Otobüsten iner inmez esen rüzgar, berem ve atkım olmasına rağmen anlık bir ürperti saldı bedenime. Buluşma zamanından yaklaşık yarım saat kadar erken gelmiştim. Aslında isteyerek yapmamıştım ama geç kalma ihtimaline karşı biraz erken yola çıkmıştım.
Dün akşam Lyra ile konuştuktan sonra apar topar Yasu ve Ray ile de konuşmuştum. Bu ani buluşma sürprizi onları şaşırtmış olsa da, bir etkinlik olunca hoşlarına gitmişti. Sayuri de geleceğinden, tek kız olmaktan rahatsızlık duymazdı.
Gerçi yanında zaten sevgilisi olacağından pek sorun edeceğini de sanmıyorum…
Buluşma yerini sabahtan merkezdeki heykelin yanı olarak belirlemiştik ve indiğim yere sadece birkaç dakika uzaklıktaydı.
Biraz beklemek ve muhtemelen üşümek zorunda kalacaktım ama yapacak bir şey yoktu.
Yaklaştıkça orada bekleyen birini görmeye başladım. Tıpkı bizim buluşacağımız gibi bekliyordu. Üzerinde beyaz bir kaban, ayaklarında siyah botlar vardı. Onu yandan görüyordum. Sırtında ise yine siyah bir çantası vardı. Kısa saçlarıyla bu kişi... Şüphesiz Lyra'ydı.
İlk bakışta üzerindeki kıyafetlerle ne kadar modern ve stil sahibi durduğunu hissettim.
Peki neden yalnızdı?
Lyra'ya yaklaşırken o da başını benim olduğum tarafa çevirdi.
Göz göze geldik. Hafifçe gülümseyerek karşılık verdi. Ben de ona el salladım.
Bu saatte ne yapıyordu? Ne kadar süredir bekliyordu burada?
Bilmiyordum. Umarım çok bekletmemişimdir...
“Günaydın,” diye gülümsedi. Karşımda durunca ne kadar güzel göründüğünü bir kez daha fark ettim. Yeşil gözleri ve beyaz kabanından dışarı sarkan yeşil kazağının birleşimi tam bir uyum oluşturmuştu.
O sırada ben de siyah kabanım ve siyah kazağımla iç karartıyordum sanki.
“Günaydın. Çok mu bekledin burada?” diye sordum endişeyle. Çünkü burnu kıpkırmızı olmuştu.
“Yok hayır, daha birkaç dakika oldu. Farkında olmadan erken geldim.” Lyra da benimle aynı şeyi düşünmüş olmalıydı.
“Ben de öyle...”
Aramızda oluşan kısa sessizlik ve ikimizin de aynı sebepten erken gelmesi üzerine birbirimize baktık ve gülümsedik.
Peki, yanında gelecek kişi neredeydi?
“Tek mi geldin?” diye sordum merakla.
“Evet. Noa muhtemelen tam dediğimiz saate gelir.”
“Ha, Noa mı?”
Noa mı? Baştan beri gelecek kişi Noa mıydı yani?
“E-evet, ne oldu ki?” Lyra şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu.
“Y-yok bir şey. Doğru duyduğumdan emin olmak istedim sadece.”
Baştan beri Noa'ymış demek...
Böyle bir günde bizimle gelmesi doğru muydu ki?
Bir an ne hissedeceğimi bilemedim. Tanımadığımız bir erkekle tanışmak ve hep mesafeli durmak konusunda kendimi hazırlamış olsam da, şimdi sadece eskisi gibi olacaktık. Havai fişek festivalindeki gibi.
Lyra ellerini önünde birleştirip sıcak hava üflemeye başladı. Parmakları kızarmıştı.
“Eldivenin yok mu?” diye sordum merakla. Her ne kadar birkaç dakika dese de yalan söylüyordu. Bu, “birkaç dakika” olamazdı.
“Çıkarken unutmuşum. Ama sorun değil.”
