Biraz daha yaklaşsa neredeyse değecektik.

***

“T-Tabii, sen de istersen yani… müdahale olmak istemem.” Lyra çizgisini aslında hemen anlamış ve ileri gittiğini sezmişti. Daha doğrusu, yüzümden anlamış gibiydi. Yavaşça uzaklaşıyordu.

Neydi bu istek? Neydi bu merak?

Dalga geçmek mi?

Hayır, eğer Lyra’yı az çok tanımışsam, bu bir konuşma biçimiydi.

Ve çekincelerim olsa da, bu defteri tek gösterebileceğim kişi o gibi hissediyordum.

“İçinde şu an göstermeye hazır olmadığım birçok şey var ancak bazılarını gösterebilirim.” dedim.

Dediklerime hâlâ inanamasam da artık ok yaydan çıkmıştı.

“Az önceki şiir? Ona baksak?” Yutkundum. Ne yazmıştım onda?

Ha, hatırladım.

Onun hakkındaydı.

Düşününce defterin yarısına gelmem üç yıl sürmüşken, diğer yarısını yarılamam sadece birkaç ayımı almıştı.

Son zamanlarda farkında olmadan çok anlam yüklemiştim her şeye demek ki…

“İlk ne yazdığıma bakmam lazım.” dedim gerginlikle.

“Tamam…” Lyra ise aşırı samimi ve meraklı bir çocuk gibi davranıyordu.

***

Defteri yanında yavaşça açtım ve o şiire baktım:

Hayatıma Giren Sürpriz Bahar

Gözlerinde bir yol var, sonu belirsiz,

Bakışınla sustum, içim darmadağın, sessiz.

Ne bir ad fısıldandı, ne bir kalp açıldı,

Ama yankılar kaldı, sessizliğe kapıldı.

Melodi misin sen, yoksa rüzgârın izi mi?

Geçip gittin içimden, bıraktın bir sızı gibi.

Adını hiç anmadım, tek kelime çıkmadı,

Ama her sessizlikten bir şiir yazıldı.

Eh, kendi üstüne alınmazdı herhalde, d-değil mi?

(Kesinlikle üstüne alınacak gibi hissediyordum.)

***

Lyra sayfayı yavaşça çevirdi.

Parmak uçlarının defterin kenarına dokunduğunda çıkardığı hışırtı, kalbimin attığı ritimle garip bir uyum içindeydi.

Lyra hiçbir şey söylemeden birkaç satır daha okudu.

Gözleri satırlarda geziniyordu ama yüzünde ne bir tebessüm vardı, ne de beklediğim o klasik “şaka yapacakmış” gibi bakışlarından biri.

Nefesimi tuttuğumu fark ettim.

“Şu an dalga geçerse… şu an ‘bu ne lan’ derse… şu an…”

İçimdeki o liseli halim kafasını kaldırmış, tekrar kalbime oturmuştu.

O defteri yazdığım zamanlar… kendi kendime fısıldayan bir çocuktum. “Birine gösterirsem rezil olurum,” diye düşünürdüm.

Şimdi ise… defter açık. Kelimeler ortada.

Ve karşımda, hayatıma baharı getirmiş bir kız onları okuyor.

***

Lyra bir süre daha sustu.

Sayfayı kapatmadı.

Sadece başını kaldırdı ve gözlerime baktı.

Ama o bakış…

İşte o bakış, ne dalga içeriyordu ne de saf bir hayranlık.

O bakış… beni ilk defa gerçekten görüyormuş gibiydi.

Gözlerini benden ayırmadı.

Ve sonra… yavaşça konuştu.

“Yuta… sen tam olarak kimsin?”

***

“H-ha?”

Ne demek istediğini tam anlayamamıştım.

Ama gözleri hâlâ bende, sesi yumuşak ve kararlıydı. Kaşları hafifçe çatmış, şaşkınlıkla bana bakıyordu.

“Yani sen… yazarken böyle düşünüyorsun, değil mi?”

Kesik bir nefes almıştı. Sesinde garip bir heyecan vardı.

“Yani, biriyle konuşurken söyleyemediğin her şeyi… kelimelere döküyorsun. Sessizce. Kimseye belli etmeden. Ama orada, satırlarda…

senin en net halin var. Üstüne üstlük hem müzikle uğraşman, hem bu kadar zor bölümü okuman… daha kim bilir başka neler yapıyorsundur. Tekrar sormam lazım. Sen kimsin?”

Cevap veremedim.

Haklıydı. Ben de tam olarak ne olduğumu bilmiyordum. Dışarıdan biriyle konuşurken “Gayet sıradan bir insanım” derdim. Ama olay içime dönünce, ben de normal olmadığımın farkındaydım.

***

Lyra başını hafifçe eğdi. Sayfaya bir kez daha baktı.

“Bu şiirde… birine ilgi duymuşsun, sevmek gibi değil. Ama çok hissediyorsun.”

Kalbim bir an durdu sandım. Ne demekti bu şimdi?

