Zincir Kıran, kan kırmızısı suların üzerinde süzülüyordu. Kavurucu kızıl gökyüzünün altında gemiyi etkileyen mistik bir güç görünmüyordu... Yine de rota, dümendeki elden bağımsız bir şekilde çiziliyordu.
Gemi, Düşmüş Zarafet’in kayıp tapınağına doğru çekiliyordu.
Güvertede üç usta savaşa hazırlanıyordu.
Sunny, sakin ve odaklanmış bir ifadeyle geriniyordu. Tabii Cassie ve Nephis bunu göremiyordu; zira Sunny çoktan Dokumacı’nın Maskesi’ni kuşanmıştı. Yozlaşmış bir kahine karşı vereceği bu savaşta, maske onun hem en iyi silahı hem de kalkanıydı.
Cassie zırhını ve yarım maskesini çağırmıştı. Sessiz Dansçı ve uzun hançeri, kalçasındaki ikiz kınlarında duruyordu. Nephis ise hala beyaz tuniği içindeydi ancak ellerinde artık muazzam bir uzun kılıç vardı. Kılıcın kabzası siyahtı; balçağında ise bir kılıç tarafından delinen kızıl bir örs simgesi işliydi.
"Geleceği etkileyebilen bir düşmanla nasıl dövüşülür ki?"
Sunny bu soruyu sorduktan sonra Nephis ile birlikte Cassie’ye döndüler.
Kör kız hafifçe kaşlarını çattı.
"...Ben nereden bileyim?"
Ondan başka kim bilebilirdi ki?
Sunny birkaç an tereddüt etti, sonra yapmacık bir tavırla ekledi:
"Geleceği görebilen birinin, kendi türünden birini en iyi nasıl öldüreceğini bilmesi gerekmez mi?"
Kör kız kıpırdandı ve ona doğru döndü. Kısa bir sessizliğin ardından belli belirsiz gülümsedi:
"Ne o, benim gibi birini nasıl öldüreceğini daha önce hiç düşünmedin mi? Hem de defalarca?"
Sunny öksürdü.
"...Aklımın ucundan bile geçmedi."
Onu duyunca Cassie kahkaha attı.
"Nephis’in dediği gibi, gücünün bir sınırı olmalı. Diyelim ki bir okun yolunu değiştirebiliyor... O zaman sen de ona iki okla saldırırsın. Eğer yüz okun yolunu değiştirebiliyorsa, yüz bir okla vurursun."
Sunny başıyla onayladı. Gerçekten de bu, Cassie ile nasıl başa çıkacağını düşündüğünde bulduğu yöntemdi... Tamamen akademik bir meraktı tabii, başka bir şey değil. Mademki Cassie geleceğin birkaç saniye sonrasını görebiliyordu, onu yenmenin tek yolu ya özünü tüketmek ya da kaçınılmaz bir gelecek yaratmaktı. O noktada, geleceği bilmek hiçbir işe yaramazdı.
Kuramsal olarak, aynı ilke geleceği değiştirme gücüne sahip biri için de geçerliydi. O yozlaşmış kahinin belirli olayların gerçekleşme olasılığını artırabildiğini varsayarsak, onu alt etmenin anahtarı, tüm olası sonuçların onun ölümüyle bittiği bir durum yaratmaktı.
İç çeker
"Yani kaba kuvvet yöntemi... Nefret ederim."
Nephis ona inanmayan gözlerle baktı.
"Yani çok seviyorsun, öyle mi?"
Sunny ciddiyetle başını salladı.
"Hayır."
Nephis birkaç an tereddüt etti, sonra usulca içini çekti.
"Bu maske... kafa karıştırıyor."
Öyle miydi? Sunny o kadar da kafa karıştırıcı olduğunu düşünmüyordu. Tek yaptığı kusurunu tersine çevirmekti; böylece sadece yalan söyleyebiliyordu. Görünen o ki her zaman yalan söylemek, her zaman doğruyu söylemekten çok daha özgürleştiriciydi... Çünkü sayısız yalan vardı ama gerçek sadece tekti.
Yine de hayatını hep Dokumacı’nın Maskesi’yle geçirmek istemezdi. Yalanlar özgürleştirici olabilirdi ama sadece kandıran birinin bir topluluğun parçası olabileceğini sanmıyordu... En azından anlamlı bir şekilde.
Üstelik Rüya Alemi'nde kimse tek başına hayatta kalamazdı. Fakat çok daha önemlisi...
Sürekli doğruyu söylemeye mahkûm olmak onu birden fazla kez zor duruma sokmuştu ancak hayatına dönüp baktığında, Sunny bunun ona ne kadar fayda sağladığını da açıkça görüyordu. Bu kusuru olmasaydı yalan söylemeye ve aldatmaya devam edecek; yalnız ve güvensiz kalacaktı. Kenar mahallelerde hayatını sayısız kez kurtaran o zihniyet, Büyü'nün tehlikeli dünyasında onun sonu olurdu.