Pek sorun değil gibi değildi. Acaba kendi eldivenimi vermeli miydim? T-takar mıydı ki? Seve seve verirdim ama ya kabul etmeyip garip karşılarsa?
Başka bir çözüm olmalıydı.
Hemen karşımızdaki mini alışveriş merkezi gözüme çarptı. Yanlış hatırlamıyorsam orada da kıyafet mağazaları vardı.
“Lyra, diğerleri gelince haber verirler. Üşümemek için karşıdaki alışveriş merkezine girelim mi?” dedim.
“Ha, olur.” Lyra da fikre sıcak bakmış görünüyordu.
İyi bir fikir olmuştu.
Birlikte içeri girip ısınmaya başladık. Hava gerçekten soğuktu ve bu birkaç dakikada bile hareket etmemekten muhtemelen üşümüştük.
Alışveriş merkezinde Lyra'ya yeni siyah yün bir eldiven aldık. Saat buluşma vaktine neredeyse gelmişti.
“Buraya gelmemiz iyi oldu. Teşekkür ederim Yuta.” Lyra eldivenleri giymiş, eğilerek gülümsüyordu yüzüme.
“Lafı mı olur, ne demek,” diye gülümsedim. En azından bu sorunu çözmüştük. “Zaman neredeyse geldi, istersen yavaştan geçelim,” dedim. Bu sırada yanıma baktığımda Lyra'nın olmadığını fark ettim.
Nereye gitmişti? Sağa sola baktım, göremedim. Kız resmen saniyeler içinde kaybolmuştu. Tam telefonumu elime alıp onu arayacakken arkamdan bir ses geldi.
“Yuta.”
Lyra bana seslenmişti.
“Lyra, nereye gitmiştin? Seni aradım, göremedim...”
Arkamı döndüm. İki elinde de iki karton bardak kahve vardı.
“Hehehe, bu bir sır. İkimize kahve aldım. Isındığımızı biliyorum ama dışarıda üşümeyelim.” Kahveyi bana uzattı.
“Zahmet etmeseydin. Hiç gerek yoktu.”
“İçimden geldi sadece.” Anlayışlı, gülümseyen yüzüyle bana bakıyordu.
Kendime itiraf etmekten nefret etsem de... Çok tatlı görünüyordu.
Kahveyi yavaşça aldım.
“Teşekkür ederim. Ama bunun karşılığını vermem de lazım,” dedim.
“Hayır, gerek yok!” Lyra itiraz edercesine bana baktı.
“Hayır, gerekli.” Ciddiydim.
“Of...” Kaşlarını çatıp dudaklarını bükerek bana bakıyordu.
“Üzgünüm... Sadece alışık değilim.” Böyle karşılıksız bir şeyler almaya gerçekten hiç alışık değildim.
“Yuta... Peki o zaman bir ara sen de bana sürpriz yaparsın, olur biter.”
“T-tamam.”
Lyra bir anda sessizleşmişti. Acaba yaptığım yanlış mıydı? Ancak vicdanım rahat edemezdi yoksa.
Gerçi Lyra'nın yüz ifadesine bakınca bir gariplik de yoktu. Gayet standart Lyra havası veriyordu. Hatta yanakları kızarmıştı. Ani sıcaklık değişiminden olsa gerek.
Telefonuma mesaj gelmişti. Diğerleri ortak buluşma alanına vardıklarını yazmışlardı.
“Gelmişler, hadi geçelim,” dedim.
“T-tamam.”
Kızların Sayuri ile kaynaşması çok uzun sürmedi. Hatta sadece birkaç dakika sürdüğünü bile söyleyebilirim.
İşin en komiği de Sayuri'nin Ray'in sevgilisi olduğunu öğrendiklerinde verdikleri tepkiydi. Yürürken bu tepkiye Yasu ile o kadar çok gülmüştük ki Ray'den trip yemiştik. (Ama buna kesinlikle değerdi.)
Etraf çok kalabalıktı. Tapınağa yaklaştıkça önümüzü bile göremez olduk. Yolun dar olmasından dolayı üçerli grup şeklinde yürüyorduk.
