"T—Tamar!"
Rain, çalıların arasından üzerine atlayan dehşet verici yaratığın pençelerinden sıyrılmaya çalışarak çaresizce geriye doğru fırladı. Etrafı, kuduz Kâbus Yaratıkları tarafından kuşatılmış bölüğünün hırpalanmış kalıntılarıyla doluydu. Dünya kızılın tonlarına boyanmıştı, ayakları ise yumuşak yosun tabakasının içinde batıp çıkıyordu.
Song Ordusu’nun ana gövdesi çoktan ilerlemiş, büyük ihtimalle Geçit Kalesi’ne ulaşmıştı. Ancak Sword Alanı’nın öncü birliklerini yavaşlatmak ve attıkları her adımın bedelini ağır ödetmek için geride birçok küçük manga bırakılmıştı.
Tanrı Mezarı’nın ilgisiz, gri gökyüzü altında tuzaklar kuruluyor, pusular atılıyor ve sayısız çatışma yaşanıyordu. Hepsinden önemlisi de…
İmha karakolları günler önce yok edilmişti. Şimdi ise kızıl orman, güneşin ağarttığı kemiklerin aşınmış yüzeyinde hummalı bir hızla yeniden yayılıyordu.
Görevlerini tamamlayan Song Ordusu’nun artçı birlikleri kuzeye kaçmak zorundaydı. Ne yazık ki kurtulabilmek için bu iğrenç ormanın gazabına bizzat göğüs germeleri gerekiyordu.
Tamar’ın askerleri de geride kalma emri alan o talihsiz ruhlar arasındaydı. Yıkılmış bir karakolun yanmış kalıntıları arasında Sword Ordusu’nun gözcülerini pusuya düşürmüşler, kanlı bir çatışmaya girmişler ve düşman takviye birlikleri ulaşmadan önce geri çekilmişlerdi.
Sword Alanı’nın savaşçılarıyla yaptıkları mücadelede çok iyi adamlarını kaybetmişlerdi… Ama kuzeye giden yolda, o aç ormana çok daha fazlasını kurban vermişlerdi.
Bu korkunç savaşla geçen birkaç uzun ayın ardından, askerlerin yarısından fazlası hayatta değildi.
'Kahretsin…'
Rain, kızıl yosunların üzerinde kaydı, siyah taçisiyle yaratığın çenesini engelledi ve mahlukun kendi ivmesini kullanarak onu yere savurdu.
Ölümcül bir darbe indirmek için mükemmel bir andı. Belki de elde edebileceği tek andı bu. Siyah taçi, yaratığın hayatına son vermek için tam da doğru açıda duruyordu. Rain’in kasları taçiyi mahlukun boynuna saplama hareketini acı verici bir berraklıkla hatırlasa da zihni bunu emretse de elleri kıpırdamadı.
O an geldi ve geçti. Rain’in gözleri hayretle açıldı.
Yaratık kıvrıldı, ayağa fırladı ve bir kez daha üzerine atıldı.
'Kahretsin!'
Rain’in bir kez daha geri çekilmekten başka çaresi yoktu. Bu kez mahlukun pençeleri böğrünü sıyırıp geçti. Hafif zırhının mat siyah derisini kesmeyi başaramadı ama yine de bedenine keskin bir acı dalgası yaydı. Sabah olduğunda fildişi tenini kaplayacak kapkara morluklar oluşacaktı…
Korkunç bir durumdaydı.
Mahluk, Rain’i öldürme arzusuyla ölümcül bir cinnet geçiriyordu ama Rain aynı şeyi yapamıyordu.
Bir fırsat doğsa bile uzuvları hareket etmeyi reddediyordu.
Hâlâ Kusur’una alışmaya çalışıyordu. Ancak işlerin gidişatına bakılırsa… Rain’in bu durum kabullenmeye fırsat bile bulamadan can verme olasılığı çok yüksekti.
Çünkü tam şu anda, bugün ölecekti!
Kâbus Yaratığı’nı zayıflatmak ve hareketsiz kılmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Fakat güçlü bir düşmanı boyunduruk altına almak, onu öldürmekten çok daha zordu. Yakın mesafede, düşünecek, Hatıra çağıracak veya kurnazca planlar yapacak zamanı yokken Rain’in tek yapabildiği geri çekilmek, üst üste yaralar almak ve birinin onu kurtarmasını ummaktı.
Yaratık kan kaybediyordu, uzuvları kılıcının keskin tarafıyla derinlemesine yaralanmıştı ama bu durum onu bir zerre bile yavaşlatmış gibi görünmüyordu.
Aksine, sadece daha da öfkeli bir hale gelmişti.
'Lanet olsun!'
