Sular altındaki düzlüğün tam ortasında, Song Seishan kan kırmızısı suların içinde dikiliyor, önündeki devasa yaratığa çarpık bir gülümsemeyle bakıyordu. Boşluk’un loş karanlığında gözleri tekinsiz bir kızıllıkla parlıyor, uzun örgüsü İblis’in son saldırısından arda kalan rüzgârda dalgalanıyordu.
Yüce Olan bir dağı andırıyordu; heybetli gövdesi sert, siyah tüylerle kaplıydı. Bedeni tam bir canavar gibi değildi ama insana da benzemiyordu... Daha çok tiksinç bir maymunu andıran bu yaratığın azı dişleri uçurum gibi dışarı fırlamış, gözleri ise şeytani bir kurnazlık ve öldürücü bir öfkeyle yanıyordu. Elinde kemikten yapılma devasa bir topuz vardı ve yere her vuruşunda bütün dünya sarsılıyordu.
Güzel harpi Siord, devasa maymunun başının etrafında uçarak onunla ölümcül bir kedi fare oyunu oynuyor, her şeyi yok eden saldırılardan ucu ucuna sıyrılıyordu. Dev, üç başlı köpek Ceres ise çok daha tehlikeli bir konumdaydı; ucube yaratığın ayakları arasında dans ederek kaval kemiklerinden et koparmaya çalışıyordu.
Henüz ikisi de Yüce İblis’e tek bir yara bile açamamıştı. Yine de İblis kanıyordu.
Korkunç yaratık ağzını açarak kulakları sağır eden bir sesle kükredi ve o sinir bozucu sineği de üç başlı haşereyi de bir anlığına unutup titredi. Ardından, dehşet verici bir kan şelalesi kustu.
Ağzından, burnundan... hatta gözlerinin kenarlarından kan boşanıyor, sığ sulara kızıl bir nehir gibi dökülüyordu.
Bunun sebebi Seishan’ın Uyanmış yeteneğini kullanıyor olmasıydı. Düşmanının ne kadar güçlü olduğu düşünülürse, yeteneğinin etkisini göstermesi vakit almıştı... ama o da çaresiz sayılmazdı.
İşin en zor kısmı, müttefiklerinin de İblis ile aynı kaderi paylaşmaması için yeteneğinin etki alanını sınırlı tutmaktı.
Kanın sarhoş edici kokusu onu çileden çıkarıyor, aynı zamanda katbekat güçlendiriyordu. Yüce bir ucubenin döktüğü kan gölünün ortasında duran Seishan, aç ve öfkeli bir gücün harlı ateşiyle dolup taşıyordu. Bu, Yücelmiş yeteneğinin bahşettiği, katlanarak artan o muazzam takviyeydi.
İblis’in dünyayı sarsan saldırılarından göz kamaştırıcı bir hızla sıyrılmasını, vücudundaki korkunç yaralardan kurtulmasını ve Hisar’ın muhafızıyla arasındaki uçuruma rağmen hayatta kalmasını kısmen bu güce borçluydu.
İkinci sebep ise Dönüşüm yeteneğiydi.
Seishan, Unutulmuş Kıyı’nın karanlığında kaybolmuş genç bir Uyuyan olduğu günlerden beri canavara dönüşme yeteneğine sahipti. Bu yüzden Üstünlük mertebesine ulaştığında başka bir şeye dönüşme yeteneği kazanmamıştı...
Bunun yerine, başkalarını dönüştürme yeteneği elde etmişti. Dönüştürdüğü kişiler güçleniyor, onların kuvveti de karşılığında kendi gücünü besliyordu.
Ve son olarak üçüncü sebep; damarlarında akan, annesi Kuzgun Kraliçe tarafından —istesin ya da istemesin— ona bahşedilen Canavar Tanrı’nın kanıydı.
Bir de Kusur’u vardı.
Seishan sırıttı ve ileri atılarak kızıl suların üzerinde baş döndürücü bir hızla süzüldü. Öfkeden deliye dönen İblis, Siord’u bir kenara savurdu ve Ceres’e yıkıcı bir darbe indirerek dev köpeği minik bir enik gibi havaya uçurdu. Her iki Aziz de sığ sulara çakıldı; bedenleri kan içindeydi, kemikleri kırılmıştı.
Artık Yüce Olan’ın öfkesinin tek hedefi oydu.
Ah...
Devasa kemik topuz yere inerek tonlarca suyu havaya fırlattı ve dünyayı yerinden oynattı. Seishan hiç yavaşlamadı, olduğu yerde dönüp zarafetle havaya sıçradı. Havalanan sular henüz yere düşmeye bile başlamadan topuzun üzerine kondu ve bir anda düzlüğün yüzlerce metre yukarısına tırmanarak topuzun üzerinde hızla ilerledi.
Cilalı tırnakları korkunç pençelere dönüştü; gözlerindeki kızıl parıltı, öldürme arzusuyla dolu yırtıcı bir öfkeye büründü.
Ne yazık ki...
Yüce İblis’i öldüremeyeceğini biliyordu.
Belki o ucubeyi gözlemlemek ve incelemek için vakti olsaydı; güçlü ve zayıf yanlarını öğrense, güçlerini tam olarak kavrasa ve o çarpık zihninin nasıl çalıştığına dair bir fikir edinse bir şansı olabilirdi.
Ancak hiçbir hazırlık yapmadan körlemesine saldırmak zorunda kalmıştı; bu yüzden şansı sıfıra yakındı. Bu yaratıkların sadece cüssesi bile tek başına bir engeldi; sahip olduğu o habis nitelik ve özelliklerden bahsetmeye gerek bile yoktu.