Kızlar kendi aralarında çok iyi anlaşmış olacaklar ki önden devam ediyor, biz de arkalarından geliyorduk.
Ray'in yüz ifadesi ise... eh, kıskançlık ve uyuz olmuşluk doluydu.
“Benim Sayuri ile bu kadar rahat konuşabilmem neredeyse bir ayımı aldı. Bak onlara, boynuna dokunup kolyesine bakıyorlar. Kafayı yiyeceğim aga...”
“Aynı cinsten oldukları için olabilir mi sence?” Yasu düz ve komik bir sesle sormuştu. Kıkırdadım. Ama bir yandan da mutluydum.
“En azından iyi anlaşıyorlar. Bu konuda endişeliydim ama endişem boşunaymış demek ki...” dedim.
“Peki Yuta, Lyra ile bu buluşmanız nereden çıktı?” Yasu merakla bana dönmüştü.
“Harbiden lan, ne oldu da böyle buluşuyorsunuz, he? Yoksa sevgilisinden mi ayrıldı?” Ray sol dirseğiyle sırtımı dürttü.
Bu sırada Noa arkasını dönüp bize baktı. Yüzünde garip bir endişe var gibiydi ve direkt gözlerimin içine bakıyordu.
Aptallar çok sesli konuşuyorlardı ve kızların duyma ihtimali vardı. Panikle ikisinin de sırtını sıvazladım.
“Beyler, daha sesli konuşun da isterseniz karşı yoldakiler de duysun, ha?” dedim iğneleyici, sinirli bir ifadeyle.
“Pardon,” dedi ikisi de.
Derin bir iç çektim. Tapınağa yaklaşırken olanları özetle anlattım.
“Vay mal, vay!” Ray gülerek bana bakıyordu.
“Bir daha söyle onu da dudakların bir daha diyememek üzere kapansın.”
Sinirli bir şekilde söyledim. Yine de haklılardı, ona da bir şey diyemiyordum...
“Neyse ne. En azından bize de farklılık oldu.” Yasu çok daha olgunca karşılamıştı.
“Gerçi düşünüyorum da, madem sevgilisi var, neden onunla değil ki şu an?”
Ray bence herkesin farkında olduğu bir konu açmıştı. Aramızda kısa bir sessizlik oldu.
“Bence gerçek olma—“
Yasu tam konuşurken kızlar yavaşlayıp arkalarını dönmüş, bizi izliyorlardı.
“Ne hakkında konuşuyorsunuz siz?” Sayuri merakla sormuştu. Ancak onun dışında iki çift göz de bize bakıyordu.
“Ş-şey, kalabalık hakkında konuşuyorduk.” Yasu tökezlese de bir şeyler uydurmayı başarmıştı. Aferin be Yasu!
“Hmm?”
“Evet, önümüz bile görünmüyor baksanıza...” Ray de desteklemişti.
“Haklısınız, evet.” Sayuri cevaptan tatmin olmamış olsa da sessizleşmişti.
Bir süre hepimiz neredeyse yan yana sessizce yürümeye devam ettik. Tapınağa yaklaşmıştık.
“Bu arada Yuta’yı bir iki dakikalığına ödünç alabilir miyim?” Herkes şaşkınlıkla bunu söyleyen kişiye bakıyordu.
O herkesin içinde ben de vardım.
Çünkü bunu söyleyen Noa'ydı.
“Ha, ben m—“ Noa aniden koluma girip benimle birlikte kalabalığın arasına daldı.
“Ha, tabii...” Sayuri şaşkınlıkla arkamızdan bize bakıyordu.
“Haa? Bekle Noa!” desem de Noa çoktan götürmüştü beni.
Arkaya bakarken son gördüğüm, herkesin donuk bir ifadeyle bize doğru baktığıydı.
Noa beni adeta sürükleyerek kalabalığın hemen ilerisinde kalan, tapınağın küçük parkına getirmişti. Nefes nefese eğilmiş, enerji toplamaya çalışıyordu. Ben ise hayretle ona bakıyor, ne yapacağımı düşünüyordum.
