Sessizliğin Çığlığı

Doğum günleri bazı insanlar için sadece bir tarihtir.

Benim için de öyleydi.

Ta ki… başkasının doğum günü, benim günüm gibi hissettirmeye başlayana kadar.

O gün…

Lyra’nın günüydü.

Ama nedense her şey kalbimin etrafında dönüyormuş gibiydi. Aradan geçen bir haftada kaza olayı medyadan düşmüş gibiydi. Ben de sanki düşmüş gibi, tam üç gün evde hiçbir şey yapmadan öylece kalakalmıştım.

Ailem tabii ki bilmese de bana garip bakıyordu. Anlaşılabilirdi aslında.

Geçen her şeyi sindirmem, üç uykusuz geceye mal olmuştu.

Bu sırada Lyra ile ara sıra konuşabiliyordum çünkü işleri başından aşkındı. O gün de Lina bana yazmıştı.

“Şimdi bize gel. Gelirken de aşağıdaki malzemeleri al. Ayrıca ablamı sakın bilgilendirme.”

Lina ile mesajlarda tartıştıktan sonra sonunda gelmiştim.

Lyra’ya sürpriz yapacaktık.

Ancak Lyra ortalıkta yoktu, akşam gelecekti. İkimiz de sürpriz için hazırlanmaya başlamıştık. Lina’yla birlikte mutfağı birbirine katmıştık.

Ortada bir pastanın kek hamuru, tezgâhta renkli balonlar, yerde konfeti artıkları...

Ama en çok da içimde, kalbimi duvarlara çarptıran o endişe vardı.

“Abi! Şu kremayı düzgün sürsene!” diye bağırdı Lina. Ben de panikle elimdeki spatulayı düşürdüm.

“Ben mühendislik okudum Lina, pasta mimarlığı değil!”

“Bugünlük o sensin! Ablama özel yapıyoruz!”

“Zaten ona özel bir şey yapıyorum…” diye mırıldandım. Ama Lina duymamış gibi yaptı.

Saat ilerledikçe içimdeki heyecan büyüyordu.

Lyra bugün, kazadan sonra ilk defa TV’ye çıkmıştı.

Yüzü maskelenmiş, sesi biraz filtrelenmişti ama onu ben tanırdım.

Gülümsemesi sesine yansır, sustuğunda bile varlığı odada yankılanırdı.

Bugün…

Ona sadece “iyi ki doğdun” demek istemiyordum.

Ona…

“İyi ki varsın” demek istiyordum. Belki de...

Tüm gün güzel bir pasta hazırlamış, güzel yemekler yapmıştık.

Artık sadece Lyra’nın gelmesi kalmıştı.

Kalbim düşündükçe delice atıyordu.

Acaba hoş karşılar mıydı? Beni garipser miydi?

Bilmiyordum ve korkuyordum da.

“Merak etme, ablama sabah, sen geldiğinde sürpriz yapacağım.

Heyecanlansan iyi edersin dedim!” Lina yanımda beni dürterek ürkütücü bakışını atmıştı.

Umalım ki gerçekten öyle olsun.

Kapı zili çaldı.

Lina ile göz göze geldik.

Derin bir nefes aldım.

Gözlerini kısıp sinsice gülümsedi:

“Doğru zaman geldi mi sence?”

Cevap vermedim.

Çünkü kalbim, çoktan kararını vermişti.

Işıkları kapattık. Mum ışıkları etrafı süslüyordu.

Bayağı romantik bir şey yapmıştık sanırım, bunu yeni fark ediyordum…

“Bekle, eğil bakayım az.” Lina elimden tutup aşağı çekerken, Lyra duymasın diye kapıda fısıldamıştı.

“Ne oldu yine?” diye merakla çömeldim. Arkama geçti ve bir anda omzuma atladı. “D-dur ne yapıyorsun—“

“Boşver şimdi! Kapıyı açalım hadi!” Fısıldayarak bana bağırması ve sözümü kesmesi ayrı bir gariplikti…

“Üç, iki, bir…”

Kapıyı Lina ile birlikte açtık.

“Hoş geldin!” İkimiz de aynı anda söylemiştik. Lina kafamda kollarını bir anda yana açtı.

“Dur düşeceksin…” Bu da benim sendelememe sebep oldu. Lina kısık bir ciyak attı. Dengemi sağlamıştım.

“Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyordun,” dedim kaşlarımı çatarak. Neredeyse düşüyordu.

“Aman be, alt tarafı düşerim ne olacak sanki?” Lina kafasını aşağı indirmiş, ona bakan bana kaşları çatık bir şekilde bakıyordu.

Sonra Lyra’nın kapının önünde olduğu aklıma geldi.

“A doğru Lyra—“

Lyra…

Ağlıyordu.

Ne oluyor lan?!

Lina da kafasını kaldırıp baktığında endişeyle yere attı kendini.

“A-abla iyi misin ne oldu?”

Lyra hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Lina ona doğru adım attıysa da…

Lyra hızla içeri girip ikimize sıkıca sarıldı. Hatta o kadar sıkıydı ki Lina’yı pestil yapacak diye korktum.

“Siz bugün ne yaptınız böyle?” Lyra ağlamaya devam ediyordu.

Ancak gözyaşları mutluluk gözyaşlarıydı.

“Seni mutlu etmeye çalışmıştım abla ben…” Lina da ağlamaya başladı.

İmdat. Bu kadar duygu şokuna hiç hazır değilim.

“Mutluyum zaten şapşal. Ondan ağlıyorum ya.”

“Ha?”

“Teşekkür ederim. Bugün en mutlu doğum günüm.”

Bir süre daha böyle devam ettikten sonra sonunda bir sessizlik oldu.

Lyra kafasını kaldırıp bana baktı. Lina aradan sıyrıldığından, sarıldığı kişinin tek ben olduğumu fark edip panikle beni bıraktı.

“Ö-özür dilerim!” Utancından elini yüzüne götürmüş, bakışlarını yere eğmişti.

“S-sorun yok.” Onu böyle görmek beni de utandırıyordu.

Lina ise sinsice gülümsüyordu. Bu kız…

Sonunda Lina’nın “Abla bak!” diyerek göstermeye başladığı her yeri Lyra gezdi. Pasta ve yiyeceklerle dolu bir masa, etrafta asılı duran süsler ve LED’ler. Hepsi ortamı daha da büyülü yapıyordu.

