Sunny uzun zamandır kendi Yüce Savaş Sanatı üzerinde çalışıyordu.
Yüce Savaş Sanatı, bir savaşçının dövüş tekniğinde ulaşabileceği en uç noktaydı. İnsanlar birer Aziz mertebesine yükseldiklerinde tepeden tırnağa derin bir değişim geçirirlerdi; bu yüzden tekniklerinin de bu yükselişe ayak uydurması, kendi yüceliğine kavuşması gerekirdi.
Yüzeysel bakıldığında bu sanat, dövüş tarzının bir Azizin yeni kazandığı muazzam güçlerle tamamen örtüşecek seviyeye çıkarılması demekti. Elbette her yetenek kendine has olduğundan, ortaya çıkan her savaş sanatı da özünde diğerlerinden tamamen farklı oluyordu.
Ancak işin derinine inildiğinde, sıradan bir dövüş tarzı ile Yüce Savaş Sanatı arasındaki uçurum kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyüktü. Yüce bir varlık, doğası gereği ölümlüler ile ilahları ayıran o ince çizgiyi aşmış kişi demekti. Haliyle Azizler, insan sınırlarının fersah fersah ötesinde güçlere hükmederdi.
Bu güçleri kusursuz bir uyumla harmanlayan dövüş tekniği de özel bir nitelik kazanırdı. Bir Azizin sıradan bir ölümlüden üstün olduğu kadar, bu teknik de basit bir dövüş tarzının ötesine geçerdi.
Adının hakkını tam anlamıyla verirdi yani.
Haliyle, böyle bir sanatı sıfırdan inşa etmenin ne denli yıldırıcı bir iş olduğunu tahmin etmek zor değildi. Bir dövüş tarzının iliklerine işlemiş temel kuralları en küçük parçalarına ayırmak zaten tek başına büyük bir meseleyken, bir de bu temel ilkeleri tek tek incelemek, yeniden şekillendirmek, hatta gerekirse tamamen çöpe atıp yerlerine yepyeni kavramlar koymak gerekiyordu.
En sonunda da bu taze temel üzerine, pratikte işleyecek eksiksiz bir sistem inşa edilmeliydi. Sadece tek bir kişinin kullanabileceği, imkansız ve çığır açıcı bir dövüş tarzı.
Sıradan bir Yüce Savaş Sanatı tasarlamak için koca bir köklü hanedanın dehası ve bitmek bilmeyen kaynakları gerekirdi. Oysa Sunny bunu tek başına başarmıştı.
İnsani sınırları bir kenara bırakıp kendi benzersiz niteliklerine ve yeteneklerine odaklanarak, bir canlının nasıl dövüşmesi gerektiğine dair tamamen yeni kavramlar ve kurallar silsilesini ilmek ilmek dokumuştu.
Yüce Savaş Sanatı zaten bir süredir tamamlanmanın eşiğindeydi. Teorik altyapıyı çoktan kurmuştu; eksik olan tek şey, bu tasarımı sınamak, doğrulamak veya üzerinde ince ayarlar yapmak için gereken pratik deneyimdi.
Büyük kısmını zaten deneyip kusursuzlaştırmıştı. Ancak kilit bir unsur hâlâ yarım kalmıştı; çünkü bu parça, savaş meydanında birden fazla sureti aynı anda kontrol etmeyi gerektiriyordu ve Sunny bu yeteneğini uzun zamandır herkesten saklıyordu.
Geçmişte bazı Kabus Yaratıkları üzerinde bunu denemiş olsa da ancak şimdi, Song Diyarı'nın dört Azizi gibi amansız, kurnaz ve usta rakiplerle karşı karşıya geldiğinde gücünü gerçekten sınayabileceği o eşsiz fırsatı yakalamıştı.
Her parça yerine oturuyor, taşlar cuk diye oturuyordu.
Sunny bunu iliklerine kadar hissedebiliyordu...
Sanatı nihayet şekil alıyordu.
Unutulmuş Sahil'de, Nephis'in ona gösterdiği o ilk Azure Kılıcı savuruşundan, Tanrımezarı'nın parıldayan gökyüzü altındaki bu dehşetengiz savaşa kadar Sunny, hep daha yüksekleri hedeflemişti.
Ve şimdi, nihayet zirvede duruyordu.
Sanatı tamamlanmıştı.
Dört Aziz; dişlerin, pençelerin ve keskin çeliğin oluşturduğu bir kasırga gibi Sunny'nin üzerine çullandı. Fakat karşılarında buldukları tek şey karanlık ve ezici bir güç oldu.
Artık kabuğunun devasa elleriyle tutacağı devasa kılıçlar yaratmak zorunda olmayan Sunny, dört çift elinde dört farklı silah belertti. Sade bir taçi, heybetli bir odaçi, kasvetli bir mızrak ve zarif bir jian.
Her biri yüce bir silahın gücüne sahipti ve dünyayı ikiye bölecek kadar kesgindi.
Dört bedeni birbiriyle kusursuz bir uyum içinde hareket ediyor, ölümcül niyetlerle örülmüş karanlık bir ağ sunuyordu. Aralarındaki bu kusursuz zarafet, Kılıç Kralı'na hizmet eden deneyimli savaşçıların o dillere destan savaş becerilerini bile hantal, uyumsuz ve derme çatma gösteriyordu.