“S-sakın hah-hah... geri dönme...” Noa kolumdan tuttu. Neler oluyor lan?
“T-tamam, tamam, önce bir dinlen. Ama neler olduğunu bilmem lazım,” dedim elimden geldiğince sakin kalmaya çalışarak. Sakin kalmak zorundaydım çünkü kalabalıktan da garip bakışlar üzerimize geliyordu ve açıkçası yıldız oyuncu olmak bana göre değildi.
Noa birkaç kez daha hızlı soluk aldıktan sonra kendine gelmiş gibiydi.
“Bugün... Bizden önce mi buluştunuz?”
Aslında onlara söylememiştik. Kahvemiz yolda bitmişti ve sadece yan yana gelmiştik. Kimse de sorgulamamıştı.
“Lyra da ben de farkında olmadan erken gelmiştik, buluşma yerinde karşılaştık ve üşümemek için alışveriş merkezine girmiştik,” dedim. Noa'nın yüzünde herhangi bir pozitif tavır tam olarak göremiyordum. Gözleri daha çok kaygı doluydu. Ancak bu kaygı endişe tarzı değil, daha çok bir tedirginlikti.
“Peki b-bir şey olmadı değil mi?”
Noa bunu sorarken gözlerime dimdik bakıyordu. O kadar ciddi duruyordu ki adeta sorguya çekiliyor gibi hissediyordum.
Ancak anlıyordum. Büyük olasılıkla Lyra'nın sevgilisinin olduğunu bilmediğimi düşünüyordu. Bu yüzden tam burada söylemeyi planlıyordu. Ayrıca sevgilisi de olduğu için en azından Lyra'nın sevgilisi adına iyi bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
“Noa, Lyra ile aramızda hiçbir şey olmadı. Ayrıca Lyra’nın sevgilisi olduğunu biliyorum ve merak etme, sevgilisi olan birisine karşı romantik duygular besleyecek biri değilim.” Sözlerim nedense ağır gelmişti kendime de. “Ne?”
Noa ise az önceki ciddi halinden sıyrılıp gözleri açılmış, kaşları kalkmış bir şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“Yani evet… Bana karşılaşmamızda söylemişti,” dedim sakince. Büyük olasılıkla bilmediğimi düşündüğü için şaşırmıştı.
“Bir saniye, Lyra’nın sevgilisi olduğu mu?”
“Ee evet?”
Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Noa elini kaşlarının arasına götürdü ve sıkmaya başladı. Sinirli görünüyordu.
“A-ama sorun değil. Dediğim gibi, şu an aramızda öyle bir şey yok,” diyerek devam ettim. En azından bundan emin olursa belki rahatlardı.
“Neden? İlişkin mi var?” Noa öfkeyle konuşuyordu ama sanki öfkesi başka bir yöne çevrilmişti.
“Şey… hayır.”
“Sana neden anlattı peki bunu?”
Üst üste soru yağmuruna tutuluyordum. Sanki polise ifade verir gibi…
Ancak bir yandan da, ben Lyra'yı nasıl tamamen bir “yabancı” olarak görüyorsam, Noa da beni muhtemelen öyle görüyordu. Rastgele tanışılıp samimi olunan bu yabancı aslında riskli olabilirdi. Bu yüzden en yakın arkadaşına anlatmam sorun olmazdı herhalde.
“Lyola konserine gidecektik. Ben de daha önce nasıl konser öncesi karşılaştıysak ve ikimiz de sevdiğimiz için Lyola konserine davet etmiştim. O ise sevgilisiyle gideceğini söyleyip reddetmişti.”
Anlatırken fark etmeden kafamı aşağı eğmiştim. Söylediği an ve sonrasında düşündüklerim aklıma gelince tuhaf hissetmiştim. Kafamı kaldırdığımda Noa bana donuk ve ifadesiz, garip bir şaşkınlıkla bakıyordu.
Noa derin bir iç çekti. “O salak…” fısıldayarak konuşmuştu.