“Sevmek” başka, “Hissetmek” başka mıydı?

Devam etti:

“Yani… adı yok. Bir yüz bile yok. Ama duygular var. Bütün satırlarda içimde yankılanan bir melodi gibi.

Gözlerinden kaçan bir bakış,

Dudaklarından dökülmeyen bir cümle,

Ya da belki… sadece bir teşekkür.

Ne olursa olsun,

Bu… güzel. Gerçekten güzel.

Ve senin gibi birinden çıkması… şaşırmadım ancak çok etkilendim.

Sadece… çok farklısın.”

***

Son kelimesini söylerken defteri yavaşça kapadı.

Bana bakmadı o an.

Gözleri hâlâ ellerindeydi.

Belki kendi içinde bir şeyleri düşünüyordu.

***

“Ben mi farklıyım? Herkes yapar ki bunları.” dedim bocalayarak.

“Hayır, yapmaz.”

Lyra defteri tekrar açıp sayfaları hızla çevirmeye başladı ve devam etti.

“Sence ne kadar insan düşünceleri ve duygularına bu kadar hâkim?

Duyguları üzerine bir defter bitirecek kadar düşünür?”

Yutkunamadım. Tam yanımda, bana kızmadan, aşağılamadan aslında hesap soruyordu. Yüzünde garip bir üzgünlük ve şaşkınlık vardı.

Oysa sadece bir şiirdi, diğerlerinde bu kadar iyi değilim ki…

Sakince, "Öyle bile olsa yaptığım zor bir şey değil ki," dedim. Yazmak isteyen herkes yazabilirdi. Ben de sadece yazmak isteyen biriydim. Gerçi bu dediklerim, kendimi küçümseyip daha fazla övgü almak isteyen biri gibi görünmeme de yol açabilirdi.

"Yuta... Peki o zaman şöyle yapalım. En son Emi olayı hakkında bir şeyler yazdın, değil mi?" Lyra, meraklı gözlerle ve sanki bir şeyi kanıtlamak istercesine bana bakıyordu.

"E-evet."

"Son sayfada mı?" Lyra son sayfayı açmaya yöneldi.

"Hayır, dur. Son sayfada değil. Benim açmama izin ver." Lyra'nın elinden hızla defteri aldım. Emi olayı son sayfadan hemen önceydi.

Çünkü son sayfada Lyra vardı.

"Sonrasında da mı bir şeyler oldu yani?" Lyra şaşkınlıkla bana bakıyordu.

"Hayır, sadece son sayfadakini şu an kimseye gösteremem, üzgünüm," dedim. Lyra hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Tek söylediği "Anladım," oldu.

Sayfayı açmıştım:

Sessizlik düştü satırlarıma,

Sana söylenmemiş her kelime gibi.

Kim bilir neler geçti başından,

Hep başkalarından sevgi umdun.

Lyra da yanımda aynı şekilde sessizce okudu.

Derin bir iç çekti.

"Bu kadar kolay olsa sadece tek bir kelimenin üç farklı anlamı, her bir mısranın da farklı bir duyguyu yansıtması mümkün olmazdı, Yuta," demişti.

Dediklerine içten içe sevinmiştim. İlk defa biri şiirlerimi okumuş ve gerçekten iyi bir iş çıkardığımı söylemişti. Utandım. Bir şey diyemedim. Lyra bana bakarken ben öylece donmuş, onun elindeki deftere bakıyordum.

Lyra ise bana bakıp yavaşça gülümsedi. Defteri hızla kapattı. Birden irkilir gibi oldum.

"Gel, seninle bir şiir yazalım."

"Ne?"

"Anlamlı ya da kafiyeli olmak zorunda değil. Sadece bir şiir yazalım."

"Nasıl ve ne hakkında yazacağız ki?"

"Hmm... İlk dörtlüğü ben yazayım, sonraki dörtlüğü sen yaz. Konumuz da eee... küçümsemek üzerine olsun."

"Küçümsemek mi? Aşağılama anlamında mı, yoksa kişisel bir çatışma mı?"

"Kişisel çatışma. Neden seçtiğimi anlamışsındır sanırım?"

"..." Fazlasıyla net anlamıştım. Kendimi yetersiz hissetme kompleksim olduğunu düşünüyordu.

Eh, bazı konularda öyleydim ama her konuda değildim tabii ki.

"Başlayalım mı?" Lyra defterinden iki sayfa koparmış, birini bana uzatmıştı.

Çam rengi gözleri meraklı ve istekli bir ifadeyle bana bakıyordu. Camdan içeri azıcık sızan güneşle yüzü parlıyordu.

"T-tamam."

"Ama bakmak yok bitirene kadar!" Lyra kaşlarını çatmış bana bakıyordu.