Savaş meydanlarında binlerce kez omuz omuza çarpışarak kazandıkları koordinasyon yeteneğiyle bilinen Song'un dört Azizi bile bu uyumun karşısında aciz kalmıştı.
Ve böylece... Sunny onları ezip geçti.
Dört bedeninin her biri, eski tekil ve güçlendirilmiş haline kıyasla daha zayıftı belki ama bireysel güçlerinin toplamı, bütünden çok daha büyüktü. Aynı anda birkaç yerde birden olabiliyor, saldırı ve savunmayı zahmetsizce birbirine bağlayabiliyor, karmaşık tuzaklar kurup düşmanı tam da gitmesini istediği yöne sürükleyebiliyordu. Üstelik tüm bunları oyun oynarmışçasına rahat yapıyordu.
Olasılıklar sınırsız gibiydi.
En güzeli de dört Azizin hareketlerini adeta açık bir kitap gibi okuyabilmesiydi. Kendi Yüce Savaş Sanatı tamamlandığı için, başkalarının benzer tekniklerini çözmek artık çocuk oyuncağı haline gelmişti. Gölge Dansı üzerindeki zaten muazzam olan hakimiyeti yeni bir basamak atlamış, bilinmez gizemlerin o cezbedici kokusuyla onu adeta büyülüyordu.
Ötesinde neyin yattığını hayal meyal de olsa sezebiliyordu artık...
Gölge Dansı için bu, diğer canlıların niteliklerini birebir kopyalayabilme yeteneğiydi.
Kendi Savaş Sanatı içinse... İradesini kılıcının her bir hareketine üfleyebilme becerisi.
Tıpkı Gölge Diyarı'nın o ne idüğü belirsiz okçusunun, ölümü kapkara okların içine hapsetmesi gibi.
Savaşın o en hararetli anında bile Sunny, gelecekteki bu iki büyük kırılma noktası arasındaki ortak noktayı fark etmeden edemedi.
İkisi de aslında sadece dövüşmekle alakalı değildi.
Hatta tekniğinin bir sonraki evrimine sadece Üstün Savaş Sanatı demek bile haksızlık olurdu. Çünkü bu basit bir teknikten ya da sadece savaşla sınırlı bir şeyden çok daha fazlasıydı.
Üstün olmanın ta kendisiydi bu.
Ve tam o anda, Sunny'nin zihninde bambaşka bir kavrayışın tohumları filizlendi.
Dört Azizin amansız taarruzu, onun dört suretinin ördüğü o ele avuca sığmaz bariyere çarparak un ufak oldu. Çarpışma baş döndürücü bir hızla sürüyordu ancak o, buz gibi soğukkanlılığını koruyarak düşmanlarını sessizce sınırlarına, hatta o sınırların da ötesine itiyordu. Çok geçmeden Song Azizlerinin öz kaynakları tükenme noktasına geldi.
Elbette bu süreçte birkaç tehlikeli an yaşanmadı değil. Sunny yanılmamıştı; Ki Song'un kızları ceplerinde gerçekten de son bir koz saklıyordu.
Ama artık çok geçti. Sunny avantajı öyle bir ele geçirmişti ki üstünlüğü adeta boğucu, ezici bir hal almıştı. En büyük kozlarını oynadıklarında bile, doğan sonuçları nispeten rahat bir şekilde bertaraf etmeyi başardı.
Hele ki o ince ince hazırlanmış karşı hamleler, dört farklı düşmanla değil, tek bir güçlü rakiple başa çıkmak üzere tasarlandığı için Sunny karşısında hükümsüz kalmıştı. Üstelik Canavar Terbiyecisi kendi canavarlarını çağırma fırsatı bile bulamadan saf dışı bırakılmıştı.
Sonunda Song Azizleri için her şey tepe taklak oldu.
Göz alıcı yarı insan yarı kuş yaratık Siord, acı dolu bir çığlıkla yere yığıldı, aldığı ağır yarayı bastırmaya çalışıyordu. Sunny, Aziz Ceres'in saldırısını savuşturmak için yana doğru süzüldü ama bir an sonra, boşalan yerde diğer bir sureti beliriverdi. Zarif jian havada süzülüp indi, Siord'un tendonlarını biçerek onu savaşın tamamen dışına itti.
Sırada üç başlı köpek vardı. Sunny ona karşı hiç merhamet göstermedi... Ceres'i üç suretiyle Ki Song'un kızlarından soyutladıktan sonra havaya sıçradı ve büyük odaçisini savurdu. Karanlık çelik iki kez parıldadı ve canavarın üç kafasından ikisi toprağa düştü.
Geriye sadece Yalnız Uluma ve Sessiz Avcı kalmıştı; karşısında ise hâlâ dört sureti dimdik duruyordu.
Ki Song'un kızları asilce dövüştü. Yiğitçe çarpıştı.
Ama nihayetinde kaybettiler.
Çoktan insan formuna geri dönmüş olan Yalnız Uluma, kılıcın soğuk ucunu boynunda hissederek dizlerinin üzerine çöktüğü an...
Uçsuz bucaksız savaş meydanında boğuk, yankılanan bir ses gümbürdedi.
Sunny elini çekti ve başını gökyüzüne kaldırdı.
O ürkütücü maskesi hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu ancak duruşunda hafifçe eğlenmiş bir hava vardı.
Bu sesi çok iyi tanıyordu.
Geri çekilme emri veriyorlardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.