Yani neden Lyra’nın bunları anlatmamasına üzülüyordu ki?
Yine aramızda bir sessizlik oluşmuştu. Sanırım bu kadardı endişelendiği şey.
Her ne kadar Noa adına üzülmüş olsam da sanırım büyük pot kırmıştım.
Ama bence bu büyük bir pot kırmak sayılmazdı, çünkü “pot” olarak bahsedilen kişi bendim. Bir “yabancı.”
“O zaman bu kadarsa geri yanlarına gideli—“
“Bekle Yuta.”
Tam arkamı dönmüştüm ki tekrar seslendi. Kafamı geri çevirdim.
“Peki… diyelim sevgilisi olmasaydı, o zaman farklı olur muydu?”
“Ha?”
Soru kafamda hiç olmadığı kadar büyük bir sessizlik yaratmıştı. Sanki tüm dünya bir anda sessizleşmişti. Noa gözlerime tüm ciddiyetiyle bakıyor, bir yandan da ağzımı arıyordu.
Vücudumun hafifçe titrediğini hissettim. Açıkçası bunu pek, hatta hiç düşünmemiştim. Lyra’nın sevgilisi olmasa ha?
Böyle bir şey mümkün müydü? Bence doğrudan “imkansız”. Ama sevgilisi olacak kişi ben olsaydım?
Muhtemelen yetersiz gelebilirdim. Henüz Lyra hakkında çok ama çok az şey biliyorum. Her sohbetimizde tek ortak noktamız müzik. Başka herhangi bir şeyimiz bile aynı değil.
Davranış biçimimiz,
Kişiliğimiz,
Sosyal davranışlarımız ve aktifliğimiz, hatta kahve ve tatlı tercihimiz bile.
Yani şu ana kadar pek benzer bir şey de çıkmamıştı. Bu farklılığımız belki yeni konular ve yeni şeyler açardı, evet, ancak tam ters etkiyi gösterip aramızdaki iletişimi de düşürebilirdi.
Ancak ben Lyra’yı tüm bunların ötesinde bir insan olarak görüyorum.
İnsandan kastım yaşayan canlı olarak insan değil.
Neşeli, yardım etmek için çabalayan, gördüğüm kadarıyla elinden geleni yapan, herkese bir eli dokunan, yetenekli ve çabalayan birisiydi. Bir insan olmanın en büyük erdemlerini görmüştüm onda.
“Bilmiyorum…” dedim başta. Kendimi hala hayal edemiyordum. Ancak, bana göre böyle iyi birisinin en iyi halini düşündüğümde… Evet, cevabımı bulmuştum.
“Belki olurdu… Ama birisine gerçekten değer veriyorsam, onun sadece mutlu olması yetiyor bana. İlla ki yanında ben olmam gerekmiyor.”
Noa karşımda donup kalmıştı. Çok mu ağır konuşmuştum? Yani açıkçası Lyra’nın güldüğü anlar gerçekten etraf pozitiflik doluyordu. Bu yüzden mutlu olsa bence etrafındaki herkesi de mutlu ederdi. Yanında olacaksam da mutlu olmasına çabalardım muhtemelen.
Noa ile bakıştığımız, bana uzun gelen ama aslında kısacık bir sessizlik oldu. Noa’nın gözleri kocaman açılmış, sanki bir “oha” bakışı atmıştı.
“Seni daha önce üzdüler mi?” dedi bana. Yavaşça gülümsemişti.
Ben mi? Yani sanırım istemeden tam tersini yapmış ve sonra her iki halimden de pişmanlık ve üzüntü duymuş bir insandım. Ancak garip garip cevaplar verip “cringe” olmak yerine daha dengeli bir yanıt vermeliydim.
“Yani bilmem. Sadece düşüncelerimi paylaştım,” dedim irdelemesine izin vermeden.
Noa bir şey demedi. Ama yüzünde garip bir yumuşama hissettim. Omuzları hafifçe düşmüş, gözlerini hafifçe kısmıştı.
“Anladım,” dedi sadece.