Lyra’nın yüzünde memnun bir gülümseme vardı. Kardeşi elini tutarken etrafa bakıyor, bir yandan da bana bakıyordu. Gözlerimiz konuşuyordu adeta. Yüzümde o an silinmeyen bir gülümseme vardı.

“Hadi o zaman yiyelim, çok acıktım!” Lyra neşe saçarak masaya geçti.

Hep beraber Lyra’nın doğum gününü kutladık.

“İyi ki doğdun, Lyra,” dedik.

Şakalaşarak sohbet ettik.

Lyra’nın hep o gülümseyen, gözleri parlayan yüzünü görüyordum.

Yemek masasındaki gülüşmelerin ardından saatler akşamı göstermeye başlamıştı…

Masadan kalkıp topladıktan sonra çoktan akşam olmuştu bile.

“Pekala, o zaman film izlemeye ne dersiniz!” Lyra heyecanla salondaki televizyona yöneldi.

“Olur! Ne izleyeceğiz?” Lina da aynı enerjiyle ablasına ayak uyduruyordu.

“Hmm, aksiyon filmi izleyelim!”

“Oluur!”

“Sana da uygun mu Yuta?” Lyra merakla bana döndü. Göz göze gelmemiz kalbimin hızla atmasına sebep oluyordu.

“Evet, hepsi olur bana.”

İkisi de şakalaşarak bir yandan eğleniyordu.

Onları izlerken, sessiz bir tebessümle bulaşıkları yerleştiriyordum.

Sahi, Noa da bu binadaydı değil mi? Bugün akşamı böyle üçümüzün geçirmesi doğru muydu gerçekten?

Ayrıca Lyra, benim orada olmama dair tek kelime etmemişti. Bu sessizlik bile çok şey anlatıyordu.

Artık olaylar ve durumlar tamamen kontrolümün dışında, bilinmezlikte ilerlediğinden neyi nasıl hesap edip tartacağımı bilemiyordum…

***

Filmi bitirmiştik. Gerçekten de güzel bir filmdi. Batı filmleri aksiyon konusunda çok iyilerdi gerçekten.

Kafamı çevirip Lyra ile Lina'ya baktım.

“Nasıldı siz—“

“Şşş…” Lyra sözümü kesip eliyle sessiz olmamı işaret etti.

Lina ablasının kucağında uyuya kalmıştı. Lyra üstüne hırkasını örttü.

Birbirimize gülümsedik.

Lina’yı odasına taşımaya yardım ettim. Akşam saat geç olmaya başlamıştı. Bu küçük kızın uyuyakalması normaldi.

Salona geri geçtiğimizde…

Sadece ikimiz kalmıştık.

“Nasıl uyuya kaldı ama?” dedim gülümseyerek.

“Bugün çok yorulmuş belli.” Lyra da aynı şekilde yanıt verdi.

Aramızda ufak bir sessizlik oldu. Etraf bir anda çok sessizleşmişti. Neredeyse kendi nefes sesimin yankılandığını sanıyordum.

Mumlar artık son kısımlarındaydı. Bu kadar yanması bile şaşırtıcıydı.

Ortamda hâlâ meyve ve vanilya kokulu hafif parfümler dolaşıyordu; her nefesimde onu biraz daha hissediyordum.

“Bugün, bir anda seni şaşırttık, kusura bakma. Doğum gününü kız kardeşin söyledi ve söylemesi karşılığında bunu istedi.”

Loş ışıkta içerisi iyice karanlık olmuştu. Tek ışık mum ve televizyon ışığıydı.

Lyra gözlerime bakıyordu.

“Sorun değil. İyi ki buradaydın. Ayrıca ona yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

Lyra'ya döndüm. Anlaşmamızı bozmuştu.

Yavaşça elimi ona uzattım.

Reddetmedi. Direnmedi, hatta hiçbir şey demedi.

Burnuna yavaşça dokundum.

“Birbirimize ne demek yok demiştik?”

“Yine de ben etmeye devam etmek istiyorum. Ancak öyle şükran duyulacak birisinin yanımda olabileceğini hissediyorum.”

Lyra gözlerimi delercesine bana bakıyordu. Karanlığın içinden zaman zaman turuncu mum ışığında beliren yüzü... O ifade...

Yutkundum. Artık daha fazla saklamak, daha fazla direnmek istemiyordum.

“Lyra, ben…”

Korkuyordum. Her şeyden korkuyordum.

Hayatımda bir kez reddedilmiştim.

Daha önce beni sevenler olmuştu... Ama hiçbirine karşı kalbim bu kadar hızlı atmamıştı.

Gerçekten sevmeye ve sevilmeye layık olabileceğimi düşünmezdim.

Hatta direkt sevgiye ihtiyacım olacağını düşünmezdim.

Yetersiz gelirdim. Her konuda.

Hep en normal, en standart insan olduğumu düşünürdüm.

İhtiyacım olmaz derdim ama...

O bana böyle olmadığımı gösterdi.

O bana farklı olduğum, iyi olduğum yanlarımı gösterdi.

Sanırım hep içten içe ben de bunları görmek isterdim.

Artık geri durmak istemiyordum. Korkmak istemiyordum. Bunca zaman boyunca belki yalanlarla, belki de kendi iyiliğimiz için saklanan doğrularla birlikte zaman geçirmiştik.

Ancak şu bir haftada bile, tüm her şeyi öğrensek de yine de birlikte kalabilmiştik.

Onu seviyordum.

Hayat tarzımız farklı olsa da,

Geçmişimiz farklı olsa da, farklı olsak ve uyuşmasak da, onu çok seviyordum.

Farklı olmak bir engel değildi.

Ben onu zaten bu farklılığını fark edecek kadar tanımıştım.

Ben onu, “başkası olmadan da güzel olan hâliyle” tanımıştım.

Ve artık onu kaybetmek istemiyordum. Bu yüzden artık emindim...

Gözlerim Lyra ile buluştu. Derin bir nefes aldım.

“Lyra, seni seviyorum.”

Sadece mum ve televizyon ışığıyla aydınlanan ortamda,

Vanilya ve meyve kokan odada, sessizlikle dolu odada…

Sesim bir çığlık gibi çıkmıştı adeta.

Söylediğimde tüm içim ürperdi. Üstümdeki yük kalkmış, ancak bir o kadar korku sarmaya başlamıştı ki gözlerimi kapadım. Açmak istemedim. Lyra'nın tam karşımda olduğunu biliyordum.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmesem de bana çok uzun bir zaman gibi gelmişti.

