Sonunda savaş bitti. Kabus Yaratıkları temizlenmişti. Yorgun askerler nefes nefese yere serilmişti.
Rain de kasvetli bir ifadeyle ezilen yan tarafını tutarak kızıl yosunların üzerine oturdu. Tanrı Mezarı'nın bunaltıcı sıcağı bugün insanı her zamankinden daha çok boğuyordu. Yeşil Matara'yı çağırıp başından aşağı buz gibi bir su döktü.
...Bu gidişle hayatta kalamayacaktı.
Kusur'uyla başa çıkabileceğini düşünmüştü... Ki muhtemelen mümkündü de. Ancak bunu öğrenmek zaman gerektiriyordu. Zaman ise savaşın ortasında en zor bulunan şeydi; üstelik ihtiyaç duyduğu araçlardan da yoksundu.
Rain şimdiye kadar Tamar'ın yardımıyla bir şekilde idare etmişti ama bu durum ne kadar sürebilirdi ki?
Bakışlarını kaydırıp gölgesine baktı.
Ağabeyi tam oradaydı. Teklifi hâlâ geçerliliğini koruyordu. Şayet isterse, Song Ordusu'nu her an terk edebilir, saniyeler içinde güvenli bir yere götürülebilirdi.
Yoldaşlarını ve ilkelerini geride bırakarak...
Rain gölgesinden gözlerini çekip diğer askerleri süzdü.
Kırk, kırk bir...
Geriye kırk iki kişi kalmışlardı. Başlangıçtaki sayılarının yarısından bile azdı bu. Bazıları Köprücük Kemiği Hisarı'nın fethi sırasında, bazıları Göğüs Kemiği Menzili'nin vahşi derinliklerini dize getirirken can vermişti. Birçoğu Tanrı Yüreği Savaşı'nda düşmüş, kalanların çoğu da kuzeye geri çekilme esnasında hayatını kaybetmişti.
Geriye kalan kırk iki Uyanmış kişinin çoğu hafif yaralıydı fakat aralarında durumu ağır olanlar da vardı. Birliğin daha önce iki iyileştiricisi vardı ama artık sadece Fleur kalmıştı. Ne yazık ki kızın özü de sonsuz değildi.
Merhamet eseri miydi yoksa zalimlik mi bilinmez, hemen müdahale edilmesi gereken ağır yaralıların sayısı oldukça azdı. Bunun tek bir sebebi vardı: Ormanda yaşayan Kabus Yaratıkları öylesine güçlüydü ki avlarına düşen askerlerin çoğu doğrudan can veriyordu.
Tüyler ürpertici bir gerçekti bu ama bir yandan da bu yorgun askerler için şanstı. Ne de olsa arkalarında Kılıç Ordusu'nun askerleri vardı, peşlerini bırakmıyorlardı. Kendi başına yürüyemeyen her bir kişi, geri kalan herkesi yavaşlatacaktı.
Rain tam bunları düşünürken Tamar'ın sesi taze savaş alanında yankılandı.
"Pekala... Tenefüs on dakika! Ardından kuzeye doğru ilerlemeye devam edeceğiz."
Verdiği emir kimse için sürpriz olmadı. Kan kokusunun leşçil yaratık sürülerini çekebileceği bir savaş alanının yakınında beklemek akıl kârı değildi. Ayrıca Kılıç Ordusu da tepelerindeydi, oyalanacak vakitleri yoktu.
Herkes durumun farkındaydı. Yine de askerlerin çoğu gözlerini Tamar'a dikti; yüzlerinde öfke ve hoşnutsuzluk okunuyordu.
Elden bir şey gelmiyordu.
Song Ordusu'nun savaşçıları hâlâ Tanrı Yüreği Savaşı'nın şokunu atlatamamıştı. Zaten öncesinde de hiçbir insanın adım atmaması gereken gerçek bir Ölüm Bölgesi olan Tanrı Mezarı'nın korkunç dehşetleri yüzünden moralleri sıfıra inmişti. Ve işler sadece daha da zorlaşıyordu.
Yorgundular, sarsılmışlardı, korkuyorlardı.