O an Noa’nın gözlerinde, beni sanki ilk kez gerçekten görüyormuş gibi bir bakış vardı.
“Peki. O zaman sen bu bilgiyi bildiğine göre devam edip yanlarına dönelim.” Noa tıpkı eski, hafif içine kapanık, ciddi haline dönmüştü. Yine de yüzünde memnun olmuş bir gülüş vardı.
Geri dönerken aramızda sohbet ederken kafama takılan bir soru vardı aslında.
Mutlu olunan ortamda olmayan kişi tam olarak ne sayılırdı?
Her ortama girmesi zorunlu olmayan ama yine de mutlu olabilen kişi mi?
Yoksa kendisi ortama dahil olmayı hak edememiş, suçlu ilan edilen ve yine de uzaktan burayı arzulayan kişi mi?
Kalabalığın arasından geçip grubun yanına geri dönerken, üzerimize dikilen bakışları neredeyse fiziksel olarak hissedebiliyordum. Özellikle Ray, tam anlamıyla gözleriyle beni delip geçmeye çalışıyordu. “Ne oldu lan? Kaçırıldın mı az kalsın?” diye sordu. Tabii ki hemen bir espriyle açılışı yapacaktı.
Yasu meraklı ama daha sakin bir ifadeyle “Her şey yolunda mı?” dedi. Sayuri ve diğerleri yüzüme bakarken, Noa… Noa gözlerini kısıp bir adım geri çekildi. Ardından, hiçbir şey demeden Lyra’yı kolundan tutup kalabalığın dışına çekti.
Ve o an, gerçek sorgu başladı.
Ben de kalanların arasında tek başıma kalakaldım.
“Hop, şimdi de Lyra’yı aldı!” Ray şaşkınlıkla gittikleri tarafa bakıyordu.
Yine ufak, donuk bir sessizlik oldu. Noa beni götürdüğünde nasıl hissettiklerini şimdi az çok anlayabiliyordum. Sonra tüm bakışlar bana çevrildi. Gözlerinden “Neler oldu?” bakışlarını seziyordum.
Eh, çok iyi bir tecrübe sayılmazdı ama rahat durmayacaklarını da bildiğimden üçüne kısaca olayı anlattım.
“Haa, demek o yüzden.” Ray omuz silkelemişti.
“Noa… iyi bir kız.” Sayuri yavaşça gülümsemişti.
“Sahi, Noa niye Lyra’yı götürdü?”
“Iıı, muhtemelen merak ettiği birkaç bir şey vardır,” dedim. Aslında ufak bir olaydı ama Noa’nın tepkisi büyük olasılıkla güvenle alakalıydı.
“O zaman biz yavaştan geçelim onlar da gelir.” Yasu tepkisiz bir ses tonuyla demişti bunu.
Biz tapınağın önüne geldiğimizde kızlar da gelmişti. Yüzlerinde gayet normal bir ifade vardı. Ne oldu diye sormanın hakkım olduğunu düşünmüyordum ama etrafta çok garip bir aura olmaya başlamıştı.
“Sıkıntı var mı?” dedim normal bir şekilde. Ne oldu demeden “iyi” veya “kötü”yü ayırt etmenin iyi bir yoluydu.
“N-n-ne? Ha yok.” Lyra aniden bocalamıştı. Noa’ya baktığımda yanında gayet rahat duruyordu. Sorun çözülmüş olmalıydı.
“Sevindim.” Yavaşça gülümseyerek söylemiştim. Diğer üçü çoktan dua merasimine geçmişti bile. Ben kızları görünce durmuştum.
“O zaman hadi biz de geçelim.” Noa önden ilk adımları atmıştı.
Bakışlarımı kısacık bir anlığına Lyra'ya çevirdim.
Daha biraz önceki neşeli ve tepkisiz yüzü yerine düşünceli, garip bir endişe var gibiydi.
Ne olduğunu bilmiyordum.
Bilmesem de bilmek beni ilgilendirmezdi zaten.
