Sınırsız İhanet

Sınır tanımayan, akılalmaz bir ihanetti bu. Sunny önce yozlaşmaya boyun eğip yoldaşlarına ihanet etmiş, sonra da bizzat kendisinin yarattığı Altı Veba’ya bir kez daha arkasını dönmüştü. Bu süreçte efendilerinden birini öldürmüş, diğerini yok etmek için de sayısız plan dokumuştu.

Bu konuda ne hissetmesi gerektiğini gerçekten bilemiyordu. Geçmişteki haliyle gurur mu duymalıydı, yoksa ondan iğrenmeli miydi?

Büyü'nün bana o ismi takmasına kızmayı bıraksam iyi olacak galiba.

Her halükarda, içinde derin bir pişmanlık hissi uyandı.

Çünkü o deli piçi kendi elleriyle boğma şansını asla elde edemeyecekti.

Sunny içini çekti.

İşte her şey ortadaydı. Gerçek buydu.

Elbette hala mantığa sığmayan, hatta tamamen anlamsız gelen pek çok şey vardı. Bunların en başında da şüphesiz, hem Nehir Medeniyeti’nin uzak geçmişine yolculuk eden hem de yeni bir döngünün başlamasına rağmen Ariel’in Mezarı’nda varlığını sürdürmeyi başaran Altı Veba’nın yarattığı paradoks geliyordu.

Bütün kuralları gerçekten de altüst etmişler.

Sunny, Deli Prens’in Zincir Kıran’ı nerede bulup da kendisiyle Nephis’in karşısına çıkacak şekilde ayarladığını da bilmiyordu. O aşağılık delinin Dokuma’yı neden yerle bir ederek Dokumacı’nın takipçilerinin desteğinden mahrum kalmalarına yol açtığını ve daha pek çok şeyi de çözebilmiş değildi.

Bunların bazılarını muhtemelse hiçbir zaman öğrenemeyecekti.

Ama önemi yoktu.

Ariel’in Mezarı, fani bir insanın sırlarını tamamen çözebileceği bir yer olmamıştı hiçbir zaman. Zaten olayların genel gidişatını artık kavramıştı.

Ne fark eder ki?

Bu gerçekleri bilmek aslında hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

Hedefleri hala aynıydı. Alacakaranlık'a gitmek, Kai ve Mordret’i kurtarmak... Sonra toplayabildikleri kadar güç toplayıp İlk Arayıcı’yı katletmek için Sınır’a saldırmak. En azından bu hedefe ulaşmak artık eskisi kadar imkansız görünmüyordu.

Altı Veba’dan üçü zaten oyun dışı kalmıştı; üstelik Deli Prens’in, yoldaşlarının bu Kabus’u fethedebilmesi için arkasında başka ne gibi kolaylıklar bıraktığını kestirmek güçtü. Geriye kalan vebalar hala hayatta mıydı acaba? Belki de Yutan Canavar ve Ölümsüz Katliam’ın icabına baktığı gibi onların da işini çoktan bitirmişti.

Bu nasıl tuhaf bir his böyle... Sanki mezarın ötesinden, kendi kendime yardım ediyorum. Üstelik o ölü versiyonum tam anlamıyla dehşet saçan bir Kabus Yaratığı.

Bundan daha tuhaf bir cümle kurulabilir miydi acaba?

Gerçi Sunny bunu dışından söylememişti. Teknik olarak Deli Prens de ölmüş sayılmazdı... Sadece zamanda geriye giderek varoluştan silinmişti.

Evet, bu kesinlikle kulağa daha az tuhaf gelmiyor.

O an Sunny, ne kadar süredir Zincir Kıran’ın güvertesinde diz çökmüş, uzaklardaki Büyük Nehir’e bakarak boş boş hayallere daldığını fark etti. Dışarıdan bakıldığında epey garip bir manzara oluşturuyor olmalıydı.

Ancak etrafına bakmaya fırsat bulamadan üzerine bir gölge düştü. Başını kaldırdığında, kendisine karanlık bir ifadeyle bakan Yalnızlık Günahı’nı gördü.

Budala... Aptal gibi davranmayı bitiremedin mi daha? Vay canına. O salakça surat ifadene bakılırsa, o kuş kadar beynin nihayet bazı şeyleri idrak edebilmiş. Zavallı şey. İlk gün apaçık ortada olması gereken bir şeyi fark etmen ne kadar sürdü böyle?

Sunny kılıç tayfına dik dik baktı, ardından karanlık bir tebessüm belirdi yüzünde.

Biliyorum... Farkındayım artık. Seni gidi çürümüş piç. Beni o yozlaşmayla kaç kez zehirledin?

Gerçekten de Sunny’nin Deli Prens’e dönüşmesinin müsebbibi Yalnızlık Günahı’ydı. Ancak ne gariptir ki Deli Prens’in aklından geriye kalan son kırıntıyı korumasını sağlayan da yine bu kılıç tayfı olmuştu. Onu birbirine tamamen zıt iki uç arasında sonsuza dek sıkıştırarak bitmek bilmeyen bir azaba mahkum etmişti.

Ne sinsi bir oyun ama.

Sunny'nin gözü seğirdi.

