Sıradan Olmayan Bir Kütüphane Günü

Bir şeyin gerçekten bittiğini, o şey hakkında düşündüğünde artık içinde bir sızı kalmadığında anlarsın.

O gece Emi'yle konuşup yatağa yattığımda içimde tuhaf bir huzur vardı.

Ne kazanan vardık, ne de kaybeden.

Sadece… bitmişti.

Ve garip bir şekilde bu bana iyi gelmişti. Aradan birkaç gün geçmişti.

Hava hâlâ soğuktu ama artık ilkbaharın hafifliği ara sıra yüzünü gösteriyordu.

Sınavlar yaklaşmaya başlamıştı.

Ben ise… kendimi uzun zamandır ilk kez biraz daha “boş” hissediyordum. Sanki içimde sürekli uğuldayan o geçmiş sesi biraz olsun susmuş gibiydi.

Lyra’yla o günden beri daha sık yazışmaya başlamıştık. Bazen geceleri telefonla da konuştuğumuz da olurdu.

Bazen sadece bir şarkı linki, bazen kısa bir gün özeti, bazen de okulun yoğunluğundan yakınmalar…

Ama bu sıradan mesajlar bile tuhaf şekilde içimi ısıtıyordu.

Bir gün, akşamüstü ders çalışmakla boğuşurken elim istemsizce telefona gitti.

O an dinlediğim müzik listesini daha klasik bir şeyle değiştirmek üzereyken bir mesaj düştü telefonuma.

Lyra:

“Bugün ne çalışıyorsun bakalım?”

Gülümsedim. Sınav haftası başlıyordu, doğal olarak herkes stresliydi. Ama onun bu emojili sataşmaları içimi hafifletiyordu. Ben de cevap verdim:

Yuta:

“Calculus. Tam anlamıyla beynimi yakıyorlar.”

“Kütüphaneye gideceğim, evde olmuyor bu iş.”

Zaten evde çalışabilen birisi de değildim. Ancak dışarıda tek başıma çalışmaya da alışık sayılmazdım. Ray artık Sayuri ile takılır olmuştu. Yasu da kendi sınıfından arkadaşları ile ortak çalışıyorlardı.

Yalnızdım yani. Ancak artık gitmem zorunluydu yoksa yetişmeyecekti. Hazır hafta sonu gelmişken iki gün iyice çalışabilirdim.

Birkaç saniye geçti. Sonra cevap geldi:

Lyra:

“Gerçekten mi?”

“Ben de hep gitmek istiyordum ama bir türlü denk getiremedim.” “İstersen birlikte gidelim?” H-h-ha?!?

Kısa bir an tereddüt ettim.

Ders çalışırken biriyle olmak… özellikle Lyra’yla…

Yani sevgilisiyle neden çalışmıyordu ki? Sahi o günden beridir konuşmalarımız da dahil hiçbir zaman sevgilisinden bahsettiğini de duymamıştım. Ondan genel olarak kardeşi dışında ekstra bir özel hayat bilgisi de duymadım gerçi. Belki de bu tür şeylerde ekstra sessiz kalıyordur.

Yine de Lyra ile gitmek…

Dikkatimin ne kadar dağılacağını tahmin edebiliyordum.

Ama sonra yine de bir şekilde kendimi yazarken buldum:

Yuta:

“Olur. Ciddi çalışmak şartıyla ama ”

En fazla diyebileceğim buydu. Ancak yan yana oturup ders çalışmak?

Gün boyu başka neler yapacaktık?

Kalbimin hızla çarptığını hissediyordum.

Cevap gecikmedi:

Lyra:

“Ben her zaman ciddiyim ”

İşte böyle başladı.

Basit bir kütüphane planıydı…

Ama içimde bunun sıradan bir gün olmayacağını hissediyordum.


Sonraki gün, kütüphane önünde buluşmak için karar kılmıştık.

Ve ben yine istemeden, gerçekten istemeden erken varmıştım.

Sabahın soğuğu yine çarpıyor, dün geceden kalma uykusuz halime adeta savaş açmış beni ayıltıyordu.

Kütüphane önüne yaklaştığımda hiç de yabancı olmadığım bir manzara vardı.

Lyra yine,

Yeniden,

Benden de önce, erken gelmişti.

Birbirimizi gördüğümüzde ikimiz de şaşırmıştık.

Çünkü daha kütüphane açılmamıştı bile! Yani yaklaşık on dakikası vardı ama olsun.

Lyra’ya yaklaştığımda kısa bir süre kimse bir şey dememişti.

Gri bir bere ve atkı takmıştı.

Üzerinde güzel bej rengi bir kabanı, kabanının dışından görünen beyaz bir kazak vardı. Kot pantolon giymişti. Omzunda takılı siyah, zarif bir laptop çantası vardı.

Olabilecek en rahat ancak bir o kadar modern sayılabilecek bir tarzda gelmişti.

Ve gerçekten de çok zarif duruyordu.

“G-günaydın.” Dedim.

Kekelemiştim çünkü…

İkimize de çok komik gelmişti.

Aynı anda gülmüştük. İkimiz de yine erkenden gelmiş, yine aynı durumda kalır gibi olmuştuk. Birkaç kıkırdama sonrası tekrar göz göze geldik.

