Savaş, kontrolden çıkan amansız bir hastalık gibi her yöne yayılarak kasıp kavurmaya devam ediyordu.
Kılıç Ordusu'nun ana karargâhı geçen her gün biraz daha tenhalaşıyordu. Birlikler bölük bölük batıya, Geçit Sığınakları'nın o kaçınılmaz ve dehşet verici kuşatmasına katılmak üzere yola çıkıyordu. Göğüs Kemiği Uzanımı'ndan geriye kalanlar Kılıç Kralı'nın gazabı karşısında boyun eğdikçe, bir kısım asker de yeni kurulan imha karakollarını tutmak için geride konuşlandırılıyordu.
Yine de bir şehri andıran bu devasa ordugah tümüyle terk edilmiş değildi. Burayı korumak için kayda değer büyüklükte bir kuvvet bırakılmıştı. Ne de olsa ölü tanrının sol kolundan yukarı tırmanan erzak kervanlarını karşılayan ve Rüya Kapısı'na ev sahipliği yapan bu bölge, Kılıç Ordusu'nun hâlâ en kritik lojistik merkeziydi.
Sunny ile Nephis, savaş kampının o bir zamanlar cıvıl cıvıl olan sokaklarının sessizliğe gömülüşünü izleyerek geçirdiler son huzurlu günlerini. Nephis'i yeniden cepheye çağıracak olan o emri beklediler. Tek bir kelime dahi etmeden, zamanları varken birbirlerinin varlığıyla avunmaya, anı doyasıya yaşamaya çalışıyor gibiydiler.
Gelecek muğlaktı. İnsanın kalbini daha hızlı çarptıran ve yaşama karşı açgözlü bir arzu uyandıran, ölümün o soğuk gölgesinden başka ne olabilirdi ki?
Ancak onları şaşırtan bir şey oldu; bekledikleri o kaçınılmaz ayrılık bir türlü gerçekleşmedi.
Kral'ın emrini bizzat Aziz Tyris getirdi. Hükümdar, Nephis'ten sadece geri dönmesini istemiyordu. Fildişi Adası'nı da beraberinde getirmesini, yaklaşan kuşatmanın nirengi noktası haline getirmesini emretmişti.
Böylece adanın sekiz çapasını çözüp Batı Köprücük Kemiği Ovası'na doğru ağır ağır yol almaya başladılar. Savaşın kaderini belirleyecek olan o büyük çarpışmalar, işte bu ovanın hemen kıyısında gerçekleşecekti.
Uçan adayla Tanrı Mezarı'nın üzerinde süzülürken aşağıda oluk oluk kan akıyordu.
Kılıç Ordusu, Göğüs Kemiği Uzanımı'nın kuzeyinde Song kuvvetlerini sıkıştırıyor, sık sık patlak veren küçük çatışmalarla bölgeye yayılan o kızıl musibetle savaşmayı sürdürüyordu.
Öte yandan, fetih birlikleri Tanrı Mezarı'nın en karanlık, en tehlikeli köşelerine doğru ilerliyordu.
Güneyin derinliklerindeyse Mordret ve Morgan, Hisar'ın kontrolünü ele geçirmek için öz kardeş olduklarını unutup birbirlerinin boğazına sarılmış durumdaydı.
Ve her şeyden beteri...
Her iki Hükümranlığın da savaşı uyanık dünyadan uzak tutmak adına zımnen yaptığı o gizli anlaşma nihayet çökmüştü. İnsanlığın beşiği, dehşet ve şiddet dolu bir dalganın altında kalmıştı.
NQSC'nin ve uyanık dünyadaki diğer şehirlerin sokakları zaten hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu olmamıştı. İnsanlar her daim kâbus kapılarının baskılayıcı korkusuyla yaşar, canavara dönüşüp kontrolden çıkan Uyuyanlar yüzünden can verirdi. Bu tehditler son yıllarda katlanarak artmıştı. Bir de tabii Ten gezen felaketi vardı.
Ancak bu kez sokaklara saçılan şiddet Kâbus Yaratıkları'ndan değil, doğrudan insanlığın kendi öz evlatlarından kaynaklanıyordu.
Gecenin sessizliğini yaran patlamalar yankılanıyor, hurdaya dönmüş zırhlı araçların yanık kalıntıları yollarda tüte tüte yanıyor, güpegündüz sokak ortasında çatışmalar çıkıyordu. Doğrudan verilen sivil kayıp çok yüksek olmasa da bu iki büyük Hükümranlık arasındaki kanlı hesaplaşma insanlığın her alanını darbeliyor, savunma gücünü günden güne kırıyordu.