Rain, yoldaşlarından birinin yardım edebilecek kadar yakın ve uygun bir konumda olmasını umarak çaresizce etrafına bakındı. Ama hepsi boşunaydı. Özellikle iğrenç bir tür mahlukun üreme alanına daldıkları için herkes kendi ölümcül tehdidiyle boğuşuyordu.
Aslında farklı bir durumda olsaydı, meraktan yanıp tutuşurdu… Bütün bu Kâbus Yaratıkları nereden geliyordu? Kızıl orman kül edildikten sonra ne zaman yüzeye geri dönse, saatler içinde her türlü iğrenç faunayla dolup taşıyordu. Mahluklar ardından birbirlerini parçalamaya başlıyor ve hızla güçleniyordu.
Peki ama nasıl var oluyorlardı? Onları doğuran neydi?
Tohumlardan büyüyen yosunlar, sarmaşıklar ve ağaçlar gibi miydiler? Kızıl polenlerden ya da ölümcül spor bulutlarından mı doğuyorlardı? Yoksa Oyuklar’da yaşayan kadim Kâbus Yaratıklarının soyundan gelip sarmaşıklar vasıtasıyla mı yüzeye çıkarılıyorlardı?
Yoksa sadece yoktan mı var oluyorlardı ya da küllerin arasından mı sürünüp çıkıyorlardı?
Rain bilmiyordu, başka kimse de bilmiyordu. Tanrı Mezarı hâlâ sayısız gizem barındırıyordu ve bu da onlardan biriydi.
Daha da önemlisi…
Hayatta kalmanın bir yolunu bulmalıydı.
Geriye doğru fırlayarak yaratığın bir başka saldırısından daha kaçındı, dişlerini sıktı ve siyah taçisinin yeniden bir yılan dövmesine dönüşmesine izin verdi.
Ardından Rain, o hantal mahlukla çıplak elleriyle yüzleşti.
Kâbus Yaratığı pençeleriyle kızıl yosunları yırtarak ileri atıldı, sanki onu ikiye bölecekmiş gibi çenesini ardına kadar açtı.
Bir an için, Rain’in yerde hafifçe kıpırdayan gölgesi dışında her şey durmuş gibiydi.
Sonra, son anda, gözü dönmüş mahlukun çenesinden kaçınmak için yana kaydı. Aynı anda elleri hareket ederek belindeki siyah kuşağı çözdü.
Rain, zarif bir boğa güreşçisi gibi öfkeli mahluktan sıyrıldı ve o güzel ipek kuşağı yaratığın boynuna doladı.
Ardından, mahlukun hücumunun ivmesinin kendisini ileri taşımasına izin vererek özünü [Acil Durum] Hatırası’na akıttı ve üzerindeki tek efsunu etkinleştirdi.
Aslında bu efsun, Bulut Örtüsü beklenmedik bir şekilde yarılıp Tanrı Mezarı’nı kavurucu beyaz bir ışıkla doldurduğunda kendisini küle dönüşmekten korumak için tasarlanmıştı. Siyah kuşağı takan kişiyi uzayda sabitleyecek, onu tamamen hareketsiz kılacaktı.
Fakat şu anda kuşağı takan Rain değildi. Mahlukun boynuna dolandığı için, her bakımdan onu takan kişi mahluk sayılırdı.
Bu yüzden [Acil Durum] efsunlandığında yerinde çivilenen mahluk oldu, aniden zınk diye durdu.
Rain sendeledi, hâlâ siyah kuşağa sıkıca tutunarak yaratığın boynunda asılı kaldı.
Efsun… yaklaşık kendi ağırlığındaki Uyanmış bir varlık üzerinde çalışacak şekilde kalibre edilmişti. Ancak şu anda çok daha ağır ve daha yüksek Seviyede bir yaratığı zorla hareketsiz kılıyordu.
Bu yüzden ruh özü korkunç bir hızla tükeniyordu.
"Tamar!"
En fazla beş altı saniyesi kalmıştı…
Şans eseri, sadece birkaç an sonra, hızlı bir figür yukarıda bir yerden atladı ve bir çelik kasırgası eşliğinde Rain’in yakınına indi. O kaba devasa kılıç inerek mahlukun boynuna saplandı. Tek bir darbede kafasını koparmayı başaramadı ama yara, donup kalmış yaratığın beyaz omurgasını ortaya çıkaracak kadar derindi.
Tamar akıcı bir hareketle dengesini kurdu, ardından ikinci bir darbe indirerek mahlukun kafasını temiz bir şekilde koptu.
Rain’e bir göz atarak boğuk bir nefes verdi, bir an duraksadı ve ardından gayet sıradan bir tonla sordu:
"Beni mi çağırdın?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.