Sonrasında dayanılmaz bir pişmanlık sardı beni.

Lyra bir şarkıcıydı. İlişki yaşayamazdı.

Kariyeri önemliydi.

Ben de onun değer verdiği biriydim ve ona ondan hoşlandığımı söylemiştim.

Ben ne yapmıştım?

Belki de karşımda kaşları çatık ve hayal kırıklığına uğramış bir Lyra olacaktı.

Bana “Üzgünüm, yapamam,” diyecekti. Sonrasında da eve gidecektim ve bir daha konuşamayacaktık belki.

Dayanamadım. Korkuyla açtım gözlerimi.

Lyra tam karşımda, gözlerim kapalıyken bir nefes öteme kadar yaklaşmıştı.

Sessizce ve yavaşça kollarını kaldırmış, öylece duruyordu.

“Ö-özür dilerim—“ panikle cevap vermek üzereyken Lyra var gücüyle beni arkaya doğru itti.

Koltukta ikimiz de arkaya doğru düştük.

Lyra göğsümün üzerine düştü.

“L-lyra...?”

“Sessiz ol.” Lyra bir anda yanaklarımdan tuttu. Sesi fısıldayarak ancak sert çıkmıştı.

Gözlerinin karanlıkta yeşilini seçebiliyordum.

Yüzünde hiç olmadığı kadar farklı bir ifade vardı. Sanki cezbediyordu.

Ve o karanlıkta,

O gece

İlk öpücüğümü vermiştim.

Yumuşak, tatlı, hafif bir öpücüktü.

Bittiğinde Lyra yavaşça doğruldu. Titriyordu.

Ben de dirençsizce yattığım yerde hiçbir şey demeden yatıyordum. Kafam karışmıştı.

“B-ben ş-şey…” Panikle ellerini savurmaya başladı.

Oysa ben…

Sanırım…

Cevabımı almıştım.

Hafifçe doğruldum. Gözlerimi cevap arar gibi ona bakıyordum yine de.

Bu utangaç kız, bazen nasıl da korkutucu oluyormuş böyle…

Lyra’nın yüzünün kızardığını görebiliyordum. Ne yapacaktım bilmiyordum.

Artık bilmediğim sulardaydım.

Lyra hızla ayağa kalktı. Benden iki adım uzaklaştı. Neye bu kadar şaşırdığını anlamasam da, belli ki çok etkilenmişti. Sonra ağzından o büyülü sözler çıktı:

“Ben de seni seviyorum, Yuta.”

Sözler bir tüy gibi hafifletmişti kalbimi. Bir yandan da bu tüylerin uçup gitmesinden, bu hissin gerçek olamayacak kadar güzel olmasından korkuyordum.

Ancak artık korkunun ecele faydası yoktu.

Utanıyordum. Şaşırmıştım.

Ama en önemlisi ben…

İlk defa gerçekten bu kadar aşık olmuştum.

Ayağa kalktım. Utangaç bir şekilde bana bakan Lyra’ya sarıldım.

“O zaman ben de sana teşekkür ederim Lyra. Hayatıma bir şarkı olup aydınlattığın için.”

“Aptal, hani teşekkür etmek yoktu?” Lyra’nın fısıltılı sesi utangaçlık doluydu. O da bana sarıldı.

“Sanırım ben de artık teşekkür edecek birisine ihtiyaç duyuyorum.” Dedim gülümseyerek.

Artık yanımdaydı, artık imkansız değildi.

Ulaşılamayan ay değildi o.

Hiçbir zaman onun şarkıcı yanından ona aşık olmamıştım. Umurumda da değildi.

Bana yardım eden, benim şiirimle şarkı yazan Lyra vardı yanımda.

Benim fikirlerimi ciddiye alan Lyra vardı.

Ve bu Lyra…

Artık çıkmaya başladığım kızdı.

Lyra kollarını boynuma dolayıp usulca başını göğsüme yasladı. İkimiz de konuşmuyorduk. Sessizlik, ilk defa korkutucu değil, huzur vericiydi.

Sanki bu an hiç bitmeyecekmiş gibiydi.

Derken, cebimdeki telefon titredi.

Titreşim sesi odada yankılandı. Lyra hemen geri çekildi. “Ah, şey… özür,” dedim ve cihaza uzandım. Ekranda “Anne Arıyor” yazıyordu.

Kaşlarımı kaldırıp Lyra’ya baktım. “Benim hemen çıkmam gerek galiba.”

Lyra utangaçça başını salladı.

“Umarım… çok geciktirmemişimdir seni.”

“Geciktirdiğin tek şey… kalp atışlarım olabilir.” Lyra kahkaha attı, ardından gözlerini kaçırdı.

Telefon hâlâ çalıyordu. Aramayı açtım.

“Alo?”

“Yuta? Neredesin sen? Bu saatte dönmedin mi hâlâ?”

“Şey… geliyorum şimdi.”

“Peki ama baban merak etti. Hadi gel artık, tamam mı?” Göz ucuyla Lyra’ya baktım.

O da bana bakıyordu. Gözleriyle bir şey söylemeden “hadi” diyordu sanki.

“Tamam anne, çıkıyorum şimdi.”

Telefonu kapadım.

Lyra kapıya yönelirken ben montumu aldım.

Ayakkabılarımı giyerken onun sesini duydum:

“Yine... gelir misin?” Durdum. Döndüm.

“İstediğin her zaman gelirim.”

Sonraki birkaç gün, hayat sanki başka bir renge büründü.

Sabahları uyanmak artık sadece yeni bir güne başlamak değil, Lyra’dan gelen bir mesajı görmek için heyecanlanmaktı. “Günaydın, güneşim,” diye başlayan mesajları…

“Bugün senden aldığım fikirle bir nakarat yazdım,” gibi devam eden ses kayıtları…

Ya da buluşmak için okuldan kaytarmamız…

Her şey çok tatlı gelmeye başlamıştı.

Okul çıkışlarında bazen onu stüdyoya bırakıyor, bazen birlikte bir kafeye oturuyorduk.

Lyra, kameralar önündeki o cool kişiliğini bırakıp, sadece benim yanımda utangaç, heyecanlı bir kıza dönüşüyordu.

Ve ben—

Ona daha da fazla aşık oluyordum.

Birlikte şiirler yazdık.

O şiirleri melodiye dönüştürdü.