Sadece Gece Evi'nin uğradığı o korkunç kayıplar bile dört kadran arasındaki lojistik bağlara ağır bir darbe vurmuş, geçici gıda krizlerine ve sayısız karmaşaya yol açmıştı. Hükümet geride kalan Gecegezenleri kendi bünyesine katmış olsa da okyanus aşırı sevkiyatların ölçeği ciddi şekilde daralmıştı.
Sorunlar çığ gibi büyüyordu. İki Hükümranlık birbirinin boğazına sarılmışken çözülmesi gereken yüzlerce kriz vardı ama bunlarla ilgilenecek yeterli insan gücü yoktu. Her geçen gün sayıları artan kâbus kapılarını zamanında kontrol altına alacak, İlk Kâbus'la savaşan Adaylar'a göz kulak olacak ve sokaklarda düzeni sağlayacak asker kalmamıştı.
Uyanık dünya yavaş, kararlı ve kaçınılmaz bir şekilde kaosa sürükleniyordu.
Dünyanın sonu geliyordu sanki... En azından eskisine kıyasla çok daha hızlı bir son.
Bu zifiri karanlıktaki tek teselli, uyanık dünyadaki sabotaj ve çatışmalarda yer alanların çoğunlukla soysoyların sıradan ajanları olmasıydı. Uyanmış savaşçılara daha çok Tanrı Mezarı'ndaki cephe hattında veya Rüyalar Alemi'ndeki insan yerleşimlerinde ihtiyaç duyuluyordu.
Yine de sıradan insanlara ve altyapıya karşı kullanıldığında konvansiyonel silahlar da en az yetenekler kadar yıkıcıydı. Bu yüzden verilen zarar küçümsenemeyecek kadar büyüktü.
Daha da kötüsü...
Song ajanları, hükümet güçlerini Kılıç Hükümranlığı'nın iş birlikçisi olarak gördükleri için misilleme yapmaktan hiç çekinmiyordu. Ne de olsa hükümet Azizleri Hisar'ı savunuyordu... Kraliçe'nin hizmetkârları sırf saldırmak için hükümet askerlerinin peşine düşmüyordu belki ama ayaklarına dolanan kim olursa olsun tereddüt etmeden harcamaktan da geri durmuyorlardı.
Bu durum, beklenildiği üzere hükümeti Kılıç Hükümranlığı'nın kucağına daha da itti. Bunun sonucunda Song kuvvetleri hem Rüyalar Alemi'nde hem de uyanık dünyada gerilemeye, her geçen gün mevzi kaybetmeye başladı.
Song'un NQSC'deki yerleşkesi hâlâ ayaktaydı, Rüyalar Alemi Kapısı'na giden yolu koruyordu ancak kararmış surlarında şimdiden devasa gedikler açılmıştı.
Uyanmış Akademisi bile bu yıkımdan nasibini almış, onlarca yıl önce inşa edildiğinden beri ilk kez savunma bariyerinin bir kısmı çökmüştü.
Korkunçtu. Tam bir cinnet haliydi.
Savaşın ta kendisiydi.
İnsanların tutuştuğu bu savaşın cinnetine karşılık verircesine, dünyanın kendisi de bu baskı altında çatırdayıp dağılmaya başladı.
İnsanlığın elinde tuttuğu topraklarda açılan kâbus kapılarının sayısındaki zaten hızlı olan artış, artık dizginlenemez bir boyuta ulaşmıştı. Uyanık dünyaya adeta canavar akıyordu. Zaten sınırlarında gezinen savunma hattı bu sel karşısında patlama noktasına gelmişti. Masal'a yenik düşenlerin sayısı arttıkça, ilk sınavında can veren Uyuyanlar'ın sayısı da katlanıyordu.
Her şey adım adım, sinsi bir süreçle ilerledi. Modern çağın insanları felaketlere ve zorluklara alışkındı; üstelik Büyük Hükümranlık Savaşı'nın getirdiği tektonik değişimlerle kafaları öylesine doluydu ki, ağır ağır ısıtılan bir kaptaki kurbağa misali, etraflarını saran acı gerçekliğin o bildik felaket standartlarının bile çok ötesine geçtiğini fark etmekte geciktiler.
Yine de işlerin eskiden olduğu gibi eninde sonunda düzeleceğine dair hiçbir belirti olmaması, durumun ne kadar vahim olduğunu en gafil zihinlere bile yavaş yavaş hissettirmeye başlamıştı.
İşte bu gergin ve kasvetli atmosferin ortasında, Tanrı Mezarı'ndaki savaş da hızla son perdesine doğru yaklaşıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.