"T-tamam o zaman karşıya geçiyorum." Tam ayağa kalkıp sandalyemi kaldırmaya hazırlanırken Lyra arkamdan, kıyafetimin altından yavaşça tuttu. "Hayır, yanımda kal. Sadece... arkanı dönsen yeter. Defterini kağıdın altına koy, yaz." Yüzünde garip, ümitsiz bir bakış vardı. Çok tatlı göründüğünü düşünsem de nedense gitmeme üzülmüştü.

"Ha? Peki..." Hafifçe sırıtmıştım.

Pekala şimdi ne yazacaktım ki?

Bir şiiri aralıklarla yazmam birkaç saati bulurdu. Şimdi ise birkaç dakika içinde yazmak gerekiyordu.

Aklıma az önceki an geldi. Sonra da normal yaşantım. Gayet sıradandı, değil mi?

Yani, bazı insanlara göre küçük hissetmek öyleydi. Ancak benim gibi hisseden de çok insan vardı.

Ancak kendime sunduğum bir mazeretti.

İçten içe çürüyen, yine de çürüğünü düzeltmeye çalışırken başka yerlerini de çürüten bir insan gibi hissediyordum kendimi. O anda da ilham gelmiş ve yazmaya başlamıştım... Birkaç dakika geçmişti.

Lyra sakin bir tonla, "Bitirdim ben," dedi. Ben de son mısrayı o anda bitirmiştim. Arkamı döndüm.

"Ben de," dedim.

Kağıtları yan yana getirdik.

"O zaman okuyorum," dedi Lyra. Kütüphanede olduğumuzdan tüm zaman boyunca fısıldayarak konuşuyorduk.

"Peki," dedim.

Bazen güçlü görünsem de, içimde titrek bir iz,

Koca kalabalıklarda bile gizlice kaybolurum.

Saklarım sesimi, gülüşüm perde perde,

Büyümek istemedim, küçük kalmak dert.

Ama bu eziklik sığmaz bedenime,

Her sustuğumda içimle birlikte büyür.

Eksiklerim parlar, tuhaf bir parıltıyla,

O küçüklüğün içinde aslında bir evren saklı.

İkimizi de garip bir sessizlik bürümüştü.

Çok garip bir uyum yakalamıştık.

İlkinde sanki kendini küçük görmeyen birinin, bazen yetersiz hissedip küçük kalma hissi anlatılırken; ikinci dört mısrada ise kendini hep küçük gören birinin, ilk dörtlüğe göre hiç de küçük olmayan hâli anlatılıyor gibiydi.

Resmen tam zıt bir kişilik çatışması şiire yansımıştı.

Lyra şiirime bakarken, "Sen çok güzel yazmışsın, Yuta," dedi.

"Asıl sen çok güzel yazmışsın. Sen de yazıyor musun?" diye merakla sordum.

"Yani, şiir yazmıyorum, hayır. Ancak bunu dediğine göre demek ki şiiri herkesin yapabileceği bir şey olarak görmüyorsun?" Lyra yavaşça sırıttı. Biraz önceki "Herkes yapar" dememe laf atmıştı.

"Yani, belki de haklısındır," dedim. Yenilgiyi kabul etmem gerekiyordu.

"Ama yine de bence de çok güzel bir iş çıkarmışız ve çok güzel olmuşlar."

"Evet, bence de."

"Bunları yanıma almamın bir sakıncası var mı?" Lyra istekli gözlerle bana bakıyordu.

Açıkçası ben de şiirleri istiyordum. Nedense aramızda bir hatıra gibi kalacaklarını hissediyordum.

"En azından seninkinin fotoğrafını çeksem, anısı kalır," dedim. Artık kaçamak bir kaybeden gibi görünmemeliydim.

Lyra şaşırmıştı. Nefes alışımızı bile duyduğumuz bu sessiz kütüphanede sesini tuttu.

"O zaman..." diye gülümseyerek dedi ve kendi şiirini uzattı. "Bir parçası sende kalsın, diğer parçası bende dursun." Utanmıştı. Yine de gözlerini kaçırarak uzatıyordu.

Gülümsedim. Çok tatlı görünüyordu.

"Peki," dedim ve yavaşça kağıdı aldım.

"Hadi o zaman, çalışmamıza geri dönelim!" Lyra ellerini birbirine çarpmış, kendine reset atar gibi davrandı.

Sandalyemi tekrar yerime çektim. Lyra'dan aldığım kağıt elimde duruyordu. Nasıl buruşturmasam, ne yapsam diye düşünürken aklıma geldi.

Şiir defterimde saklayabilirdim.

Son sayfayı açtım. Yazdığım son şiir zaten onunla ilgiliydi.

Son mısrası da aslında sanki bu olayı beklemiş gibiydi: "Senden aldığım her şeyle yeni şeyler öğreniyor, neşeni ve kişiliğini bir parçamda bulunduruyorum."

Tam da o sayfaya koydum ve kapattım.

İşte böyle,

Yanlış defteri almamla başlayan ergenlikten kalma şiir krizim,

Doğru olan ve önemsediğim kişiden,

İlk hediyemi almamla sonuçlanmıştı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.