Geceleri konuşmadan sadece birlikte müzik dinlediğimiz anlar, sanki her kelimenin üzerine kurulmuş gibiydi.

Birlikte sevgili olarak geçirdiğimiz ilk iki ay çok güzel olsa da bir o kadar da ne kadar farklı şeylerle mücadele ettiğimizi fark ediyordum.

Menajer ilk öğrendiğinde karşı çıksa da sanırım sonrasında Lyra’nın değişen mutluluğunu fark etmiş olacak ki, gelip bana teşekkür etmişti.

Her zaman dışarı çıkamıyorduk. Bazenleri bir iki hafta uzak kalıyorduk.

Ancak iletişimi hiçbir zaman bırakmıyorduk. Onun o gülen yüzünü görmek, saçlarının o koşarken dalgalandığını görmek, gözlerinin mutlulukla parladığını görmek… Hepsi bana yetiyordu.

Bu mücadele bir noktada ne kadar farklı olduğumuzu daha da fark etmemi sağladı.

O yükselen ve geleceği parlak, insanlara ilham ve enerji veren bir şarkıcının arka planındaki kişiydi.

O dünyayı değiştirebilecek kadar özel birisiydi.

Onunla olmak, bu büyük aramızdaki farkı fark ettiğimde garip hissediyordum bazen.

Yetememekten korkuyordum belki de.

Ancak ne zaman istemsizce bununla alakalı bir şey ağzımdan kaçsa, bana hep dönüp kızıyor, daha da yakınıma girmeye çalışıyordu.

Artık o standart, normal bir birey olan ben yok gibiydi. Ne kadar insan böyle bir hayat yaşamıştı ki?

Belki standart bir eğitim bölümünde, standart bir ailede, standart bir vücutta, standart bir düşüncede yetişen bir insandım.

Ancak Lyra ile yan yanayken,

Standart olmanın da ne kadar farklı ve özel olabileceğini fark ettim.

Özgün olmak için illa ki farklı olmak gerekmiyordu bunu anlamıştım.

Özgün olmak için bir zorunluluk da yoktu.

Bunu en iyi Lyra’dan öğrenmiştim.

Bir şarkısının sözlerini ona yazdığım şiirden almıştı. Çok mutlu olmuştum.

İnsanlar bu aşk şarkısını defalarca dinledi.

Rekorlar kırdı.

Bunun onun başarısı olduğunu söylememe rağmen reddediyordu.

Bazen kendini kötü hissediyordu. Stüdyodaki ya da konserdeki bir olay yüzünden.

Yine yanında oluyordum. Ona sarılıp destek oluyordum.

Hep daha da bu düşünce farklılıklarımız ortaya çıksa da,

Yine aynı düşünce farklılıklarımız açıklarımızı kapatıyordu.

Bu on dokuz yaşındaki daha ergenlikten yeni çıkmış ben,

Birkaç sene öncesine kadar bir “bebe” olan ben,

İlk defa bu kadar olgun olmak zorunda olduğumu hissediyordum.

Ancak bundan hiç rahatsızlık duymuyordum. İlişkimizi arkadaşlarımıza duyurduğumuzda büyük bir yankı uyandırdı. Tabii asıl yankı uyandıran şey Lyra’nın kimliğini Yasu ve Ray’e açıklamam olmuştu.

Geçen 3 ay…

Hayatımın en özel 3 ayıydı.

Ama işte…

Bazı şeyler zamanla sessizce birikir. İçten içe büyür.

Her ne kadar böyle devam etsek de, inişlerimiz çıkışlarımız da olsa da.

Birbirimizi hep anlamaya çalışsak da, bir noktada ilk defa kırılım yaşayacaktık.

Hazır olmadığım bir kırılımdı.

Ve bunu Lyra onunla bir parkta ağacın altında otururken duyacaktım.

“Yuta, seninle önemli bir şeyi konuşmamız lazım.” Sesi her zamankinden daha ciddi ve duygusaldı.

“Ne oldu?” Yavaşça doğruldum. Bağdaş kurup ona dönmüştüm. Uzun süre sonra onu ilk defa bu kadar ciddi görmek korkutmuştu beni.

Lyra’nın bir şeyleri gizlediğini fark etmek zordu. Ama hissetmek kolaydı.

Ve o “bir şey”

Bana söylenmeyen ama tüm dünyaya açıklanan bir haber olarak karşıma çıkmak üzereyken—

İlk kez içimde tarif edemediğim bir kırılma hissettim.

“Yuta, ben dünya turuna çıkacağım.”

Bunca zaman, birlikte geçirdiğimiz onca süreden sonra… Bu ani gelişen şey bir şok etkisi yaratmıştı. Ancak anlayabiliyordum. “Ne zaman gidiyorsun?” ağzımdan tek bu çıkmıştı. Cevaptan korkuyordum ancak merakıma yenik düşmüştüm. “Haftaya.”

Lyra üzgün görünüyordu. Uzun süredir görmediğim bu yüzü görünce… Nedense bir öfke basmıştı içimi. “Ne zaman döneceksin?”

“Bir, belki iki aya.”

Çok uzun bir süre gibi gelmişti bana. Üç aydır neredeyse haftanın yarısından fazla gördüğüm kişiyi aylarca görememek bir burukluk yaratmıştı içimde. “Neden bunu şimdi söyledin?” dedim. Öfkemi saklamaya çalışsam da başaramamıştım. Sesimden belli olmuştu. İçim titriyordu.

“Çünkü ben… üzülmeni istemedim.”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Artık dayanamıyordum. “Üzülmemem mi? Birbirimize daha fazla saklayacağımız şey yok derken, bunca zaman birlikteyken neden böyle bir şeyi düşünesin ki? Bunu ben neden dert edinecektim ki?”

“Ben…—“

“Lyra, bu durum ne zaman kesinleşmişti.”

“Yuta—“

“Ne zaman?”

“B-bir ay önce.”

“Yani bunca zaman söylemedin ve şimdi mi söylemek zorundasın?” Sesim çok keskin çıkmıştı. Hatta fark etmeden… Onu ağlatmaya başlamıştım. İçim parçalanıyordu. Tam bir pislik gibi hissediyordum. Ancak kabullenemiyordum. Onu her hâliyle bu kadar kabul etmeye hazırken, tüm şartları kabul etmiş durumdayken, adeta onunla büyüyorken bana böyle davranmasına çok kırılmıştım.