Cevap ver bana, seni çöp herif.

Yalnızlık Günahı, gözlerinde öfkeyle ona dik dik baktı. Bir şeyler söylemek istediği çok açıktı... Ama yapamıyordu.

Haliç Anahtarı buna engel oluyordu.

Sadece bu da değil; Sunny ile zihninin kopan bu parçası arasındaki o bağın, Büyük Nehir’in önceki döngülerine ve Haliç’in sırlarına dair bilinçaltındaki bilgileri taşıyan bir köprü vazifesi görmesini de engelliyordu.

Üstelik bu Yadigar, Sunny’nin şimdiye kadar gördüğü, çağrılmadan bile işlevini yerine getiren ilk şeydi. Haliç Anahtarı ruhunun derinliklerinde yatarken bile pasif büyüsü devredeydi; hem kılıç tayfını susturuyor hem de zamanın o pürüzlü, siyah kaya parçasına etki etmesine engel oluyordu.

Muazzam.

Yozlaşmış bir Titan olarak geçirdiği sayısız yıldan sonra ne denli usta bir büyücüye dönüşmüştü böyle?

Sunny içini çekti.

Bir önemi yoktu artık. Ödenen bedel çok ağırdı.

Katlanılamayacak kadar ağır.

Yine de Haliç Anahtarı, günün birinde nelere muktedir olabileceğinin somut bir vaadiydi.

Doğru ya. Diğerleri aniden böyle donup kalmama endişelenmiş olabilir.

Belki de kendilerine mal olan o korkunç gerçekler yüzünden onların da nutku tutulmuştu.

Arkasını döndüğünde yoldaşlarını gördü.

Cassie, Büyük Nehir’in uzaklardaki kıvrımına dalgın gözlerle bakıyordu. O da Sunny ile aynı şeyleri fark etmiş olmalıydı... Belki de daha fazlasını. Nephis’in yüzü ise her zamankinden daha da ifadesizdi. Görünüşe göre o da gerçeği kavramıştı.

Ancak Jet ve Effie, Ariel’in Mezarı hakkında o kadar çok şey bilmiyorlardı. Büyük Nehir’in manzarasıyla zerre ilgileniyor gibi görünmüyorlardı. Bunun yerine Zincir Kıran’ın diğer tarafına geçmiş, ilerideki karanlığı süzüyorlardı.

O esnada uçan gemiyi ileriye taşıyan o ilk hız büyük ölçüde yitirilmişti. Yavaşlıyorlardı.

Nephis içini çekti.

"Demek girdap dedikleri şey buymuş."

Sunny kafa karışıklığı içinde ona baktı.

"Ne?"

Büyük Nehir’i işaret etti Nephis.

"Burası düz. Şekli itibarıyla nehrin tamamı tek bir düzlem oluştursa da aslında iki yakası var. İçinden geçtiğimiz o tünel, bir yakayı diğerine bağlayan bir geçitten ibaret. Yani Büyük Nehir’in dibine falan inmedik. Sadece içinden geçip diğer taraftan çıktık."

Ve bir noktada girdaptan öyle muazzam bir hızla fırlatılmışlardı ki Zincir Kıran nehir yüzeyinin çok yukarısına savrulmuştu.

Geri dönmeleri ne kadar sürecekti acaba?

Sunny'nin yüzü gerildi.

Aletheia'nın Adası’nda ne kadar zaman geçirdiğimizi bile bilmiyoruz. Ben döngünün farkına varana kadar aylar, hatta yıllar geçmiş olabilir.

Kai iyi miydi acaba?

Peki ya Düşmüş Lütuf? O velet Cronos ve diğer sakinler ne durumdaydı?

Bir an önce geri dönmeliyiz.

Bir de Effie ve bebeği vardı tabii. Effie Tohum’un içindeyken doğum yaparsa ne olacağını Sunny kestiremiyordu. Gerçek dünyada ana rahmine düşen bu bebek, Nehir Doğumlu mu olacaktı yoksa bir Yabancı mı? Kabus’u fethettikten sonra ona ne olacaktı?

Çocuklar dirençlidir...

Büyü’nün genç yaştaki insanları seçmesinin bir sebebi vardı. Genç ruhlar şekil almaya çok daha yatkındı ve Uyanış’ın getirdiği yüke daha kolay dayanabiliyorlardı. Tabii daha önce hiçbir bebek İlk Kabus’a gönderilmediği için ne olacağını kestirmek imkansızdı.

Üstelik bu bir İlk Kabus da değildi. Üçüncü Kabus’tu.

Eğer burayı fethederlerse...

Effie’nin çocuğu daha bebekken bir Aziz mi olacaktı? Yoksa o küçük ruh, Yükseliş’in ağırlığı altında ezilip yok mu olacaktı?

Sunny bilmiyordu.

Lanet olsun...

Bir süre sessiz kaldı, ardından başını iki yana salladı.

Her şey yoluna girecek. Aksini düşünmeyi reddediyorum.

Tam bunu düşündüğü sırada Effie aniden bir küfür savurdu.

Hemen ardından Jet’in çığlığı duyuldu:

"Durdurun şu lanet gemiyi, hemen!"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.