Yitirilecek Bir Şey Kalmadığında

Cassie, sonunda aradığı şeyi bulmanın verdiği ağırlıkla bir an donup kaldı.

"Kralın kusuru..."

Ne kadar da gaddar bir kusurdu bu. Onun neden çelik kadar soğuk göründüğüne şaşmamalıydı...

Mesele Örs’ün duygu hissetme yetisinden yoksun olması değildi; o sadece hissetmemeyi öğrenmişti. Değer verdiği her şeyi kaybetmeye mahkûm olduğu için, sevginin ve şefkatin yerini kayıtsızlıkla doldurmuştu. Böylece hem kendisini hem de yakınındakileri, kusurunun doğuracağı acı sonuçlardan koruyordu.

Yıllar önce niyetleri iyiydi... Hatta soylu bir amaç uğrunaydı her şey.

Ancak günün sonunda seçtiği yol onu bir canavara dönüştürmekten, dokunduğu her şeyi çarpıtıp yok etmekten başka bir işe yaramamıştı. Bir kez hiçbir şeye değer vermemeyi öğrendiğinde, onu insanlığa bağlayan son halatlar da kopup gitmişti. Bağı kopan o soğuk demir kalbi, iyi ve insani olan her şeyden yavaş yavaş, fersah fersah uzaklaşmıştı.

Morgan ve Mordret, Örs’ün bu insanlık dışı kopuşunun en bariz kurbanlarıydı. Ama sayısız başka kurban da vardı...

Tanrımabedi’nde can veren her bir asker, Büyük Klanlar kendi iç savaşlarını yürütürken Kabus Zinciri’ne kurban edilen her bir sivil ve Örs’ün "yüce iyilik" adına yürüttüğü o insafsız arayışta arada kaynayıp giden herkes.

...Kırık Kılıç, Ölümsüz Alev klanı. Ve tabii ki Nephis.

Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşeliydi ve bu vakada cehennemin kendisi, kararlı genç bir adamın verdiği tek bir kararla dövülmüştü.

Bu durum bu kadar iğrenç ve dehşet verici olmasaydı, gerçekten yürek burkucu sayılabilirdi.

Tam Cassie bunları düşünürken, Şaka’nın hantal figürü öne doğru eğildi. Dudakları vahşi bir şekilde gerilerek genişçe sırıttı ve ağzındaki o canavarımsı dişler açığa çıktı.

Yine de henüz genç kızın bakışlarından kurtulabilmiş değildi... En azından şimdilik.

Ancak Cassie’nin pek zamanı kalmamıştı. Neyse ki zaten istediğini almıştı.

Cassie, daha fazla tehlikeye yol açmamak için her şeyi orada bitirmeyi düşündü...

Fakat tam o anda, başka bir anı kümesi dikkatini çekti.

Öyle canlı, öyle hayat doluydu ki; ama aynı zamanda tuhaf bir huzursuzluk veriyordu. Şaka’nın çaresizce unutmak istediği ama bir türlü başaramadığı bir şey gibiydi.

Cassie duraksadı, bir an merakına yenik düştü. Şimdiye dek onun karakterini şekillendiren anıların çoğunu görmüştü. Kabus Büyüsü’nün gelişi, Muhafız ile tanışması, çocuklarının doğumu, oğlunun ölümü, karısını ve en yakın arkadaşını kaybetmesi...

Daha ne kalmış olabilirdi ki?

Üçüncü Kabusu mu?

Bunun bir hata olduğunu bilse de dayanamadı ve bu canlı, huzursuz edici anının derinliklerine inmek için daha fazla öz tüketti.

Tuhaftı ama bu capcanlı anılar kümesinin, Şaka’nın nasıl bir uyanmış usta haline gelip Azizlik mertebesine yükseldiğiyle bir ilgisi yoktu. Aksine, olayların çoğu Hisar’da geçiyordu...

Büyük Ayna salonundaki o kader belirleyici konuşmadan birkaç yıl sonrasına aitti bu sahneler.

Cassie, yabancı deneyimlerin oluşturduğu bu kaleydoskopun içinde hızla ilerlerken kaşlarını çattı; Şaka’nın zihni üzerindeki hakimiyetinin gittikçe zayıfladığını hissediyordu.

Örs, söz verdiği gibi Hisar’daki iç çekişmeye son vermişti. Şaka olsa, sorunu tüm asalakları kökten temizleyerek —ya da en azından diğerlerine ibret olsun diye birkaçını yok ederek— çözerdi. Ancak Valor’un genç mirasçısı, gücünü pekiştirirken daha az kanlı ama tartışmasız daha acımasız bir yol izlemişti.