Düşen yoldaşlarının bıraktığı boşluk bu kadar belirgin, adeta elle tutulur gibiyken nasıl öfke duymayabilirlerdi ki?
Bu yüzden askerlerin yüreğinde Song Ordusu'nun komuta kademesine karşı en ufak bir sıcaklık kalmamıştı. Ortadaki tek subay Tamar olduğu için bu olumsuz duyguların tüm okları ona çevriliyordu.
Tamar'ın durumu diğer subaylardan da kötüydü. Çünkü tecrübeli bir Usta'nın yapması gereken işi üstlenmiş genç bir Uyanmış'tı. Ne kadar yetenekli olduğu ya da ne kadar ölümcül dövüştüğü önemli değildi; önemli olan tek şey askerlerin ölmesiydi ve Tamar, suçu atmak için biçilmiş kaftandı.
Taha dün Tamar'ın peşinden hırsla giden askerler, şimdi ona gözlerini dikmiş ister istemez düşünüyordu... Başlarında bu Soylu genç yerine Yükselmiş biri olsaydı acaba kaçı hayatta kalırdı?
Yorgunlukları ve korkuları arttıkça içlerindeki keder de katlanıyordu.
Aynı şey Song Ordusu'nun üst düzey subaylarına karşı hissettikleri için de geçerliydi.
Belki de Kraliçe'nin kendisi için bile...
Tamar ise bu esnada kendisine yöneltilen öfkeli bakışlara hiç aldırış etmiyor gibiydi. Rain'in yanına yürüyüp yere oturdu ve başıyla Yeşil Matara'yı işaret etti.
"Şunu ver bana."
Matarayı alıp buz gibi suyu açgözlülükle içti.
Tam on dakika sonra, hırpalanmış birlik savaş alanını terk etti. Kabus Yaratıkları'nın bedenlerinden ruh kırıntılarını toplamakla bile uğraşmamışlardı.
Zaman çok kısıtlıydı.
Hiç mola vermeden kuzeye doğru koştular. Zaman zaman yollarına çıkan stray bir yaratık askerleri dövüşmeye zorluyordu. Şansları vardı ki sonuncusu kadar ani ve korkunç bir çatışma yaşanmadı; bu sayede Rain yakın dövüşe girmek zorunda kalmadı.
Elinde bir yay varken hem çok daha güvendeydi hem de katbekat etkiliydi.
Sunny'nin onun için ürettiği üç ok, Ağır Yük, Öğle Vakti Kasabası ve Kendini Kesme, düşmanı yavaşlatmak ve hareketsiz kılmakta ölümcül kılıcından çok daha başarılıydı. Özellikle Rain'in hiç şaşmayan nişancılığı sayesinde... Bir Kabus Yaratığı bu oklardan birini yediği an, diğer askerlerin onu işini bitirmesi çocuk oyuncağı haline geliyordu.
Böylece artık hiçbir şeyi bizzat öldüremese de birliğe katkısı büyük oluyordu.
Askerlerin çoğu Rain'in dövüş tarzındaki değişimi fark etmedi bile. Yalnızca Ray ve Fleur onun bir farklılık yaşadığını anlayacak kadar dikkatliydi.
"Sen... iyi misin? Nişanın bugün garip bir şekilde kayıyor."
Rain sadece kendini zorlayarak gülümsedi.
"Evet, iyiyim. Sadece yeni Hatıralarımın neler yapabildiğini keşfediyorum."
Ray ikna olmuşa benzemiyordu ama yine de başını sallayıp onu kendi haline bıraktı.
Göğüs Kemiği Menzili'nin en kuzey ucuna doğru göğüs gerdiler; yol boyunca kızıl ormanın pek çok tehlikesiyle boğuştular.
Birkaç küçük çatışma daha yaşandı ama şanslarına birkaç saat sonra tepelerindeki bulut örtüsü aralandı. Ormanın devasa bir alanı yok oldu ve bulutlar tekrar birleştiğinde Rain ve yoldaşları kuzeye giden yollarına devam ettiler.
İki günlük zorlu bir yürüyüşün ardından... Sonunda iki Geçit Hisarı'ndan birine ulaştılar.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.