“Ç-çünkü söylemekten korktum. Engel olmaya çalıştım dünya turuna. Ancak gerekliydi de. Seninle kalmak istedim, bu kadar uzun ayrı kalmak istemedim ancak yapamadım. Sonra da söylemeye korktum, söyleyememekten korktum.”

Lyra hıçkırmaya başladı.

“Söylediğimde de tam olarak böyle olmasından korktum.”

Ellerini gözlerine kapatıp ağlaması devam ediyordu. Tanrım… Tüm sinirim bir anda geçmişti. Yerine geçen şey hüzündü. İçim parçalanıyordu. Ne yapmıştım yine ben? Onu dinlemeden farklı düşünmüştüm. Her zamanki ben olamadan tek taraflı karar almıştım. En çok korktuğum insan tipine dönüşüvermiştim. Kesik kesik nefes alıyordum. İçimdeki dehşet boğazımdan yukarı çıkıp adeta boğuyordu beni. Ellerimi uzattım. Önümde kendi içine kapanmış, ağlayan Lyra’yı yavaşça kavradım. Sıkıca sarıldım.

“Özür dilerim. Seni dinlemedim. Özür dilerim.”

Konuşmak öyle güç gelmişti ki gözlerimin basınçtan patlayacak gibi hissetmesine sebep olmuştu. Tüm hassas vücudu ellerimin altında bir tüy gibi hafif kalmıştı. Lyra ellerini çekip o da bana sarılmıştı.

“A-asıl ben… sana söylemediğim için özür dilerim.”

O an anlıyordum işte. Aramızdaki, mesafelere rağmen var olan benzerliği. O da gitmek istememişti. Ayrı kalmak istememişti. Ancak onun, diğer kişiliğindeki Lyola’nın da yapması gerekenler vardı. Ve bu, benim de farkında olduğum bir şeydi. Ona kızamazdım. Kal diyemezdim. Desem muhtemelen kalırdı ancak yapamazdım. Onun geleceği, onun iyiliği için elimden gelen her şeyi yapacağıma dair söz vermiştim. Hem en hayran olduğum kişinin hem de en çok anlaştığım kişinin kendisiydi o.

Bir süre böyle sarılıp ikimiz de sakinleşene kadar durduktan sonra yavaşça sarılmamı bıraktım. Lyra’nın ellerini tuttum.

“Tamam, sorun değil. Sonuçta artık teknoloji çağındayız değil mi? Her gün yine konuşuruz.”

Gülümseyerek demiştim. Şu an pek sırası değildi belki böyle şeylerden bahsetmenin ancak aklıma bir şey de gelemiyordu. Lyra sulu gözleriyle bana baktı. Gözleri yere çevrilmiş, kızarmış yanakları yavaşça gülümsemesiyle birlikte gerildi.

“Evet…” sesi fısıldayarak çıkmıştı.

“Ne kadar uzakta olursan ol sana olan sevgim asla değişmeyecek biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum.”

“Ancak senden tek bir şey rica ediyorum.”

Bir anda söylemem Lyra’yı şaşırtmış, gözlerini bana çevirtmişti.

“Bundan sonra ne olursa olsun, iyi veya kötü hiçbir şeyde birbirimize yalan söylemeyeceğiz.”

“Tamam.”

“Yani bir gün benden başka birisini bulursan da açık açık söylemeni istiyorum.”

Bunu derken kendimi daha da pislik gibi hissediyordum ancak demem lazımdı. Aramızdaki bu uçurum kavuşmamıza engel olsa da seslerimiz hâlâ duyulurdu. Onun için en iyisi ne olacaksa onun olmasını istiyordum. Lyra kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Bir anda ellerini çekip göğsüme vurdu.

“Aptal! Ben öyle birisi miyim sanki?”

Sesinden gerçekten alındığını anlamıştım. Tekrar ellerini tuttum.

“Değilsin biliyorum. Ancak yine de söylemek istedim.”

Gülümsemiştim. Her şeye rağmen aramızda oluşan ve değişmeyen bir şey olduğunu biliyordum: Güven. Kısa bir süre sessizlikten sonra, “Tekrar geldiğimde ne yaparız?” demişti yavaşça gülümsemişti.

“Bilmiyorum. Sanırım gün boyunca her yerde gezip dolaşıp sonra eve gidip yemek falan yaparız.”

“Hmm? Ev hamaratlığın tuttu bakıyorum.”

“Nereden bilebilirim ya? Daha bir hafta daha buradasın. Yarın gidiyormuş gibi konuşma!”

“Tamam tamam! Özür. O zaman bir hafta daha doya doya zaman geçirelim.”

Lyra kahkaha içinde çimlere yatmıştı. Ben de hemen yanına yattım.

“O-olur.”

Güzel zümrüt gözleri tekrar güneş ışığında belli oluyordu. Etrafta neyse ki kimse yoktu. Yoksa çok utanırdım şu anki hâlimden. Başkalarının kıskanmasını da istemezdim çünkü ben çok kıskanırdım şu an olduğum insan gibi insanlardan.

“Hangi ülkeden ne istersin?”

“Bilmem… her ülkeden bir görüntülü araman yeterli olur sanırım.”

“Hmm, bakarız.”

“Bakarız derken? İstek değil miydi bu?”

Ellerimi uzatıp Lyra’yı gıdıklamaya başladım. O kikirderken ben de ona bakıp gülümseyordum. Sonra durdum. Lyra bıçak gibi keskin bakışlarını bana çevirdi.

“Sözlerim yeterli gelmedi sanırım?”

“Ne—“

Lyra yana atıldığı gibi aniden beni öpmüştü. O kadar aniydi ki çok şaşırmıştım. Domates gibi kızardığımı hissediyordum. Yanaklarım yanıyordu.

“Bir anda ne oldu?”

“Sevgimin sadece sana ait olduğunu bilmeni istedim.”

Lyra tatlı bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Gerçekten bunu hak ediyordum değil mi? Böyle bir melekle birlikte olmayı hak ediyordum yani? Bu gencecik yaşımda, hayatımda hiç olmadığım kadar aşık ve delikanlı hissediyordum kendimi. Artık tüm o ciddi ve sessiz, insanların arasında anlaşılamamaktan kaybolan birisi yoktu. Çünkü artık beni anlayan birisi vardı. Ve o gidip gelirken, ona yapacağım büyük sürprize de karar vermiş ve onun için büyük bir karar alacaktım.

