Sunny, en baştaki tahmininde yanılmış olmayı ummuştu.
Belki de Rain'in Kusur'unun bir sınırı vardı… Yalnızca savunmasızları, kendinden zayıf olanları ya da belki de onun için hayati bir tehdit oluşturmayanları öldüremiyordu.
Hatta belki de her şey düşmanının ölmeyi hak ettiğine inanıp inanmamasına bağlıydı… Her ne kadar bu ihtimal neredeyse anında çürütülmüş olsa da. Neticede bir Kâbus Canavarı'na merhamet göstermenin akılla izah edilecek bir yanı yoktu.
Ancak birkaç tiksinç yaratığı daha canlı yakalayıp Rain'i onlarla yüzleşmeye zorladıktan sonra, acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı.
[Öldüremezsin.]
Sunny bir Kâbus Büyüsü değildi elbette ama öyle olsaydı, kızın Kusur'unu tam da bu üç kelimeyle tanımlardı.
Açıklıkta toplanan üç kişi bu gerçekle sarsılırken, ortama uzun bir sessizlik çöktü. Her biri bu şok edici kurguyu zihninde oturtmaya çalışıyordu.
Sunny, kafasına ağır bir balyoz yemiş gibi hissetti.
İçi kararmıştı.
"Bu nasıl bir Kusur böyle?!"
Bugüne kadar pek çok acımasız Kusur görmüştü ama hiçbiri bu kadar kısıtlayıcı, bu kadar akıl dışı değildi.
İnsanları öldürememek başka bir şeydi…
Her günün amansız bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü bu tehlikeli, can çekişen dünyada hiçbir canlıyı öldüremez olmak bambaşka bir şeydi.
Huzurlu şehirlerin ortasında Kâbus Kapıları açılırken, insan yerleşimlerinin sınırlarında tarif edilemez dehşetler kaynaşırken ve insanlığın beşiği Kâbus Âlemi tarafından parça parça yutulurken hem de…
Kandırıldığı lanet bir Âlem Savaşı'nın göbeğinde olmalarını saymıyordu bile!
İçinden yükselen feryadı bastırıp saçlarını geriye taradı ve yüzüne zoraki, yatıştırıcı bir tebessüm kondurdu.
"...Bunu dert etme. Öldüremiyorsan öldüremezsin, ne çıkar? Zaten bu dünyadaki çoğu insan eli kanlı dolaşmıyor. Sadece sıradan insanlar değil, Uyanmış olanların birçoğu da böyle. Aiko'yu al mesela… Yıllardır eline savaşçı hafızası bile almadı."
Tabii Aiko'nun katliamdan uzak durabilmesinin tek sebebi, Unutulmuş Sahil'de zaten yeterince kan dökmüş olmasıydı. Kendini koruyamayacak haldeyken oraya atılsaydı, fazla hayatta kalamazdı.
Üstelik yanında Sunny gibi bir güvence vardı ki bu az şey değildi.
Yerde kaybolmuş bir ifadeyle oturan Rain, başını kaldırıp ona baktı.
"Bir şeyi unutmuyor musun?"
Sunny kaşını kaldırdı.
"Neyi?"
Kız bir an duraksadı, ardından dişlerini sıktı.
"Ben lanet bir askerim! Song Ordusu'nun Uyanmış bir üyesiyim! Savaştayız biz!"
Rain elleriyle yüzünü kapattı.
"Artık yayımı bile çekemezken ben ne bok yiyeceğim?"
Sunny ne diyeceğini bilemeyerek bocaladı.
En sonunda, "Seni… buradan kaçırabilirim," dedi. "Asker kalmak zorunda değilsin, biliyorsun. Başkaları kaçamaz çünkü Tanrımezarı'nda sığınacak yer yok ama senin var."
Rain ona öyle bir dik dik baktı ki, Sunny yanlış bir şey söylemiş gibi hissetti.
"Lanet olsun…"
Şansına, Cassie imdadına yetişti.
O ana kadar sessizliğini koruyan kız, yumuşak bir tonla söze girdi:
"Rain, derdini yanlış kişiye anlatıyorsun."
Rain gözlerini ona çevirip tek kaşını kaldırdı.
"Ha? Nasıl yani?"
Cassie gülümsedi.
"Görmedin mi? O, savaş alanında bir canavar. Gücü akıl mantık sınırlarının ötesinde… Bu yüzden gerçekten öldürmek istediği bir şeyi öldürememenin ne demek olduğunu pek tecrübe etmemiştir."
Kendi göğsünü işaret etti.
"Ama ben ettim. Sonuçta benim Unsur'um savaşa hiç uygun değil, Kusur'um da beni kör etti. Kusur'uma rağmen zorluklarla nasıl savaşacağımı öğrenmek zorunda kaldım. Bu yüzden sana akıl verebilecek en doğru kişi benim."
Rain gözlerini ona dikip bir süre düşündü.
Sonra bakışlarını tekrar Sunny'ye çevirdi.
"Doğru mu? Senin Kusur'un… dövüşürken seni kısıtlamıyor mu?"
Sunny acı acı gülümsedi.
"Genelde hayır… Ama kibar olmana gerek yok. Kusur'umun ne olduğunu doğrudan sorabilirsin."
Rain biraz tereddüt etti, sonra merakına yenik düşüp sordu:
"Peki, ne?"
Sunny bir süre ona sessizce dik dik baktı.