“Günaydın.” Lyra gülüşü sonlanırken konuşmuştu. Gülüşü bile narin geliyordu bana.

“Yine her zamankinden sanki?” dedim gülümseyerek. Çevreden geçen insanların ufak bir bakışına maruz kalıyorduk. Daha doğrusu Lyra kalıyordu.

“Evet, aynısından.”

Kendi aramızdaki konuşmalardan, kütüphanenin açılmasına kalan dakikalar su gibi geçip gitmişti.

İçeri girdikten sonra köşede kalan, cam kenarında ışık alan iki kişilik bir masaya oturmuştuk. Açıkçası o ana kadar içimde büyük bir tedirginlik vardı. Aynı yere oturmak ister miydi? Aynı masada oturursak yan yana mı oturmalıydık, yoksa karşılıklı mı? Bilmiyordum.

Ancak zaten masa karşılıklı olacak şekilde duruyordu.

Masaya oturduk ve yerleştikten sonra konuşmadan sessizce ders çalışmaya başladık.

Ve sanırım böyle olması benim açımdan daha kötüydü.

Çünkü tam önümde oturuyordu ve yanlışlıkla göz göze gelmek, ya da kafamı kaldırdığımda tam olarak önümde olması, her yaptığımda izleniyormuşum hissi yaratıyordu. Uzun lafın kısası odaklanmak mümkün değildi… Bir süre öylece ders çalışmaya devam ettik.

Öğle saatine geldiğimizde kafeye indik ve atıştırmalık bir şeyler aldık.

Ders çalışırken artık alışmış gibiydim. Çok da zor olmadığını düşünüyordum.

“Yuta.” Lyra kafeden çıkarken yanımda ismimi söylemişti.

“Efendim?”

“Nasıl? Sence verimli geçiyor mu?”

Sorusu daha çok konu açmak üzere olduğu belli oluyordu. Ancak meraklı gibi de görünüyordu. İlk iki saat sadece salak gibi ders videosunu film seyreder gibi izledim diyemedim.

“Yani evet, evden kesinlikle daha iyi. Ya sen?”

“Evet, benim de öyle.”

Sahi düşündüm de, Lyra madem ki müzik bölümünü okuyordu, hangi dersleri alıyordu? Yani kütüphaneye gitmesini gerektirecek dersler var mıydı? Sormam lazımdı.

“Bu arada Lyra, siz ne tür dersler alıyorsunuz? Hiç bilmediğim bir alan çünkü.”

Bu sorum Lyra’yı şaşırtmışa benziyordu. Hatta memnun gibiydi.

“Hmm, mesela bu dönem Müzik Teorisi, Müzik Tarihi, Performans ve Sahne Sanatları, Kompozisyon ve Aranjman, Solfej ve Kulak Eğitimi gibi dersler var.”

“Vay be, sanki böyle edebiyat okur gibi, ancak müzik hâli.”

“Yani evet öyle düşünebilirsin. İlk sene genelde böyle oluyormuş.”

“Bugün ne çalışıyordun peki?”

“Sabah müzik tarihi ve teorisi baktım. Şimdi tekrar başladığımızda solfeje başlayacağım.”

“Solfej ha?”

“Evet, vokal ve melodileri dinleyerek becerimizi geliştirmeyi amaçlayan bir ders.”

“Vay be, tam benlikmiş.”

Lyra sessizce güldü. Yerimize doğru yürürken fısıldayarak konuşuyorduk.

“Öyle mi dersin? Gerçi evet, seni düşündüğümde sanki tam senlik ders gibi.”

“Olabilir bilmiyorum. Ama ders konuları çok ilgimi çekti. Ne güzel dersleriniz varmış. Bize nazaran…”

“İstersen ders çalışmaya başlamadan önce birkaç dakika sana gösterebilirim. Solfeji mesela.”

Lyra’nın gözlerinde garip bir istek ve mutluluk var gibiydi. Sanki böyle zoraki gibi değil de “Gel birlikte bakalım” gibi bir davetti bu.

“O-olur sorun olmayacaksa?”

“Ne sorunu olacak canım? Sandalyeyi yanıma çek.”

Ben sandalyeyi yanına çekerken Lyra da bilgisayarı açtı. Ders videolarından olan bir senfoninin canlı kaydını açtı.

“Nasıl dinleyeceğiz?” dedim merakla. Kütüphanede nasıl duyacaktık ki?

“Bununla.” Lyra çantasında küçük bir çantanın içinden kulak içi kırmızı bir kulaklık çıkardı. Kulaklığın sağ tekini hiç düşünmeden bana uzatmıştı.

H-ha? Hiç mi çekinmiyor be?

Y-yani ben sorun etmem ama o niye bu kadar rahat ki? Doğal mı lan bu?

Kulaklığı alırken gözlerimle onu inceliyordum. Tertemizdi. Hatta o kadar temiz duruyordu ki sanki yeni gibiydi.

“Hadi tak.” Lyra bana bakıyordu. Gözlerinde anlam veremediğim bir bakış vardı.

“T-tamam.”

İşte, dışarıdan bakılsa çok yanlış anlaşılacak her şeyi yapıyor olmuştuk.

Noa görse ona yalan söylediğimi söyleyecek kadar yakın durumdaydık…


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.