Siord ve Ceres ağır yaralanmıştı, savaşa tekrar katılamayacaklardı.
...Ama sorun değildi.
Seishan’ın Unutulmuş Kıyı’ya gönderilenler arasında en uzun süre hayatta kalan kişi olmasının bir sebebi vardı. O sebep, en çaresiz durumdan bile bir çıkış yolu bulmayı bilmesi... ve sonra düşmanlarını, kendi kaçtığı o yeis derinliğinde boğmasıydı.
Şu an için, örneğin, Yüce İblis’i yenme şansı yok denecek kadar azdı. Bu yüzden denemesi için de bir neden yoktu.
Bunun yerine amacı sadece onun dikkatini çekmek —ki bunu zaten başarmıştı— ve onu bir süre oyalamaktı.
Neticede buraya Yüce bir İblis’i katletmek için gelmemişlerdi.
Buraya bir Hisar’ı fethetmek için gelmişlerdi.
Seishan korkunç ucubenin gazabına göğüs gererek ölümle dans ederken, kız kardeşi Hel, Geçit’i ele geçirmek için Hisar’a sızıyordu. Yüce İblis topuzunu havaya kaldırdı, Seishan’ı suyun çok daha yukarısına çıkardı.
Bir an için yaratığın devasa kafasıyla aynı hizaya geldi; ağzından ve burun deliklerinden akan kan şelalelerini gördü.
Ruhunun derinliklerinden gelen Kusur’unun sesini hissederek titredi. Seishan o cazibeli kızıl dudaklarını yaladı.
Ah. Tadına bakmak istiyorum...
"İleri!"
Hırpalanmış Yedinci Lejyon bir kez daha ileri atıldı. Geri çekilen askerler kanlar içinde, ayakta durmakta zorlanarak aralarından geçiyordu. Solgun yüzleri ve çökmüş gözleri donuk bir korkuyla doluydu.
Cephe hattına varan Rain, baktığı her yerde toprağı kaplayan bir ceset halısı gördü. Çoğu iğrenç Kabus Canavarları’na aitti ama aralarında insanlar da vardı; kimisi mide bulandırıcı şekilde parçalanmış, kimisi ise tuhaf bir şekilde tek parça kalmıştı.
O kadar çok ölü vardı ki, kadim orman sanki hepsini yutmaya yetişemiyordu; habis açlığı çağlar sonra ilk kez doymuş gibiydi.
Lanet olsun her şeye...
Song Ordusu hâlâ direniyordu ama kırılma noktası yaklaşmıştı. O noktaya ulaşıp da savunma hattı çöktüğünde çok daha korkunç bir katliam yaşanacak ve hepsi kuduran Kabus Canavarları tarafından yutulacaktı.
"Hayatta kalın! Hep birlikte ileri! Kraliçe için!"
Tamar’ın bağırışı onu kendine getirdi.
Siyah tatisinin kabzasını kavrayan Rain, dişlerini sıkarak kendini hazırladı.
Bir an sonra Kabus Canavarları üzerlerine çullandı.
Çaresizce. Bu iş umutsuz...
Ne kadar dövüşürlerse dövüşsünler, ne kadar öldürürlerse öldürsünler, ne kadar ölürlerse ölsünler... ucube akınının sonu gelmiyordu.
Üstelik bu Kabus Canavarları kötünün iyisiydi. Sefer kuvveti bir şekilde hepsini yok etmeyi başarsa bile, Boşluk’un asıl dehşetleri baskın kan kokusuna kapılıp yakında buraya damlardı.
Rain bugün gerçekten burada ölebileceğini fark edince sırtından aşağı soğuk bir ter boşaldı.
Teri buz kesti, titreyen bir nefes aldı.
Ve sonra...
Dünyada algılanamaz bir şey değişti.
Sanki Tanrımezarı’nın boğucu sıcağı biraz geri çekildi ve cildini serin bir esinti okşadı.
Rain bunu sadece hayal etmiyordu. Diğer askerlerin de bu tuhaf değişime tepki verdiğini görebiliyordu.
Kabus Canavarları bile etkilenmişti. Durmak bilmeyen saldırıları bir anlığına yavaşladı, sonra duruldu.
Ne...
Şaşkınlık içinde, gördüklerine inanmakta güçlük çekerek ucubelere baktı. Canavarlar gerçekten durmuştu; havayı kokluyor, hırlıyor ve... ve...
Sanki bazıları korkuyla siniyordu.
...Çok gerilerde, sular altındaki düzlüğün ortasında, devasa Yüce İblis sessizce yere yığıldı.
Ve aynı anda...
Rain dehşet içinde donakaldı.
Ormanın geniş bir alanına yayılan sayısız ceset aynı anda kıpırdadı.
Ölü Kabus Canavarları, düşmüş insanlar... hepsi hareketlendi, kımıldadı ve yavaşça yerden kalktı.
Çok gerilerde, katledilen Yüce İblis de kanlı suların içinden doğruluyordu; ölü gözleri hiçbir duygu barındırmadan ileriye bakıyordu.
Rain, yüzü her zamankinden de solgun bir halde bir adım geri gitti.
K-Kraliçe...
Bir an sonra, ölüler lejyonu canlanarak kabus sürüsünün üzerine çullandı.
Çok geçmeden savaş bitmişti.
Kurtçukların Kraliçesi sonunda Tanrımezarı’na ayak basmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.