Sonunda hafifçe kıkırdadı.
"Çok basit aslında. Yalan söyleyemiyorum."
Rain bir an kahkahayı bastı. Hatta neşeyle dizine vurdu.
Ancak Sunny'nin sakin bakışları karşısında kahkahası yavaşça boğazında düğümlendi.
"Yok artık… Ciddi misin? İmkânsız bu. Yani, bana anlattığın o kadar şey… Dur bir dakika. Gerçekten mi?!"
Sunny gülümsedi.
"Gerçek. Ağzımdan tek bir yalan bile çıkamaz."
Parmağıyla kızı gösterdi.
"Ama yine de seni yalan söylediğime inandırmayı başardım, değil mi? Ve gerçekleri yıllarca senden saklayabildim."
Rain gözleri yuvalarından fırlamış halde ona baktı, ardından başını salladı.
Sunny de onaylarcasına başını salladı.
"Kusur dediğin böyle bir şeydir. Aşılması imkânsız bir engel gibi görünür… Ama varmak istediğin yere ulaşmanın tek yolu dağı tırmanmak değildir. Etrafından dolanabilirsin. Kusur'unun etrafından dolanmanın bir yolunu elbet bulursun."
Cassie elini Sessiz Dansçı'nın kabzasına indirdi. Sesi yumuşak ama son derece kararlıydı:
"Sadece zaman ve çaba gerektirir. Kusur'una rağmen gitmek istediğin yolda yürümeyi sen de öğreneceksin. Yeter ki iraden olsun, yol çok. Mesela bir Kâbus Canavarı'nı öldüremiyorsan, onu yaralayabilirsin. Hareketsiz kılabilir, gücünü kırabilirsin. Yeterli öngörüyle bir savaşı daha başlamadan kazanabilir, hatta savaştan tamamen kaçınabilirsin."
Bir an duraksadıktan sonra ekledi:
"Bu hususta, İsimler Büyüsü'ne olan yeteneğin senin en büyük kozun olacak. Biçimlendirenler; sadece yıkıma değil, yaratıma da hizmet eden, kısıtlayan ve engelleyen pek çok çeşitli güce hükmeder."
Cassie derin bir iç çekti.
"Yalnız olmadığını unutma. Elimizden gelen her yardımı yapacağız. Ama günün sonunda, Kusur'unla yaşamayı yalnızca senin öğrenebileceğini de asla aklından çıkarma."
Rain, içindeki fırtına biraz dinmiş halde minnetle ona baktı.
Ardından bakışları, açıklığa serilmiş Kâbus Canavarı leşlerine kaydı. Rain başaramayınca, onun can güvenliğini sağlamak için yaratıkları Sunny öldürmüştü.
Gözlerindeki ışık yine söndü.
Onun bu çaresizliğini sezen Sunny başını salladı.
"Sadece karanlık tarafa bakma. Madalyonun parlak tarafını da gör."
Rain ikna olmamış bir edayla kaşını kaldırdı.
"...Parlak bir tarafı da mı var?"
Sunny başıyla onayladı.
"Elbette. Kusur, senin ayrılmaz bir parçandır… Hatta gücünün bir kaynağıdır. O kadar önemlidir ki, o olmadan kimse Üstün olamaz. Kâbus Büyüsü'nün her Uyanmış'a Kusur'unu bahşetmesi sebepsiz değil."
Bir an durdu, ardından devam etti:
"Bu sadece elmasların baskı altında oluşması gibi saçmalıklardan ibaret değil. Unsur ile Kusur doğuştan birbirine bağlıdır. Hatta Kusur'unu bulmadan bir Unsur'un mühürlerini çözmenin mümkün olup olmadığından bile emin değilim… Yani şu an, Unsur'unun mührünü sökmeye dünkünden çok daha yakınsın. Gerçek İsmini öğrenmek de bu yoldaki bir diğer adım."
Sunny gülümsedi.
"Uzun lafın kısası; dipsiz bir uçuruma yuvarlanmışsın ve güçlenmek için verdiğin tüm emekler boşa gitmiş gibi gelebilir. Ama gerçekte durum tam tersi… Dün olduğun yere kıyasla çok daha yüksek bir zirvedesin şimdi. O yüzden hakkını teslim et."
Rain bir süre sessiz kaldı. Gözlerinde belli belirsiz bir umut kırıntısıyla ona bakıyordu.
Yine de tam anlamıyla ikna olmuş gibi durmuyordu.
Sonunda kendi kabuğuna çekildi ve başını öne eğdi.
"...Tamar babasıyla konuşmayı çoktan bitirmiştir. Ordu yakında kuzeye harekete geçer. O yüzden... Lütfen beni geri götür."
Sunny, Cassie'ye bir göz attıktan sonra içini çekti.
"Nasıl istersen. Ama unutma… Gölge Klanı'mızın burada, Tanrımezarı'nda muazzam bir Kalesi var. Tek bir sözünle seni oraya götürürüm."
İçten içe 'tamam' demesini umuyordu ama Rain sessizliğini korudu.
Sunny kızın elini tuttu ve onu gölgelerin içine çekti.
Açıklıkta tek başına kalan Cassie, öylece duruyordu.
Birkaç saniye sonra, Gölgelerin Efendisi karanlığın içinden süzülüp kasvetli bakışlarla ona döndü.
"Eee?"
Kör kâhin derin bir iç çekti.
"Biz de dönelim artık. Yapılacak çok iş var."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.