***
Ziyaretimiz bittikten sonra çok üşümüştük. Bu yüzden hızla en yakınlardaki bir kafeye geçtik. Kendi aramızda uzun uzun sohbet ettik. İlk gerçekleşen festival, sonrasında kaplıca, Sayuri ve Ray olayı derken aslında geçen zamanda neler yaptığımızı konuşuyorduk.
Kafedeki genel ortam huzurluydu. Kızlar ve erkekler olarak karşılıklı oturmuştuk.
Bu sırada bazı ek detaylar da öğrenmiştim.
Mesela Noa ve Lyra aslında yeni tanışmış sayılırlardı. Noa üniversitelerinde sanat bölümündeyken, Lyra ise müzik kısmındaydı. Tanışmaları ise aslında okul koridorunda Lyra’nın şans eseri Noa’yı görüp tuval taşımasına yardım etmesinden sonra gerçekleşmişti.
Bazen biz erkekler bu rahat tanışmamızla övünüyoruz ancak birkaç ayda birbirlerine en iyi arkadaş diyebilmek hayranlık duyulacak bir şeydi.
Böyle herkesin rahat rahat konuşabilmesi, eğlenebilmemiz bile çok farklı geliyordu bana.
Hepimiz aslında şans eseri tanışmıştık.
Ben ve Ray beden eğitimi dersinde spor yarışmalarında rastgele takım olarak tanışmıştık.
Yasu ile biz ise okulun ilk günü aldığımız derste hocanın kaynaklarını şans eseri sorarken tanışmıştık.
Sayuri ve Ray festivalde karşılaşarak, ya da daha doğrusu konuşarak tanışmıştı.
Lyra Noa’ya yardım ederken,
Ben ve Lyra ise bir markette favori şarkıcımızı konuşurken tanışmıştık.
Şimdi ise hepimiz aynı masaya oturmuş, eğlenerek sohbet ediyorduk.
Gerçekten çok garip bir histi.
Ancak garip olduğu kadar içten içe geçici olmasını da istemiyordum…
Kafamı kaldırdığımda tam karşımda oturan Lyra’nın elindeki kahvesiyle tüm sohbetin dışında kalıp pür dikkat bana baktığını fark ettim.
Ne zamandır böyle düşüncelere dalmıştım?
Düşünürken nereye bakıyordum?
Paniklemiş olmalıyım ki kesik kesik nefes aldım. Lyra’nın yeşil çam rengi gözleri gözlerimde anlam ararcasına bana bakıyordu.
“Evet evet! Sonrasında o da işte…” Diğerleri kendi aralarında sohbet etmeye devam ediyordu.
Sohbetin anına kapılıp konudan uzak kaldığımı fark ettim.
Peki neden Lyra hiçbir şey demeden düzenli olarak bakışlarını bana çeviriyordu?
Gerçi, bakışlarını fark edebilmem için düzenli olarak ona bakmam gerekiyor değil mi?
Hay sıçayım.
“Hey Yuta, Lyola hakkındaki o aşırı detaylı görüşlerini anlatsana bize biraz.” Ray dirseğiyle omzumu dürtmüştü.
“Ha?” dedim şokun etkisinden uyanarak. Ortamdaki 5 kafa da bana çevrilmişti.
Nereden çıkmıştı şimdi bu?
“Yani anlatırım anlatmasına da nereden çıktı ki?”
“Sayuri de Lyola’yı çok seviyordu. Hazır buradaki herkes de dinliyorken bence senin görüşlerini de bilmek isterler.”
Açıkçası ortamdaki bu rahat havayı bir anda sanki bilim yapıyormuş gibi video çeken inceleme kanalına çevirmek istemiyordum. Gerçekten de bir şey anlatasım da gelmiyordu.
Ne anlatabilirdim ki?
Ne anlatsam ne kadarını anlayacaklardı?
Derin bir iç çektim.
“Üzgünüm, şu an pek anlatacak bir şeyim yok. Yani genel olarak çok iyi bir şarkıcı.”
“Hadi ama! İlla ki birkaç eleştirin vardır?”