Kimseyle yakınlaşamaz, o değerli dostları edinemezdi. Ve bu da büyük ihtimalle, bir hendekte yapayalnız ve sefil bir halde ölmesine yol açardı.
...Sunny'nin bir hendekte ölmek için hala pek çok şansı vardı ama en azından ölümü o kadar acı olmayacaktı.
"Buna kişisel gelişim denir işte..."
Kendi kendine kıkırdayarak kızıl gökyüzüne baktı.
Belki de Ananke haklıydı. Sadece kusurlu olan şeylerin gelişmek için bir sebebi vardı... Bu yüzden kusurlu olmak, gelişimin en büyük kaynağıydı.
Peki bu durum tanrılar ve iblisler için ne anlama geliyordu?
Kusursuz doğan tanrılar, kendi güçlerini artırmak için mi evrensel kusur yasasını yaratmışlardı? Eğer öyleyse, hangi tanrı bu kadar kurnaz bir şeyi yaratmıştı?
Sunny bir süre hareketsiz kaldı, sonra içini çekip başını salladı.
Kimin umurundaydı ki bunlar? Tanrılar zaten ölmüştü. Ve eğer üçü o yozlaşmış kahini öldürmeyi başaramazsa, kendisi de ölecekti.
"Hiçbir şey görmüyorum."
Nephis kaşını kaldırdı, sonra birden gerildi.
"Yani bir şeyler görüyorsun..."
Dönüp ufka baktı.
Orada, kızıl ışıltının içinden karanlık bir karaltı yavaşça belirmeye başladı.
Suların arasından çarpık bir tapınak yükseliyordu; büyük bir kısmı gözlerden gizli, sulara gömülmüştü. Bir zamanlar beyaz ve zarif olan duvarları çatlaklarla dolmuş, yosun tutmuştu. Kırık cephesinde bir kefen gibi tırmanan karanlık sarmaşıklardan, güzel siyah çiçekler açıyordu.
Tapınağın üzerinde durduğu yapay ada parçalanmış ve kısmen batmıştı. Dalgaların üzerinde kalan ufacık kısmı ise dikenlerle dolu, yabani bir bahçeyi andırıyordu.
Zincir Kıran bu sürüklenen enkaza yaklaştıkça gökyüzü bile kararıyor gibiydi. Sunny’nin zihninin derinliklerindeki o tekinsiz his daha da güçlendi.
"Rahatla biraz. Eminim endişelenecek hiçbir şey yoktur."
Yalnızlık Günahı’na ters bir bakış attı, ardından beliren gölgelere yelkenleri indirmelerini emretti. Aynı anda kendi gölgeleri de hareketlenerek güvertede süzülüp ustalarına doğru ilerledi.
Cassie meçini ve hançerini kınından çıkardı. Nephis sessizce kılıcını kaldırdı ve namlusunu omzuna dayadı.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra aniden uzun bir iç çekti ve avucuyla yüzünü kapattı.
Sunny ona bir bakış attı.
"Ha?"
"Dur bir dakika... Sakın bana gerçekten endişelendiğini söyleme?"
Nephis ondan bakışlarını kaçırdı, bir süre bekledi ve başını salladı.
"Hayır... Sadece... Lord Mongrel'ın söylediği her şeyin anlamını şimdi kavrıyorum..."
Sesi tuhaf bir şekilde kırgın geliyordu.
Sunny yanlış mı görüyordu, yoksa Nephis'in yanakları mı pembeleşmişti?
Bir süre ona dik dik baktı, sonra yapmacık bir şekilde öksürdü.
"Ah, şey... Söylediğim tek bir kelime bile yalan değildi."
Bunu dedikten sonra Zincir Kıran’ın pruvasına yöneldi.
Kısa süre sonra gemi yavaşladı. Batan adaya ulaşınca yüzeye usulca süründü ve durdu. Tıpkı daha önceki gibi her şey sakin görünüyordu... Siyah çiçeklerle dolu vahşi bahçede hiçbir kıpırtı yoktu; tapınağın içinden üzerlerine atılan hiçbir hilkat garibesi de görünmüyordu.
Yarılan duvarlar, uğursuz bir karanlıkla ağzını açmış, her an yıkılacakmış gibi duruyordu.
Sanki bir şey onları içeri davet ediyordu.
Lanetli kılıcını çağıran Sunny, yüzünü buruşturup o tekinsiz kıyıya atladı.
"Madem davet edildik, ev sahibini fazla bekletmeyelim..."
Yarın üç bölüm gelecek.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.