İnsanları kanatmadan kırmanın yolları vardı ve Örs, kendi geniş sülalesinin üyelerine bile hiç acımamıştı. Onun bu soğukluğu ve kararlılığı, Şaka’nın bile ürpermesine neden olmuştu.

Çocuk büyümüş ve bir adama dönüşmüştü... Üstelik korkutucu bir adama. Belki de Kabus Büyüsü çağında doğan çocukların büyümesinin tek yolu buydu.

"Sanki... Muhafız’ın daha soğuk, daha korkunç bir versiyonu gibi."

Şaka hem biraz endişeliydi hem de içten içe gurur duyuyordu.

Sonrasında dünya dönmeye devam etti. Muhafız’ın bahsettiği o yarış sürüyordu ve her geçen ay, insanlık geçmişte kazandığı avantajı biraz daha yitiriyordu.

Örs, Hisar’daki konumunu sağlamlaştırmıştı; ancak Valor’un gücü ve saygınlığı hâlâ çok şey ifade etse de ailesinin nüfuzu bir düşüş içindeydi. Genç bir uyanmış için Birinci Nesil’in yaşlı canavarlarıyla boy ölçüşmek kolay değildi, özellikle de artık pek çoğu birer usta olduğu için.

Yine de birçoğu Muhafız ile aynı kaderi paylaşmış, Aşkınlık yolundaki o çaresiz arayışta can vermişti. Sanki Ölümsüz Alev klanı Kabus Tohumu’nu fethetmeden önceki o büyük kıyım günleri tekerrür ediyor, tanıdık simaları birer birer varoluştan siliyordu.

Şaka her bakışında, birinin daha eksildiğini görüyordu.

Her halükarda, bu ve benzeri pek çok sebepten ötürü Örs, İkinci Kabus’a bir an önce meydan okumaya kararlıydı.

Hazırlıkları hızlı ama titizdi. Neredeyse hiç uyumuyor; tüm vaktini ya eğitimle, ya demir döverek ya da rün büyüsünün sırlarını çalışarak geçiriyordu. Kırık Kılıç kendi gruplarının en ölümcül savaşçısı olabilirdi ama yoldaşlarını bir uyanmışın hayal edebileceği en iyi anılar ve teçhizatlarla donatan kişi Örs’tü.

Ayrıca Hisar’ın altındaki o tekinsiz aynada gizli olan yasak bölgeyi sık sık ziyaret ediyor, her seferinde bir şekilde oradan sağ çıkmayı başarıyordu. Örs bu tehlikeli yolculuklardan her döndüğünde, kendisini ya kütüphaneye ya da demirhaneye kapatıyor, bazen haftalarca oradan çıkmıyordu.

Zaman geçtikçe üzerinde bazı tuhaf alışkanlıklar da peydahlanmaya başlamıştı. Şaka ile yaptığı o acı konuşmadan sonra takındığı ölçülü soğukluk ve vurdumduymazlıktan bahsetmiyorum bile; başka, daha garip şeyler vardı...

Örneğin bir gün Örs, Hisar’daki tüm aynaların yok edilmesini emretmiş ve bu emre uymayanları ağır şekilde cezalandırmıştı. Ayrıca sanki kusur kavramının kendisine karşı derin bir nefret besliyormuş gibi, saplantılı bir mükemmeliyetçiye dönüşmüştü.

Ama Şaka bu durumu pek dert etmiyordu. Bu dünyada kayda değer bir iş yapan herkes biraz eksantrik olurdu... Kendisinin de bir iki tuhaf alışkanlığı olduğu bilinirdi. Fazla şık giyinmek ya da o yüksek, fevkalade keskin mizah anlayışını asla dizginlememek gibi.

Kırık Kılıç ve ekibinin İkinci Kabus’a meydan okuyacağı randevu yaklaştıkça, Örs dikkatini aralarına katılacak olağanüstü yetenekleri toplamaya verdi.

Kırık Kılıç, Göklerin Gülümsemesi ve Örs zaten kendi nesillerinin —belki de tüm zamanların— en seçkin üç uyanmışıydı. Herkes onların yanında duramazdı ama Örs yine de iki kişi bulmayı başarmıştı.

Biri Rüya Alemi’nin batı uçlarından gelen o kızdı, Ki Song...

Ayrıca o dönemde, Asterion adında bir çocuğu da Hisar’a getirmişti.

O zamanlar Şaka ellisine merdiven dayamıştı ve o da bir usta mertebesindeydi.

Yine de... o genci gördüğü an, nedense içinde güçlü ve ürpertici bir huzursuzluk hissetmişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.