Kısa bir düşündüm. Gerçekten de şu anda var mıydı? En son gittiğimiz konserinde bu hataları bile düzeltmeye çalışmıştı.
“Elinden geleni yapıyor. Neden sanatını güzel yapan bir insanın güzel taraflarını övmeden sadece kötü taraflarıyla ilgileneyim ki?” dedim.
Sesim biraz donuk ve duygusuz çıkmış olacak ki çevremde sanki bir buz kütlesi oluşmuşçasına bir sessizlik çöktü.
Sadece… Lyra bana şaşkın ve anlamlandıramadığım bir şekilde bakıyordu. Onunla göz göze geldiğimde istemsizce gözlerimi diğerlerine kaçırma isteği uyanıyordu.
Sohbeti takip etmemiştim yani bu konuya nasıl geldiğimizi de bilmiyordum. Şu an değişen garip hava muhtemelen benim de daha garip görünmeme sebep oluyordu.
İşte bu tür durumların en çok nefret ettiğim kısmı buydu.
“Bence de Yuta haklı. Şu anda bu kadar spesifik bir şeyi burada konuşmayalım. Hem bence çok sıkıcı bir konu.”
Konuşan kişi Lyra olmuştu. Beni desteklemişti. Yüzünde minik bir tebessüm vardı.
“H-haklısınız.” Ray tökezlemişti ancak daha fazla irdelememeye karar vermişti.
Arada oluşan bu garip durum sonrasında kendi aramızdaki ufak sohbetlerle tekrar toparlanmıştı.
İnsanlar, her zaman olduğu gibi, az önce irdeledikleri şeyi yine unutmuşlardı.
Kahvelerimiz ve sohbetlerimiz bittiğinde, artık yavaştan dağılma vakti gelmişti.
Sayuri ve Ray’in kendi aralarında planları vardı. Onlar kafeden çıkmadan önce Sayuri Ray’in koluna girip bize el sallamıştı. Böylece ilk gidenler onlar oldu.
Sonrasında da Yasu otobüsünün yakında gelecek olmasından ötürü aceleyle çıkmak zorunda kaldı.
Biz de dağılmak üzere dışarı çıkmıştık.
“O zaman sizi yolcu edeyim.”
“Teşekkürler.”
Noa metro ile gelmişti ve Lyra’nın otobüs durağı da hemen yakındaydı. Bu yüzden ilk Noa’yı yolcu ettik.
“Okulda görüşürüz Lyra. Yuta seninle de tekrar tanıştığıma memnun oldum.” Gözleri Lyra’dan bana çevirirken alengirli bakmış, sonra şüpheci bir tavırla Lyra’ya dönmüştü. “Senin otobüsün kaçmayacak mı?” dedi.
“Yok daha 3 dakikası falan var. Her türlü yetişirim.” Lyra gözlerini kısıp gülümseyerek cevap vermişti.
“Hmm anladım peki.” Noa arkasını dönerken bile aynı bakışlarını koruyordu. “O zaman görüşürüz.”
Noa da turnikeden geçtikten sonra Lyra ile ben kalmıştım. Benim otobüs durağım daha ilerideydi. Zaten Lyra’nın durağı da yolumun üstündeydi.
“O zaman seni de yolcu edeyim.”
“Bekle.”
“Ne oldu?”
Lyra’nın yüzünde kendinden emin ve meraklı bir tavır vardı.
“Geçen gün konuştuğumuzu unutmadın herhalde?”
“Neyden bahsediyorsun...” Haaa, hatırladım. Hatırladığım gibi aydınlanma yaşamıştım. Pişmanlıkla yazdığım şeyin meyvesi tam da bu andaydı. Adem’in yasak elması gibi bir suç işlemiştim.
“Anladın sanırım. Hadi, gün boyunca da biraz dalgın ve düşünceliydin zaten, bana anlatmanı isterim.”
Metro girişinde, kalabalık yanımızdan hızla geçerken, iki genç olarak birazdan benim ergenlik dramamı konuşmaya başlayacaktık.
Aman ne güzel…
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.