Bitmek bilmeyen bir ay sonunda geçmişti.

Lyra, ülkeye geri dönmüştü. Ancak ülkeye geri döndüğünde de konser verecekti. Şehrimize gelmeden önceki son konseri.

Bu sırada Lyola olarak dünyayı resmen dolaşmış, her anını benle de paylaşmıştı. Yaz tatilim onunla geçen bir harmoniydi adeta.

Bazen bende geceyken onda güneş yeni doğuyordu, bazen de tam tersi. Ancak yine de konuşmamıza engel olmaması için tüm uyku düzenimi ona göre ayarlıyordum. Belki iyice aşktan gözüm kör olmuştu bilmiyorum. Ancak bu benim yapmak istediğim şeydi.

Yapmak istemediğim şeyse…

Artık daha fazla uzaklığı beklemekti. Artık daha fazla bekleyemezdim.

Ne mi yaptım?

Lyola’nın ülkenin öbür ucundaki konser vereceği bu sahil şehrine bir tren bileti aldım.

Artık dayanmanın lüzumu da toleransı da kalmamıştı.

Aileme ne diyeceğim diye düşünmedim. Zaten yaz tatilinde büyükannemlere gitmişlerdi. Evde her türlü tektim.

Artık beni durduracak bir şey yoktu ve bunu sürpriz olarak yapmak istiyordum.

Bu durumu ilk Noa ile paylaştım. Noa bizim şehirdeydi ve o katılmamıştı bu tura. Annesi zaten Lyra’nın yanındaydı.

Bana ilk cevabı “Salak mısın?” olsa da onun tabiri ile “salaklığımı” emin bir şekilde gösterince derin bir iç çekti. Sonra da “Konser bittikten sonra evlerinin yakınlarındaki sahile gideceğini söylemişti.” dedi. O zaman öğrendim ki babasının orada bir yazlığı varmış ve orada kalmasına da kızına tabii ki izin vermiş.

Konser biletim, elimde tren biletim ve sırtımda küçük bir çanta ile hazırdım. Trene binerken heyecandan kalbim güm güm atıyordu. Ancak önemli değildi. Artık kararımı vermiştim.

Konserle aynı gün içerisinde olan trenimle birlikte öğleden sonra sonunda şehre varmıştım. İstasyondan çıktığımda nemli ve bunaltıcı hava yüzüme vurmuştu. Tuz kokusu buram buram hissediliyordu.

Çok zamanım yoktu. O kadar gelmişken zaten konserine gitmemek de yazık olurdu değil mi…

Konser alanına geldiğimde oldukça kalabalık olduğunu fark ettim. İnsanlar da genel olarak heyecanlı görünüyordu.

Bazılarından “Dünya turu sonrası ilk konseri bu.”, “Uzun süredir burada konser veren de yoktu. Acaba neden burada yapmak istedi?” gibi soruları duyuyordum. Sahiden de Lyra’ya bunu hiç sormamıştım.

Akşam konuşmalarımızda hep bahsediyordu geldiğinde burada olacağından ama neden olduğunu hiç dile getirmemişti.

İçeri girdiğimde klimanın soğuğu beni karşıladı. Bu sefer en önden bilet almamıştım. Sürpriz kaçsın istemeyiz sonuçta değil mi?

Konser de bir süre sonra başlamıştı.

Gizli sahne ışıkları ve karartma teknikleri arkasında Lyola’yı, yani sevgilimi böyle görmek inanılmaz bir gurur sağlıyordu bana. Onun adına çok mutlu oluyordum. O karanlık perdenin arkasında resmen ışık saçıyordu.

İnsanları mutlu ediyor, tüm ortama resmen kendi duasını yayıyor gibiydi.

Birlikte yazdığımız iki yeni şarkıyı söylüyordu. Melodilerine kadar o kadar alanında profesyonel insanlar varken inatla benim kararlarıma göre karar vermesi bile başlı başına büyük bir şeydi.

Ve insanlar da bu iki yeni şarkıyı çok sevmişti.

Çok mutlu oldum. O kadar mutluydum ki, bu yeni duygularla hayatımda ilk defa konsere gelmiştim.

Şu an tam önümde şarkı söylerken ona sarılmamak, saçlarını okşamamak, yüzünü inceleyememek büyük bir burukluk yaratıyordu.

Ancak az kalmıştı.

Konser bittiğinde hızla toplu taşımaya yöneldim. Araştırmam tamdı. Ev adresini de Noa vermişti zaten.

Tek sıkıntı Lyra’nın görüntülü aramalarına cevap vermiyordum. Ben cevap vermedikçe daha çok arıyordu. En son mesaj olarak “geri dönüş yapacağım” yazmıştım.

Yaklaşıyordum. Tepeleri geçmişti otobüs.

Bu sırada Lyra bana bir fotoğraf gönderdi.

Sahildendi bu fotoğraf. Güneş yavaş yavaş batmaya başlarken çekmişti. Altına da “Çok güzel değil mi?” yazmıştı.

İndim otobüsten. Sahili görmüştüm. İlk önce yürümeye başladım.

Yürümek zor geldi.

Hızlı yürümeye başladım.

Bu da yetmemişti.

En sonda da kendimi koşarken fark ettim.

Kalbim delicesine çarpıyor. Onu görebilmek için çığlık atıyordu adeta.

Yaklaştım.

Telefonum çalıyordu. Muhtemelen beni tekrar arıyordu.

Ve sonunda…

Arkasından, uzaktan görüntüsünü gördüm. Gelmiştim.

Ayakkabılarımın kum olması umurumda değildi. Arkadan yaklaşmaya başladım.

Siyah saçları denizden esen rüzgarla arkaya doğru dalgalanıyordu. Ellerini arkada birleştirmiş, ayakta öylece denizi ve gün batımını izliyordu. Üstünde açık yeşil bir elbise vardı. Elbise de rüzgarla birlikte yavaşça dans ediyordu.

Ayak seslerimi duymuş olacak ki, yavaşça arkasını döndü.

Gözleri beni gördüğünde şaşkınlıkla açıldı. Yavaşça ağzı açılmış, dudakları oynamıştı.

“Y-yuta?”

Ancak o konuşana kadar ben çoktan gelmiştim bile. Tam önünde duruyordum. Terler içerisinde olmaktan utansam da kalbim patlamak üzereydi. Başarmıştım.

