İnanılmaz konserin üzerinden birkaç gün geçmişti. Konserde ilk kez yeni parçasını duyuran Lyola, bütün hayranlarını coşkuya boğmuştu. Geçen sürede evde tembel tembel klimanın karşısında oturmuş, kah kitap okuyup şiir yazmış, kah dizi ve filmler izlemiş, kavurucu sıcakta öylece takılmıştım. Annemle babam genelde akşama kadar çalıştığı, abim de artık yetişkin olup bizden ayrı yaşayıp evlendiği için yaklaşık üç yıldır gün boyunca evde hep yalnız kalıyorum.
Ancak canım hiç istemese de bugün dışarı çıkmalıydım. Ray’in doğum günü yaklaşıyordu ve ona bir şeyler almalıydım. Bir süredir kafamda neler alabilirim diye düşünürken en mantıklı seçenek, bir müzik mağazasına gidip ona uygun bir şey beğenmekti. Ne de olsa neredeyse çocukluk arkadaşımdı ve her yıl kendi aramızda hediyeleşirdik.
Mümkün olduğunca hava alan kıyafetler giymek, trenin geliş saatini hesaplamak, yanıma soğuk su almak… hazırdım. Şehrin en bilinen ve en geniş ürün yelpazesine sahip müzik mağazasına doğru yola koyuldum.
Trenle giderken sosyal medyada sürekli karşıma en son gittiğimiz konserden kesitler çıkıyordu. “Ne gündü be…” diye düşündüm kendi kendime. Konser dışında da kavurucu sıcağa rağmen fazlasıyla eğlenmiştik. Bir de Lyola hayranı kız vardı. Yani sanırım hayrandı, yoksa bu bilgileri niye sorsun değil mi? Ray’in kızların ani gidişine bozulduğunu düşününce de istemsizce gülümsemiştim. Ardından toplum içinde böyle kendi kendime gülümsememin ürkünç görüneceğini fark edip hemen gülümsememi kestim.
Kulağımda kulaklıklarımla kendi halimde akustik müzik dinleye dinleye sonunda bu devasa müzik mağazasına varmıştım. Sırtımdan aşağı akan teri hissediyordum. Beş dakika yürümem ve ne kadar rahat kıyafet giymiş olsam da otuz beş derece havada normaldi herhalde.
Bir süre katlar arasında dolaşıp ürünleri inceledim. Bazen müzikle ilgisi olmayan garip eşyalar da gözüme çarpıp alma isteği uyandırıyordu. Bir ara doksanların pop CD’lerini gördüm. O zamanlar yaşamamış olsam da ne zamanlarmış be…
Gerçi iki bin onlu yılları da unutmamak lazım. Özellikle başlarda hem dünyada hem de ülkemizde çok güzel müzikler çıkmıştı.
Gezerken sonunda gitar kısmını bulmuştum. Yanlış anlaşılma olmasın, kaybolduğumdan ya da bilmediğimden değil, tamamen rastgele gezmeyi seviyorum. İnsanların buraya gelip zevklerine göre ürün seçmelerini, müzik için çabalamalarını ve imkanları doğrultusunda kendileri için en iyisini seçmelerini seviyorum. Hobi, iş ya da ikisi de fark etmez. Nasıl ki bir portre bir sanatsa, müzik çalmak ya da söylemek de bir sanattır bana göre. Buradaki her müzik aleti ve parçası da tıpkı bir ressamın renklere ve fırçalara ihtiyaç duyması gibi, şarkıcıların ihtiyaç duyduğu dostlarıdır.
Her neyse, sıranın başından ürünleri incelemeye başlamıştım.
“Efekt pedalı, zaten var. Akort cihazı var, gitar kılıfları pahalı, yedek tele şu an ihtiyacı yok, kapodaster de çok basit kalır…” Kendi kendime mırıldanarak bir süre daha ürünleri incelemeye devam ettim.
Sonunda fark ettim ki:
Hiçbir şey bulamıyordum…
Ne alacağımı bilmiyordum. Daha doğrusu, ona alabileceğim hiçbir şey Ray’in müzik tutkusu kadar büyük değildi. Buradaki her şey, onun için ya gereksiz ya da yetersizdi. Yetersiz olmasını bir kenara bırakın, herhangi bir ürün bile bulamamıştım. Ray biraz değişik bir insandı. Evet, ne alırsam alayım mutlu olurdu ama ben gerçekten aldığım ürüne baktığında gözlerinde o ışığı görmeyi istiyordum.
Hedefimi düşündükçe ümitsizliğe kapılmış bir halde öylece elektro gitarları incelemeye başladım. Alacağımdan değil ha, sadece neler var merak etmiştim. “Öh, bu gitarların fiyatı ne lan böyle?!?” Fiyatları görünce de elektro gitarların olduğu yerden hızla uzaklaşmaya karar verdim. Şaka değil bu arada, harbiden de hızlıca uzaklaştım. İçerisi de zaten yeterince kalabalıktı ve bu kadar sanatsever ve müzik yapan insanın yanında bir de burada öylesine gezmeye hakkım yokmuş gibi hissettim.
Ben kendi mağaramda müzik analizleri yapmaktan memnunum ya. Tek yatırımım kendime aldığım son model ve her şarkıya göre ayarlanabilen kulaklığım. Bence bu kulaklığı üretebilmek de bir sanat eseri ama her neyse, bunları düşünüyorum diye daldım gittim.
Küçük enstrüman parçalarının bulunduğu rafların arasına fark etmeden dalmıştım. Harika… Birçok farklı enstrümanın parçaları vardı. Bu sırada gözüm aralarında diğerlerinden daha farklı bir şeye takılmıştı. Üzerinde “Akort Çekici” yazıyordu. Yoksa bu piyanoların tellerini akort etmek için kullanılan şey miydi? Çok değişik bir şekli vardı. Elimle bulunduğu kasaya uzandım. Bu sırada farkında olmadan biriyle aynı anda kasaya uzanmıştık ve elim onun elinin üstüne değmişti. Hızla elimi geri çektim.
“Ç-çok özür dilerim, sizi fark etmemişim!” Utancımdan hemen başımı öne eğip özür diledim.
“Y-yok önemli değil. Hem ben de orada olduğunuzu fark etmemiştim.” Bir kız sesiydi bu. Sesi çok naif ve panik doluydu. Orada olduğunu hiç fark etmeden uzanmış, bir de üstüne temas etmiştim. Umarım tiksinerek yanlış anlamamıştır ya…
Gerçi, ses de bir yerden tanıdık geliyor sanki ama nasıl böyle geliyor anlamadım…
Yüzüne bakmaktan çekinmiştim, sapık sanmasın diye ama merakıma yenik düşerek kafamı kaldırdım. Çam yeşili gözler, beyaz bir ten, siyah ve kısa saçlarının bir kısmı yeşil röfleli, pembe dudaklı ve doğal makyajlı bir kızdı.
Gözlerimiz temas ettiğinde anladım ki ona garip garip bakan tek kişinin ben olmadığını anladım. O da bana şaşkınlıkla bakıyordu. Yeşil röfle, siyah saç ve o eşsiz gözler? Yoksa…
***
“Y-Yuta?” Kız şaşkınlıkla ismimi söylemişti. Bunu söyleyen yalnızca o değildi. Çünkü ben de onun ismini, neredeyse aynı anda fısıldamıştım.
Yani maske ve şapka olmadan, üzerinde standart bir tişört ve altında da siyah kanvas pantolonu ile rahatlıkla söyleyebilirim ki, gerçekten de çok güzeldi.
“Lyra?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.