Birkaç ay önce, ben bile, bir duygu uğruna bunları yapacağıma inanmazdım. Ancak bu “bir duygu”nun aslında bir duygudan çok daha fazlası olduğunu anlamıştım.

Bu duygu içinde binlerce duygu tutuyordu.

Ve bu duyguların her biri kalbimde onun için atıyordu.

Gülümsedim.

“Sürpriz.”

Lyra ile sadece bir saniye kadar göz göze geldik. Lyra şaşkınlığı hala yüzündeyken yanakları yukarı doğru kalktı.

“Yuta!” Lyra anında üzerime atıldı. Kollarını açıp arkadan sıkıca sarıldı. Kafası göğsüme çarpmıştı.

“Yavaş yavaş!” dedim gülerek. Ben de kollarımı ona dolayıp sıkıca sarıldım.

Çok özlemiştim. Çok özlemiştik birbirimizi.

Ve tam da bu günde.

Güneşin battığı bu sahil şehrinin kumsalında.

Tekrar buluşmuştuk.

Lyra koynumda ağlamaya başlamıştı.

“Geçti geçti.” Dedim gülerek. Bu ağlamanın kötü olmadığını biliyordum çünkü saçlarının arasından gülümseyen yüzünü görüyordum.

“Ama sen nasıl—” Kafasını kaldırıp bana baktı. Yeşil gözleri hayretle bana bakıyordu.

“Orası uzun hikaye.” Yavaşça yüzüne elledim.

Çok özlemiştim. O kadar özlemiştim ki neredeyse kendimi kaybedip sımsıkı sarılacaktım.

Tabii, komik bir an da yaşanmadı değil.

Sanki hiç koşmamışım gibi, bir anlığına kalbim bu yükü kaldıramadı. Ben konuştuktan sonra ayakta durmak zor geldi. Lyra’yı bırakıp geriye doğru kendimi bıraktım. Sırtım hızla kumlara düştü.

“Yuta! İyi misin?”

“Evet, sadece biraz… fazla koştum…” Nefes nefese gökyüzüne bakıyordum. Mor, Turuncu, Mavi gökyüzü ve pembe bulutlar. Ne kadar güzeldi. “Ne kadar koştun?”

“Yaklaşık otobüs durağından buraya kadar.”

“O kadar uzun bir mesafeyi mi?!?” Lyra şaşkınlıkla bana bakarken dizlerinin üstüne o da çökmüş, yukarıdan bana bakarken elleriyle saçlarımı okşuyordu.

“Ne yapabilirdim ki? Bir an yakınımda olduğunu düşününce dayanamadım.” Gülümseyerek demiş olsam da yatmak biraz rahatlatmıştı. Sanırım biraz fazla dozunu kaçırmıştım.

“Aptalsın, biliyorsun değil mi?” Lyra kahkaha atmıştı.

Sonra tekrar bana baktı. Yüzünü okuyamıyordum.

“Ancak ben de tam bu aptallığını seviyorum sanırım.”

Ve o an…

Günbatımı bizi izlerken, kumsal bize yataklık ederken, rüzgar bize yaz mevsimini hissettirirken,

Lyra beni tekrar öpmüştü.

Sanırım hala çekingen kalan tarafım da böyle şeylerdeydi.

Fark etmediğimiz şey de…

Menajerin tam yanımızda dikilmiş bize baktığıydı.

“Lyra—“ Ben daha ağzımı açamadan Lyra beni tekrar öpmüştü. Gözlerim korkuyla menajerin bakışlarına kaydı.

Menajer ise… ifadesizce bize bakıyordu.

Lyra’yı yavaşça omuzlarından tutup kendimden uzaklaştırdım.

“Yuta…” Lyra bana o bakışlarla bakarken gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Lyra’nın kafasını kaldırıp tam menajerin olduğu yere çevirdim.

Menajer, kaşları çatık, sinirli bakışlarını gizlemeye çalışırcasına gülümseyerek konuşmuştu.

“Lyra, ne yapıyorsunuz canım?”

“B-b-b-b-b-ben şey…”

O an ne kadar süredir menajerin orada olduğunu bilmediğimi fark ettim. Kaderimi kabullenip gözlerimi kapattım.

Sanırım ikimiz de yanmıştık…

---

İkimiz de menajerden bu kadar herkese açık bir alanda böyle davrandığımız için özür dilerken aslında menajerin çok da sinirli olmadığını fark etmiştim.

Zaten sonrasında bize dönüp elinde araba anahtarını sallayıp, “Yemeklik malzemeler var evde. Hazırlayıp yersiniz,” demişti.

Lyra da “Peki sen?” dediğinde Menajer hiddetle “Gece ne olacağını bilmediğim bir yerde kalmam ben. Size iyi eğlenceler.” dedikten sonra derin bir iç çekmiş ve devam etmişti “Ayrıca çocuk, ismin Yuta'ydı değil mi?”

“Evet.” Ne diyeceğinden korkuyordum.

“Sana emanet. Gözün gibi bakarsan iyi edersin.”

“Bakacağım.” Dedim. Menajer arkasını dönüp el sallayarak gitmeye başlamıştı.

Menajerin apar topar çıkıp gitmesi ile baş başa kalmıştık. Aşırı utandığımızı söylemeye gerek bile yoktu. Açıkçası ben akşama tekrar dönmeyi hesap ediyordum. Kalmayı hiç planlamamıştım.

Tren biletimin yanacağı anlamına geliyordu. Ancak yanarsa yansın. Şu an bunu umursayacak durumda değildim.

Menajer gittikten sonra Lyra tekrar ayağa kalkıp elimi tutmuştu.

“Ne oldu?” dedim şaşkınlıkla.

“Hadi gel, suda oynayalım!” Lyra neşeyle, terliklerini çıkarıp paçalarını sıvarken, az önce hiçbir şey olmamış gibi beni çekiyordu.

“İyi ama herkese açık bir alanda böyle davrandığımız için kızmadı mı?” dedim.

“Umurumda değil! Zaten burası özel plaj! Sadece bize özel.” Lyra önümde beni çekerken konuşmuştu. “Hem zaten gelmeni içten içe istiyordum.”

“Geleceğimi tahmin mi ediyordun?”

“Hehehe, bilmem ki… Biraz baş başa zaman geçiririz diye düşünüyordum.” Bu kız…

Ayrıca özel plaj mı…

Vay be…

Sevgilim hakkında daha ne kadar bilmediğim şey vardı acaba?

Onu böyle mutlu görürken arkasından yürümem doğru muydu?

Yanında olmam doğruydu değil mi?

Ancak bu karanlık düşünceleri kafamın içinde tekrarlasam da.

Artık yeter. Artık bu düşüncelerden vazgeçmem gerekiyordu.

Sanırım artık bu düşünceleri de atmam gerekiyordu. Çünkü bu düşünceleri içimde tutacak kadar her şeyi kaybetmiş değildim artık.

Artık, kaybetmemem gereken bir şey vardı. O da tam önümde benimle birlikte duygularını yaşıyordu.

İleri doğru adım atıp, Lyra’yı bacaklarından tutup kucağıma aldım.

“Y-yuta ne yapıyorsun— voaah!” Lyra şaşkınlıkla bana dönse de sonra onu tutmuş hızla denize doğru koşmamla ufak bir çığlık atmıştı. “Suyla oynayalım demedin mi?” dedim kahkaha atarak.

Üzerimizde kıyafetlerle, birlikte suya atladık. Kahkahalar atarak, birbirimize su sıçratarak, gün batıp akşam olana kadar denizde oynamıştık.

Sonrasında üşüye üşüye eve geçtik çünkü havlu almamıştık. Birbirimizle bol bol dalga geçtik.

Ben duş aldıktan sonra Lyra duştan çıkana kadar yemekleri hazırlamaya başlamıştım.

Geldiğinde şaşırmış ve çok mutlu görünüyordu.

“Hani birlikte hazırlayacaktık?” dedi şımarık tonda kaşlarını çatarak.

“Tamam, o zaman şunlara bana yardım eder misin?” dedim.

O akşam birlikte şarkı eşliğinde dans ederek yemekleri hazırlamış, sonrasında da balkonda buraya gelme hikayemi, konserle ilgili detayları anlatarak, ateşböceklerini izleyerek ve cırcır böceklerini dinleyerek yemekleri yemiştik.

Evin üst katında çok güzel bir teras vardı. Öylece, umursamadan kendimizi oraya bıraktık. Yıldızları izleyip uyuyana kadar sohbet ettik. Her seferinde yeni bir şey öğrendiğim Lyra'nın, bilmediğim bir yönünü görmek, onun ne kadar büyüleyici biri olduğunu fark etmemi sağlıyordu.

O gün…

Hayatımın açık ara en güzel gününü o gün yaşamıştım.

Ve hayatımın en güzel insanıyla birlikte olması sayesinde böyle olmuştu.

Ve böylece o günü kapamıştık. Sabah olduğunda geri dönüş için hazırlanmaya başladık.

Hiç geri dönmeye niyetimiz yoktu ancak dönmemiz de gerekiyordu.

Toparlanıp otobüsle tren istasyonuna kadar geldiğimizde artık yaz tatilinin de bitmeye yaklaştığını hissediyordum.

Tam bir sene önce ben ve Lyra, tam da bu dönemlerde ilk kez tanışmıştık. İlk kez sohbet etmiş, ilk kez farkında olmadan büyük şarkıcıya iyileştirmesi gereken yönleri söylemiştim.

Şimdi ise aynı trende, yan yana, ellerimizi tutarken eve dönüyorduk.

“Noa mesaj atmış.” Dedi Lyra merakla.

“Ne demiş?”

“Kardeşim, Ray ve Yasu bizi istasyonda bekliyormuş.” Dedi şaşkınlıkla.

“Ne? Onlar biliyor muydu, ben söylemedim.” Dedim panikle.

“Noa söylemiş olabilir.” Lyra'nın yüzünde ufak bir tebessüm belirdi.

Rahatsız olmamıştık. Aksine bu sürpriz bizi mutlu etmişti.

Trenden indikten sonra kafamızda şapkalarla, iki çift göz onları arıyordu.

“Onları buldum!” dedi sonunda Lyra eliyle işaret ederek.

Noa, Lyra’nın kız kardeşinin elini tutmuş, ikisi de gülümseyip el sallayarak bize bakıyordu.

Yasu ise Ray’in omzuna kol atmış, ikisi de yüzlerinde tebessümle işaret yapıyordu.

Gülümsedim. Gerçekten huzur ve mutluluk dolduran bir histi.

Yavaşça Lyra’nın boşta kalan elini tuttum. Sıkıca tuttum. Lyra bana döndü, ikimiz de gülümsedik.

Yeni bir döneme, sevdiğimiz insanlarla girerken, daha farklı bir ben vardı artık.

Hayatın en normal halinde bile ne kadar önemli şeylerin olabileceğini görmüştüm.

Ne kadar önemli şeylerin farkında olmamız gerektiğini görmüştüm.

Belki şanstı, belki de kaderdi bilmiyorum, ancak artık bir önemi de yoktu.

Tek önemi olan şey, şu anki kişiliğim ve yanımdaki insanlardı.

Lyra da değişmişti.

Daha açık sözlü, daha güçlü olmuştu.

Bakışlarındaki sevginin artık yansıdığını hissediyordum.

Küçüklüğünde sevgisiz bırakılan bir kızdı, ancak hiçbir zaman güçsüz bir kız olmamıştı zaten.

Çok güçlüydü ve buna çok saygı duyuyordum. Ben de bu kadar güçlü olmalıydım.

Hayatımın normal geçmesi belki avantajdı ancak düşüncelerim ise bundan çok daha fazlasını kapsıyordu.

Yanımda olan insanların varlığını dile getirmekten çekinmeyecektim artık.

“İyi ki varsınız.” Diyecektim.

O özel kişiye de “İyi ki seninle tanıştım.” Diyebilecektim.

İşte böyle.

Bu hikayem de böyleydi.

Sadece benim gerçek kimliğini bildiğim,

ünlü bir şarkıcı ile tanışıp, büyüyüp, öğrenip, tekrar aşık olmayı öğreten bir hikayeydi.

Ve bunların hepsini karşımdakini sadece dinleyen ve anlayan bir insan olarak değil,

Dinlediklerimden ve yaşadıklarımdan ders çıkararak, büyüyerek başarmıştım belki de.

Ve bu öğrendiklerimi ve değişimimi benimsemekten ve çevremdeki insanlara yansıtmaktan gurur duyacağım son melodiydi.

Artık yumuşak akorlar ve gürültülü kalpler yoktu. Artık akorlar, kalbimizin derinliklerine kadar işleyip bu gürültüyü susturuyordu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.